siyasi partiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyasi partiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2019 Pazartesi

Türkiye nereden kuşatıldı?..


 

 

Türkiye nereden kuşatıldı?..

 

 

Mehmet Faraç




Karşı devrimcilik konusu ne kadar da önemli, ne kadar da yaşamsal değil mi kimileri için?.. 


Hele de memleketin geleceğini sarsan acı sonuçlarını görünce!!!


Peki; bu konudaki taarruzları en yüksek düzeye çıkartmak ve nihayetinde intikamcı bir anlayışla rejimle savaşmak ne kadar da öfke yüklü değil mi?..


Sorular çok da asıl meseleye gelelim; Türkiye'de laiklik her zaman saldırıya uğradı ancak 1950'den sonra yaşananlar yalnızca Atatürk'e, cumhuriyete ve onun iddeallerine karşı bir mücadele değildi... 


Cumhuriyetten rövanş almak için nihai hedef de vardı ve o çatışma hiç bitmeyecekti!..


Çünkü daha sonraları gelişen siyaset ve ortaya çıkan politik aktörler Demokrat Parti döneminde yaşanan rejim erozyonunu yükseltmeye çalışırken hem Menderes'in yolundan gitmeyi görev saydılar, hem de onun başlattığı cumhuriyeti yıpratma mücadelesini bir "karşı devrim"ci harekete dönüştürdüler...


Evet; 1980 öncesi ve sonrası Adalet Partisi, MSP, ANAP ve DYP de kendi ideolojisini, daha doğrusu siyasetini egemen kılmaya çalıştı ama hiçbir siyasal parti AKP döneminde rejimin bütün yaşamsal noktalarını hedef alabilecek taarruzlar yapmadı...


Erbakan'ın Refah Partisi'nde bile "millici" anlayış cumhuriyeti korumak konusunda duyarlı davranırken, o partinin içinden çıkanlar siyaseti dış güçlerin desteğiyle yürütürken, rejimle ilgili toplumdaki hassasiyetleri bir tarafa bırakarak bağnazlığın ideolojisi üzerinden cumhuriyete karşı mücadeleyi yoğunlaştırdılar...


İşte Türkiye'nin son yıllarda özellikle laik rejimle ilgili kaygılarının artması bu nedenledir... 


Peki, asıl mücadele hangi zemin üzerinde yürütüldü acaba?.. 


İşte asıl mesele...


ADIM ADIM KARANLIK?..


Konu rejim olunca ona saldırmanın yöntemleri de bilinçli bir stratejiyi egemen kılmaktan geçiyor...


Tuhaf değil mi; muhafazakârlık adı altında aslında gericiliği siyasete egemen kılmaya çalışan AKP, arkasına aldığı tarikat ve cemaatlerle iktidara geldikten sonra işte o dini grupların tabanında büyüyen karşı devrimci çabaları devletin bürokrasisi ile "eğitim"i yıpratarak uygulamaya çalıştı...


Bu karanlık çabalar sırasında neler mi oldu?.. 


İçinde cumhuriyet ve Atatürk geçen her şey yıpratılırken, herşey silinirken Aydınlanma Devrimi'nin tüm kazanımlarını geriye götürecek, devleti kuşatacak "asıl strateji" uygulamaya konuldu; 


"Eğitim"i dönüştürmek ve ne yazık ki çökertmek!..


Hani derler ya, "bir ülkeyi çökertmek istiyorsan önce eğitimine müdahale edeceksin!.." 


 İşte o strateji uygulandı ülkemizde de...


AKP iktidarı döneminde, "Tevhid-i Tedrisat"ın yerle bir edildiği süreçte, bir yandan gerici kadrolaşma bürokrasiyi kıskaca aldı, diğer taraftan da imam hatip furyası ile eğitim sistemi tamamen kuşatıldı, adeta molla-medrese, mürit-militan yapısına zemin hazırlandı...


FETÖ gibi dinci örgütler de işte bu eğitim-bürokrasi, yani molla-medrese yapısı içinde büyütüldü, devlete kafa tutacak hale getirildi...


Evet; "eğitim"deki müfredat ve kadrolaşma tahribatının son 17 yıldaki sonuçlarını konuşmak, tartışmak, ortaya koymak için fazla bilgiye-belgeye gerek yok...


Ülkenin sosyo-politik yapısının yol açtığı toplumsal bunalımların ve travmaların sonuçları bile ne kadar yanlış bir eğitim sisteminin uygulandığını gösteriyor zaten;


Yani gençliği de vuran uyuşturucu salgını, liselere kadar ulaşan sentetik bağımlılık maddeleri, eğitim kurumlarıyla tarikat-cemaat yurtlarındaki taciz-tecavüz vahşetleri, huzuru bozan bireysel silahlanma, TEOG ve ÖSS sınavlarında "sıfır" çekenlerin hezimetleri, cehaletin yol açtığı cinnetler, boşanmalar, velhasıl sosyal yıkımlar...


Ve bunun sonuçlarının geleceğimiz olan gençleri ne hale getirdiğini anlamak için olaya akademik bir açıdan bakmak gerekiyorsa, Türk Eğitim Derneği'nin (TED) yan kuruluşu TEDMEN'in son eğitim raporunda yer alan dehşet verici bilgiler ülkenin geleceği ve toplumun beklentileri açısından ürkütücü nitelikte...


MUHALEFET YIKIMI GÖRÜYOR MU?..


TED'e bağlı TEDMEN'in  "2018 Eğitim Değerlendirme Raporu"nda TEOG'daki çarpıklığın acı sonuçları da var;


2008-2009 eğitim öğretim yılında 508 bin 42 olan açık öğretim lisesine kayıtlı öğrenci sayısı 2017-2018 eğitim öğretim yılında 1 milyon 400 bine ulaşmış...


2018 yılında TEOG puanıyla istediği okula yerleşemeyen ya da imam hatibe gitmek istemeyen 84 bin öğrenci de zorunlu olarak açık öğretim lisesine kayıt yaptırmış...


İmam hatiplerle ilgili bilgiler de AKP nin eğitimi ne hale getirdiğinin çarpıcı sonucu...


Çünkü 2012-2013 eğitim öğretim yılında 1099 olan imam hatip ortaokulu sayısı 2017-2018 eğitim öğretim yılında üçe katlanarak 3 bin 286'ya yükselmiş...


Raporda, eğitim sisteminin çöktüğünü kanıtlayan başka ürkütücü veriler de var...


"Net okullaşma oranları 6-9 yaş grubunda yüzde 98,35, 10-13 yaş grubunda ise yüzde 98,62 olurken, 6-13 yaş aralığında 153 bin 895 çocuk hiçbir okula kayıt yaptırmamış..."


Yani Türkiye, 53 ülke arasında devamsızlığın en yüksek olduğu altıncı ülke konumuna yerleşmiş...


MEB'in bütçesinin yüzde 79'unu personel ve SGK prim giderlerinin oluşturması devletin eğitim-öğretime ne kadar kayıtsız kaldığının işareti ama asıl konu başka;


Türkiye bu karanlıkla, müfredat karmaşasıyla, sürekli değişen yönetmeliklerle, sınav keşkemekeşiyle ve bağnaz eğitim sistemi ile nereye gidecek?..


Uygar dünya Mars'ta yaşam alanları ararken, tarikat-cemaat ideolojisini eğitime enjekte etmeyen çalışan zihniyet cumhuriyeti çağdaş ülkeler seviyesine nasıl çıkartacak?..


İktidar pervasız da, muhalefet bu rezaletleri yeterince izliyor mu, çare aramayı, toplumu uyarmayı ve direnmeyi düşünüyor mu acaba?..


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkiye-nereden-kusatildi-51720yy.htm 

15 Mart 2019 Cuma

Devlet Adamı Kıtlığı ve Beka Sorunu!

 

Devlet Adamı Kıtlığı ve Beka Sorunu!

 

Özcan Yeniçeri 


Bir defa bir ülke eti, samanı, patlıcanı, biberi, patatesi ithal ediyorsa o ülkenin “beka” sorunu vardır.

 

Siyasette her taraf, her şey iktidar adaylarının lehine organize olmuş durumdadır. Güç, imkân, bürokrasi, medya ve STK hepsi ezici bir biçimde iktidarın lehinedir.

 

“Propaganda kansız bir savaş, savaş kanlı bir propagandadır.”  Bu bağlamda siyasetin propagandadan ibaret olduğu bir gerçektir ve propagandanın bütün mekanizmalarını da iktidarın elinde tutmaktadır.

 

Bütün bunlara karşın ülkenin gerçekleri iktidarı ciddi biçimde sarsmaktadır. AK Parti iktidarı hiç bir seçim döneminde 31 Mart mahalli idareler seçimi kadar rahatsız olmadı.

 

AK Parti iktidarını başarısız kılan üç önemli sorun vardır: Birincisi beka sorunu, ikincisi devlet adamı kıtlığı, üçüncüsü de ekonomideki kötü gidiş. 

  

Devlet adamı kıtlığı!

 

17 yıldır Türkiye’yi neredeyse tek başına bir insan yönetiyor, organize ediyor ve kontrol ediyor.

 

Türkiye 17 yıldır AK Parti gibi bir parti; AK Parti de 17 yıldır ikinci bir Tayyip Erdoğan gibi bir lider çıkaramamıştır.

 

AK Partili belediye başkanlarının birçoğu “metal yorgunu” oldukları iddiasıyla yönetimden ayrılmaya zorlanmıştır.

 

İktidarın Belediye başkanları “metal”, ülkeyi yönetenlerse “iktidar yorgunudur.”

 

Bir de bunun üzerine eskilerin kaht-ı rical dedikleri devlet adamı kıtlığı eklenince durumun vahameti ortaya çıkıyor.

 

Ekonominin ve uluslararası ilişkilerinin durumundan devlet adamı kıtlığının aciliyetini anlamak mümkündür.
 

 

Ülkeyi yönetenler Ermenistan’la olan sorunları Zürih protokolleriyle aşacaklarını düşündüler. Böylece “yüz yıllık tarihi sorun tarih olacak” dediler. Durum fiyaskoyla sonuçlandı.

 

Kıbrıs’ta “çözümsüzlük çözüm değildir” dediler. “Yes be Annan” dedikleri planı “çözüm çözümdür” yüzeyselliğiyle yürürlüğe koydular sonuç tam bir hezimet oldu.

 

Eli hem silahlı, hem de kanlı terör örgütü PKK’yla ‘mücadele değil müzakere yapacağız’ dediler, Habur, Oslo, İmralı, Dolmabahçe rezaletleriyle ülkeyi yüz yüze getirdiler.

 

FETÖ’ye her istediğini verdiler, açtıkları davaların savcısı oldular, mezardakileri kaldırıp birlikte oy kullandırmaya kalktılar, sonuçta ülkeyi 15 Temmuz ihanetiyle yüzyüze getirdiler.
 

 

Suriye’yle önce sınırsız ilişki kurdular, ortak bakanlar kurulu topladılar, üst düzeyde gidiş, gelişler ve toplantılar yaptılar ardın da kanlı bıçaklı oldular.

 

ABD ile BOP’da ortak oldular, birlikte “eğitip donattılar” sonra ABD ile Suriye’de kafa kafaya geldiler.

 

Bütün bunları devletin ne olduğun bilmeyen siyasetçi, uluslararası ilişkileri okuyamayan stratejisyen, tarih ve millet özürlü kadrolar meydan getirdi.

 

Devlet adamı kıtlığı bu kötü sonuçların alınmasında en büyük etken olmuştur.


 

Beka sorunu!

 

Türkiye’de iktidarın ifadesiyle ciddi bir “BEKA” sorunu vardır.

 

İktidarın en yakın ortağı şöyle diyor: “Ya olacağız ya hep birlikte yok olacağız. Ya beka diyeceğiz ya da belaya razı olacağız.”.

 

Bu açık bir itiraftır.

 

17 yıldır ülkeyi yönetenler sonunda Türkiye’yi kendi ifadeleriyle “beka” sorunuyla karşı karşıya bırakmışlardır.
 

 

Gerçekten Türkiye’nin bir “beka” sorunu vardır. Bu sorunu yaratan iktidar herkesten çok bunun farkındadır.

 

İşin ilginç yanı iktidar resmen “on yedi yıldır ülkeyi kötü yönettik ve ortayabeka sorununu çıkarttık” diyor.

 

Muhalefet “yok yok beka sorunu yok... Bayağı işi iyi götürüyorsunuz,” diyor.

 

Bir defa bir ülke eti, samanı, patlıcanı, biberi, patatesi ithal ediyorsa o ülkenin “beka” sorunu vardır.
 

 

Muhalefet kendi kendine muhaliflik ederek “beka sorununu” görmezlikten gelemez.

 

Aksine muhalefet iktidara “bu beka sorununu Türkiye’nin başına nasıl musallat ettiyseniz, öyle de ortadan kaldırınve gidin” demesi gerekir.

 

İktidarı savunmaktan sorumlu ortak, patlıcan sorununun nasıl çözüleceğini şöyle açıklıyor: “kışın pahalıysa, yazın yiyin.”

 

Hani şu meşhur “ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin” sözü varya beka sorunun çözüm formülü de budur!

 

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/devlet-adami-kitligi-ve-beka-sorunu-441448m.html 

9 Mart 2019 Cumartesi

Beka sorununa kim yol açıyor?


 

 

Beka sorununa kim yol açıyor?

 

 

Arslan Bulut




AKP genel başkan vekili Numan Kurtulmuş, yerel seçimleri beka meselesi olarak gördüklerini ancak bu söylemin özellikle CHP'lileri rahatsız ettiğini söyledi ve "Bu millet, önceki seçimlerde olduğu gibi AK Parti'ye, Recep Tayyip Erdoğan'a sahip çıkarak, yerel yönetimler seçimleri olmasına rağmen oyunu, istikametini ve geleceğini belirleyecek Allah'ın izniyle." dedi. 



Bu ifadelerden, AKP'nin yerel seçimleri, Tayyip Erdoğan için bir referandum gibi gördüğü anlaşılıyor!



Bu tartışmalardan bağımsız olarak düşünelim ve "Türkiye'nin bir beka sorunu var mıdır?" diye soralım...



Beka sorunu vardır ama sorunun kaynağı, doğrudan doğruya AKP iktidarının 17 yıldır uyguladığı iç ve dış politikadır.


 İç politikada, başlangıçtaki ılımlı tutum terk edilmiş ve halkın kutuplaştırılması ve birbirine düşman haline getirilmesi, "kendi seçmenini konsolide etmek" için bir seçim kazanma aracı haline getirilmiştir. 



Uygulanan ekonomi politikası, Türkiye'nin toplam millî gelirinin üçte ikisi kadar borçlanması ile sonuçlanmıştır.



Tarım üretimi, ABD ve AB baskısı ile sınırlandırılmış, tarıma dayalı sanayi, Amerikan şirketlerine terk edilmiştir. 



Şeker fabrikalarının satılması, ABD dayatmasının sonucudur.



Dış politikada ise AKP iktidarı, "ABD'nin İslam dünyasındaki Truva atı" gibi davranmış, özellikle Suriye'deki rejim değişikliği girişimi, gerek sığınmacılar sorunu gerekse Türkiye sınırında PKK/PYD devleti kurma girişimiyle bumerang gibi dönerek Türkiye'yi vurmuştur. 




Tehdidin NATO'dan ve ABD'den geldiği ve geleceği anlaşıldığından, Rusya ile iyi ilişkiler kurulmaya ve S-400 füzeleriyle Türkiye'nin hava savunması için önlemler alınmaya çalışılmışsa da yeni askerlik sistemi ile bu çabalar örtüşmemektedir.




Türkiye'nin beka sorunu varsa, ordu mevcudu neden 350 bine düşürülmüştür? 



Türkiye'nin beka sorunu varsa, Anayasa'daki eşitlik ilkesini yıkarak bedelli askerlik neden daimi hale getirilmiştir. 



Türkiye'nin bekasını paralı askerler mi koruyacak? 



Yoksa askerlik bir vatan hizmeti midir?




Diğer taraftan, iktidara yakınlığıyla bilinen ANAR Başkanı İbrahim Uslu, halkın birinci gündeminin yüzde 76,5 ile ekonomik kriz olduğunu söyledi. 



Uslu, "Beka dahil diğer tüm sorunlar, yüzde 5'in altında kalıyor. İktidarın sürekli beka vurgusu yapması, elinde başka koz kalmamasından kaynaklı... 



Aslında referandumda, son genel seçimlerde işe yaradı. 



Ama bu süreç uzadıkça, vatandaşı buna inandırmak artık kolay değil.



 Erdoğan'ın 'zillet ittifakı' söylemi de vatandaşlar arasında kendine çok yer bulan bir söylem değil.



 Kendi seçmeni bile buna inanmıyor." dedi.



Daha önyargısız düşünmek için beka sorunu yaşayan ülkelerden Venezuela'ya bakalım. 



Venezuela'da elektrik üretim sistemi, siber saldırı ile çökertildi.



Devlet Başkanı Maduro, bu saldırıya karşı vatandaşlarından en üst düzey birlik sağlamalarını talep etti.



Kendini geçici devlet başkanı ilan eden Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido ise "Venezuela çok iyi biliyor ki devlet başkanlığı gaspı sona erdiğinde elektrik gelecek." sözleriyle, kesintinin amacını itiraf etmiş oldu!




ABD, Venezuela'nın petrolüne ve altınına ulaşmak için içeriden iş birlikçiler buldu. 



Oysa halkın birlik içinde olması gerekiyor.




Türkiye'de de halkın birliğini sağlamak, beka için şart. 



Peki halkın birliğini kim sağlar?



Anayasa'nın 104'üncü maddesine göre "Cumhurbaşkanı, Devlet Başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder." 




Cumhurbaşkanı ve partisi, yerel seçimleri kendilerinin beka sorunu olarak görür de milletin bir kısmının oylarını "konsolide etmek" için çalışır ve karşıda yer alan ittifaka da "zillet ittifakı" derse, asıl bu durum bir beka sorunu oluşturmaz mı?






https://www.yenicaggazetesi.com.tr/beka-sorununa-kim-yol-aciyor-51070yy.htm

8 Mart 2019 Cuma

TEK ADAM




  

TEK ADAM 



Ertuğrul Kalafat





Adı üstünde tek adam. 



Kendi hak ve hukukunu ön planda tutan, söylediği sözün üstüne söz tanımayan, her zaman ve zeminde her söylediği doğru hep haklı adam..



Bu nedenledir ki geçmişte AKP li dört bakan hakkında yolsuzluk iddiaları çıkıp istifa ettiği halde bu bakanlarla ilgili herhangi bir yargılama işlemi yapılamamıştır. 



Hatta eski AKP milletvekillerinden MKYK üyesi Anayasa Hukuku Profesörü Burhan Kuzu "Ben kendi arkadaşlarımı Yüce Divan'a gönderecek kadar aptal mıyım" demiştir.



Ülkede Başbakanlık müessesesini ortadan kaldırdıysanız ve hükümetin bütün yetki ve sorumluluklarını saraya devrettiyseniz yüksek yargının üyelerini kendinize yakın insanlardan seçip atadıysanız Irak ve Suriye'deki Baascı rejimden ne farkınız vardır.



Otoritenin tek elde toplandığı ülkelerde hak ve özgürlükler açısından hangi demokratik mücadeleyi verebilirsiniz. 



Sarayın istediği kadar konuşur sarayın istediği kadar yazarsınız havuz medyasının kıyısında köşesinde çalışan gazeteci ve yazarların hangisi cesurca görüşlerini ifade edebilir. 



Onların havuzunda kulaç atıyorsanız aç ve açıkta kalmazsınız, onlara muhalefet ediyorsanız gözünüzün yaşına bakmazlar, çünkü vicdan ve merhamet sadece yandaşlar için vardır yüreklerinde..



Seçim meydanlarına çıkan Sayın Cumhurbaşkanının devletin en üst makamına yükseldiği halde %100'ün Cumhurbaşkanı olmak yerine hâlâ %50 nin Cumhurbaşkanı olmayı tercih etmesi, ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı dil kullanması hangi inanç mezhep meşrep ve hangi gelenek törede vardır.



Mesela CHP çöp demek, çukur demek, pislik demek diyor seçim yarışına giren Ekrem İmamoğlu'na. Sen git çöpleri temizle diye bağırıp çağırıyor.



Devletin tepesinde o muhteşem güç ve kudreti elinde bulunduran bir siyasetçinin öfkesine hâkim olarak daha sakin konuşması gerekmez mi?



Şeyh Edebali, Osmancık'a ne diyordu:


"Ey Oğul, beysin bundan sonra öfke bize uysallık sana,

Güceniklik bize gönül alma sana,

Suçlamak bize katlanmak sana,

Acizlik yanılgı bize hoş görmek affetmek sana,

Ey Oğul, vaktinden önce çiçek açmaz,

En büyük zafer nefsini yenmektir."




Tek adam yönetimi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin parlamenter sistemi ile hiç uyuşamadı.  



Sözde başkanlık için her şey iyi olacak, ekonomi şaha kalkacak, Türkiye tüm dünyaya kafa tutacak diyenler bile hayal kırıklığına uğradığı açıkça itiraf etmeye başladılar.



Halkımız işsizlikle ve geçim sıkıntısı ile mücadele ederken Sayın Cumhurbaşkanı "CHP, PKK demektir. 



Bunlar terör yardakçısı, Millet İttifakı'nda şeref ne gezer" gibi sözlerle gerginliği tırmandıracak ve vatandaşlarımızı birbirine düşürecek, kardeşi kardeşe düşman edecek sözlerden medet ummaya devam ediyor.




Sayın Devlet Bahçeli ve partisi ise, 'ülkenin kurtuluşu Recep Tayyip Erdoğan'ın iş başında kalmasına bağlı, parti olarak her şartta AKP'nin yanında yer almaya devam edeceğiz' diyerek beka masalına inanmamızı bekliyor bizden..




Tek adam istiyor ki ülkede seçim yapılsın ama hep ben kazanayım. 



Ben gidersem devlet yıkılır sözünü vatandaşlarımız kabul etsin, onsuz hayatın tadı olmaz. 



O olmayınca rahmet yağmurları yağmaz. 



O olmayınca yapılan ibadetler sevaba nail olmaz.



Demek istediğim odur ki tek adam olmanın da çivisi artık çıkmıştır. 



Cumhuriyet'in kuruluş felsefesine yeniden dönmekten başka çaremiz yoktur.






https://www.yenicaggazetesi.com.tr/tek-adam-51061yy.htm

21 Şubat 2019 Perşembe

Ülkücü seçmen kapma yarışı



 

 

Ülkücü seçmen kapma yarışı

 

 Ahmet Gürsoy




Bütün hesap ülkücüler üzerinden yürütülüyor. 


MHP'nin kendi rotasını bırakıp AKP rotasında siyaset izlemesi tarihsel bir dönüşüm olarak elbette siyasi tarih içinde yerine alacaktır. 


Yeni kurulmakta olan düzenin devamı ve bunun kalıcı hale getirilmesi için Bahçeli, gelecek hesabıyla yerel seçimi BEKA meselesine bağladı.


Bunun böyle olduğunu nereden anlıyoruz?


Şu sözlerinden: "Büyük şehirlerde Cumhur İttifakı kayıp ederse muhalefet yeni rejimi sorgular." Bu düşüncenin vardığı yer ister istemez yeni rejimin bekası fikrine ulaşır.


"Evet" mi "hayır" mı tartışmalarının yaşandığı günlerde Ozan Arif, kurulu düzene itiraz etmiş ve "hayır" demişti. 


Bu "hayır" söylemi, aynı zamanda ülkücü hareketin AKP içinde kendine yabancılaşmasına da bir itiraz niteliğindeydi.


Ozan'ın o günlerde nasıl seslendiğine birkaç mısrası ile göz atalım:


"Benim vatan sevgimle,
Hiç kimse yarışmasın!..
Ben kurtlara seslendim,
Çakallar karışmasın!..
Soruyorsun velâkin, ne söylesem bilmem ki!..
Ancak şöyle söylersem, anlarsın beni belki!..

Bir, beş değil kaç kere, ateşlere atıldık!
Satıldık be kardeşim, anlasana satıldık!..
Seni, beni teşkilat, bağımızdan tuttular!..
Götürüp el alemin, sürüsüne kattılar!.."


Ozan, teşkilat bağlılığımızın kötüye kullanıldığından şikâyet ederek ülkücülerin "el âlemin sürüsüne katıldığı"nı söylüyor. Ve bu durumu "satılmakla" eş değer görüyor.


Şimdi, içinde bulunduğumuz seçim sürecinde bunun yansımalarını görüyoruz. 


AKP ve medyasının algı yönetiminin merkezinde ülkücüler var.


Yerel seçimin ta Afrin ile ilişkilendirilmesinden tutunuz da, "mermi kaç lira" sorusuna, oradan PKK mücadelesine kadar hepsinin amacı; öncelikle ülkücü seçmeni, Ozan'ın "hayır" deyip itiraz ettiği ittifaka bağlamak ve ikna etmektir.


Ozan Arif itirazının temel noktalarını ve gerekçesini şiirinde çok net ve herkesin anlayacağı bir anlatımla vermiş.


"Pe-ka-ka'yı daha dün boşayanlar utansın!..
FETÖ ile nikahsız yaşayanlar utansın!..
Ata sözüdür ata, domuz gönü post olmaz,
Bunların hiç birinden ülkücüye dost olmaz...
Sakın evet deyip de yılanları koruma!
Hırsızı, hırsızlığı, çalanları koruma...
Yasa diye yapılan planlara "hayır" de..."


Madem bu seçim, yeni sistemin geleceği (bekası) sorunu, öyle ise Ozan Arif'in söylemini yabana atmamak gerek. 


Ülkücülerin görevi "Pe-ka-ka'yı daha dün boşayanları" ve "FETÖ ile nikâhsız yaşadıktan" sonra sanki başkaları yaşamış gibi anlatanları ve çok daha önemlisi; Sayıştay raporlarıyla tescillenen "hırsızı, hırsızlığı, çalanları koruma"maktır.

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/ulkucu-secmen-kapma-yarisi-50850yy.htm

4 Şubat 2019 Pazartesi

Siyaset Pingpong Topu Değildir!

 

 

Siyaset Pingpong Topu Değildir!

 

 

Özcan Yeniçeri

 

 

Buna siyaset değil ahlakı olmayan oportünizm, pragmatizm, tutarsızlık ve çelişki denir. Bu tavrın sonucu zafer de olsa ahlaken hiç mertebesindedir.

 

Siyaset yapıyoruz diye değerlerle pingpong topu gibi oynayanlar gerçekte siyaset değil kavram yıkıcılığı yapmaktadır.
 

 

Yapılacak mahalli idare seçimleri siyaset tarihinde eşi benzeri görülmeyen ittifaklara, gaflara ve gelişmelere sahne olmaktadır.

 


Türkiye siyaseti, ilkelerini çiğneyen, kavramlarını dejenere eden, ideolojilerini donduran, ideallerini rehin veren, davasını tatile çıkaran pragmatizmi esas alan siyasi bir anlayışın egemen olduğu bir dönemi yaşıyor.
 

 


Sayın Bahceli, Cumhur sisteminin yaşaması için cumhur ittifakına ihtiyaç var. Dahası AKP ile MHP’nin kurduğu cumhur ittifakı bir “beka” sorunudur, der.

 


Aradan kısa bir süre geçer devletin bekası gereği kayıtsız şartsız içinde dalınan cumhur ittifakında birden bekayı tatile çıkarır ve “yerel seçimde ittifak yok” der. Alkış alkış üstüne alır. Bu tavır Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “herkes kendi yoluna” restiyle karşılaşır.



Kısa bir süre sonra tekrar yerel seçimlerde de ittifak yapılacağını her iki tarafta açıklar. Tekrar alkış üstüne alkış alınır. Böylece ülkenin beka sorunu halledilmiş olur.

 



İttifak o kadar Bahçeli’i kendinden geçirir ki Mckinsey’i savunmak da ona düşer ve şu tarihi cümleleri eder: “Mckinsey IMF değil, Duyun-u Umumiye hiç değil. Sorsanız ne IMF’den anlarlar, ne de Duyun-u Umumiye’yi bilirler... Türkiye’ye yabancı yatırım çekilsin isteniyorsa...bir denetim şirketiyle –Mckinsey firmasıyla- anlaşmak niye yanlış olsun ki?”

 



Toplumsal tepki iktidara geri adım attırır ve Mckinsey firmasıyla hükümetin yürüttüğü ilişkilere sona erdirir. Bu durum Bahçeli’ye birden bire Mckinsey’in Hareket Partisi’nin genel başkanı değil Milliyetçi Hareket Partisi’nin genel başkanı olduğunu hatırlatır.

 


Bahçeli de ne gaflar ne de elli yıllık partiyi AK Parti’ye ihale etme gayreti biter. Bu defa yerel seçimlerle ilgili altın vuruşunu yapıyor: “Milliyetçi Hareket Partisi, İstanbul dışında Ankara ve İzmir'de de aday göstermeyecektir. Bu üç büyükşehirde Adalet ve Kalkınma Partisi kimi aday gösterirse göstersin desteğimiz tam olacaktır” diyor.

 


Ticarette bir senetin üzerine miktarını ve tarihini yazmadan altına imza atmak ne ise Bahçeli’nin siyasetinde ‘kimi aday gösterirse göstersin destekleyeceğiz’ tavrı da odur.
 

 


TBMM Başkanı Binali Yıldırım, görevinden ayrılmadan aday olmasına ilişkin muhalefetten gelen eleştirilere, “Seçim bir siyasi faaliyet değildir, seçim aday olduğunuz işle ilgili vatandaşlara ne yapacaksınız, niye aday oldunuz bunu anlatmaktır” der.

 


Skandal sözleri eden kişi TBMM’nin başkanıdır. Anayasanın TBMM başkanlarının siyasi faliyetlere katılamayacağı açık hükmüne karşın Bahçeli aynen: ‘Binali Bey aday olursa başımızın üstünde yeri var. TBMM Başkanlığı'ndan istifa etmesine gerek yok. Seçildikten sonra istifa edebilir’ türünden mucize (!) lafları ediyor.

 


Kraldan çok kralcılık buna deniyor.
 

 


TBMM Başkanı Yıldırım, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı seçimine katıldığı için anayasanın 94. Maddesi gereği istifa etmesi çağrılarına “Seçim bir siyasi faaliyet değildir” diye yanıt vermesi çok ciddi eleştirilere konu olmuştu.

 


Sonunda bu eleştirilere dayanamayan Yıldırım “Partim müracaatı yaptığı zaman aynı anda Meclis Başkanlığı'ndan ayrıldığıma dair dilekçemi vermiş olacağım” diye açıklama yapmak zorunda kalmıştır.

 


Durumdan vazife çıkarma işi yine Sayın Bahçeli’ye düşüyor ve şu açıklamayı yapıyor: “TBMM Başkanı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı Yıldırım'ın istifa kararı “erdemli bir davranıştır.”

 


Böylece TBMM Başkanı Binalı Yıldırım’ın Meclis Başkanlığından hem ‘istifa etmesine gerek yoktur’ hem de istifa etme kararını “erdemli davranış” olarak nitelemek siyasi bir deha (!) ürünü olarak siyaset literatüre girmiş oluyor.

 


Buna siyaset değil ahlakı olmayan oportünizm, pragmatizm, tutarsızlık ve çelişki denir.

 


Bu tavrın sonucu zafer de olsa ahlaken hiç mertebesindedir.




http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/siyaset-pingpong-topu-degildir-441328m.html 

21 Ocak 2019 Pazartesi

Siyasetin Tükenmişliği!..

 

Siyasetin Tükenmişliği!..

 

Özcan Pehlivanoğlu 

 

Bugün itibarı ile söyleyebiliriz ki; Türkiye'de siyaset tükenmiştir. Hiç bir yapı ve siyasetçi ki; buna liderlerde dâhil halka gelecek için bir ümit vermemektedir.

 

Ülkemizin sıralamaya kalksak binlerce sorunu var. Bu bizim ölçeğimizde bir ülke ve binlerce yıllık tarihi olan bir devlet için çok olağan. Ancak bu sorunların zaman içinde çözülerek azaltılması gerekir.

 Eğer siz dünden bugüne bu sorunları çözmeden gelirseniz yerine yenileri de ekleneceğinden durum içinden çıkılmaz vahim bir hal alır. 

Türkiye'nin şimdiki hali bundan ibarettir!


Sorunların çeşitliliğinde en baş sırayı ekonomi alır. Eğer ekonominiz temel bazlı sorunlar içinde ise ve siz bunları çözememişseniz; işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, kültürel yozlaşma, ahlaksızlık, eğitimsizlik ve bunların getireceği mutsuzluk topluma hâkim olur.



Bugün ekonomimiz ağır sorunlar altında debelenmektedir. Aralık 2018 verilerine göre 3.749 milyon işsizimiz var. Gizli işsizlikle bu sayının 10 milyonun üzerinde olduğunu söyleniyor. Genç nüfusta işsizlik oranları da, çok yüksek seyrediyor. Yoksul sayımızın ise 16 milyonun üzerinde olduğu belirtiliyor. Demografik yapımızın da, siyaset eli ile bozulduğu çok açıktır.



Bu sebeple ülkelerinde bir gelecek göremeyen başta mühendis, doktor, mimar olmak üzere binlerce eğitimli gencimiz yurt dışına gidiyor ve gitmek içinde çareler arıyor!



Ekonominiz temel parametreler açısından bozuk ise sosyal adaletin temininde de, sıkıntılar içindesiniz demektir. Yani zenginimiz zenginliği koruyor ve artırıyor; fakirimiz de yoksullaştıkça yoksullaşıyor.



Buna paralel eğitim işlerinde de, ağır sorunlar yaşıyoruz... Çocuklarımız her geçen gün fırsat eşitliğini yitiriyor. Parası olanlar çocuklarına iyi eğitim aldırmanın yolunu bulurken uyduruk bir din anlayışı ile kandırılan yoksul ailelerin çocukları, ülkenin her tarafında açılmış bulunan din eğitimi verdiği ileri sürülen kalitesiz okullarda eğitime mecbur ediliyor.



Türkiye aynı zamanda artık kendi kendini doyuramaz bir ülke haline gelmiştir. Soğanın kilosu 7 TL'dir. Sebze ve meyve el yakmaktadır. Domates ithal edilmek üzeredir. Dünyanın en pahalı etini yediğimizi de, unutmayalım!


Dedim ya, saymakla bitiremeyeceğimiz sorunumuz var. Bunlar hepimizi doğrudan etkilediği için hemen sayıverdim. Bu sorunları çözmek, hafifletmek, yaratılmasını önlemek siyasetin işidir ve görevidir. Ancak orası da yani siyasette bu ülkenin müzminleşmiş temel sorunlarından biridir. Niçin veya neden böyle, onlar ayrı tartışılacak konulardır.



Bugün itibarı ile söyleyebiliriz ki; Türkiye'de siyaset tükenmiştir. Hiç bir yapı ve siyasetçi ki; buna liderlerde dâhil halka gelecek için bir ümit vermemektedir. 


Böyle olduğu içinde gençler ülkeyi terk etmek için hazırlık yapmaktadır. İş insanları sermayelerini yurt dışına taşımaktadır. Vatandaşlarımız başka bir ülkenin vatandaşlığına geçmek için türlü yollar denemektedir. 

Eğer siyaset ve siyasetçiden bir ümit duysalardı bu davranışlara tevessül etmezlerdi. İnsan yurdunu terk etmeye öyle kolay karar vermeye cesaret edemez. Demek ki, sorunlar çok vahim bir noktaya taşınmış!



Vatandaşımız aptal değildir. Gelişmeleri harfiyen takip etmekte ve bütün siyasi yapılar ile birlikte siyasetçileri ve de özellikle liderleri izlemektedir. 


Üzülerek görmektedir ki; siyasetimiz senaryosu nerede yazıldığı belli olmayan bir tiyatro oyunu gibidir. 

Dün de böyleydi ama bugün sorunumuz daha da, ağırlaşmıştır. Önümüzde yapılacak yerel seçimlerle ilgili yaşananlarda yazdıklarımızı doğrular niteliktedir.


Türk halkı kendisini bu ağır sorunlardan kurtaracak, yaşamdan ümit duymasına sebep olacak, mutlu ve huzurlu yarınlar vaat edecek samimi bir lider, milli bir siyasi yapı ile çalışkan ve bilgili siyasi kadrolar arayışı ve beklentisi içindedir.



Siyaset yalan demek değildir. Siyaset teslimiyet demek değildir. Siyaset nefsine yeni düşmek değildir. Siyaset koltuğa yapışmak demek değildir. Siyaset "ben yaptım oldu" demek değildir. Siyaset el ele, kol kola girerek meselelere halk için yaklaşmak ve çözmektir...
 



Ben bir vatandaş olarak siyasetin tükenmişliğini sizlerle paylaşmak istedim. 


Kimse vazgeçilmez değildir. 

Başımıza gelenler de, asla kader olamaz. 

Gelin hep birlikte siyasetin tükenmişliğine çareler arayalım...


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-pehlivanoglu/siyasetin-tukenmisligi-441284m.html 

15 Ocak 2019 Salı

Seçimler yaklaştı, ABD ile gerginlik başladı

 




 Seçimler yaklaştı, ABD ile gerginlik başladı 


Batuhan Çolak



Türkiye yaklaşık 2,5 ay sonra seçimlere girecek.



Seçim havası bir türlü oluşmadı. Sayılı günler kalmasına rağmen partiler adaylarını belirleyemiyor, teşkilatlar isimler üzerinde tartışmaktan vatandaşa gidemiyor. 



Daha bunun sandık görevlisi, propaganda süreci ve mitingleri olacak. Nasıl yetiştirecekler bilemiyorum.




Aslında sokağın tek gündemi var; ekonomi...


Yaşam şartları inanılmaz ağırlaştı.


Seçimler öncesinde fire vermek istemeyen AKP, bu yüzden medyadan sadece kendisinin söylediği sözlerle içerik üretmesini istiyor.



Örneğin durduk yere ortaya atılan "kenevir üreteceğiz" açıklaması sonrasında hükümete yakın medyanın başlıkları çok dikkat çekiciydi:


"Ekonomiye ciddi katkı sağlayacak."
"Dünya kenevir pazarı 4 milyar dolar."
"Kenevirde dışarıya mahkûm olmayacağız."



Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde PKK'nın en büyük gelir kalemlerinden birisi kenevirdir. Kenevir ekilen arazilerin çoğunluğundan örgüt pay alır, bazılarını doğrudan yönetir.



Geçtiğimiz aya kadar izinsiz kenevir üretenler hapis cezası alıyordu. Çünkü kenevir, uyuşturucu maddesi olarak yaygın bir şekilde kullanılıyor.



Bu kadar riskli ve her yana çekilebilecek bir konu ile ilgili yapılan yayınlara bakıldığında, medya manipülasyonunu net bir şekilde görebiliyorsunuz. 





Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu "enflasyonla mücadele" adı altında tabanca mermilerinin satışında indirime gitti.
Konu Meclis'e taşındı ancak hükümete yakın medyada tek bir ses duyulmadı.




Elimizde kalan son stratejik ve millî fabrikalarımızdan biri olan Tank Palet fabrikası Katar'a ve hükümete yakın iş adamlarına bırakılmak üzere.



Bu konuda çok önemli iddialar var. Medyanın büyük bir kesimine "sessizlik" talimatı veriliyor.



Cumhur ittifakının iki ortağı olan AKP ve MHP'den çıt yok. 



Cumhurbaşkanı Erdoğan ise konuyu geçiştirerek "sadece işletme devri olacak" dedi.



Görünen o ki şeker fabrikalarının göz göre göre yok edilmesi gibi bir süreç bizi bekliyor.




Bir diğer ve en önemli toplumsal sorun ise Suriyeli sığınmacılar. En büyük sansür de burada yaşanıyor. Yerel basın ve ulusal haber ajanslarının "Suriyelilerin karıştıkları asayiş olayları" ile alakalı herhangi bir haber üretmesine izin verilmiyor.



Cuma hutbelerinde geçmiş yıllarda hiç olmadığı kadar toplumsal birliktelik vurgusu yapılıyor. Sık sık "ensar-muhacir" referansıyla sığınmacılar konusunda hoşgörülü olunması çağrısı yapılıyor.




Yapılan tüm yönlendirme faaliyetlerine rağmen toplumsal sıkışma her geçen gün artıyor.



Şu an Türkiye'de kimse "yarınımdan ümitliyim, gelecek kaygım yok" cümlesini kuramıyor. Her an her şeye hazır olmamız gerekiyormuşçasına bir psikolojiye sahibiz.



Böyle bir tabloda oluşturulması gereken "büyük düşman profili" için de yine ABD devreye sokulmuş gözüküyor.



24 Haziran seçimlerine birkaç ay kala tavan yapan ABD-Türkiye gerginliği yeniden başlatıldı.


Ve yine Trump'ın tweetleri üzerinden!


 "Türkiye'den cevap gecikmedi, küstah ABD vs..." diye uzayıp giden başlıklar.



Propaganda sürecinde de yine ekonomideki olumsuzluklar dışarıya bağlanacak, ABD'den de gerekli mesajlar gelecek ve seçim sonrası yeni bir papaz iadesi resmine şahitlik edeceğiz.
Burada papaz mı verilir, yoksa başka bir söz ve uygulama mı olur bilemeyeceğiz.



Ama Trump-Türkiye gerginliği dediğimizde aklıma, Brunson'ın Beyaz Saray'da ağırlandığı anlar geliyor.



Trump'ın şu sözlerini unutmak ne mümkün "Erdoğan'a teşekkür etmek istiyorum. Kendisiyle çok iyi ilişkimiz var. Bu olayın daha önce çözülmemiş olmasına çok şaşırdım. Türkiye için de kolay bir durum değildi. Birçok şey yaşanıyor. Erdoğan'a bunu mümkün kıldığı için teşekkür ediyorum." 


Ve bugün yine aynı "ABD-Türkiye gerginliği büyüyor" başlıklarıyla gündem değişiyor.


Vatandaşla dalga geçmede sınır yok!


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/secimler-yaklasti-abd-ile-gerginlik-basladi-50406yy.htm 

14 Aralık 2018 Cuma

Partisine Değil Kafasının İçine Bak Kardeşim

 

 

Partisine Değil Kafasının İçine Bak Kardeşim

 

 

Nazım Peker

 

 

Belediye başkanının hangi partiden kim olacağı mı önemli yoksa: beyni, ufku açık mı, üretebilecek mi, haram helal nedir ayırt edecek mi ona bak ve ona karar ver kardeşim; önemli olan budur.

 

Bilim dünyası yapay zekâyı tartışıyor –çalışıyor-üretiyor,

 

Biz ise nasıl olur, nasıl becerir, nasıl kandırırız da iktidarda kalırız, belediye başkanlığını kazanırız, tarikat cemaat saltanatımızı sürdürür, genel başkan kalıp elimizi eteğimizi öptürürüz derdindeyiz.

 

ABD, Mars'a koloni kurmaya çalışıyor,

 

Biz ise Kuran’daki değil de uydurulmuş, içi abuk sabuk bilgi ve hurafelerle doldurulmuş bir din anlayışının içinde bocalamaya çalışıyoruz.

 

Japonya, saatte 1000 km hızla gidecek tren yapıyor,

 

Biz ise “Yanmaz Kefen” ticaretiyle uğraşıp, cami cami dolaşıp “Sakal Öpme” ritüeli ile vakit geçirip bedava cennet kapısı açmaya çalışıyoruz.

 

Sana Cennette Huri pazarlarken geleceğini çalmaya çalışıyorlar.

 

Daha çok beklersiniz.

 

Çin, uzayı dinleyen teleskop yapıyor,

 

Biz hurafelerle boğuşmaktan yoruluyor bedava kekle, bahçelerde yatıp yuvarlanıyoruz.

 

ABD, Çin, Japonya, Kore, Hindistan ve BATI, işi akıl yoluyla çözerek akılsız ve dinden, Kur’andan kopmuş İslam ülkelerinin yer altı ve yer üstü kaynaklarını cebellezi etmekle uğraşırken; 

 

Bizler: bilim üretemeden, akıl yürütmeden yaşama şansı bulmaya çalışıyoruz. 

 

Dünya böylesine çağdaş ve akılcı bir döneme girerken ne yazık ki ahmakça şeylerle vakit kaybediyor boşa enerji tüketiyoruz. 

 

Millet Bahçeleri’nde bedava kek yemenin ve çay içmenin hesabında ve arkasındayız.

 

Yazıklar olsun!

 

Bu yadsınamaz gerçekleri göremeden; siyasi muhalefet veya yandaşlık-karşıtlıkla ilgisi olmaksızın anlaşılmadığı sürece yarınlarımız ucuz kirli işçilikle karın tokluğuna çalışmak olacaktır.

 

Senin seçtiklerin senin, himmetinden cennet beklediklerin bir eli yağda, bir eli balda yaşam sürerken; sen ucuz işçilik ve bir ekmek kazanma peşinde olacaksın.

 

Ben yaşımı aldım, eleğimi astım, alacağımı da aldım ancak; bu ülkenin gençlerine ve sana yazık olacak.

 

Belediye başkanının hangi partiden kim olacağı mı önemli yoksa: beyni, ufku açık mı, üretebilecek mi, haram helal nedir ayırt edecek mi ona bak ve ona karar ver kardeşim; önemli olan budur.

 

 24 Haziran gecesi, “Nasıl koduk ama” diye ekşiyip bugünde “Sana oy veren ellerim kırılsaydı” deme gafletine sakın düşme.

  

Yoksa bu rant düzeni gelecekte herkesi fakirleştirecektir!

 

Sen partinin adamına değil; seçeceğin adamın kafasının içine bak olur mu?

 

Yarınlar geç olmadan, ne yazık ki son pişmanlık fayda vermiyor.

 

Ne zaman öğreneceksin; Perşembenin gelişinin Çarşambadan belli olduğunu?

 

Neden Milletvekilliğini, bakanlığı bırakıp Belediye başkanı oluyorlar; azıcık düşünelim mi?  

 

Seni, beni çok sevdiklerinden mi? 

  

Sana bana cenneti pazarlayıp, fakirliğe razı edenler, bu dünya da cenneti yaşamakta dürzüler.
 

 

Esen kalınız.

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/nazim-peker/partisine-degil-kafasinin-icine-bak-kardesim-441159m.html

12 Kasım 2018 Pazartesi

Muhalefet Neden Yanlış Yapmakta?

 

Muhalefet Neden Yanlış Yapmakta?

 

Nazım Peker

 

Muhalefet daha belirleyici ve gündem oluşturan eylem ve söylemlere yönelmeli ki, iktidar savunmaya geçmeli. 

Savunmayı neden hep muhalefet yapmakta?

 Muhalefet neden yanlış yapıyor? 

Muhalefet can alıcı eleştiride ısrar etmeli.

Pahalılık halkın gündeminde; mutfak yanıyor, cepler boş, pazar arabaları dolmuyor. 

Bu asil millet, semt pazarlarında bile tezgâhlara bakarak geçiyor ya da taneyle alım yapıyor.

Muhalefetin asıl görevi, can alıcı işlerle uğraşmalı.

Ülke neden bu hale geldi? 

Ülke bu hale gelirken iktidarda kim vardı?

Ülkeyi bu hale getirenlerin, ülkeyi kurtarmaları ve düzlüğe çıkarmaları olası mıdır?

Sn. Erdoğan, “Ekonominin E’sinden anlamayanlar, ekonomiyi konuşuyorlar” demekte.

 Neden sormazsınız, “Sn. Erdoğan ekonomiden anlayanlar neden ülkeyi bu hale getirdi” diye?

Sorun bakalım, “Türkiye neden et, ot, buğday, arpa, mısır, mercimek” ithal ediyor?

Sorun bakalım,”Ekonomiden anlayanlar neden ekonomiyi Mc. Kinsey’e emanet etmişti” diye?

Sorun bakalım, “Dolar neden 3.50’şerden 6.64’ler getirildi” diye?

 Sorun bakalım, “Faize karşı olmanıza rağmen neden faizi  % 20’lerin üzerine çıkardınız” diye?

Sorun bakalım, “Enflasyon neden % 25’Lere çıktı” diye?

Sorun bakalım, “Süleyman Şah türbesini neden taşımak durumunda kaldınız” diye?


Sorun bakalım, “Bizim IMF ile işimiz olmaz”ı neden söylediniz” diye?

Sorun bakalım, “Neden fırıncıya, bakkala, esnafa ne olur yılbaşına kadar en az % 10 indirim yapınız demektesiniz” diye?

Madem ekonomimiz iyi (keşke olsaydı) neden elektriğe, doğalgaza, mazota zam yaptınız diye?

Herkesten indirim istiyorsunuz da siz devlet olarak yaptığınız zamları neden aşağı çekmiyorsunuz diye?

Domatesle, patlıcanla vatandaş zaten baş başa; onların ne olup olmadığını vatandaş her gün yaşamakta ve biliyor.

Muhalefet daha başka şeylerle uğraşmalı, önerilerini sunmalı.

Muhalefet neden, Sn. Erdoğan’ın gündemine takılmakta? 

Muhalefet neden kendi gündemini oluşturmamakta?

Muhalefet daha belirleyici ve gündem oluşturan eylem ve söylemlere yönelmeli ki, iktidar savunmaya geçmeli. 

Savunmayı neden hep muhalefet yapmakta?

Hendekleri, Kobani’ye geçen peşmergeyi, kürt milislere, “Neden eğit-donat” yapıldığını gündeme alıp sormalı.  

Hendekleri, şehirlere döşenen “EYP” gündemde tutmalı. Satılanları, paralarının ne olduğunu sormalı.

Muhalefet böyle muhalefet yaparsa ki, bu kolay olanıdır. 

İktidar daha çok seçim kazanır.

Esen kalınız.

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/nazim-peker/muhalefet-neden-yanlis-yapmakta-441054m.html 


19 Ağustos 2018 Pazar

Siyaset Bir Karakter Yolculuğudur!

 

Siyaset Bir Karakter Yolculuğudur!

 

H.Nurcan Yazıcı 


Bu kaba siyaset yolculuğunda gayesinden ve prensiplerinden taviz vermeden hala nazik kalabilenler; bilin ki en güzel “karakter” örneği sizsiniz!.

 Siyaset alanında sık sık duyduğumuz, uyarı mahiyetinde bazı söylemler vardır. Bu söylemler, siyasetin yaşanmışlıklarından ve tecrübelerinden akarak günümüze gelir. Çoğu, doğru siyaset yapmayı ve karakterli siyasetçi modelini anlatır.

“Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; Hem yolunu kaybedersin hem dostunu!..” gibi!..

Karakter; insanın kendisini tanımasıyla, kendi kimliğini fark etmesiyle şekillenir. Bu süreç ailede başlar, okullarda devam eder, çevre ve fiziksel şartlarla yol alır derken, olgunlaşır ve bir gün “ben de varım” der.

Ben varım diyen (karakterli dediğimiz) kişinin de kabul görebilmesi için, kanaatleriyle davranışlarının uyumlu olması, nerede, ne kadar ve nasıl olunması gerektiğini bilmesi gerekir.

Büyüklerimiz der ki: “Bir insanı tanımak istiyorsanız onunla ya yolculuk yapacaksınız, ya da alışveriş."

Bu yolculuğu sadece “vasıta aracılığıyla” yolculuk, alışverişi de “para alışverişi” olarak yorumlamayın.

Bu, bir ideale ulaşmak için yapılan, aynı amacın etrafındaki bir birlikteliğin ve bu süreçteki paylaşımların yolculuğudur. İnsanlara yeterli zaman verilirse, gerçek karakterlerini bu yolculuklarda ortaya koyarlar.

Örneklerini görmek için etrafımızdaki siyasi yolculuklara, bu yolculukların nasıl ilerlediğine, sonrasında yaşananlara ve de paylaşılanlara, yaşananlarla birlikte de ortaya çıkan insan duruşu ve karakter tanımlamalarına bir bakın.

 “Bir partinin gayesi, bir fikir ve davaya aynı hayat ve ihtiyaçlar devam ettikçe her zaman hizmet etmek, bir fikri böylece mütemadiyen tekâmül ettirmektir ve böyle bir fikir sistemine uygun, ona paralel hareketler sistemi ortaya koymaktır.  

Parti, düşman gemisine isabet edip onu batırdıktan sonra kendisinin de yok olup ortadan kalması tabii görülen bir torpil gibi değildir.

 Parti, fikirden ibaret kabzası içinde her zaman kullanılır değere sahip asla paslanmayan, kırılmayan bir kılıç gibidir.” der Nurettin Topçu.

Bir siyasi hareketin bütün zamanlara hitap etmesi ancak, fikir ve siyasi karakter yapısının sağlamlığı ile mümkündür.
 

“Ahlak bakımından yanlış olan bir şey, politika açısından da doğru olmaz.” E. Gladstone


Siyaset bütün sosyal alanlarda olduğu gibi, bireyin kendi kendine egemen olmasını, kendi kendiyle uyum içinde bulunmasını, düşünce ve de hareketlerinde tutarlı, bir gayeye ve değerler bütününe sahip olmasını ister.

İstenen budur ancak ilkesiz, hırs ve ben duygularıyla hareket eden siyasiler hala karşımıza çıkmaya devam ediyor.

Bunlar her türlü mevkiinin geçici olduğunu, bu yolculuğun en önemli tarafının dostluk ve insana hizmet olduğunu unutan kimliksiz, “ben aslında yokum her kalıba girerim, yeter ki o mevkide olayım” tutarsızlığı içinde, gittikleri her yere aynı zararı veren kötü karakter tipleridir.

“Bazı insanlar prensipleri için partilerini değiştirir, bazıları partileri için prensiplerini değiştirir.” Winston Churchill

Bu kaba siyaset yolculuğunda gayesinden ve prensiplerinden taviz vermeden hala nazik kalabilenler; bilin ki en güzel “karakter” örneği sizsiniz!..

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/h-nurcan-yazici/siyaset-bir-karakter-yolculugudur-440796m.html 


31 Temmuz 2018 Salı

Siyasetin Manifestosu

 

Siyasetin Manifestosu

 

 Safter Tanık


Türkiye’de; bir partinin tek başına iktidara gelmesi, liderinin toplumda çoğunlukla kabulü, toplumu derinden sarsan olaylar sonucu olmuştur.

 Siyaset tarihine baktığımızda; siyasi hareketlerin, bazı farklılıklar ile birlikte, temelde üç şekilde partileştiğini görüyoruz.


Birincisi; fikirden fikri harekete, fikri hareketten kültürel harekete, kültürel hareketten siyasi harekete geçiş ve partileşme şeklindedir.  

Her fikrin; bir fikir babası, ya da fikir babaları vardır. Bunlar; bir fikrin sahibi, bu fikri teorik alandan pratik alana taşıyan, formülüze ederek sistemleştiren, buna ideolojik özellik kazandıran kişilerdir.

Bazı fikirler; ortaya atıldığında, bazı fikirler ise; fikir babasının ölümü sonrasında, yani ikinci kuşak takipçileri döneminde karşılık bulmuştur.

Bir fikrin; ilk muhatabı, kentli-elit-aydın kesimdir. Zira bu kesim; yeni fikre açık olan, okuyan, düşünen, sorgulayan, çare arayan bir özelliğe sahiptir.

Bir fikir; elit-aydın kesimde taraftar bulursa, fikri harekete dönüşür; aksi halde dikkate alınmayan bir fikir olarak kalır, ölü doğar. Fikrin lider ve kadrosunun; çoğu kez, bu kesimden çıkması da bunu gösterir.

Fikri hareket; doğal olarak, kültürel hareketi doğurur. Bunun öncüsü olan, yeni bir tarz ortaya koyan, düşünce-edebiyat-sanat adamları ile de; sosyal-kültürel hayatı, derinden etkileyen bir aşamaya gelir.


 Haliyle fikrin; elit aydın kesim dışında, gençlik-kadın ve işbölümüne dayalı sosyal yapıda (işçi-işveren-köylü-esnaf-serbest meslek erbabı)   taraftarı ve örgütleri oluşur. Bu da; kültürel hareketi, siyasi harekete taşır.

Bundan sonra; kadrosu ile ya bir partide hâkim fikir haline gelir, ya da yeni partide vücut bulur.     
                      
Kısaca; parti, bir fikir ve kadro hareketinin ürünüdür.   

İdeolojik partiler, bu özellikteki partilerdir. 1800’lü yılların sonunda doğan, 1900’ün ilk çeyreğinde Türk siyasetine yön-şekil veren, İttihat-Terakki’de hâkim fikir haline gelen, Cumhuriyet’in kurucu kadrosunu oluşturan “Türkçülük Hareketi” de bu özelliğe sahiptir.


İkincisi; mevcut partinin, yeni partiye dönüştürülmesi şeklindedir.

Partide; farklı görüşe sahip, ya da yeni katılan bir grup hâkim konuma gelebilir. Bu da; fikri ve kurumsal bir değişimi doğurur. Bunu tasdik ve ilan etmek için de isim değişikliğine gidilir. 

Değişimi gerçekleştirecek kadronun, aynı düşünceye sahip olması esastır. Bir de farklı düşünceye sahip, etkin kişi-grupları dikkate alma zorunluluğu vardır. Aksi halde; dağılmaya yol açacak, toplu istifalar ile karşı karşıya kalınır.
         
Sorunun çözümünde; çoğu kez, uzlaşmacı bir yola başvurulur. Ortak ilkeler belirlenir, paralelinde bir düşünce sistemi ortaya konur, parti de yeni isim alır. Ancak; partide bir düşünce bloğu oluşsa bile, farklı kulvarları varlığını sürdürür. Bu da; fikri-kurumsal alt yapı gelişimini çarpık kılar, kesintiye uğratır, hatta durdurur.

Bazen ideolojik, bazen de merkez parti görüntüsü veren; merkez-sağ ve merkez-sol partiler, bu özellikteki partilerdir.

Üçüncüsü; bir grubun, yeni parti kurması şeklindedir.

Yeni parti; farklı görüşe sahip siyasetçi-elit ve aydının başını çektiği grubun eseri olabileceği gibi, çoğu kez bir partiden ayrılan muhalif kanadın eseridir.

Farklı görüşe sahip siyasetçi-elit ve aydının başını çektiği grubun kurduğu partinin; çoğu kez önce görkemli doğuşuna, daha sonra da tabela partisine dönüşüne şahit olduk. Bunun nedeni ise; oligarşik akıl ve desteğine dayanması, taban yoklaması, yani test amacı taşımasıdır.

Bir partideki muhalif kanadın kurduğu yeni partinin ise üç sonuç ile karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Kimi; ilk seçimde birinci çıkıp güç kazandı, kimi; başarısız olup hızla eridi, kimi de; hedefi gerisinde kalıp ikbali ikinci seçime kaldı.


Bu tür partilerin en önemli sorunu; partinin, fikri-kurumsal alt yapı olmadan ortaya çıkışıdır. Burada; tavandan-tabana giden, partileşme süreci vardır. Fikir-kadro hareketi, özelliği taşımaz. Farklı düşünce ve hesabı olan, bir kadrodan oluşur.  

Sağ-Sol kanatlardan oluşan merkez parti ile merkez-sağ ve merkez-sol partiler, bu özellikteki partilerdir.

Tez      
     
Hedefi ne olursa olsun, yeni partinin kuruluş ve gelişmesi; ortam-kadro-finansmanı gerekli kılar.

İktidarı hedefleyen yeni partinin ise; uygun zaman-güçte, çok sayıda elit-aydın-siyasetçinin “evet” diyeceği hatta iştirak edeceği, iktidarın aksine güçlü parlamenter sistemi savunan-ülkenin açmaz-çözümünü ifade eden bir tez ve bunun görsel-yazılı medyada ilanı olan bildiri ile görkemli çıkış yapması, doğru strateji izlemesi esastır.

Yanlış zaman, yetersiz güç, iktidarı çağrıştıran-iddiasız düşünce ile ses getirmeyen çıkış ve stratejik hata; yeni partinin ölü doğması, en fazla mevcut siyasi dengeyi değiştirmesi gibi bir sonucu doğurur.

Hedef Analizi

Türkiye’de; bir partinin tek başına iktidara gelmesi, liderinin toplumda çoğunlukla kabulü, toplumu derinden sarsan olaylar sonucu olmuştur.

Milli Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet; CHP’yi, II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan sıkıntıların halkta bıraktığı kötü izler ve dünyadaki siyasi konjonktürün değişmesi; DP’yi,  DP’nin mağduriyeti; halefi olan AP’yi, 12 Eylül Yönetimi’ne duyulan tepki; ANAP’ı, 2001 Mali Krizi de; AKP’yi tek başına iktidar yaptı, liderini öne çıkardı.

Bunun dışında; ABD’nin dahli, tercih ve desteği önemli bir rol oynadı.


Ortam Analizi

a-) Fikri Ortam

Türk siyaset hayatında; dünden bugüne gelen, varlığını farklı kalıpta sürdüren, siyasete yön ve şekil veren “Türkçülük, İslamcılık, Batıcılık” gibi, üç düşünce akımı vardır. Bir de buna; ister kabul edip etmeyelim, zaman-şartlara göre bazen merkez, bazen merkez-sağ, bazen merkez-sol partide taraftarı olan, yakın dönemde bir partide vücut bulan Siyasi Kürtçülük Hareketi’ni ilave edebiliriz.

b-) Siyasi Yapı

Her parti; bir fikir bloğunu sahiplenmiş, neredeyse boş alanı olmayan bir siyasi yapı ve denge var. CHP; merkez-solun (ulusalcı, liberal-sol, sosyal demokrat vb), AKP; merkez sağın (liberal, muhafazakâr, İslamcı vb)  MHP; milliyetçi bloğun, HDP de; siyasi Kürtçü bloğun temsilcisi rolünü üstlenmiş.
     
Bu partilerin, üç özelliği vardır.

Birincisi; bu partiler, bir çatı partisi özelliği taşır. En azından, bir fikrin farklı görüşlerini bünyesinde barındırır. .

İkincisi; başkan odaklıdır, ortak akıl yoktur.

Esas olan düşünce ya da düşünce sistemi değil, başkandır.

Başkan; parti adına düşünür-karar alır, kadro tatbik eder. Burada; başkan ve adamları gibi, bir yapı vardır. Haliyle başkanın, başka birinin aklına ihtiyacı yoktur. Akıl yürüten-eleştiri yapan, bir tehdit olarak kabul görür ve saf dışı edilir.

Üçüncüsü; sahiplendiği fikir bloğunu bloke eder, fikir üretmez, buna müsaade de etmez. Kulvarına girene en büyük tepkiyi gösterir, her ne olursa olsun rakibini saf dışı etmeyi hedefler.

Bu durum dikkate alındığında; boşluk, sağ-sol kanatları olan merkez alandadır. Bunun da “Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri” gibi ortak paydası vardır.

c-) Siyasi Ortam

Türkiye’de, OHAL ve otoriter bir iktidar var. Bu; mevcut muhalif partiden çok, yeni parti için büyük bir engel oluşturur.

Nitekim de öyle oldu… 
           
OHAL şartlarında seçime girmek; “yarışa 100 adım geride başlamak”  gibi bir şeydir. Seçimi boykot etmek ise mümkün değildir. Zira bunu fırsata çevirecek partiler olacaktır.

d-) Seçmen Analizi

1-) Fikri-kurumsal alt yapı yok. 

Nedeni ne olursa olsun, bir kültürel gerileme ve yozlaşma dikkati çekiyor.

Akıl ve akıl yürütmeden uzak, otomatiğe bağlanmış bir yaşam tarzımız var.


Fikri sığ-takıntılı, fikir ve idealden yoksun bir birey portresi öne çıktı.  Birisi bir şey söylüyor, diğeri nedenine bakmaksızın tekrar ya da ret ediyor.

Kişisel çıkar, her şeyin önüne geçmiş. Para-mevki-makam, put haline gelmiş. Biri bir şey peşinde koşuyor, takipçileri ise “bundan nasıl bir menfaat sağlarız” diye hesap yapıyor.


Ekranda; istisnalar hariç, fikri derinliği ve sistematiği olmayan, kendi kendisi ile çelişen, karşı olsa da benzer görüşü savunan, sanki başkası yokmuş gibi, iki elin parmağını geçmeyen düşünce-yazar-sanat adamı boy gösteriyor. 

Toplumun ufkunu açan, his-heyecan-dinamizm veren düşünce-yazar-sanatçımız yok gibi. Var olanlar ise;  küskün, dışlanmış, kendi dünyası ile baş başa bırakılmış.

Örgütlü bir toplum yok.

İşbölümüne dayalı kurumsal bir sosyal yapı var ise de; “dernek-vakıf-sendika-oda-birlik” gibi kurumların kurumsal kimliği değil, başkan ve adamları öne çıkıyor. Geçmişteki güçlü gençlik örgütleri ve sendikalar, mazide kaldı. Bir de cemaat ve tarikatların güç kazanması var.

2-) Tabana inen bir taraftarlık göze çarpıyor.

Geçmişte; aktif siyasetçide gördüğümüz taraftar mantığının, tabana indiğini görüyoruz. Toplumda; takım tutar gibi, bir seçmen davranışı yaygın hale geldi. Haliyle aklı ile değil, toplumsal akılla hareket eden, taraftar mantığıyla alışkın olduğu partiye oy veren bir birey portresi dikkati çekiyor.

3-) Yeni Sınıf, değişim istemiyor.  

Ekonomik riske karşı hassas, sosyal yardımla yaşamını sürdüren 13 milyon kişi ile 30,4 milyon kredi borçlusu var. Yani toplumun kaderini belirleyecek bir güce sahip.

Yeni Kapitalizmin ortaya çıkardığı bu sınıfa; sosyolojik açıdan, “Yeni Sınıf” diyorum.

Yeni Sınıf; herkes gibi çare ve umudu arar, ancak; değişimden değil, statükodan yanadır. Zira değişim, “risk” demektir. Bu nedenle; ciddi alternatif görmeden, zorda kalmadan, iktidarda olanı tercih eder.

Toplumun kaderini belirleyecek büyüklükteki bu kitlenin tavrında ise bir değişiklik yok.

4-) Alternatif arayışı, CHP ve MHP seçmeninde var. 24 Haziran 2018 seçimleri de bunu gösterdi.

e-) Dış Siyaset   

İktidarın; ABD ve AB ile bir sürtüşmesi var ise de, bu; ABD ve AB’nin, AKP’den vazgeçtiği anlamını taşımıyor.

Güç Analizi

AKP’nin; 81 il, 957 ilçede örgütlenmesi var.

Eğitim-sağlık-sosyal yardım alanında, vakıf ve dernek gibi bir alt yapıya sahip.

Çıkar peşinde koşan parti-dernek-vakıf-sendika-oda-birlik patronları, büyük sermaye, aşiret-toprak-cemaat-tarikat ağalarının destek verdiği bir parti özelliğinde.

Görsel ve yazılı medyaya hâkim.

Seçim kampanyasında; görsel-yazılı medya ile devletin imkânlarını kullanıyor, sahada görkemli bir çalışma yürütüyor, 174.456 seçim sandığında 1 veya 2 kişi bulundurarak sandık hâkimiyeti sağlıyor.

Fikir, Görev, Hedef ve Strateji

1-) Varlık sebebi ne olursa olsun, varlığı; bir fikre dayanır, görev-hedef ve stratejisi vardır.

Bir parti; ister siyasetçi-elit-aydın grubun, isterse mevcut partideki muhalif kanadın eseri olsun; varlığını koruması ve sürdürmesi, ancak fikre dayalı olması ile mümkündür. Zira fikri olmayan partinin; görev, hedef ve stratejisi yoktur. Başarısız olması halinde de dağılıp, gider.

Karşıtlık ve taklit, başarılı bir sonuç vermez. Zira her zaman nedenin ortadan kalkması gibi bir ihtimal vardır, insanlar taklidini değil aslını tercih eder.

2-) Fikri, siyaset yelpazesindeki yerini belirler.

Biz; “ideoloji partisiyiz, merkez, merkez-sağ ya da merkez solda yer alıyoruz”  demek, bir şey ifade etmez.

Zira bir partinin siyaset yelpazesindeki yerini belirleyen, fikri ve özelliğidir. Aksi söylem ise; fikri belirsizliği, fikir ortaya koyma ile geliştirme çabasını ifade eder.

3-) Siyaset yelpazesindeki yerine göre siyasi yapısı vardır.

İdeolojik partilerde; aynı fikir bloğu içinde olsa bile, farklı görüşün yeri yoktur.

Merkez, sağ ve sol kanatlardan oluşur.

Merkez-sağ; sağ, merkez-sol; sol fikir bloğunu bünyesinde barındırır.

Yalnız, bir parti; ister merkez, ister merkez-sağ ya da merkez-solda yer alsın, mutlaka öne çıkan bir ortak paydaya sahiptir.

4- Hiçbir parti, herkesin partisi olamaz.

Tüm çıkar ve fikri gruplara hitap eden bir parti hiç olmamıştır, olması da mümkün değildir. Zira bu, siyasetin alan ve kanunlarına aykırıdır.

5-) Kurumsal kimliği, başkan ya da tüzel kişiliği öne çıkarır.

“Kurumsal kimliğin varlığı” demek; tavandan-tabana geniş katılımı sağlayan teşkilat yapısını, karar alma-görev-yetki-sorumluluğu, üye girişinden-eğitime, eğitimden-başarı-liyakate, liyakatten-adaylığa kadar tüm konuları belirleyen; kişi-kişiye göre değişmeyen, kurallar ile pratiğin var olması demektir.

Bir partide; A-Z’ye her şeyi başkan belirliyor, kural adamına göre geçerlilik arz ediyorsa, orada kurumsal kimlikten söz edilemez. Zira burada, başkan ve adamları vardır. Bunun için; bu tür partiler, çoğu kez başkanın adı ile anılır.

6-) Partinin üst yönetimi; ya tüm yetki ve sorumluğu elinde tutan başkan ile kadrosundan, ya da içinde başkanın bulunduğu, önemli kararların oy çokluğuyla alındığı, 3-5-7-9 üyeden oluşan komiteden oluşur (Örneğin, İttihat Terakki Partisi). Tabi ki; bir de, bunun farklı şekilleri vardır.

7-) Fikri-kurumsal alt yapı önemlidir.

Bir partinin, temel ilkeler ve sistematik bir düşünceye sahip olması önemlidir. Zira düşünce sistemi; her şeyden önce, kadro-taraftarında bir birlik-bütünlük sağlar. Eleştiri ve çözümün, kaynağı ve ölçüsü olur.

Aynı kulvar ya da fikir bloğundaki kanaat önderleri, parti-vakıf-dernek-sendika-oda-birlik-üniversite-genç-kadın temsilciler ile ilişkiye geçilmesi; işbirliği-örgütlenmeye hizmet eder. Bu da partiye kurumsal bir alt yapı sağlar.

8-) Teşkilat ve üye sayısı, “güç” demektir.

Etkin ve verimli bir propaganda çalışması;  81 il, 957 ilçede örgütlü olmayı, alanda aktif çalışacak ve 174.456 seçim sandığında yer alacak 350.000’e varan bir kadroyu gerekli kılar. Bu da; bir partinin, gücünü belirler.

9-) Gölge kabine gibi çalışan bir kurul; hem iktidara, hem de muhalif partiye fayda sağlar.

Siyaset geleneğimizde; ya parti başkanının haftanın belli bir gününde meclis grubunu toplayarak gündem konusunda konuşma yapması, ya da parti sözcüsün basına demeç vermesi var. Bunun çoğu ise seçmene yönelik, karşılıklı atışmadan ibarettir.

Muhalif partinin; iktidarın icraatlarını bilimsel açıdan ele alan, eleştiri dışında çözüm üreten bir kurul oluşturması, söylenecek sözü bu ekip içindeki uzman kişiye bırakması; devlet için faydalı olduğu kadar, onu;  gündemi belirleyen, düşüncesi tartışılan, iktidarı için güven duyulan, iktidara hazır bir parti yapar.

10-) Partideki dinamizm, durumu hakkında bilgi verir.

Partide, hareket ve canlılık önemlidir. Zira durağanlığın hâkim olduğu partide; gelişme değil, gerileme vardır. Bu da; alanda, sürekli hareketi gerekli kılar.

Taban ile sivil toplum örgütlerinin katılımını sağladığı gösteri-toplantı vb aktiviteler ise partiye dinamizm kazandırır.

11-) Başarısızlık-hedef altında kalma, doğal olarak eleştiriyi getirir. Hararetin düşmesini beklemek, ardından kurultaya gitmek, akla ve doğruya hizmet eder. 

12-) Bir Parti; başka parti-partiler ile ittifak yapabilir, sivil toplum örgütleriyle güç birliğine gidebilir. Bunun; tabiatı icabı, fayda-zararı vardır. Önemli olan, karlı çıkmaktır.

13-) Görsel medya, en etkin eğitim ve propaganda aracıdır.

İyi bir kadro yönetiminde yayın yapan bir televizyon; taraftarı eğitir-canlı tutar, sempatizan kazandırır, halka inmeyi ve kitleleşmeyi sağlar.


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/safter-tanik/siyasetin-manifestosu-440736m.html