enflasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
enflasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2021 Perşembe

EKONOMİNİN İKİ ANA SORUNU

 


 
 
EKONOMİNİN İKİ ANA SORUNU

Prof. Dr. Cihan Dura
 
 

Türkiye ekonomisinin pek çok önemli sorunu vardır: Enflasyon, bütçe açığı, tasarruf yetersizliği, kalkınma gibi. Bunlardan başta gelen ikisi de dış açık ve işsizlik sorunlarıdır.
 
 

1) Dış Açık
 
 

Dış açık Türkiye’nin en çetin bir sorunudur. AKP iktidarı ile birlikte çok daha belirleyici ve kaygılandırıcı bir karakter kazanmıştır. Eğer bir ülke diğer ülkelerle ekonomik ilişkileri dolayısıyla, bir yıl içinde elde ettiği döviz gelirleri toplamından daha fazla döviz harcaması yaparsa, fazladan yaptığı harcamaya ‘dış açık’, diğer bir deyişle ‘cari açık’ denir. Dış açık ülkemizin çözümü uzun zamana bağlı, köklü değişiklikler getiren, kısacası yapısal bir sorunudur.
 
 

Türkiye’nin 2000’li yıllardaki birikimli cari açığı 344 milyar dolardı. Demek ki ekonomi ortalama olarak her yıl 34 milyar dolar açık verdi. Bu rakam günümüzde ortalama 40 milyar dolardır.
 
 

Türkiye ekonomisi neden sürekli dış açık veriyor?
 
 

a) Bir görüşe göre dış açığın belirleyicilerinden bazıları yapısal faktörlerdir. Yapısal faktörler ekonominin oluşum biçiminden kaynaklanır. Gereğinden düşük döviz kuru, ulusal paranın aşırı değerliliği böyledir. Aşırı değerlilik dünya pazarlarında ihraç ürünlerini pahalılaştırır, yabancı malları ise Türkiye’de nispeten ucuzlatır. Kritik hammaddelere, özellikle de enerjide aşırı derecede dışa bağımlılık da yapısal bir faktör olarak nitelenebilir. Bu kapsamda liberalizmin, halkın tercihlerinde kaymalara sebep olması da zikredilebilir. Ülkemizde ithal mallarına talebin, liberal politikalarla geniş ölçüce teşvik edildiği bir gerçektir.
 
 

b) Ancak, diyebilirim ki bütün bunların ötesinde, dış açığın asıl sebebi; dünya ölçeğinde, zengin ülkeler lehine işleyen, Türkiye’nin de kurbanı olduğu bir tutsaklık mekanizmasıdır. Nedir, nasıldır bu mekanizma? Son dönemleri esas alırsak, şöyle açıklayabilirim:
 
 

-Türkiye’ye emperyalist ülkeler tarafından Neoliberalizm dayatıldı, bu çerçevede serbest mübadele kabul ettirildi. İthalat arttı, sanayileşme durdu (rekabet gücü, döviz kuru, tüketici tercihi, dış bağımlılıkta ülke aleyhine oluşumlar).
 
 

-Ülke mali bakımdan sıkıntıya düşünce dış borçlanma (faiz ödemelerinin artması, geri ödemeler) ve özelleştirmeler başladı. Özelleştirmelerle ülkenin fabrikaları, bankaları, limanları yabancılara satıldı (kâr transferlerinin başlaması ve artması).
 
 

-Küresel şirketler yabancı sermaye yoluyla ülkeye girmeye başladı (yeni kâr transferleri, sanayileşmenin durması).
 
 

-En sonra bir üretim faktörü olan ülke toprakları da satış listesine girdi (yabancıların taşınmazlarımız üzerinden kazançları, bunların transferleri).
 
 

Tutsaklık mekanizması bu işleyişi ile, dış dengeyi sürekli olarak Türkiye aleyhine çevirdi: Cari açık artarak kronikleşti, yapısal hale geldi.
 
 

2) İşsizlik Sorunu
 
 

İkinci ana sorun işsizliktir.
 
 

Bir ekonominin başarısı her şeyden önce, ülkenin insanlarına iş alanı açma derecesiyle ölçülür. Türkiye ekonomisine bu ölçüt açısından bakalım. Görünen, AKP hükümetinin büyük başarısızlığıdır. Kanıtlarını aşağıda veriyorum. 
 
 

AKP’nin ilk iktidar yılı olan 2003’te işsizlik oranı yüzde 10,5’ti. Bu oran 2017’de yüzde 10,9’dur. 2019’da ise yüzde 13,4’e yükselmiştir. Kaldı ki, bunlar resmî rakamlar olup asla güvenilir değildir. TÜİK AKP hükümetlerinin baskısına boyun eğerek başlıca istatistik verileri manipüle etmekte, iktidarı başarılı gösterecek düzeylere taşımaktadır. Gerçek verilere yaklaşmak için bu rakamların en az iki katını almak gerekir. Örneğin, 2019 işsizlik oranı yüzde 13,4 değil, yaklaşık yüzde 27 civarındadır. Bunun anlamı şudur: Türkiye’de çalışabilecek durumda olan her 100 kişiden 27’si işsizdir. Oran gençlerde çok daha yüksektir.
 
 

Nitekim BETAM Direktörü Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, Mayıs 2020’de yaptığı bir açıklamada, "İşsizlik tsunami boyutlarında… İşsizlik oranı büyük olasılıkla yüzde 24-25’i bulacak. Genç işsizlik oranı yüzde 40’a ulaşabilir" diyordu.
 
 

İşsizlik oranının yüksek olmasının sebepleri de dış açık hakkında ileri sürdüğüm sebeplerle aynıdır. Türkiye neden yeterli ölçüde yeni iş alanları açamıyor? Çünkü Türkiye’nin sanayileşmesi engellenmiştir. Merkez ülkeleri kendi işsizlik oranları artmasın diye Türkiye gibi Çevre-ülkelerin sanayileşmesini çelmeliyor. Merkez ülkelerinde iş alanı açılması, bizim gibi ülkelerde işsizliğin artmasına bağlı. Niteliksiz emek bir tarafa, Türkiye kıt kaynaklarını ayırarak yetiştirdiği nitelikli insanları bile çalıştıracak yeterli miktarda iş alanı açamıyor. Bu da doğal olarak istatistiklere işsizlik oranının yükselmesi şeklinde yansıyor. İkinci sebep ise, Merkez ülkeler karşısında eğilip bükülen, teslimiyetçi bir tutum takınan, AKP gibi hükümetlerdir. Bunlar Derin-Merkez’in çıkarlarını koruyan, kendilerine dikte edilmiş olan politikaları uygulamaktadır.
 
 

İşsizliği düşürmenin en sağlam çözümü yurt içinde yatırım yaparak yeni üretim kapasitesi oluşturmak, istihdam yaratacak tesisler kurmaktır. Yeni üretim bilindiği gibi yeni üretim faktörü talebi, bu arada yeni işgücü talebi yaratacaktır. Ancak Türkiye’de temel hedef bu değil, bu yol denenmiyor. Bütün umut -özellikle AKP iktidarı ile birlikte- yabancı sermayeye bağlanmış görünüyor.
 
 
 




21 Ağustos 2019 Çarşamba

Aç Karın Guruldar, Türk Tarımının Hali

 

Aç Karın Guruldar, Türk Tarımının Hali

 

Nazım Peker

 

 

Unutmayınız ki eğer bir üçüncü dünya savaşı çıkacaksa bilin ki bu savaşın ana dayanağı; “Gıda” olacaktır. Yani tarım ve tarıma dayalı ürünler.

 

 Türkiye çiftçisi son yıllarda bilerek ya da bilmeyerek üvey evlat muamelesi görmekte. Girdisi pahalanırken ürettiği ürün ucuzlamaktadır.



Ayrıca Türk çiftçisinin ve Türk tohumculuğunun gelişmesini engelleyen: 5553 ve 5042 sayılı yasaların acilen; yerli ve milli bir hale getirilmesi gerekmektedir.

 

Karnı doymayan, midesi guruldayan insan, tehlikeli insandır, zavallı insandır.
 

 

Buna en iyi örnek; son model bir arabaya yakıtını koyamadığınız da bu arabanın modern bir kümesten farkı olur mu?

 

Türk köylüsü de, Türk çiftçisi de çalışkandır, vatanseverdir. Yeter ki gerekli destek verilsin.



Biz senelerdir “Et ucuzlasın” diye 12 yıllık Sırbistan’dan bile et ithal ediyoruz.

 

Et ucuzladı mı?



Bilakis tam tersine, “Et fiyatları el yakıyor.” İnsanlar vitrinlerden bakıyor.

 

 Hani ülkeyi yönetenler, “Tarımda Avrupa’nın birincisiyiz”, “Türk tarımı altın yıllarını yaşıyor” gibi dayanaksız laflar ediyorlar ya!..

 

Size ufak bir bilgi vermek istiyorum:



Yıl 2002, AKP’nin iktidar olduğu sene:



Kayıtlı çiftçi sayısı: 2 milyon 700 bin, çiftçilerin toplam tarımsal kredi borcu tutarı: 530 MİLYON TL, Tarımın milli gelirden aldığı pay: % 10.6 

 

İken



Yıl 2019, AKP’nin ülke yönetiminde ustalık ve altın devri (Kendileri öyle söylüyor)



Kayıtlı çiftçi sayısı: 2 milyon 100 bin, çiftçilerin toplam tarımsal kredi borcu tutarı: 118 MİLYAR TL oluvermiş ve tarımın milli gelirden aldığı pay da: % 5.8’ e düşüvermiş.



Nereye gitmiş 600 bin çiftçi? Neden tarımı terk etmişler. İnsan ekmek yediği tekneyi neden bırakır?



Bu durumda Türk çiftçisi altın çağını mı yaşamış oluyor?



Düşük kur politikasıyla ve desteksiz bırakılan ülke çiftçisi yerine; Rus, Fransız, Sırp, İran, Çin, ABD, Kanada, Hollanda Brezilya çiftçilerine ithalat yoluyla döviz aktarırsanız; Türk tarımı Avrupa’da birinci mi oluyor?

 

Kaçınılmaz sonuç:



Yeterli tarımsal ürün olmadığından İTHALATA yönelirsiniz ama o da durumu kurtarmıyor, ENFLASYON da patlıyor. Enflasyonun nedeni sadece FAİZ değil ki?

 

Üretmeden tüketmek, mirasyedilerin fıtratıdır. Bizde bir laf vardır, “Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez.”

 

Sonra da çıkıp meydanlara: “Biz kendi göbeğimizi kendimiz keseriz.” diye hava basmak; züğürt tesellisinden ve davulcu yellemesinden öte bir şey değildir.

 

Unutmayınız ki eğer bir üçüncü dünya savaşı çıkacaksa bilin ki bu savaşın ana dayanağı; “Gıda” olacaktır. Yani tarım ve tarıma dayalı ürünler.

 

Siz aç bir karınla ve guruldayan bir mide ile ne yapabilirsiniz?



Esen kalınız.

 

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/nazim-peker/ac-karin-guruldar-turk-tariminin-hali-441940m.html 


25 Ocak 2019 Cuma

SEPET YANIYOR !






SEPET YANIYOR !


Batuhan Çolak



Markette birkaç kahvaltılık ürün alıp kasaya gidiyorsunuz, 60-70 TL tutuyor.



Pazara gidip 'sebze, meyve alayım' diyorsunuz fiyatlar ateş pahası. 

Geçtiğimiz yıl kilosu 4-5 lira olan meyve ve sebzeler şu anda 10-12 lirayı geçti.


 Lezzet yok, kalite yok. 


İhracata en güzel ürünler ayrılırken, iç pazara yurt dışına gönderilmeyen ikinci sınıf ürünler sürülüyor.



Benzine sabah yeni bir zam geliyor.




İşiniz hastaneye mi düştü mü, yandınız! 

Aylar sonraya randevu veriliyor, mecbur özel hastanenin yolunu tutuyorsunuz.

 Muayene ücreti, test derken en kötü 200 TL ödüyorsunuz. 

Daha bitmedi bir sürü ilaç yazılıyor. 

O eczane, bu eczane derken, hastalık daha da artıyor. 

İlacın ne kendisi ne de muadili bulunuyor. 

Bulabildiğiniz ilaçlar da aşırı pahalı.



Eczacılar dertli, vatandaş çaresiz. Sağlık Bakanlığı'ndan doğru düzgün bir açıklama gelmiyor.



Hastanenin içinde hasta yakınlarına hizmet veren kantin ve yemekhanelerin fiyatları havalimanlarını aratmıyor. 



Adeta tekel kurulmuş ve zaten sağlık sorunları nedeniyle orada bulunan vatandaş daha da mağdur ediliyor.



Enflasyon oranlarının resmî açıklamalarda yüzde 24'lerde olduğu ileri sürülüyor. 


Ama marketteki durum bambaşka. 



HaberTürk'ten Yavuz Barlas önemli bir araştırmaya imza atarak tabloyu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.



Marketlerdeki 25 temel ürünü esas alarak 2017 ve 2018 fiyatlarını kıyasladı. 


Tam yüzde 70'lik bir artış ortaya çıktı. Evet, tam yüzde 70...



Fiyatları kıyaslanan bazı ürünler şu şekilde; 

Tuvalet kağıdı, havlu kağıt, çamaşır suyu, bulaşık deterjanı, bulaşık tableti, sıvı sabun, şampuan, tereyağı, yumurta, süt, peynir, tavuk bonfile, tavuk kanat, tavuk pirzola, köftelik kıyma, ayçiçek ve zeytinyağı, kola, çay, pirinç, fasulye...



Kısacası olmazsa olmazlarımız, temel ihtiyaçlarımız...


 Fiyat farklılıkları


Son birkaç aydır dikkatimi bir konu çekiyor. 


Market reyonundaki fiyat ile kasadaki fiyatlar birbirini tutmuyor. 



Özellikle toplu alışverişte gözden kaçan bu durum müşteriyi mağdur ediyor.



 Birçok vatandaş fişleri kontrol etmediği için aleyhinde oluşan fiyat farkını göremiyor. 


Bu haksız kazanç doğrudan işletmelerin cebine giriyor.



Bu konunun bilinçli yapılma ihtimalini düşünmek bile istemiyorum. 


Çevremden de sıkça duyduğum bu olayla ilgili vatandaşların daha dikkatli olması gerekiyor.



"Barkod yanlış basılmış, ürün doğru reyona konmamış" gibi bahanelere aldırış etmeyin, fişlerinizi kontrol edin, varsa fiyat farkı mutlaka talep edin.


Pamukkale'nin iflası



Türkiye'nin şu anda en büyük sorunu ekonomi ve süreçle ilgili yöneticilerin toplumu teskin edebilecek, sakinleştirecek açıklamalarına ihtiyaç duyuluyor. 


Ama bunların hiçbirisini duyamıyoruz. Hatta ekonomiyle ilgili doğru düzgün açıklama bile gelmiyor.



Son yapılan açıklamada Cumhurbaşkanı'nın marketlerdeki fiyatları eleştirmesi öne çıktı. 


Ancak pazarda da tablo farklı değil. Vatandaş da artık kanmıyor.



Bu durum sandığa ne kadar yansır, orası meçhul.



Ancak hükümetin ekonomi politikaları noktasında sınıfta kaldığı artık çok net bir şekilde anlaşılıyor.



AKP'nin, en büyük vaadi ekonomiydi ve her zaman ekonomi politikalarıyla övündüler.



Ama son dönemdeki tabloda ekonominin lafı dahi edilmiyor.



"ABD, marketler, aracılar, stokçular" denilerek konu ciddiyetten uzak bir şekilde dağıtılmak isteniyor.



Yılların taşıma firması Pamukkale'nin iflası ise örnekten tümevarım yapmak için son derece çarpıcı. 


Bu seferki kriz tüm ekonomik sınıfları vurmuş durumda. 


Marka değeri yüksek firmalar bir bir iflas ediyor.


Nereye gidecek?




Artık bu soruyu daha net sormamız gerekiyor. 


Tank palet fabrikası, şeker fabrikası bile özelleşip birçok gıda ürününde dışa bağımlı hale geldik. 


Bereketli topraklarımızdan çıkan en güzel ürünler ihraç ediliyor. İç piyasaya, yani bizlere kalitesiz ikinci sınıf ürünler bırakılıyor.


Ama fiyatlar birinci kalitenin 2-3 katı.


Böyle bir ekonomi modelinde toplumsal refahtan nasıl bahsedebiliriz?

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/sepet-yaniyor-50529yy.htm

15 Ocak 2019 Salı

Seçimler yaklaştı, ABD ile gerginlik başladı

 




 Seçimler yaklaştı, ABD ile gerginlik başladı 


Batuhan Çolak



Türkiye yaklaşık 2,5 ay sonra seçimlere girecek.



Seçim havası bir türlü oluşmadı. Sayılı günler kalmasına rağmen partiler adaylarını belirleyemiyor, teşkilatlar isimler üzerinde tartışmaktan vatandaşa gidemiyor. 



Daha bunun sandık görevlisi, propaganda süreci ve mitingleri olacak. Nasıl yetiştirecekler bilemiyorum.




Aslında sokağın tek gündemi var; ekonomi...


Yaşam şartları inanılmaz ağırlaştı.


Seçimler öncesinde fire vermek istemeyen AKP, bu yüzden medyadan sadece kendisinin söylediği sözlerle içerik üretmesini istiyor.



Örneğin durduk yere ortaya atılan "kenevir üreteceğiz" açıklaması sonrasında hükümete yakın medyanın başlıkları çok dikkat çekiciydi:


"Ekonomiye ciddi katkı sağlayacak."
"Dünya kenevir pazarı 4 milyar dolar."
"Kenevirde dışarıya mahkûm olmayacağız."



Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde PKK'nın en büyük gelir kalemlerinden birisi kenevirdir. Kenevir ekilen arazilerin çoğunluğundan örgüt pay alır, bazılarını doğrudan yönetir.



Geçtiğimiz aya kadar izinsiz kenevir üretenler hapis cezası alıyordu. Çünkü kenevir, uyuşturucu maddesi olarak yaygın bir şekilde kullanılıyor.



Bu kadar riskli ve her yana çekilebilecek bir konu ile ilgili yapılan yayınlara bakıldığında, medya manipülasyonunu net bir şekilde görebiliyorsunuz. 





Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu "enflasyonla mücadele" adı altında tabanca mermilerinin satışında indirime gitti.
Konu Meclis'e taşındı ancak hükümete yakın medyada tek bir ses duyulmadı.




Elimizde kalan son stratejik ve millî fabrikalarımızdan biri olan Tank Palet fabrikası Katar'a ve hükümete yakın iş adamlarına bırakılmak üzere.



Bu konuda çok önemli iddialar var. Medyanın büyük bir kesimine "sessizlik" talimatı veriliyor.



Cumhur ittifakının iki ortağı olan AKP ve MHP'den çıt yok. 



Cumhurbaşkanı Erdoğan ise konuyu geçiştirerek "sadece işletme devri olacak" dedi.



Görünen o ki şeker fabrikalarının göz göre göre yok edilmesi gibi bir süreç bizi bekliyor.




Bir diğer ve en önemli toplumsal sorun ise Suriyeli sığınmacılar. En büyük sansür de burada yaşanıyor. Yerel basın ve ulusal haber ajanslarının "Suriyelilerin karıştıkları asayiş olayları" ile alakalı herhangi bir haber üretmesine izin verilmiyor.



Cuma hutbelerinde geçmiş yıllarda hiç olmadığı kadar toplumsal birliktelik vurgusu yapılıyor. Sık sık "ensar-muhacir" referansıyla sığınmacılar konusunda hoşgörülü olunması çağrısı yapılıyor.




Yapılan tüm yönlendirme faaliyetlerine rağmen toplumsal sıkışma her geçen gün artıyor.



Şu an Türkiye'de kimse "yarınımdan ümitliyim, gelecek kaygım yok" cümlesini kuramıyor. Her an her şeye hazır olmamız gerekiyormuşçasına bir psikolojiye sahibiz.



Böyle bir tabloda oluşturulması gereken "büyük düşman profili" için de yine ABD devreye sokulmuş gözüküyor.



24 Haziran seçimlerine birkaç ay kala tavan yapan ABD-Türkiye gerginliği yeniden başlatıldı.


Ve yine Trump'ın tweetleri üzerinden!


 "Türkiye'den cevap gecikmedi, küstah ABD vs..." diye uzayıp giden başlıklar.



Propaganda sürecinde de yine ekonomideki olumsuzluklar dışarıya bağlanacak, ABD'den de gerekli mesajlar gelecek ve seçim sonrası yeni bir papaz iadesi resmine şahitlik edeceğiz.
Burada papaz mı verilir, yoksa başka bir söz ve uygulama mı olur bilemeyeceğiz.



Ama Trump-Türkiye gerginliği dediğimizde aklıma, Brunson'ın Beyaz Saray'da ağırlandığı anlar geliyor.



Trump'ın şu sözlerini unutmak ne mümkün "Erdoğan'a teşekkür etmek istiyorum. Kendisiyle çok iyi ilişkimiz var. Bu olayın daha önce çözülmemiş olmasına çok şaşırdım. Türkiye için de kolay bir durum değildi. Birçok şey yaşanıyor. Erdoğan'a bunu mümkün kıldığı için teşekkür ediyorum." 


Ve bugün yine aynı "ABD-Türkiye gerginliği büyüyor" başlıklarıyla gündem değişiyor.


Vatandaşla dalga geçmede sınır yok!


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/secimler-yaklasti-abd-ile-gerginlik-basladi-50406yy.htm 

8 Ocak 2019 Salı

Muhalefet Böyle mi Yapılmalıdır?

 

 

Muhalefet Böyle mi Yapılmalıdır?

 

Ahmet Salih Erdoğan Erüz

 

 

Poşet konusunun, halkta bardağı taşıran son damla etkisi yaptığı anlaşılmaktadır. 

 

Herkes, herhangi bir organizasyona dahil olmadan kişisel tepki gösterme fırsatı yakalamıştır. 

 

Ülkemizin birbirinden zorlu bir yığın sorunu var. Önem sırasına dizersek en sonlarda yer alacak, aslında sorun bile sayılmayacak market poşetlerinden 25 kuruş ücret alınması konusu çıktı ortaya. Önemsizliğine rağmen halkın gündeminde ilk sıraya oturuverdi.

 

Çok daha yaşamsal sorunlarda neredeyse sesi duyulmayan, pek tepkisi görülmeyen toplum, 25 kuruş poşet parası vermeye şiddetle karşı çıkıyor. Doktora tezi olarak araştırılacak, analizi gereken bir gelişme. 



Market alış verişi yapabilen, koca bir market arabasını tepeleme doldurarak birkaç yüz lira hatta daha fazlasını ödeyebilen insanların birkaç poşet için bir iki lira ödemek istememesi çok dikkate değer.



Gelir düzeyi çok düşük insanlar için belki üç beş kuruşun bile önemi vardır; ama onların alış verişleri çok sınırlı.

 

Halkın poşet konusundaki beklenmedik tepkisini yorumlamaya çalışınca akla öncelikle ekonomimizin durumu geliyor.

  

Enflasyon, fiyat artışları; doğalgaza, elektriğe, suya yapılan zamlar, vergilerdeki yüksek oranlı artışlar insanları çok derinden etkiledi. 



Herkes birkaç ay içinde neredeyse yarı yarıya fakirleşti. 



Daha kötüsü yetkililerin durumun düzelmekte olduğuna dair ikna edicilikten uzak, inandırıcılığı zayıf açıklamaları geleceğin daha da karanlık olacağı izlenimi uyandırıyor.



Halkın ekonominin gidişatı ve ülke sorunları üzerine bir tepki ortaya koyabilmesi için organize olması gerekir. 


Muhalefetin çeşitli ülke sorunları hakkında halkı organize etmediği, edemediği görülüyor. 



Kendi kendine bir biçimde organize olanlar, güvenlik güçlerince engellenir. Zaten, yasa dışı tepkilerden, gösteri ve toplantılardan her zaman uzak durulmalıdır.

 

Poşet konusunun, halkta bardağı taşıran son damla etkisi yaptığı anlaşılmaktadır. Herkes, herhangi bir organizasyona dahil olmadan kişisel tepki gösterme fırsatı yakalamıştır.



 Poşet yasası, iyi düzenlenememiş; tanıtılamamış; tartışılarak eksiği gediği giderilememiş görüntüsü ve mantıktan yoksun noktalarıyla her türlü eleştiriyi hak etmektedir. 



Eleştiriler dikkate alınacağına kandırmaya yönelik açıklamalarla  bu garabetin üzerine tüy dikilmektedir. Bu tutum, halkın karşı çıkma duygusunu güçlendirmektedir.

 


Market raflarında naylon torbalarla ambalajlanmış şeker, pirinç, bulgur, mercimek, fasulye, nohut… binlerce çeşit maddeyi alıyorsunuz. Onlara karışan yok. O naylon ambalajlı şeyleri poşete koyunca para istiyorlar(!) 



Gerekçe çevre ise “HİÇBİR ŞEY NAYLON AMBALAJ İÇİNDE SATIŞA SUNULAMAZ.” deyin. 



İnanın bu, milyar kat daha yararlı olur. Poşet kullanımı %50 azalmış. Diyelim ki doğru. Bu bir ölçü olamaz ki. Söz gelimi çubuk makarna kullanımını yasaklar ve sıfıra düşürmekle övünebilirsiniz. Ama aynı oranda diğer türlerden makarna tüketiminin arttığını göz ardı edemezsiniz.


 Çöpe giden naylon miktarında azalma olup olmadığını belirleyin. 



Market poşetlerinin hiç kullanılmaması halinde bile çöpe giden naylon miktarında yüz binde bir bile azalma olmaz. Her türlü ambalajlamada kullanılan naylon miktarını düşünün. Bilin ki onların hepsi çöpe gidiyor. 



Bu durumda poşetlerin paralı yapılmasının çevre kirliliğini önleyeceği gerekçesi havada kalır.
 

 


Halk, etkisini doğrudan hissettiği konularda onlar önemsiz olsa da daha hassas. 



Geçmişte birileri çıkar amacıyla araçlarda ceset torbası bulundurma, ekmekleri poşet içerisinde satma gibi icatlar çıkarmaya çalışmıştı. 



İnsanlar, öyle olmasa bile bakanlığın halkın on beş kuruşuna göz diktiğine ve adı belli birkaç market zincirine ek gelir sağlamaya çalıştığına inanıyor. 



Market zaten kazanıyor ve poşet masrafını sattığı ürünlere bir biçimde yansıtıyor. Niye ayrıca para alsın? 



Bu, 25 kuruş da olsa halkın hak ve adalet duygusunu rencide ediyor. 



Kimse enayi yerine konmak istemez. 




Çözüm mü arıyorsunuz? Geçmişte bazı marketler doğa dostu, doğada çabuk çözünen poşet kullanır; bunu poşet üzerine yazarak reklamını yapardı. Bunu zorunlu kılın.

 

Naylon ve plastik çevre kirliliğinde başroldeyse, üretiminden tüketimine zincirin son halkasında bir şey satın alan halka yüklenmek yerine, ilk halkadaki üreticiden başlayarak aşama aşama toptancısına, ambalaj olarak kullanan üreticilerine kısıtlamalar, yaptırımlar getirmek gerekmez mi? Ancak böyle etkili olunmaz mı?


Gelelim muhaliflere: Medyada ve sosyal medyada sanki bakanlığın sözcüleriymiş gibi, poşet konusuna karşı çıkanlara çatıyor, küçümsüyor, hakaret ediyorlar.



 Efendim ülke satılırken kimse karşı çıkmıyormuş da 25 kuruşluk poşet ceplerine dokununca tepki gösteriyorlarmış da(!)


 Ne yapsınlar, “Çok iyi olmuş.” mu desinler? 



Yahu o karşı çıkanların bir kısmı muhalefete oy verenlerdir ve diğer ülke sorunlarında da mutlaka tepki göstermişlerdir. 



Yok, iktidarı destekleyen insanlarsa daha iyi ya. İşte ilk kez de olsa iktidarın bir icraatına karşı çıkıyorlar. Bunun neresi sizi rahatsız etti? 


Yapıcı bir dille önemli ülke sorunlarında da aynı tepkinin gösterilmesi gerektiğini söylemek çok mu zor?


Ben mi anormalim, tersinden mi düşünüyorum? 



Allah cümlemize akıl fikir versin. 


Ama bakanlığın biri seçim arifesinde kendi kalesine bir gol atmışken bunu bile kullanamayan muhalifler de dostlar başına.


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ahmet-salih-erdogan-eruz/muhalefet-boyle-mi-yapilmalidir-441248m.html 

4 Aralık 2018 Salı

Soğan Üzerinden Ucuz Siyaset

 

Soğan Üzerinden Ucuz Siyaset

 

Nazım Peker

 

Sn. Erdoğan vatandaşın pahalı soğanını görüyor da kendi tekelinde bulunan: Doğalgazın, elektriğin, mazot ve benzinin fahiş fiyattan bu asil millete satılmasına gönlü nasıl razı oluyor?

 

Ülkede fiyatı artmayan, pahalanmayan ne kaldı ki, emekli, işçi, memur maaşlarıyla asgari ücretten gayrı?

Erdoğan ve AKP, “Garip-guraba, fakir-fukara” edebiyatı ve söylemiyle iktidara gelmişler ve fakir-fukaranın umudu olmuşlardı.

16 yıllık iktidarlarında satılmadık camilerle, göller ve akarsular kaldı. Kim bilir belki yarın belki yarından da önce sıra onlara da gelebilir.

24 Haziran seçimlerine girerken Erdoğan, “Siz 24 Haziranda bu kardeşinize oyu verin de enflasyonla, faizle, pahalılıkla nasıl mücadele ediliyor bir görün” taahhüdünde bulunmuştu. 
 
24 Haziran akşamı da: “ Yüz gün içinde her şeyi toparlayıp rayına oturtacağız” sözünü vermişti.



24 Hazirandan bu güne kaç gün geçti?

Vatandaş açısından rayına oturan, vatandaşı rahatlatan ne oldu?

Pahalılık ve enflasyonla bir mücadele görüyor musunuz?


Şimdi Erdoğan ve kurmaylarının imdadına soğan yetişti. Soğan üzerinden mesajlar aldı başını gidiyor. Soğanı depolayanların depolarına baskınlar yapılıyor. Ama stok suçundan ceza kesilen bir depocuya da rastlanmış değil.

Üretici soğanını, kapısının önüne mi dizecekti?

Erdoğan: “Hiç kimsenin benim vatandaşıma pahalı ürün yedirmeye hakkı yoktur” diyor ve çok da haklı söylüyor. 
 
Hiç kimse ama hiç kimsenin bu asil millete fahiş fiyattan pahalı mal satmaya ve yedirmeye hakkı yoktur.

Gelelim madalyonun diğer yüzüne.

Ülkede elektriği, akaryakıtı, doğalgazı kim satıyor, kim pazarlıyor?

Hükümet – devlet değil mi?

Sn. Erdoğan vatandaşın pahalı soğanını görüyor da kendi tekelinde bulunan: Doğalgazın, elektriğin, mazot ve benzinin fahiş fiyattan bu asil millete satılmasına gönlü nasıl razı oluyor?
 

Bu nasıl bir vicdandır ki, hiç sızlamıyor?

Vatandaş haftada birkaç kilo soğan tüketiyor ama her gün onlarca kw elektrik, onlarca metreküp doğalgaz, litrelerce mazot ve benzin tüketmekte.

Temel Karamollaoğlu:”Türkiye'nin soğanlarla değil soyanlarla ilgilenmesi icap eder. Bugün Türkiye'nin problemi depocular değil repoculardır.” Derken acaba iftira mı ediyordu yoksa hakikatleri mi dile getiriyordu?

Sn. Erdoğan eğer gerçekten bu asil milleti düşünüyorsan ve yüreğin yetiyorsa; doğalgaz, elektrik ve akaryakıtta beklenen gerçek ucuzluğu yap da seni canı gönülden alkışlayalım.

Öyle soğan üzerinden ucuz siyaset yapmak çok kolay, değil mi?

Vatandaş artık kalorifer yakamayıp battaniyelere bürünerek gecelemekte, bilmem ki haberiniz var mı?

Anadolu’da vatandaş soğan kırıp yufkaya sararken sarayda padişahlar Arnavut ciğerli şerbet içmekteydiler. 
 
Çünkü her türlü gereksinimleri bütçeden karşılanıyordu.
 

Esen kalınız.
 
 

15 Ekim 2018 Pazartesi

Papaz Gitti Dava Bitmedi!

 

 

Papaz Gitti Dava Bitmedi!

 

Özcan Yeniçeri 

 

Ürettiği sorunları geride bırakarak Rahip Brunson gitti. Brunson ihtilafının bedelini Türk halkı zam olarak ödeyecektir.

 

Her ne hikmetse Pastör Brunson’la ilgili iddialarda bulunan tanıklar ifadelerini şöyle değiştiriyorlar.

Tanıklar daha önce 15 Temmuz darbe girişimine katılan darbecilerin Alsancak'taki dua evinde saklandığı iddia etmişlerdi.
 Bu defa tanıklar “Bu evde sadece Korelileri gördüm” bir başkası “Ben böyle bir şey söylemedim, beni yanlış anlamışsınız" diye ifade veriyor.

Bir başka tanık daha önce PKK'nın bombacısı olduğunu, dağda eylemlere katıldığını öne sürmüştü. Tanıklar bu iddiayı birbirlerine yönelik olarak “Ben aslında ondan duymuştum bu iddiayı” derken bir başkası “Ben bombacı, bomba, terörist falan görmedim” diyor.

Bir kilise derneğinin başkanı. Gizli tanık ‘Brunson'ın Manisa'da cemaat oluşturup para topladığını, bu paraların PKK'lılara, FETÖ'cülere dağıtıldığını’ iddia etmişti. 
 
 Son duruşmada “Böyle bir şey yok, ben şahit olmadım” diye ifade değiştirmiş.

Bu ifade değiştirmeler hiç de normal gelmiyor. Bunlar nasıl tanık ki hepsi birden Rahip Brunson lehine ifade değiştiriyor?
 

Tanık ifadelerinin değişmesiyle Pastör hakkındaki casusluk suçlaması düştü Yattığı süre hapis cezasına sayıldığı için de serbest bırakıldı.

Trump’ın sevincine diyecek yok. Türkiye’de ciddi bir baskıdan kurtulmuş oldu.



Hukuki ya da siyasi

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı aynen şunu söyledi: “Bugün Andrew Brunson hakkında verilen mahkeme kararı, Türkiye'nin demokratik bir hukuk devleti olduğunu, Türkiye'de yargının tarafsız ve bağımsız olduğunu ortaya koymuştur.

Türkiye’de yargının tarafsız ve bağımsızlığı siyasilerin yargılama yapılan davalarla ilgili hüküm vermeleriyle yakından ilişkilidir. Şu sözler bizzat Cumhurbaşkanı tarafından söylenmeseydi Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı’nın söyledikleri sözlerin çok ciddi karşılığı olurdu. Ancak daha önce bu konuda verilen fotoğraf çok sorunluydu.

Nitekim Brunson davası görülürken papazın terörist olduğunu savunan Erdoğan, “Ver papazı al papazı” diyerek ABD’nin FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’i iade etmesi çağrısında bulunmuştu. Erdoğan, “Bir papaz da sizde var. Üstelik bizdeki yargılanıyor, sizdeki yargılanmıyor.”

Yargı söz konusu olduğunda konu “ver-al” sorunu olmaktan çıkar. Sorun bu şekilde konuşulursa bu dava hukuki olmaktan çıkartır, siyasileştirir. Ondan sonra hukuki anlamda söylenen her söz anlamını yitirir. Nitekim öyle de oldu.

Sonuçta bu karar ile Başkan Erdoğan ve Trump arasındaki lider diplomasisini tıkayan bir gerilim kaynağı aradan çıktı. Ama Pastör gitti dava bitmedi.

ABD’nin Türkiye’ye baskısı sonucu dolar dava öncesi dört lira civarındayken altı liraya yükseldi
 
Tepeden tırnağa her şey zamlandı.  
 
Papaz gitti zamlı bir hayatla karşı karşıya kaldı.


Türk/ABD ilişkileri ne olacak?

Aslında Rahip Brunson, Amerika'nın Türkiye'nin ekonomik reflekslerini test etmek için bahaneydi.  
 
Brunson olması başka bahanelerle ABD Türkiye’ye saldıracaktı. 
 
Çünkü ABD ile Türkiye arasında son zamanlarda iki müttefik ülke arasında asla yaşanması mümkün olmayan krizler gerçekleşiyor.

Türkiye’de istikrarsızlık yaratmayı amaçlayan PKK terör örgütüne ABD açıktan destek veriyor. 
 
Suriye’de bu örgütün uzantısı olan PYD’ye ABD binlerce TIR silah taşıyor.  
 
Türkiye/Suriye sınırına SDG adını verdiği terörist unsurlardan ordu yığıyor. 
 
Fırat’ın doğusunda TSK’ya karşı elektronik radar üssü inşa ediyor. 
 
Suriye’nin içinde yirminin üzerinde üs kurmuş bulunuyor.
 
Münbic’te ABD sözünde durmuyor ve sürekli Türkiye’yi oyalıyor.
 

Kısacası ABD ile Türkiye arasında düne kadar birçoğu olmayan YPG, F-35, Hakan Atilla, İran’a ambargo gibi sorunlar var.

ABD, 15 Temmuz darbe girişiminin bir numaralı failini Türkiye’ye vermiyor. 
 
Dahası Türkiye’yi ekonomik yönden kıskaca almak, her anlamda köşeye sıkıştırmak için, her yola başvuruyor.

Ürettiği sorunları geride bırakarak Rahip Brunson gitti. Brunson ihtilafının bedelini Türk halkı zam olarak ödeyecektir.
 
 

2 Ekim 2018 Salı

McKinsey Neyi Dönüştürecek? Ekonomi mi, İdari Yapı mı?

 

 

McKinsey Neyi Dönüştürecek? Ekonomi mi, İdari Yapı mı?

 

Cahit Armağan Dilek

 

İzler, analiz eder, planlar, denetler, yapılacaklar listesini verirsiniz. Yani yöneterek daha doğrusu sevk ve idare ederek. Ofisinin adı gibi Türkiye'yi dönüştürecek.

 

Türkiye'nin gündemi o kadar hızlı değişiyor ki bu bile Türkiye'nin iyi yönetilemediğinin işareti.  

Çünkü her gündem hayati konu olarak gündeme giriyor, bir bakıyorsun unutulup gitmiş. Ne oldu İdlib? Madem bir mutabakat imzalamakla her şey çözülüyordu niye yıllardır yapılamadı bu? Yoksa İdlib konusunda yalancı bir bahar mı var? 
 
BM'nin yaklaşan "kusursuz fırtına" diye tanımladığı İdlib felaketinde "fırtına öncesi sessizlik" döneminde miyiz? Az kaldı göreceğiz.

Her sorunu çözecek, Türkiye'yi uçuracak denilen Cumhurbaşkanlığı sistemi 24 Haziran seçimleriyle resmen ve fiilen uygulamaya girdi. Geçen üç ayda görüldü ki Türkiye'nin bırakın uçmasını yürüyecek hali yok. Çünkü görecek, duyacak, anlayacak, çözüm üretecek, uygulayacak kurumsal mekanizmaları devre dışı bırakıldı. 

16 Nisan referandumundan önce de sonra da defalarca uyardık. Bu yapı devleti yönetilemez hale getirir, devlet içinde ayrı yönetim yapıları oluşturur, paralel devletçikler ortaya çıkarır, başarısız devlete (failed state) dönüştürür dedik. Çünkü;

Bir; içi boşaltılmış bürokratik devlet yapısı oluştu. 
 
Bakanlıklar dahil devlet kurum ve kuruluşlarının sorumluluk ve yetkileri alındı, içi boşaltıldı. Karar alma, inisiyatif kullanma yetkisi olmayan, sonuç alamayan bürokrasisi daha da artmış, işlemez hale gelmiş devlet yapısı oluştu.



İki; kişi devleti veya tek adam yapısı oluştu. 
 
Tek karar vericinin olduğu, devleti yeniden istediği şekilde yapılandırma yetkisinin tek bir kişide olduğu, Meclis'in yetkisiyle Cumhurbaşkanlığı kararname yetkileri arasında kesin ayırım yapılmadığı için yasama yetkisinin tek bir kişi tarafından kullanılabildiği bir yapıda Cumhurbaşkanı seçilen kişi adeta bir devlet gücündedir.

Üç; parti devleti yapısı oluştu.  
 
Cumhurbaşkanı'nın bir çok talimatını parti teşkilatı üzerinden vermesinin önü açılmaktadır. Bütün yetkileri üzerinde toplamış bir Cumhurbaşkanı'nın talimat verirken onun parti işi mi devlet işi mi ayırdında olma ihtiyacını hissetmesi beklenemez. Her seviyedeki parti yöneticileri Cumhurbaşkanı'nın talimatı olsun olmasın partinin taleplerini Cumhurbaşkanı talimatıymış gibi bürokratik işlemleri yapmak durumundaki resmi devlet yapısına yine talimat olarak ulaştıracaktır.

Dört; danışmanlar devleti yapısı oluştu.  
 
Bu paralel ve karmaşık yapılar içinde işini yaptıramayan, içi boşaltılmış bürokratik devlet yapısı içinde taleplerine cevap alamayanlar tek karar vericiye ulaşmak için aracı, eş-dost bulma arayışına girişecektir. Bu bağlamda mevcut fiili uygulamanın oluşturduğu kültürün de etkisiyle her seviyedeki danışmanlar devreye girecektir.

Son yıllarda pratikte de böyle değil mi zaten. McKinsey olayına bir de bu açıdan bakmak lazım. Vatandaş nasıl işini yaptırmak için işini yapacak en üst noktaya ulaşacak danışman ararken şimdi devleti yönetemeyenler işi danışmanlara havale etti.

Beş; Cumhurbaşkanlığı sisteminin eyaletli devlet yapısı oluşturma tehlikesini içeriyor demiştim.  
 
Cumhurbaşkanı'nın bir kararnameyle yeni yönetim birimleri, en çok bilinen haliyle bölge yönetimleri oluşturma yetkisi vardır. Çünkü yeni anayasada Cumhurbaşkanına tüzel kişilik oluşturma yetkisi var.

Önceki gün yazdım. Kaynaklarım Albayrak'ın sunumlarının McKinsey'le hazırlandığını söylüyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi sunumları Albayrak'ın sunumlarına çok benziyordu. Ne de olsa yönetim danışmanlığı yapıyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin dizaynında McKinsey'in rolü var mı merak ettim.

McKinsey olayı basit bir danışmanlık hizmeti değil. Krizin-sorunun adını doğru koyalım ki doğru çözümü bulalım. Sorunun adı, bizlerin en başta söylediği gibi, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yürümemesi, işlememesidir. McKinsey bu gerçeği deşifre etti.

McKinsey'in danışman görünümüyle ait olduğu devletin siyasi-ekonomik politikalarını hizmet verdiği ülke ve kuruluşların beynine şırınga ettiği bilinmeli. 
 
Bilin ki Cumhurbaşkanlığındaki yöneteceği ofisle 16 Bakanlığı yani tüm devlet yönetim sistemini takip ve denetleme yetkisine sahip.

Ekonomik verimliliği artırmak, bölgeler arası iletişimi artırıp denge yaratmak üzere yeni bölgesel tüzel kişilikler oluşturulmasını önerirse ne diyeceksiniz? Bu nereye çıkar sizce?

O kadar da abartmayın icra yetkisi yok sadece liderlik yapacak denildi. Nasıl liderlik yaparsınız? İzler, analiz eder, planlar, denetler, yapılacaklar listesini verirsiniz. Yani yöneterek daha doğrusu sevk ve idare ederek. Ofisinin adı gibi Türkiye'yi dönüştürecek.

Milleti kandırmayın, devletin anahtarını da yabancılara teslim etmeyin.
 
 

26 Eylül 2018 Çarşamba

İşsizlik Fonuna El Fatiha

 

İşsizlik Fonuna El Fatiha

 

Nazım Peker 

 

“İşsizlik Sigortası Fonu” Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile ortak havuza devredildi.

 

 İşçi kardeşlerimizin, herhangi bir nedenle işten çıkarıldıklarında, işsiz kaldıklarında; ona buna muhtaç olmamsı ve evine bir süre daha ekmek götürebilmesi amacıyla kurulan, “İşsizlik Sigortası Fonu” Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile ortak havuza devredildi.

Demek ki ülke ekonomik olarak oldukça zorda!..Bu kadar yetkinin tek kişide toplanmasının sakıncalarını söyleyip-yazmıştık.

Oysa İşsizlik Sigortası Fonu, işçilerden + işverenden +devletin katkılarıyla oluşan güzel ve hayırlı bir fondu. Fonun özel bir yasası ve güzel de bir maddesi vardı:””Fon gelirleri İŞSİZLER haricinde hiçbir maksat ve amaçla kullanılamaz” diye.

İşsizlik fonunu, faizin yüksek, dövizin tırmandığı bir dönemde son 5 yıldır nasıl becerdilerse; enflasyonun altında bir konumla güya zarar ettirdiler. Oysa bu ülkenin edilmedik bir kulağının arkası, bir de İşsizlik sigortası fonunda biriken 125 milyar TL’si vardı.

İşsizlere, işsizlik anında verilmek üzere kurulan fondan: 16 yılda ancak 17 milyar liracık ödenmişti. Gerisi mi? Fonda tutulmaktaydı. Bir ara GAP’a bir miktar aktarıldığı söylenmişti; sonucu ne oldu bilinmiyor. Sayıştay’ın bir ara incelemesinde de 554 milyon liranın kayıp olduğu rapor edilmişti; onun da sonucu belli değildi.

Oysa bu 125 milyar lira faizde tutulsa, dövize yatırılsa idi, bugünkü miktar dudak uçuklatırdı. Bu parayı hazine bonosuna yatırsanız bırakın 16 yılı, sadece bir yılda bile 30 milyar lira kazanmak mümkündü ki, anaparaya bile dokunmadan bu getiri ile bile binlerce işçi kardeşimize maaş ödersin, fona gelir yazarsın.

Olmadı, yapmadılar.

Şöyle bir soru sormak olasıdır: İşsizlik Fonu, İşçi + İşveren + Devletin katkılarıyla oluşuyordu da neden işçi, işverenden daha az kesinti yapmadınız? Çok zorda olan işçi ve işverenden indir aldığın payı.

İşin garip yanı 2016 Haziran ayına kadar işsizlik maaşı başvurularına yer verilirken: OHAL döneminde bu göstergelerin yayınlanması durduruldu. Neden?

Soru: Be kardeşim işsizler açlık ve sefaletle boğuşurken toplanan bu paralarla ne yapılır?

Bildiniz mi ne yapıldığını? Bütçe açıkları kapatılır. İşsiz ve işçi aç kalmış, sefalete düşmüş kimin umurunda. Hele siyasiler günü bir kurtarsınlar da.

Parayı bundan sonra kim, nasıl idare edecek?

Ortak havuz kime bağlı? Hazineye. Öyleyse para Hazinenin oldu. Hazinenin başında kim var?

Demek ki hazine zorda, darda kalır, açık verirse: “İşsizli Fonu” devreye girecek açığı kapatacak.

Denetimi var mı, hayır?

Kimse sormaya cesaret edemez ya!.. Diyelim ki “Fondaki Para” ne oldu diye sordular, cevap gayet basit: “Hesapta duruyor” denilir ve iş biter.


Hani nerede anlı, şanlı sendikalar, seçtiğin milletvekilleri? Hiç birinden bir tepki gördün, duydun mu?

Kim denetleyecek? Hiç kimse.

Evet garip-guraba, fakir-fukara edebiyatı yapanların, möhim bir ekonomik önlem anlayışı daha devreye alınmıştır.

Hayırlı olsun. 24 Haziran akşamı, pek çok asgari ücretlinin:” Nasıl koduk?” paylaşımını hatırladıkça…
 

Esen kalınız.

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/nazim-peker/issizlik-fonuna-el-fatiha-440905m.html 

21 Eylül 2018 Cuma

''GÖTÜRMEK''





''GÖTÜRMEK''


 Türk Baba Kurt

Bütün dünya görüşü sadece ''götürmek''üzerine  olan ve 16 yıldır bunu uygulayan bir zihniyetin Ülkeyi ne hale getirdiği meydanda.

Cumhuriyet tarihinin büyük sıkıntılarla meydana getirdiği bütün birikimler bunlar tarafından yandaş ülkelere yok pahasına peşkeş çekilip paraları da yandaşlarla beraber ''götürüldü''

16 senedir üretime yönelik bir kuruşluk yatırım yapılmadı.

Tarım,hayvancılık,eğitim,sağlık ve bunlara bağlı olarak en sonunda da fakir halk perişan edildi.

Üretim ve yatırım olmadığı için en ufak bir sallantıda Türk Parasının değeri düştüğünden pahalılık en üst seviyede.

Çarşı pazar yangın yeri gibi.Sebzenin,meyvanın yanına yaklaşılmıyor.

Bu zihniyet Milletin de ahlakını ''götürmek''le bozduğu ve hiçbir şekilde denetim yapılmadığı  için bu sıralarda önüne gelen haksız olarak çok büyük zamlar yapmakta.

Sadece son birkaç gün içinde bebek mamalarında ,(SGK) nın karşılamadığı ithal ilaçlarda % 100 ün üzerinde zamlar var.

Yandaşlara bakarsanız ortalık güllük gülüstanlık.

Garibanın hakkını savunması gereken muhalefet ise kendi durumunu kurtarmakla meşgul olduğundan yarınlar daha da karanlık gözüküyor.

Lafı eyip bükmeden söyleyelim.

Ülkenin bu duruma düşmesinin tek sebebi 16 senedir bu Ülkeyi yöneten ve eşi görülmemiş ihanetlere imza atan Akp zihniyetidir.

Bunlara destek olanlarda bu vebala ortaktır.Bir suçu işlemekle ona ortak olmak,göz yummak ya da yataklık etmek arasında fark yoktur.

Ben şahsen sadece ve sadece siyasi ve şahsi çıkarları için bunlara destek olan , seçimlerde işbirliği yapan ,binlerce Şehidi,onbinlerce Gazisi,onbinlerce yetimi,öksüzü,mağduru olan 50 senelik bir davayı,bunlara çırak edenlere ve ihanetlerine göz yumanlara hakkımı kesinlikle helal etmiyeceğim.

1973 den beri bu davanın içinde mücadele etmeye çalışan  biri olarak ,bir Ülkücü Şehit abisi,bir Taş Medreseli ve bu davanın bir Gazisi olarak bunlara destek olmaya devam ederlerse bütün haklarım onlara haram olsun.

Bize gelince biz hala Ülkücüyüz.

Hala Alparslan Türkeş'in evlatları ve askerleriyiz.

Kimsenin bulanık suyuna girmedik.

Ömrümüz yettiği kadar da Türkçü,Türk Milliyetçisi ve Ocaklı olarak kalacağız.


Türk Baba Kurt