türkçü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkçü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2021 Perşembe

MİLLET VARLIĞIMIZ BÜYÜK TEHDİT ALTINDA

 


 
 
MİLLET VARLIĞIMIZ BÜYÜK TEHDİT ALTINDA
 
 
 Prof. Dr. Cihan Dura
 

Aynı kültürden olan, tarihleri ortak insanların oluşturduğu topluma millet denir. Aynı kültürden kasıt, ‘millî kültür’dür, ulusal kültürdür. Millet birbirine ortak tarih, dil, kültür ve ülkü birliği ile bağlı olan yurttaşların meydana getirdiği siyasal bir topluluktur.
 

Bugün Türkiye’de Millet oluşumu tehdit altındadır. Giderek yok edilmek isteniyor. Nasıl yok ediliyor? Oluşturucu ögeleri tahrip edilerek, ortadan kaldırılarak. En çok saldırıya uğrayan unsur ise Cumhuriyet tarihimizdir, ulusal kültürümüzdür. Tarih yalnızca kitaplarda değildir; her yerdedir, yerleşim yerlerinde, yapılarda, anıtlardadır, bayramlardadır.
 

Örneğin, İlk Meclis binası, Çankaya Köşkü, Taksim Anıtı, Yürüyen Köşk, Marmara Köşkü, Atatürk Orman Çiftliği, Anıtkabir… bunlar sadece birer mekân değil, aynı zamanda bizi millet yapan hatıralar mirasının konaklarıdır.O mekânlar bizim ortak kültürümüzün mahfazaları, ortak tarihimizin hatırlatıcılarıdır. Ortak duygu ve heyecanları harekete geçiren, ortak hatıra ve geleneklerin anılıp uygulanmasını sağlayan varlıklardır. Bunlardan Atatürk Orman Çiftliği talan edildi, ediliyor. Marmara Köşkü Saray uğruna yıkıldı, yerle bir edildi.
 

Marmara Köşkü (1928-2016) üzerinde kısaca durmak isterim. Atatürk’ün konut olarak kullandığı, Cumhuriyet’in simge mekânlarından Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Marmara Köşkü; kültürel miras olarak tescillenmiş bir yapıydı. Köşk, Atatürk’ün AOÇ arazisi içinde tasarladığı ilk yapılardan biri, Cumhuriyet’in modernleşme projesinin ilk örneklerindendi. Atatürk’ün, Cumhuriyet’in dev kalkınma projelerinden biri olan Atatürk Orman Çiftliğindeki çalışmaları hem yakından takip edeceği hem de dinleneceği bir mekân olarak inşa edilmişti. Ön bahçedeki Marmara havuzunu da halka açtırmıştı. Çünkü O, halkıyla iç içe yaşamak, başkentlilere her türlü uygarlık imkânını sunmak istiyordu. Marmara Köşkü, havuzunda gençlerin yüzdüğü ve serinlediği, akşamları da etrafında yemeğe, sohbete gelen halkın hoşça vakit geçirdiği mekânlardan biri haline gelmişti. Atatürk, kimi zaman park etrafında halkla sohbet ediyordu.
 

Marmara Köşkü sadece yıkılmış olmadı, Cumhuriyet kalemizden bir tuğla daha söküldü.
 

Ve devam ettiler. Son marifetleri İzmir’deki Necatibey ilkokulu oldu. 93 yıldır Cumhuriyet'in, İzmir'in sembollerinden biri olan, eğitim meşalemiz Mustafa Necati Bey'i ölümsüz kılan, “anıtsal” özelliği bulunan, “kültür mirası” kapsamındaki Necatibey İlkokulu'nu da dozerlerle yıktılar, asırlık ağaçlarıyla birlikte yok ettiler. Yerine Suriyeliler için okul yapacaklarmış! Sormak lazım, Cumhuriyet okulunu yıkarak, İzmir Hatay'a Suriyeli okulu yapmak, bir tesadüften mi ibarettir? [Yılmaz Özdil, “Okulumu Yıktılar”, Sözcü, 26.9.2021]
 

Atatürk’e ve Cumhuriyetimize yönelik saldırılar, öteden beri yapılıyor.
 

Ancak 2003 yılından bu yana sıklaştığı, açıktan, hatta doğrudan hükümetler eliyle ve teşvikiyle sürdürüldüğü bir gerçek... Söz konusu saldırılara şu örnekleri verebilirim:
 

-Atatürk heykelleri kaldırılıyor,
 

-Cadde, yol, meydan, tesis, stadyum... adları değiştiriliyor,
 

-Anma günleri, saygı duruşları, ulusal bayram kutlamaları engelleniyor.
 

-Devlet kurumlarının adlarından T.C. ibaresi kaldırılıyor.
 

-Ders kitaplarında Atatürk ve Cumhuriyet konuları çarpıtılıyor, sulandırılıyor veya tümüyle çıkarılıyor,
 

-Cumhuriyetimizin emanetlerine karşı saygısız ve kaba hareketler sergileniyor[i].
 

● Bu saldırıları neden yapıyorlar, maksatları nedir?
 

Görüşüm şudur: Saldırılar ortak nitelikte ve süreklidir. Son yirmi yıldır artmış ve genişlik kazanmıştır. Büyük olasılıkla dış destekli bir plan çerçevesinde yapılmaktadır. Hedef bellidir: Cumhuriyet tarihimiz ve Cumhuriyet kültürümüz!... Kısacası Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk... Aynı zamanda Milli Birliğimiz... Görülüyor ki saldırılara hedef olanlar, bizi millet yapan unsurlar ve değerlerdir!
 

Tarihî mekânları ele alalım. Bunlar bizim -yukarda belirttim- ortak kültürümüzün mahfazaları, ortak tarihimizin hatırlatıcılarıdır. Ortak duygu ve heyecanları harekete geçiren, ortak hatıra ve geleneklerin anılıp uygulanmasını sağlayan varlıklardır. Eğer birileri Cumhuriyetimizin tarihî bir eserini yıkıyor, yerle bir ediyorsa, bu; bizim ortak duygu ve heyecan yaşamamızı engellemek, ortak tarihimizi, hatıra ve geleneklerimizi unutturmak, ortak kültürümüzün değerli bir unsurunu daha yok etmek içindir. Sinsi niyet, Millet yapımızı zayıflatmak, dağıtmak, çökertmektir. Kısacası, hedef; bizi millet yapan ortak kültürümüzdür, ortak tarihî mirasımızdır. Bu yapılar sadece birer mekân değildir, aynı zamanda bizi millet yapan bir hatıralar mirasının kendisidir. Yıkılmaları demek, bu mirasın tahribi, yoksullaştırılması, yok edilmesi demektir.
 

● Bir toplumu millet yapısını pekiştiren ‘ulusal bilinç’ dediğimiz bir olgu vardır. Ulusal bilinç nasıl oluşur? Milletin kendi kendini tanıması, kendi varlığının bilincine varmasıyla... Nasıl olacak bu kazanım, nasıl sağlanacak? Yurttaşlarımız, bir millet olarak, kendi tarihlerini öğrenecek, ulusal kültürünü, dilini öğrenecek; maddî ve manevî unsurlarıyla onlara bilgiyle, severek sahip çıkacak, gözünü korur gibi koruyacak.
 

Olup bitenler gösteriyor ki, bugün Türkiye’de Türk ulusal bilincine karşı bir savaş açılmış bulunuyor. Milli bilincin tahribi demek, son tahlilde Millî Birliğin hedef alınması, Millî Birliğin hedef alınması da Millet oluşumuna düşmanlık gütmek demektir. Çünkü Millî Birlik tarih, dil, kültür, ülkü birliklerinden doğar. Bu birliklerin toplamı veya bileşkesidir. Millî Birlik bir milletin en değerli varlığı, en büyük gücü, en etkili silahıdır. Yurttaşların millet bilinci etrafında birbirine bağlanması, birbiriyle kenetlenmesidir. Cumhuriyet tarih ve kültürüne, onun maddî unsurlarına yapılan her saldırı, bu birliğe yapılmış bir saldırıdır. Şunu özellikle vurgulamalıyım ki, asıl hedefte olan yeni yetişen nesil ve gelecek kuşaklardır.
 

● Keşke Atatürkçüler örgütlenip Türkiye’nin her tarafında Atatürk’ün, Cumhuriyet’in emanetlerini sürekli gözetleme (tarassut) altına alsalar, en ufak bir ihanet girişimini fark ettikleri anda derhal gerekli önleyici adımları atsalar. Ne yazık ki, böyle bir uyanıklık ve hareketlilikten çok uzaktalar.
 

Biz Atatürkçüler, Cumhuriyet değerlerimizin düşmanlarına karşı tam bir birlik içinde karşı duramıyor, sonuç alıcı eylemler ortaya koyamıyoruz. Bütün cesaretlerini de, sanırım bu eylemsizliğimizden alıyorlar. Düşmanlıklarını, gizli ve sinsi bir şekilde inatla sürdürüyorlar.
 

Bu cahil ve kötü niyetli adamlar, sandıktan çıktıkları için akıllarına gelen her şeyi yapabileceklerine inanıyorlar. Oysa demokratik de olsa, bir iktidarın sınırları vardır: Millî İrade ile sınırlıdır, bilimsel gerçeklerle, ahlak kurallarıyla sınırlıdır.
 

En önemlisi ne yapılabilir sorusu... Çok şey yapılabilir. Ben, pratik ve etkili bir önlem önermekle yetineceğim: İllerde, ilçelerde, semtlerde yurttaşlarımız “Cumhuriyet değerlerini takip ve koruma ekipleri” oluşturabilir. Bu birimler bulundukları yerlerde
Cumhuriyetimizin tarih ve kültür mirasını büyük bir titizlikle takip eder. En ufak bir saldırı girişimi gördüklerinde, bunu derhal kamuoyuna duyurur, diğer yerel oluşumlarla da işbirliği yaparak önlemeye çalışırlar. Bu ekiplerin oluşup örgütlenmesini, mevcut, yurt çapında etkili, güçlü bir dernek, örneğin Atatürkçü Düşünce Derneği üzerine alabilir.
 

[i] Daha önceki dönemlere ait birçok örnek için bakınız: Cihan Dura, Atatürk'e Saygısızlık Neyin Habercisi? http://www.cihandura.com/tr/makale/ATATURK-E-SAYGISIZLIK-NEYIN-HABERCISI-608
 


13 Ekim 2021 Çarşamba

İslamcı Faiz Ekonomisi


 
 
İslamcı Faiz Ekonomisi
 

Aziz Dolu Atabey
 
 

Üretmeden tüketmek doğanın kuralına aykırıdır. Üretmeden tüketim ekonomisi de hakeza. Bu durum borçlanmayı getirir. Borçlanma da bağımlılığı..
 
 
 Tıpkı ayının burnundaki halka, halkanın ucundaki zincir, zincirin ucunu tutan yaban el gibi.. İpin ucu, puştun eline geçmeye görsün.
 

Osmanlı’nın çöküşü devşirme paşalar, softa din adamlarıyla başlar; Osmanlıcılarla özellikle de İslamcılarla son bulur. Birçoğu etnik özürlü kişilerin (zevat) sefa sürdüğü çöküş döneminden geriye borç parayla yaptırılmış -Barok ve Rokoko tarzı- birkaç saray ve yine Boğaz’daki birbirinden süslü yalılar kalır. 
 
 
İngiltere’nin komaya soktuğu, Rusya’nın “Hasta Adam” dediği, Türk olmayan tebanın bakımını üstlenmediği gibi gereken özeni de göstermediği Osmanlı aslında ötenazi hakkını kullanmıştır. 
 
 
Ötenazi kararını verme, cenazeyi kaldırma, Türkiye Cumhuriyetini kurma görevinin ağırlığı da -Gâzi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere- Türkçülerin omuzlarına yüklenir. Yedi düvele göğüslerini siper etmeleri de cabası..
 
 
 Kurtuluş Savaşı başarısız olsaydı ilk kim ya da kimler asılırdı bir düşünün bakalım. Ve elinde yağlı urganla “Kıptî” rolünü kim/kimler oynardı? Durum böyleyken, Türk öykücülüğünün pîri (duayen) Ömer Seyfettin yatacak bir mezarı bile zor bulur bu topraklarda. 
 
 
Yine gün geçmiyor ki Atatürk’ün manevî varlığına saldıran bir zırtapoz çıkmasın.. Yazık!
 

İslamcıların, Cumhuriyet döneminde tekrar palazlanması ABD’nin “Yeşil Kuşak” doktrini ile olur. Öncesinde ise İngiltere, İsrail, İran gibi ülkelerin ülkemizde kurduğu/kurdurduğu cemaat-tarikat türü merdivenaltı oluşumlar Yeşil Kuşak tohumunun yeşermesi, boy atması için uygun iklim koşullarını zaten hazırlamıştır. 
 
 
Atatürk tarafından -adı büyük, varlığı güdük- şeyhülislamlık makamı kaldırılarak yerine kurulan üstelik de tam anlamıyla kurumsallaşmış olan Diyanet’in içinin boşaltılması; imamlar camilere kapatılırken, cemaat-tarikat üyelerinin çarşıya-pazara, okula-kışlaya salınması ise ne büyük bir aymazlık.. 
 
 
Gelinen noktada mankurtlaştırılmış on binlerin, yüz binlerin oyları, paraları daha da kötüsü (vahim) yönetim erki (irade), sezgisi (feraset), anlayışı (idrak), vicdanı ve hatta ruhu -sözde- din adamı, hoca kisvesi altındaki birkaç cemaat-tarikat zübüğü eliyle iç ve dış bağlantılı kimi odaklara peşkeş çekilmektedir. Neyin karşılığında?!.
 

Atatürk döneminde mucizeler ortaya koyan Türkiye ekonomisinde 1940’lı-50’li yıllarda işler yolunda gitmemeye başlar. 60’lı-70’li yılllarda taşlar yerinden oynar. 80’lerden itibaren -muhabbet tellallığı Malatyalı Kezban’a toslayan- eski İslamcı Turgut Özal ve onunla aynı kulvarda yol tepen -sözde- liberaller Türkiye’yi borç batağına sürükler. 
 
 
Ülke, faiz sarmalında debelenip durur yıllar yılı.. Böylelikle -emperyalist- ABD’nin elinde birer elma şekeri olan ve içlerinde elma yerine ayva bulunan Dünya Bankası, IMF gibi modern zamanların tefeci kurumları eliyle Türk dış politikası baskı altına alınır. Hatta iç politikası bile… 
 
 
Peki, buna benzer bir durum başka nerede görülür? Osmanlı’da!.. Tarih, 1800’lü yılların tekrarıdır (tekerrür) bir yerde. Ağalar, “Osmanlı torunuyuz.” derken doğru söylüyor anlayacağınız.
 

Zayıflıklarına, aksaklıklarına rağmen yine de en iyi yönetim şekli cumhuriyet ve/veya demokrasidir. 
 
 
Bu yönetim biçiminin zayıflıkları nelerdir? Okuyup araştırmayan, sorgulamayan bilgisiz (cahil) halk kitleleri… 
 
 
Aksaklıklara gelince; birkaç genel başkan, genel başkanların seçtiği birkaç yüz milletvekili ve yine konu mankeni olmaktan öteye geç(e)meyen birkaç bin delege ile oynanan orta oyununun cumhuriyet ve/veya demokrasi sanılması, cumhuriyet ve/veya demokrasi olarak sunulması…
 
 
 Kısacası (vel’hasıl) iş halkta; halkın sezgisinde (feraset), vicdanında bitiyor. George Orwell’in (Corç Orvil) de dediği gibi; “Rüşvetçi politikacıları, düzenbazları, hırsızları ve hainleri seçen halk, kurban değil suç ortağıdır.” öyle ya. Konuyla ilgili olması açısından, -kesin olmamakla birlikte- 
 
 
Tanrı’nın elçisi (resul-i el-ilah/resulâllah) Hz. Muhammed’e ait olduğu söylenen anlam yüklü bir sözle noktayı koyalım: 
 
 
“Siz nasıl (kimseler) olursanız öyle yönetilirsiniz.”
 

Aziz Dolu Atabey
Sarıabalı-29.09.2021

11 Ağustos 2021 Çarşamba

GÖÇLER ARACILIĞI İLE ULUS DEVLET TASFİYESİ

 

 
 
 
 
GÖÇLER ARACILIĞI İLE ULUS DEVLET TASFİYESİ
 
 
 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 
 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra başlayan küreselleşme aşamasında, uluslararası emperyalizm bütün dünya çapında bir büyük ayaklanmayı zaman içerisinde dolaylı yollardan örgütleyerek, bütün dünya ülkelerinde yaşamakta olan halk kitlelerini çeşitli nedenlerle ayağa kaldırarak bunların yeni ülkelere ya da bölgelere doğru yönelmelerini sağlamıştır. Çeşitli olumsuz koşulların ortaya çıkması ya da birikmesi üzerine birçok geri kalmış ülkedeki yoksul ve aç halk gruplarının ayağa kalkarak, başka ülkelere ya da bölgelere göç ettikleri görülmektedir. Durduk yerde hiç kimsenin doğduğu toprakları terk etmesi ya da her şeyini satarak başka bir ülkeye doğru göçe yönelmesi mümkün olmayacağına göre ya uluslararası konjonktürde yeni rüzgarların esmesi ya da ülkesel ya da bölgesel olumsuz koşulların ortaya çıkarak mazlum halk kitlelerini rahatsız etmesi gibi durumların söz konusu olabildiği aşamalar da dünya sahnesinde göç olgusu ve beraberinde getirdiği olaylar dizisi öne çıkmaktadır. Bugün gelinen aşamada dünya tarihinin en büyük göç olayları ile dünya karşı karşıya gelmiştir. Yeryüzünün doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine ya da bazen da bu yönelimlerin tersi bir istikamette, eline bavulunu, çantasını ya da bohçasını alan insanların göç amacıyla yaşadıkları ülkeleri terk ettiğini, bu doğrultuda yürüyerek büyük mesafeleri kat etmeye çaba gösterdiklerini, bu arada yol da ya araba kazaları ya da gemi, bot ve de sandal gibi ulaşım araçlarının kazalara hedef olması yüzünden hayatlarını yitirdikleri görülmektedir. Dünya medyasının bir televizyon dizisi gibi aktardıkları olaylar ardı ardına gündeme gelince hem dünya düzeni hem de insanlığı bekleyen belirsiz gelişmeler açılarından, yerleşik düzenini yitiren insanlık son derece kaotik siyasal ihtimaller ve belirsiz bir yakın gelecek ile karşılaşmaktadırlar.
 
 

İki cihan savaşı sonrasında kurulmuş olan soğuk savaş düzeni içerisinde yüz yıla yakın bir dönem yaşayan dünya ülkeleri, uzun süre bir Demirperde düzenine mahkûm edilmiş ama küresel düzeni bekleyen gelişmelerin ortaya çıkardığı tehditler yüzünden, bu eski düzen değiştirilmek zorunda kalınmıştır. Soğuk savaş düzeni içinde batı bloku ile birlikte yeni bir denge unsuru olarak doğu bloku ideolojik bir imparatorluk olarak gündeme gelmiştir. Dünya haritası üzerinde ayrı devletler olarak yer alan doğu ve güney ülkeleri ise, geleceğe dönük daha iyi bir yaşam düzeni arayışını sürdürürken, dünya nimetlerinden eski sömürgeci batı emperyalizmi fazlasıyla yararlanmış ama sosyalist ülkeler ile üçüncü dünya ülkeleri, böylesine bir zenginlik ortamından batı ülkeleri gibi yararlanamadıkları için sürekli olarak daha iyi bir gelecek arayışı içinde olmuşlardır. Bu ülkeler içinde geniş alanlara sahip olan devletler daha şanslı bir konumda olmuşlar ve bu durumdan yararlanarak kendi vatandaşlarının her türlü gereksinmelerini karşılamaya çalışmışlardır. Ne var ki, batı blokunun kapitalist sistem sayesinde sahip olduğu zenginlik dünyanın diğer bölgelerine tam olarak eşit dağılamadığı için, sosyalist blok ülkeleri ile üçüncü dünya ülkeleri olarak görülen doğu ve güney devletleri, geri kalmışlığın çıkmazından kurtulabilmek için mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Ama gelir ve gıda dağıtımı alanlarında eşitlik sağlayamadıkları için, soğuk savaş sonrası dönemde yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru yoğun bir göç akımı ortaya çıkmıştır. Geri kalmış devletler ekonomik alanda yeterli çözüm üretemediği için gelişmiş ülkeler yeni dönemde cazibe merkezleri haline gelmiş ve bu yüzden işsiz ve aç halk kitlelerinin, kendilerini besleyemeyen azgelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru bir göç dalgası öne çıkmıştır. Dünya tarihinde her dönemde görüldüğü gibi yoksulluk ve zenginlik mücadelesi devam ettiğinden, yoksul ülkelerden zengin batı ülkelerine dönük güç hareketleri son zamanlarda iyice ortaya çıkmış ve dünyanın merkezi denizi olan Akdeniz, her gece televizyonlarda görüldüğü gibi, açlıktan ve işsizlikten kurtulmak isteyen halk kesimlerinin boğulma alanı haline dönüşmüştür. Yüz yıl önce Karadeniz çevresinde görülen kitlesel boğulma olaylarına, yüz yıl sonra Akdeniz kıyılarında rastlanması tesadüf değildir.
 
 

Göç hareketleri bir anlamda, nüfusun bir kısmının yer değiştirmesi ya da bir ülkeden diğer ülkeye giderek sahip olunan vatandaşlık bağının, bir başka ülke üzerinden gündeme getirilmesi olarak görülmektedir. Dünya tarihi incelendiğinde insan topluluklarının sürekli bir göç halinde olduğu ve zaman içinde doğal koşullara ve ihtiyaçlara dikkat edilerek, yer değiştirme hareketlerinde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Yıllar geçtikçe nüfusun artması insan gruplarının yer değiştirmesine yol açtığı gibi, göçler aracılığı ile ortaya çıkan yeni durumlara göre de yeryüzü kıtalarının üzerinde yeni yerleşim ve devletleşme olguları da birbiri ardı sıra öne çıkmıştır. Genel olarak bireylerin ya da grupların, yaşamak, yerleşmek ve çalışmak gibi hedefler doğrultusunda, bir yerden başka bir yere hareket etmesi olarak göç olgusu tanımlanmaktadır. Göçler sadece bir yer değiştirme hareketi değildir ve aynı zamanda toplumsal bir değişim süreci olarak da ele alınabilir. Normal durumlarda göçler doğal değişim sürecine göre biçimlenmektedir. Ne var ki, insanların yer ve ülke değiştirmesi sadece doğal koşullara göre değil, daha çok ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların ya da düzenlerin geçirdiği değişim süreçleri içinde, ortaya çıkan yeni durumlara göre daha çok halk kitlelerinin ya da belirli etnik, dinsel ya da kültürel toplulukların topluca ülke değiştirmeleri olarak da ele alınabilir. Göç olgusu çok değişik nedenlerle gündeme gelebilir ya da sosyal yaşamın en hareketli dönemlerinde kitlesel bir eylem olarak gerçeklik kazanabilir. Küresel ekonomik, sosyal ya da siyasal koşulların belirli zaman dilimlerinde farklı yapısallıklara göre biçimlenmeleri göçlerin biçimini ve oluşum süreçlerini yakından etkileyebilmektedir. İnsanlık tarihine bakıldığı zaman her göç oluşumunun belirli özel koşullar çerçevesinde öne çıktığı dikkate alınmalıdır. İnsanlar hareket etme yeteneğine sahip canlı varlıklar olduğu için her dönemde ortaya çıkan gereksinmeler beraberlerinde göç hareketlerini de getirerek, hedefe dönük değişimlerin toplumsal alanda gerçekleşmelerine giden yolu açmaktadır.
 
 

Göçler bakış açılarına ya da ele alınan kriterlere göre kendi içinde tasnif edilebilmektedir. Harita üzerindeki ülkelerin durumları genel bir kriter olarak ele alındığı zaman göçlerin dış ve iç göçler olarak ikiye ayrıldıkları anlaşılmaktadır. Dış göçler ülkeden ülkeye ya da kıtadan kıtaya gibi belirli bölgesellikler çizgisinde tanımlanmaktadır. İç göçler ise daha çok bir devletin milli sınırları içinde gerçekleşen yer değiştirme hareketleri olarak görülmektedir. Dış göçler insan nüfusunun bütün yeryüzü kıtalarına dağılımını gündeme getirirken, iç göçler de insanların kendi vatanları içinde çalışmak, para kazanmak, belirli işleri ve etkinlikleri yürütmek gibi hedefler doğrultusunda ülke içindeki bölgelerden bir diğerine geçişlerini anlatmaktadır. Dış göçler daha çok uluslararası konjonktürdeki değişimlere göre gündeme gelmektedir. İç göçler de ise bir ülkenin içinde bulunduğu koşullara göre oluşan yeni durumların bu konuda yönlendirici etki yaptıkları görülmektedir. Yeni durumlar beraberinde yeni koşullar getirirken, her ülke yönetimi bunlara dikkat ederek önlemlerini almak zorundadır. Halk kitlelerinin gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda devletler hareket ederek kendi iç bünyelerinde dengeli kalkınma ve yönetimi öncelikle gerçekleştirmek zorundadırlar. Dış göçler de insanlar bir yabancı ülkeye giderek ve bu ülkenin vatandaşı olarak kendisine tümüyle değişik bir yapılanma ortamı hazırlanmaktadır. Dış göçler ülke, kıta, dünya ve kültür değişikliği gibi riskli dönüşümleri gündeme getirmesine rağmen, iç göçler de daha mahcup bir göç dalgası olarak aynı ülkede kalarak bölge ya da şehir değişikliğini öne çıkarmaktadır. Belirli bir ülkede bölgeler arası rekabet ya da çekişme yüzünden ortaya çıkabilen dengesizlik ortamlarında, zor duruma düşen toplum kesimleri bölge ya da şehir değişikliğine yönelerek iş bulma, geçimini sağlama, açlıktan kurtulma gibi hedeflere ulaşılabilmektedir. İç göçler yapılırken ülkenin birlik ve bütünlüğünün korunmasına dikkat ederek daha dengeli bir ekonomi ile gelişmişlik çizgisi yakalanmaya çalışılmaktadır. Dış göçlerde ise, böylesine bir durum söz konusu olmadığı gibi, iç göçlerden farklı olarak da uluslararası konjonktürün gereksinmeleri doğrultusunda hareket edilmektedir. Soğuk savaş döneminin durağanlık ortamında işsizlik sorunu iç göçler ile dengelenmeye çalışılırken, sonradan gündeme getirilen dış göçler olgusu tamamen yeni bir dünya düzeni kurulması çizgisinde devlet düzenlerini bozan küresel bir oluşum olarak devreye giriyordu.



Normal koşullarda dünyada barış ortamı varsa o zaman herhangi bir göç girişimine yönelmek söz konusu olmamaktadır. Dünyanın büyük güçleri ya da büyük devletlerin yeryüzü barışını tam olarak gerçekleştirdikleri aşamada, insanlar vatandaşı oldukları devletin çatısı altında kalarak geçim derdini çözmeye çalışmaktadırlar. O zaman dış göçlere gerek kalmamakta, insanlar şehir ya da bölge değiştirerek iç göç yolu ile yaşam, işsizlik ve açlık sorunlarını çözebilmenin yollarını aramaktadırlar. Barış içinde yaşamın getirdiği güvenceler sayesinde, devletler varlıklarını sürdürebilirler ve böylece vatandaşlarının her türlü gereksinmelerini doğal yollardan karşılayabilirler. Ne var ki, böylesine bir düzenin kurulamadığı aşamalarda, yeryüzü aç ve yoksul insanların yollara düştüğü ve kendilerine yeni bir vatan aramaya başladıkları kargaşa ortamına doğru sürüklenmektedir. Bu tür oluşumlar açısından göç olgusu ele alındığında barış, savaş, düzen ve güvenlik gibi kavramların yardımlarıyla göç olgusunun ne olduğu ne gibi sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlardan kaynaklandığı açıklığa kavuşturulabilir. Devletlerin güvenli milli sınırları içinde yaşamlarını sürdürebilen halk kitleleri açısından hem düzen hem de güvenlik ortamları yaratıldığı için bu gibi durumlarda barış ortamları daha iyi koşullarda gerçekleştirilebilmektedir. Devletler hem kendi iç bünyelerinde hem de uluslararası ilişkiler alanlarında barış hedefini yakalayabilirlerse, o zaman halk kitlelerinin harekete geçerek ayağa kalkmaları ya da uzun mesafeler kat ederek yeni bölgelere gitmelerine gerek kalmamakta ve devletlerin sağlamış oldukları toplumsal düzenler ile kamusal organizasyonlar çerçevesinde bütün halk topluluklarının, içinde güvenli bir biçimde var olabileceği ya da yaşamını sürdürebileceği toplumsal yaşam olanakları halk kitlelerinin yararlanmaları doğrultusunda kamusal alana sunulmaktadır. Uluslararası güvenlik ülkelerin ya da bölgelerin gereksinmeleri çizgisinde sağlanabiliyorsa, halk kitleleri bu gibi olumlu ortamlarda harekete geçerek ya da uzun yürüyüşler aracılığı ile bir göç macerasına kalkışmamaktadırlar. Dünya liderlerinin savaş girişimlerine karşı çıkmaları ve bu doğrultuda bölgesel ya da küresel barış ortamlarına yardımcı olmaları sayesinde yeryüzüne barış ortamı getirilebilmekte ya da bu doğrultuda korunabilmektedir 
 
 

Bütün devletler içinde bulundukları bölgelerin ya da ortamlarının her türlü gereksinmesi doğrultusunda siyasal krizleri çözerek aşmak zorundadır. Çatışmaların önlenmesi ve sorunların çözümünü sağlayacak barış antlaşmaları ile, her kökenden gelen insanların hiçbir ayırım yapılmadan ele alınmalarını zorunlu kılan barış antlaşmalarının, krizlerin önlenmesi doğrultusunda devreye sokulmalarıyla, siyasal gerekçelere dayanan iltica talepleri ya da göç girişimlerinin önlenebilmesi ya da ertelenebilmesi mümkün olabilmektedir. Dünyanın içinden geçtiği uluslararası konjonktürlerin etkileriyle, göç gibi vatan ya da bölge değişikliği durumları gündeme gelebilmektedir. Hiçbir devlet kendi yaşam düzenini bozabilecek ya da bu gibi toplumları alt üst edebilecek gelişmelerin cereyan ettiği göç dalgalarına alan olmak istemez. Bazı büyük ülkeler bu gibi durumlarla karşılaşmamak ya da önlenemez bir duruma gelen göç girişimlerini ülke düzeni doğrultusunda dengeleyecek biçimlerde önlem alıcı bir yaklaşım içine girebilirler. Küresel gelişmeler ve eğilimler dünya politikasını yakından etkilediği için göç gibi toplumsal olaylar uluslararası konjonktürde güncelleşen gelişmelerin de etkisi altında ortaya çıkabilir ya da yön değiştirerek yeni dönemin koşullarına paralel bir durum gösterebilir. Devletlerin sorunlu dönemlerde iyi yönetilememesi gibi olumsuzluklar dünya siyasetine yansıdığı zaman, bu gibi gelişmelerin ortaya çıkan faturası büyük olmaktadır. Devletlerin gereken adımları atmaması ya da önlenemeyen gelişmeler karşısında sıkı durarak gerekli olan önlemlerin alınamaması gibi gelişmelerin yansımaları doğrultusunda, sosyal tepki olarak toplumların bazı kesimlerinin göç girişimlerine kalkışması doğal bir gelişme olarak gündeme gelmektedir. Siyasal çekişmelerin savaşlara dönüşmesi ya da ekonomik krizlerin giderek büyük çöküşe kayması, açlıktan kaçan insanların kendilerini besleyecek ya da koruyacak yeni devlet çatıları aramaları gibi zorunluluk durumlarında göçler ve de yer değiştirme hareketleri doğal sonuçlar olarak öne çıkabilir. Ayrıca son yıllarda görülen biyolojik savaş girişimleri doğrultusunda öne çıkan mikropların önlenmesi de devletlerin görevine girmektedir. Virüs ve mikrop yayılmaları da küresel göç hareketlerine yol açabilmektedir.
 
 

Normal durumlarda ülkesini ya da yaşadığı bölgeyi terk etmek istemeyen insanlar, yaşadıkları yerdeki düzenleri bozulunca ve geçmişten gelen güvenlik ortamları ortadan kalkınca, doğal olarak bu yeni olumsuz durumların etkilerinden kaçmak için ayağa kalkarak göç ve mübadele yürüyüşlerine kalkışabilmektedirler. Göç etmek zorunda kalan insanlar aslında hemen bir yer değişikliğine yönelmeden önce çok düşünmek zorunda kalmaktadırlar. Geçen dönemlerin konjonktürünün gündeme getirdiği yeni koşullar karşısında yer değiştirerek halen yaşadıkları ülkelere ya da devletlerin çatısı altına gelenler, yeniden yeni süreçte her gelişmeyi yakından izleyerek ona göre harekete geçmek ve durum değerlendirmesi yaptıktan sonra da bir insan hakkı olarak tanınmış olan seyahat özgürlüğünün olanakları çerçevesinde, kendilerine daha farklı yaşam alanları ve ülkeler bularak buralara doğru yürüyüşe geçtikleri zaman, göç olgusu kaçınılmaz olarak tamamlanmakta ve gerçekleştirilen nüfus değişiklikleri ile yeryüzü ülkeleri üzerinden eskisinden bir çok yönden ayrılan yeni bir yaşam düzeni oluşumuna doğru adım atılmaktadır. Normal koşullarda göçmenler gidecekleri ülkeye karar verdikleri zaman oraya en çabuk yoldan ulaşarak göç serüvenini tamamlamak isterler. Bu yoldan yeni bir ülkenin topraklarına ayak basan yeni göçmenler için artık geri dönmek söz konusu değildir. Her türlü tehlikeyi göze alarak yola çıkan, sınır duvar ve tellerini geçen, sınır bölgesinde bulunan deniz, göl ve ırmak gibi su yollarını yüzerek aşan, yeni ülkeye ulaşabilmek için ölüm riskini göze alarak göç dalgası içinde yer alan yeni göçmenler, kendileri için hedef ülke ya da bölge olarak belirledikleri yeri seçtikleri aşamada artık yapacak tek şey göze kestirilerek hedeflenen o yere yönelik göç hareketini tamamlamaktır. Yola çıkan, sınırı geçen ve de yeni yerleşim yerine gelmeyi başaran göçmenlerin, bu aşamadan sonra yeni geldikleri devletin vatandaşı olarak yeni ülkelerine tam olarak yerleşmeleri gerekmektedir. Eğer göçmenlerin geldikleri eski ülke ile göç edilecek yeni ülke arasında göç ve mübadele antlaşmaları imzalanmışsa, o zaman göç hareketleri daha düzenli ve hukuka uygun bir biçimde tamamlanabilmektedir. İlgili işlemler sırasında ortaya yeni sorunlar çıkarsa ya da yeni baskılar yolu ile göç oluşumu engellenirse, o zaman yasal yolların açık olduğu dikkate alınarak, göç hukuku ve mevzuatı çizgisinde hukuk mekanizmaları çalıştırılarak ihtilaflar çözüme kavuşturulabilir. Bu gibi kararlarda Birleşmiş Milletlerin insan hakları belgelerinde esas olan göç, seyahat etme ve yer değiştirme, gibi haklara dayanılarak uygulamaların yapılması gerekmektedir.
 
 

Doğal göçler yolu ile büyük ve zengin ülkelere göç etme çabası içinde olan sığınmacılar, bu yolda hedefe ulaşabilmek için yol üstündeki ülkelerden geçerek göç etmeye çalışan halk kitlelerinin yol üstündeki ülkelerin yönetimleri ile ya da onların ortaya koyduğu engelleme politikaları ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu doğrultuda her ülkenin kendi jeopolitik durumu ve konjonktürel konumunu dikkate alan yaklaşımlar geliştirdiği görülmektedir. Kendi nüfus dengesini bozmak istemeyen ve de göç olaylarının getirdiği yeni ekonomik harcamaların baskısı altında kendi mali dengelerini korumak isteyen devletlerin, göç işlemlerine karşı uzak durdukları ve bu türde gelişen olayları önleyerek gelecekte büyük ekonomik krizlerle karşılaşmayı önleme çabaları içine girdikleri görülebilmektedir. Küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı yeni değişim sürecinde göç hareketleri en fazla göze çarpan gelişmeler olarak görünmektedir. Bütün devletler bu doğrultuda kendi toplumlarına sahip çıkarak nüfusu bölebilecek dışa çıkışların önlenmesi için çaba gösterirlerken, diğer yandan da dışarıdan gelen aç ve yoksulların oluşturduğu baskın göçlere izin vermek istememektedirler. Kendi nüfusuna kaynak bulamayan küçük ve orta boy ülkelerin dışarıdan izinsiz göç hareketlerine sahne olmasını hedef ülke yönetimleri ile birlikte, dünya kamuoyunun sağ duyulu kesimleri de bu gibi durumları olumlu karşılamamakta ve göç hareketleri ile birlikte ülkelerin karşısına dikilen sığınmacılara karşı önlemler almaya çalışmaktadırlar. Her devlet kendi anayasal düzenini kurarken, hukuk devletinin gereklerini yerine getirmeye çalışmakta ve göç, mübadele ve sığınma gibi nüfus olaylarını uluslararası hukukun kuralları doğrultusunda kontrol etmeye çalışmaktadır. Konu ile ilgili olan Cenevre sözleşmeleri ile uluslararası insan hakları ilkelerine, Birleşmiş Milletlere üye olan her devletin dikkat etmesi dünya düzeni ve evrensel barış açısından gereklidir.
 
 

Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi zengin batı bölgelerinin üst düzey devlet yapılanmaları göçmenleri sınır kapılarında bekleterek, daha sonra geri göndererek bu saldırılardan kurtulmaya çalışmışlar ama geri kalmış Asya ve Afrika ülkelerinden binlerce göçmen ve sığınmacının göç etmek istemeleri üzerine, batılılar iyi okumuş yüksek tahsil sahipleri ile yabancı dil bilen ve dünyayı izleyebilen entellektüelleri vatandaş olarak almaya öncelik vermiş, dil bilmeyen ve okumamış cahil düzeydeki insanları geri göndermeye çaba göstermişlerdir. Çağdaş dünyanın büyük devletleri resmen ayrımcılık yaparken, Türkiye ise bu konuda açık kapı politikası uygulayarak önceliği Müslüman göçmenlere vermiş ama diğer din mensuplarını görmezden gelmiştir. Bu konuda Musul Türkmenlerinin göçü sırasında da Sünniler Türkiye’ye kabul edilirken, Şii Müslümanlar İran’a gönderilerek ciddi bir mezhep ayırımı uygulanmıştır. Türkiye orta dünyanın merkezi ülkesi olarak tarih boyunca göç olayları ile karşı karşıya kalmıştır. Anadolu’nun yanı başındaki Balkan ve Kafkas bölgeleri göçler yüzünden küçük küçük azınlıklardan oluşan nüfus topluluklarına sahip olurken, tarihin her döneminde buralardan kaynaklanan göç hareketlerinden geride bazı kalıntılar olmuş ve bunlar merkezi coğrafyanın çok kültürlü ve etnik yapılı bir haritaya yönlendirilmesine zemin hazırlamıştır. Balkan ve Kafkas toplulukları içinde tarihin değişik dönemlerinde bu bölgeden gelip geçen kavimlerin kalıntıları devam edip gelerek, günümüzde bu bölgede çok kültürlü siyasal yapılanmalara yol açmıştır. Bu tür bir mozaik yapılanmayı ortaya çıkaran siyasal gelişmeler hep göç olayları ile desteklenmiştir. Dış konjonktür değişirken, merkezi bölge de bu gibi durumlardan etkilenmiştir. Bu yüzden devletler çok kültürlü bir yapıda ortaya çıkmış ve zamanla bütünlük kazanabilmişlerdir. Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları arasında cereyan eden nüfus hareketleri yüz yıl önce modern dünya düzeni oluşturulurken, bölge haritalarını yakından etkilemiş ve bu duruma göre hazırlanan emperyal plan ve projeler merkezi bölge haritalarının oluşumunu etkilemiştir. Üç kıta arasında kalan orta dünyada sürekli olarak her dönemde çeşitli siyasal saldırılarla olduğu kadar bu doğrultuda gelişen göç oluşumları ile de karşı karşıya gelinmiştir.
 
 

Herkesin temel hak ve özgürlüklerinin korunması doğrultusunda göç ve sığınma olayları ele alındığı zaman, uluslararası bir yapılanma ile karşılaşılmaktadır. Bu konudaki hukuk düzenlemeleri hem göçmenlerin usulüne uygun olarak yerleştirilmelerini, hem de var olan devlet yönetimlerinin kabul etmediği eğitimi ve yabancı dili eksik olan sığınmacıların geri gönderilmelerini sağlamaktadır. Her devlet kendi siyasal modeli ve kuruluş yapılanması açısından yeni sığınmacı politikaları ortaya koymak zorundadır. Geri gönderme yöntemleri ile ulus devletler ülke nüfusunun bütünlüğünün korunmasına öncelikli olarak dikkat etmek zorundadırlar. Ülke içinde yaşayan yurttaşlar haklarını korumak için göçle gelen yeni sığınmacıların yerleşim düzenlerini bozmalarına ya da var olan kamu düzenine aykırı düşebilecek yapılanmalara yönelmelerine karşı çıkabilmektedirler. Bu gibi göç ve sığınma olaylarına karşı duran çıkışlar, farklı etnik ve dinsel gruplardan gelerek ülkede ulus devletin nüfus dengesinin bozulmasına giden yolların önünü kesmektedirler. Bu durumlar da ulus devletler ile birlikte o devleti kuran ulusların iş birliği yaparak kendi oluşturdukları siyasal düzene sahip çıkmaları gibi ulusal bir savunma durumu ortaya cıkmaktadır. İmparatorlukların geçen asırda yok olmasıyla gündeme gelen ulus devletlerin bir asır sonra benzeri bir süreç içinde yok oluşlarını önleyecek bir ulus devlet refleksi, bu aşamada ulusalcıların girişimleri ile öne çıkarılarak bölünmeye giden gelişmeler önlenmeye çalışılmaktadır. Birbirinden farklı etnik, dinsel ve kültürel yapılardan gelen sığınmacılar ya da göçmenlerin, ülke içindeki uluslaşma sürecinin tamamlanması sonucunda gerçekleşen toplumsal bütünlük, yani üniter siyasal devlet modelinin tüm bölücü tehditlere karşı korunması amacıyla, çok kültürlü bir yapılanma doğrultusunda temelden bir değişiklik oluşumunun tehdidi altına girmesi, bugünün dünyasında çok büyük siyasal sorunlara neden olmaktadır. Çağımızın devlet modeli olan ulus devletin üniterliği ile toplumsal düzeninin uluslaşması, göçler ya da sığınmalar yolu ile ulus devletlerin çokluluk düzenine yönlendirilmesi çabalarında, dikkate alınması gereken konulardır. Her ulus devlet üniter yapısını koruyarak varlığını sürdürebilir.
 
 

Çağımızın gerçeği olan ulus devletler günümüzde küresel emperyalizm olgusu ile karşı karşıya gelmekte ve bu yüzden de sürekli olarak her dönemde göç, sığınma, tehdit, saldırı, işgal ve mübadele gibi nüfus hareketleri ile uğraşmak durumunda kalmakta ve bu yüzden de yola devam etme çizgisinde inişli çıkışlı durumları kontrol edebilmenin çabası içine sürüklenmektedirler. Türk devletinin son küreselleşme döneminde gene bu doğrultularda rahatsız edilmesi, devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğü ilkesine ters düştüğü için, yeni dünya düzenine var olan ulus devletlerin hemen hemen hepsi karşı çıkmaktadır. Uluslararası konjonktürde öne çıkan herhangi bir olay ya da gelişme bir anda ulus devletlerin sınır boylarına binlerce ya da milyonlarca kişinin gelerek yığılmalarına giden yolu açmaktadır. Kendi sorunları ile boğuşmaktan bir türlü kurtulamayan ulus devletler, artan nüfus yapısının zorlamaları yüzünden, bir anda binlerce ya da milyonlarca insanın kendi ülkesine gelmesini kabul edebilecek ve onların gereksinmelerini karşılayabilecek durumda hiçbir zaman olmamışlardır. Uluslararası alanı baskı altına alan olağan dışı gelişmeler, büyük ekonomik krizler, devletler arası rekabetin sıcak çekişme ve çatışmalara dönüşmesi üzerine gündeme gelen savaş senaryoları ulus devletleri tehlikeli konumlara sürüklediği için, bu gibi siyasal yapılar kendi güçlerini korumak ve yeni koşullara uyum sağlayarak sahip oldukları kazanılmış haklarını sonuna kadar muhafaza etmek durumundadırlar. Bu çerçeve de ulus devletler ulusal kimlik ve düzenin getirdiği her türlü hakkı sonuna kadar korumakla yükümlü olduğu için, göç ve sığınma yolları ile milli sınırları geçerek gelen farklı alt kimlikçi siyasal oluşumların, daha farklı bir alt kimlikçi ulusalcılık dayatılmasına her zaman karşı çıkarak kurulu ulus devlet modelini savunmak durumundadırlar. Bu nedenle bütün ulus devletler kendileri için bölücü ve parçalayıcı etkiler yaratabilecek her türlü göç, sığınma ya da yeni yerleşim girişimlerine karşı ulusal birlik ve ülkesel bütünlük kurallarına uygun olarak hareket etmek zorunda kalmaktadırlar.
 
 

Küresel emperyalizmin bütün dünyaya egemen olma planları doğrultusunda ulus devletlerin ortadan kaldırılması küresel alanda boşluklar getirdiği için , küresel şirketler ulus devletleri ortadan kaldırabilme yolunda, alt kimlikçi eyaletleşme ,büyük şehirlerin şehir devletlerine dönüştürülmesi ve de belirli alanların bir araya getirileceği bölgesel federasyonları kendi kontrolleri altında oluşturma girişimlerini birbiri ardı sıra siyasal gündeme getirirken, egemen güçler tümüyle ulus devletlere karşı çıkmaktadırlar. Geleceğin dünyasında alt kimlikçi eyaletler ile şehir devletlerinin birlikte yaşayacağı bölgesel federasyonları, daha sonraki aşamada kurulacak bir dünya konfederasyonu çatısı altında toplamayı düşünen gizli dünya devleti öncüleri, ulus devletleri ortadan kaldırabilmek için her yolu denemeye başlamışlardır. Tarihsel bir olgu olan göçlerin yeniden gündeme gelmesi ve bu doğrultuda emperyalist devletlerin çeşitli senaryolar peşinde koşmaları, Türk ulus devletini merkezi coğrafyadan kaldırma senaryosunda Türkiye’yi yeniden bir göç devletine dönüştürmüştür. Ülkenin doğusunda batısında, kuzey ve güney bölgelerinde alt kimlikçi eyalet devletlerine, İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin, Adana, Konya ve Sivas gibi büyük kentlerde şehir devletleri oluşturmaya çalışan emperyalizm ve onların yerli işbirlikçileri, Atatürk’ün sağlam temeller üzerine kurduğu Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırabilme amacıyla, dış baskılar ve iç senaryolarını birbiri ardı sıra gündeme getirebilmektedirler Emperyalist ve yerli işbirlikçi çevrelerin bu çizgide göç hareketlerini ulusal birlik ile üniter devlet düzenlerini ortadan kaldırma yolunda bir silah olarak kullanmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Son dönemde, Türk devletinin içi, Araplar, İranlılar, Ermeniler, Afganlılar, Azeriler, Tacikler, Kırgızlar ve diğer Asyalı kavimlerin göç hareketleri ile doldurulmaya çalışılmış ve bu doğrultuda Türk devletinin ulusal bir yapılanmaya dayanan yüz yıllık birlikte yaşamadan gelen ortak kimliği olarak ,Türklük bir ulusal olgu olarak ikinci plana iteklenmiştir. Farklı alt kimlikçi göçmen grupların açık tutulan sınır kapılarından içeriye özgürce girmeleri dış baskılarla sürdürülünce, büyük şehirlerin yollarında Arapça, Ermenice, Kürtçe, Azerice, Tatarca konuşanlar gibi merkezi coğrafyanın alt kimlikçi yansımaları ortaya çıkmıştır. Bu durumda Türkiye’deki ulusal kimlik ve ulus devlet yapılanmaları ortadan kaldırılarak, yeni Sevr senaryoları doğrultusunda, Türk devletinin çöküşü ve dağılış süreci hızlandırılmıştır.
 
 

Batı emperyalizmi merkezi coğrafyaya yeniden yerleşirken, bölge devletlerini tehdit etmeye başlamış ve bu doğrultuda hem bir bölgesel savaş hem de bölge devletlerinin sınırları içinde bir iç savaş tehlikesini gündeme getirmiştir. Bu doğrultuda İsrail bölgeye yerleşirken Filistinlileri Ürdün’e sürmüş, komşu ülkelerdeki Arapları daha uzak Arap devletlerine göçmen olarak göndermiştir. Bölge için var olan emperyalist planlarda, Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail, Büyük Avrupa ve Büyük Asya gibi oluşumlar hedeflendiği için, emperyalist güçler kendi planlarını empoze ederek, bölgedeki ulus devletlerin dağılması ve yeni göçler yolu ile de nüfus yapılarının değiştirilerek çok uluslu kozmopolit siyasal oluşumların hedeflenmektedir. Bu senaryolar gündemde olduğu için, göçler aracılığı ile çok kültürlü bir federasyonculuk gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Küresel emperyalistler dünyanın merkezi alanını ele geçirirken orta dünyadaki ulus devletlerin üzerinde giderek daha fazla baskı uygulamalarına başladığı göze çarpmaktadır. Baskılar beraberinde zorbalık, işkence ve ekonomik çöküş gibi olumsuz ortamları gündeme getirerek halk kitlelerini işsizlik ve açlık çukurlarına doğru sürüklemektedir. Açlık insanları ayağa kaldırdığı gibi işsizlik de ülke değişimine giden yolları öne çıkarmaktadır. Göç edilen ülkelerin ekonomileri daha iyi bir durumda olduğu zaman göçmenler hemen geldikleri ülkenin vatandaşlığını almaya çalışmaktadırlar. Bu gibi durumlarda göçmenlerin kalıcılaşması gibi durumlar öne çıktığı için, göç yolu ile gelen sığınmacılar bir süre sonra geldikleri ülkelerin vatandaşları olma hakkını elde etmeye çalışmaktadırlar. Yoksul ülkeden zengin ülkeye gelenler, gelişmiş ülkelerde iş ve de kendileri açısından daha tatmin edici koşullar bulanlar göç ettikleri ülkelerde kalıcı olarak, tahsil ve iş olanaklarını bu ülkelerde elde edebilmenin çabası içine girebilmektedirler. Dünya nüfusu artarken, nüfusu azalan ya da zaten az olan küçük ülkelerde göçmenler, daha kolay iş bulabilme ya da yaşam düzeni kurabilme açısından kendi durumlarını ele alarak değerlendirdiklerinde zengin ve büyük ülkelere göç etmeye öncelik vermektedirler.
 
 

Zengin ülkelerden büyük olanları göç ve sığınma olaylarına daha toleranslı bakarken, küçük ve orta boy ülkelerin kendi sınırlı koşulları ve ağır yükleri nedeniyle göç hareketlerini daha olumsuz bir bakış açısıyla değerlendirmeye yönelik oldukları görülmektedir. Bu dünyaya yaşamak üzere gelmiş olan insanoğlunun yer kürenin herhangi bir yerinde kendisine yaşam düzeni kurması, doğal bir insan hakkı olarak ele alınmalıdır. Ne var ki, insanların bu gereksinmelerini karşılarken, diğer haklar ihmal edilmemelidir. Bu dünyada yaşayan herkesin hak ve özgürlüklerinin birbirlerinin hak ve özgürlükleri ile sınırlı oldukları dikkate alındığı zaman, göçmenlerin de bir insan olarak diğer insanlarla birlikte olmak ve eşit koşullarda yaşamak hakkına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ev sahibi olan ülkeler yeni gelen insanlara ve daha sonra da vatandaşlarına kapılarını açtıkları zaman, anayasa ve yasalarda belirlenen hak ve özgürlükler düzenine uygun bir yeni düzenlemeye gitmektediler. Ne var ki, bugünün çağdaş dünyasında en gelişmiş bölgelerden birisi olan Avrupa Birliği ülkelerinin ciddi bir göçmen politikasına sahip olmadıkları ve bu yüzden de ortaya birçok çatışmalı olaylar ile birlikte asgari düzeyde insan haklarının bile esirgendiği, olumsuz gelişmeleri Avrupa’ya dönük göçmen hareketleri sırasında görmek mümkün olmaktadır. Avrupa Birliğinin Türkiye gibi komşu ülkeleri ara ülke olarak kullanarak kendilerine dönük göç etmek isteyen kitleleri bekletme, gözaltında tutma ve geri gönderme gibi olumsuz durumlar yaratması, Avrupa uygarlığına çok zarar vermiştir. İnsan hakları doğrultusunda göç ve sığınma girişimlerini görmezden gelen Amerika Birleşik Devletleri’nin, güney Amerika ülkelerinden gelen göç girişimlerine karşı, tıpkı İsrail gibi duvar çekme yoluna giderek uygar ülke olma sorumluluğunu yerine getirmekten kaçındığı son dönemde açıkça ortaya çıkmıştır. Göçmen veren ülkeler azgelişmişlik çıkmazı içinde mücadele ederken, göçmen alan zengin ülkelerin daha anlayışlı hareket ederek, uluslararası alanda ortaya çıkan gereksinmelerin karşılanmasına yardımcı olmaları beklenmektedir. Göç olaylarının sorumlusunun emperyalistler olduğu yaşanan olaylar ile kesinleşmiştir. Türkiye’nin de bu aşamada merkezi bir jeopolitik konum nedeniyle hem yol geçen hanı, hem de son durak olduğu anlaşılmaktadır. Göçmenlerin geldikleri ülkelerin kültürel yapılarına uymaları sayesinde, ulus devlet düzenlerinin devamı sağlanarak çatışmalar önlenecektir.
 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 
 




 

4 Ağustos 2021 Çarşamba

İÇ SAVAŞ TÜRKİYE’Yİ YIKAR

 

 
 
 
İÇ SAVAŞ TÜRKİYE’Yİ YIKAR
 
 
 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 
 

Son günlerde toplumun çeşitli kesimlerinden yükselen sesler arasında var olanlara eklenmiş bir çizgide bir de “İÇ SAVAŞ “ sözleri duyulmaya başlandı . Ülkenin geçirmekte olduğu zor bir dönemin tam ortalarında toplumun harareti yükselirken, her kafadan bir ses çıkmakta ve giderek artan olumsuz gelişmeler karşısında toplumun çeşitli merkezlerinden yükselen seslerin yoğunluğu zamanla artmaktadır. Küresel emperyalizmin eski dünya düzenini yıkarak, değişen koşulları dikkate alan yeni bir kaos ortamı yaratabilme doğrultusunda siyasal gelişmeler birbiri ardı sıra gündeme gelirken, kaos üzerinden yeni bir dünya düzeni oluşturma planları hız kazanarak öne çıkmaktadır. İşte böylesine bir aşamaya gelindiği anda birden iç savaş sözlerinin kamuoyunda öne çıkarak gündeme gelmesi ve her şeyden umudunu kesmekte olan halk yığınlarının kaos senaryoları üzerinden iç savaş planlarına dönük olarak yönlendirilmeye çalışılması, Türkiye’nin yakın geleceği ile ilgili iyimser beklentilerin ortadan kalkmasına ve zamanla daha karamsar bakış açılarıyla olumsuz çizgide yaklaşımların daha da öne çıkmalarına yol açmıştır. Ülke uzun süredir tersine bir gidiş çizgisinde yuvarlanıp giderken, şimdi de kaos gelişmeleriyle birlikte iç savaş tehditleri gündeme getirilmeye çalışılmakta ve Türkiye’ye yapılan zorlamalara iç savaş baskıları da eklenmektedir. 
 
 

Türkiye’nin tam ortasında yer aldığı merkezi coğrafya ile ilgili olarak emperyalist plan ve projeleri olan büyük devletler ve güç merkezlerinin her geçen gün kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ve bu çizgide emperyal projelerini siyasal alana aktarmaları, bu bölgenin önde gelen devletlerinin düzenlerini bozmakta ve bu yüzden de bölge halkları, ciddi bir tehdit altına düşerek yakın gelecekten korkmak gibi yeni bir pasif durum ile karşılaşmaktadırlar. Soğuk savaş dönemi sonrasında ciddi bir otorite boşluğuna düşen orta dünyada batı merkezli bölgeselleşme planları olduğu kadar, dünyanın ortasında yer alan bölge devletlerinin de kendi merkezli yeni güvenlik politikaları daha güvenli bir Orta Doğu bölgesi yaratabilmek amaçlı açılımlar olarak birbirlerini izleyen girişimler görünümünde devreye girmektedirler. Bu bölgedeki iki bin yıllık Türk hegemonyasının yeniden tartışılmaya başlandığı gibi durumlar çeşitli vesileler ile kamuoyu önünde görülebilmektedir. Dünya tarihi açısından konu ele alındığında, küresel güvenliğin en zor sağlandığı alan olarak Türkiye’nin tam merkezinde yer aldığı orta dünya görülmektedir. O nedenle bu bölgede çok yönlülüğün ortaya çıkardığı karışıklığın ya önceden belirli planlar ile önlenmesi gerekmekte ya da ortaya çıkabilecek emniyetsizliğin önü kesilerek, alınacak önlemler sayesinde merkezi alan bölgesinde, istikrarlı bir düzene geçilmesi önem kazanmaktadır. İnsanlığın bugüne kadar belirli çizgilerde gelişen bir yaşam süreci çerçevesinde çeşitli olayları ve dönemleri yaşayarak gelmesi, her dönemin koşullarında düzen ve güvenlik arayışını desteklemiştir. Geçmişten bugüne kadar birbirinden farklı değişik alanlarda çok ayrı durumlar ile karşılaşan insanoğlu, günümüz koşullarında bir kaos beklentisi doğrultusunda düzensizlik ortamına doğru çekilmek istenmektedir. Düzensizlik var olan düzenin kurallarının ihlal edilmesini ve bu doğrultuda ortalığı karıştırıcı girişimlerde bulunarak ülkede anarşi ve terör ortamları yaratılmasını sağladığı için, doğrudan doğruya kaosa giden yolun açılması anlamına gelmektedir. Kuralların çiğnendiği ve bunlara aykırı durumların yaratıldığı her ortamda kaos hali kendiliğinden ortaya çıkan bir olumsuz eğilim olarak görülmektedir. Genel anlamda kaos için toplumsal yaşamın belirli dönemeçlerde ortaya çıkardığı doğal karışıklık durumları olarak bir tanım geliştirilmekte ama aynı değerlendirmeler iç savaş ortamları için yapılamamaktadır, çünkü iç savaş senaryoları önceden belirlenmiş ve iç savaş ortamı yaratabilecek aktif ve pasif çatışma ve gerginliklerin nerelerde, ne zaman ve nasıl gelişeceğinin belirlenmiş olduğu planlı oluşumları yansıtmaktadır. Bu yönü ile iç savaşlar her zaman dış savaşların ilk ortaya çıkan başlangıç aşamalarıdır.
 
 

İç savaşın siyasal bilim açısından bir tanımı yapılmaya çalışıldığı zaman, bir ülkenin resmi sınırları içinde gerçekleşen ve hiçbir biçimde sınır ötesi gelişmeler göstermeyerek, tamamen bir devletin kendi içinde gerçekleştirilen çekişme, çatışma ve sıcak gerginliklerin bir bütün olarak ele alınması biçiminde bir tanımlama çabası gündeme getirilmektedir. Bir ülkede iç savaş koşullarının ortaya çıkabilmesi için öncelikle görülmesi gereken durum, bir devletin çökmesi ve devlet merkezli bir kamu düzeninin yıkılmasıdır. Halk kitlelerinin günlük yaşamını güvenlikli bir biçimde sürdürdüğü kamu düzeninin var olup olmaması ülkedeki içi savaşın ortaya çıkması açısından belirleyici olmaktadır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir devletin ulusunu ya da halkını meydana getiren insanların toplu halde bir düzene sahip çıkarak saygılı olması ve o düzen içindeki yaşam yollarının her açıdan belirli bir düzen içinde devamlılık sağlaması, ülke içinde kamu düzeninin varlığı ya da devamlılığı açılarından önemli bir göstergedir. Kamusal yaşamın her yönü ile devam edebilmesi ve devletin millet unsuru içinde yaşamakta olan her bir ferdin ülkedeki hukuk devleti ile kamu düzeni içinde sahip oldukları tüm hak ve özgürlüklerini kullanabilmeleri, ülke içi düzenliliğin sürdürülebilmesi açısından etkili olmak zorundadır. Aksi takdirde en küçük bir düzensizlik ya da hukuk dışı bir durumun ortaya çıkması ile birlikte düzen olgusunun ihlal edilmesi, çökertilen bir ortam açısından karışıklığın başlaması ve kısa sürede bu durumu önleyici ya da durdurucu bir önlem alınmazsa, o zaman gelecekte iç savaş ya da kaos ortamı yaratabilecek hukuk dışılığın ortaya çıkması ya da bu doğrultuda ülke içi düzeni ortadan kaldırabilecek geri gidiş ya da daha alt düzeyde bir yaşam biçimine sürüklenmek söz konusu olabilecektir. Düzensizliğin düzenliliğin yerini aldığı çok yönlü olumsuz ortam ortaya çıkabilecek kaos üzerinden iç savaşa giden yolun başlangıcı olabilecektir. Dünya tarihinde bazen en küçük olayların çok büyük sarsıntılar yaratarak yerleşik düzenleri yıktığı görülürken, toplumsal ya da siyasal devrimlerin de iç savaş benzeri karışık olaylar aracılığı ile gerçekleşme yoluna gittikleri görülmektedir. 
 
 

İç savaşlar devrimlere giden olaylar dizisini başlatırken aynı zamanda belirli süre içinde genişleyerek devlet yapılarını ve kamu düzenlerini çökerttiği gibi, olumsuz durumların da önünü açtıkları tarih kitapları incelendiğinde ortaya çıkmaktadır. Ülkelerin siyasal yapılarının böylesine durumlardan fazlasıyla etkilenmeleri dikkate alınırsa, o zaman siyasal alanda önemli ölçülerde iniş ve çıkışlı durumlar öne çıkabilmekte ve bu yoldan devletler çok ciddi siyasal bunalım dönemlerine sürüklenerek, çöküş dönemleri yaşamakta ya da bu gibi olumsuz durumların arkadan geldiği bir iç savaş dönemleri öne çıkmaktadır. Ülke içindeki siyasal gruplar arasında bazen ülke işlerinin yürütülmesi ya da sorunların çözümlere bağlanması anında birbirinden çok farklı yaklaşımlar ortaya çıkabilmekte ve bu durumdan ülke içindeki kamu düzeninin geleceğini tehdit edebilecek derecede rahatsızlıklar çıkabilmektedir. Siyasal merkezler ile grupların birbiriyle çatıştığı ya da giderek iç savaş benzeri olaylara doğru yeni girişimleri gündeme getirmeleriyle, farklı görüşlerin rahatlıkla savunulduğu demokratik rejimlerin ise çıkmaza girdikleri anlaşılmaktadır. Demokrasi sayesinde birlikte aynı ülke ya da devletin çatısı altında bir araya gelebilen siyasal odak noktalarının zamanla kendi görüşleri doğrultusunda yıpranarak katılaştığı dönemler gündeme gelebilmekte ve bu gibi durumlarda da demokratik hoşgörü ortamları ortadan kalkabilmektedir. Birbirine tahammül etme ya da katlanma gibi demokratik özveriye dayanan birlikte yaşam ve ortak hareket etme gibi tutum ve davranışlar gözlerden uzaklaşmaya başlayınca, bu aşamadan sonra tutumlar sertleşebilmekte ya da katılaşarak uzlaşma zeminini ortadan kaldırabilmektedir. Herkesin anayasal devlet çatısı altında bütün temel hak ve özgürlüklerini güvenceli bir biçimde kullanabilmesi anlayışına dayanan çağdaş demokratik rejimlerde, hoşgörünün yitirilmesi ile birlikte demokrasileri ortadan kaldırabilecek derecede ters ve zıt gelişmeler ortaya çıkabilir. Bu çizgideki olaylar birbirini izleyerek ve farklılıkları körükleyerek anlaşmazlıkların çatışmalara dönüşümünü etkileyebilir. Asgari düzeyde uzlaşma ya da birbirine karşı anlayış gösterme eğilimlerine dayanan demokrasilerin ortadan kalktığı bir aşamada tek bir görüşün kendi çizgisinde zorlayıcılık yapması ile ülkeler iç savaşın eşiğine gelebilirler.
 
 

Dünya siyasetinin önde gelen ülkelerinden birisi olan Türk devleti de son zamanlarda ortaya çıkan beklenmeyen olaylar ya da oluşumlar ile karşı karşıya kalmakta ve bu nedenle de normal koşullarda geleceğe dönük bir demokratik gelişim çizgisini yaşayamamaktadır. Öylesine bir durumun ortaya çıkmasının ana nedeni olarak da okumuş ve aydın kesimlerin politika alanlarından uzaklaştırılmaları olmuştur. Özellikle son yıllarda birbiri ardı sıra ortaya çıkan olumlu gelişmeler, geçmişte kalan eski soğuk savaş dönemindeki kutuplar ya da bloklar arası gerginliklerin geride kalmasına yol açmış ve bunun yerine dinler, mezhepler ve etnik topluluklar arasındaki yeni tür ihtilafları öne çıkarmıştır. Batı blokunun emperyalizm uygulayarak bütün dünya ülkelerini birer sömürgeye dönüştürmesi üzerine, dünyadaki gerginlikler din ve mezhepler arasındaki çatışmalara yönelik bir yön alırken, diğer yandan da tekelci şirketlerin giderek küresel şirketlere dönüştüğünü ve bu doğrultuda da ulus devletler ile karşı karşıya geldikleri görülmektedir. Ekonomik alandaki sermaye birikiminin büyük çoğunluğunu ele geçiren küresel şirketler, ulus devletlerin denetim ve kontrolünden kurtulabilmek amacıyla, ulus devletleri çökertecek ya da parçalayacak saldırıları planlı bir biçimde örgütleyerek, dünya arenasında çatışmaları körüklemektedirler. Bu gibi uzun süreli çekişme ve çatışmaların ya en başlarında ya da en sonunda bir iç savaş oluşumu yaşanmaktadır. Ülkelerin birbirlerinden farklı olan jeopolitik konumları ile devletlerin birbirlerinden ayrılan yanları, ya da farklı devlet modelleri arasındaki çekişmeler de doğal olarak ülkelerin sınırları içinde bir iç savaş ortamının doğmasını körükleyebilmektedir. Türkiye gibi çoklu özelliklere sahip olan devlet yapıları içinde kolaylıkla çoklu özelliklerin bazıları, toplum içindeki grupların çatışmalarda taraf olması gibi iç savaş oluşumlarını besleyecek düzeyde destek ortamları yaratılmasında etkili olabilmektedir.
 
 

Konuya Türkiye açısından bakıldığı zaman ülke özelliklerinin fazlasıyla belirleyici olduğu ortaya çıkmakta ve böyle birçok yönlü ülkenin konumu ile birlikte sahip olduğu durum ve izlediği tutum, her zaman için toplumun değişik kesimleri içinde tartışma konusu olmuştur. Son yıllarda sürekli olarak yapılan seçimleri hep aynı partinin kazanması ve bu amaçla çeşitli merkezlerden çok yönlü siyasal manipülasyonlar yapılması yüzünden, Türkiye’de normal demokratik rejim işlemez bir hale gelmiştir. Çeyrek yüzyıla yakın düşen bir zaman dilimi içinde iktidar partisinin sürekli seçim kazanması, bir süre sonra tek adam rejimine giden yolu açarak demokratik rejimin ortadan kalkmasına neden olmuştur. Bir anayasa değişikliği ile ülkede hükümeti ortadan kaldıran, devlet bürokrasisini köklü bir biçimde değiştiren ve de kuvvetler ayrılığı sistemini tasfiye ederek yürütme ile beraber yasama ve yargı güçlerini de başkan konumundaki kişinin tekeline bırakan yeni yasal düzenleme, geçmiş dönemlerdeki diktatörlüklere benzeyen bir tek adam rejimini gündeme getirmiştir. Siyaset giderek tek adam insiyatifine doğru odaklandığı aşamada, devletin sahip olduğu bütün güçler tek adamın elinde toplanarak sınırsız bir yetki donanımı ile başkanı yücelten yeni bir siyasal düzen kurulmuştur. Üç büyük güç kuvvetler ayrılığı kaldırılarak tek adama teslim edildiği için ülkede fiili bir kişisel hegemonya düzenine giden bir yol yapılanması gündeme getirilmiştir. Böyle bir baskı düzenine geçiş ile birlikte ülkede tek merkezci bir hegemonya düzeni çerçevesinde, vatandaşlar konuşamaz bir duruma gelmiştir. Böylesine olumsuz bir gidiş ülkede baskıları artırdığı için insanlara korku psikolojisi aşılanmaya başlanmıştır. Toplumun büyük çoğunluğunun ülkede yayılan korkuların etkisi altında geri çekilerek suskunluğu tercih etmeleri üzerine, ülkede bürokrasi, bilim, güvenlik gibi toplum kesimleri konuşamayınca, karşıt kesimler muhalefet yapamaz hale gelmiştir. Bu durumda ülkede kurulan baskı düzeni ile demokrasi ortadan kaldırılınca, ülke suskunlar cenneti gibi bir duruma dönüşmüştür. İşte bu noktada her şeyin bittiği bir aşamaya gelinince, yer altı dünyasının önde gelen yöneticilerinden birisi ortaya çıkarak, yaptığı videolar aracılığı ile basın ve medya düzenindeki sınırları aşarak hem doğruları söylemeye başlamış hem de halktan gizlenen yolsuzlukları da açıklayarak halk kitlelerini sürüklendikleri karamsarlık çizgisinden çıkarmaya çalışmıştır. Birbiri ardı sıra gelen on videonun ortaya koydukları ile ülkenin olumsuz fotoğrafı açıklıkla gözler önüne serildiği için, Türkiye’deki güçlü mafyanın iç savaşa doğru bir körüklenme içinde olduğu anlaşılmıştır.
 
 

Bütün dünya ülkelerindeki mafya örgütleri içinde bulundukları ülkenin siyasetini ele geçirerek devlete zarar verdikleri bir dönemde, Türkiye’de bir yeraltı dünyası önderinin bunun tam aksi yönde ortaya çıkarak gerçekleri dile getirmesi tam da devletin bittiği noktada gerçekleşmiştir. Devlet çatısı altında resmen görev yapan bürokrat ve uzmanlar gibi yer üstü otoritelerinin sustuğu bir yerde yeraltı dünyasının bir temsilcisinin çıkarak her şeyi açıkça dile getirmesi , ülkenin bir iç savaş tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu, yolsuzluklar ile bitirilen devletin hızla çökme noktasına getirildiğini ve böylesine bir durumda devletin ve milletin paralarının yolsuzluklar üzerinden yurt dışı bankalara kaçırıldığını, parasız kalan devletin bu süreç içerisinde çalışan halk kitlelerinin maaş ve ücretlerini ödeyemez durumlara sürüklenerek çökeceğini dile getirmiştir. Çökertilen devlet düzeninin gözler önüne çıkartılmasıyla birlikte devletsizlik çukurunda boğulmamak üzere harekete geçebilecek bazı toplum kesimlerinin devlet sonrası aşamada ülkenin başına geçerek, siyasal boşluk alanında yeni bir örgütlenme türü olarak kendi devletlerini kurmak üzere yola çıkabildiklerinin çeşitli örnekleri dünya siyasal tarihi içinde görülebilen gelişmeler olarak bugünün Türkiye’sinde önem kazanmıştır. Yer altında cirit atan derin devlet yapılanmalarının mafya örgütleriyle birlikte çalışmaları bazen iç savaşların çıkartılmasına kadar gidebilmekte, bazen da bunun tamamen tersi bir çizgide iş savaşa giden süreçlerin önlenmesinde etkili olabilmektedir. Devletlerin görünmeyen yüzlerini temsil eden yer altı örgütleri ya da mafya yapılanmaları, ülkeleri mafya egemenliğinde mafyokrasi adı verilen karanlık çete yönetimlerine devlet gücünü teslim edebilmektedirler. Devlet güçleri ile yer altı dünyasında çekişen mafya güçlerinin zamanla kendi devletlerini kurmak istemeleri, dünyanın her bölgesindeki devletlerin çatısı altında iç savaşa giden yolları açıklığa kavuşturmuştur. Silahlı kadroları profesyonel bir biçimde kullanabilen ve ülkenin her yerinde silah zoru ile her istediğini yapabilen çeteler, devletsizlik ortamında devletlerin yerini almaya çalışmaktadırlar.
 
 

İç savaşların birinci koşulu devlet düzenlerinin çökmesidir. Çökertilen devlet düzenlerinin yarattığı boşluk alanda her kes kendi devletini kurma noktasına geldiğinde, Sovyet devrimi öncesi Rusya’da bu yüzden siyasal çekişmeler çok büyümüş ve toplumsal patlamalara yol açınca, çeteleşen gruplar kendi devletlerini kurabilmenin arayışı içine girerek ve diğer çetelerle karşı karşıya gelerek iç savaşın öncüsü olmuşlardır. Rusya tarihi bu durumu ortaya koyarken Japonya yenilgisiyle Rus Çarlığının çökertilmesi üzerine bütün Rusya’da bir devletsizlik dönemi yaşanmış ve daha sonraki aşamada da New York borsasının Troçki gibi bir komünist önder aracılığı ile gönderdiği yüklü miktardaki para ile de Kızıl ordu kurularak, Sovyetler Birliği devletinin Rus Çarlığı yerine kurulması gerçekleştirilmiştir. Rusya devletinin çatısı altında yaşayan, Tatarlar, Başkırtlar ve Kazaklar ile diğer Türk ve Müslüman topluluklar kendi devletlerini kurmak için yola çıktıkları zaman, Rus devletinin silahlı vatan savunması ile karşılaşmışlar ve bu yüzden de başarılı olamamışlardır. Çarlık sonrasındaki dağınıklık iç savaşa giden yolu açarken, çarpışan etnik ve dini grupların çeteleşmesiyle karşılaşılmış ama Rusya devletinin ülkesinin çok geniş olması yüzünden, tek bir devlet yerine yerel bölgelerdeki küçük devletlerin Sovyetler adıyla bir araya geldiği bir konfederasyon devleti kurulabilmiştir. İç savaşın bitirilebilmesi için büyük ve güçlü bir ordunun kurulması gerekmiştir. New York borsasının vermiş olduğu dolarlar ile komünist devrim yapılmış ve silah satın alınarak Kızıl Ordu gibi dünyanın ikinci büyük ordusu kurulmuştur. İç savaş çıkartabilmenin ya da önleyebilmenin ikinci yolu olarak silahlanma olgusu esastır. Nitekim Troçki Amerikan borsasından aldığı paraları silaha yatırınca, Kızıl ordunun kurulması gerçekleşmiş ve bunun üzerine gene eski topraklar üzerinde Moskova merkezli yeni bir devlet silahlanarak ordu kurma yolu ile örgütlenmiştir. Rus iç savaşının önlenmesi ancak böylesine büyük bir silahlı gücün ortaya çıkarılması ile sağlanabilmiştir. Rusya’da iç savaş sırasında kendi devletini kurmak isteyen etnik grupların silahlanarak çeteleşmesi gerçekleşince , Kızıl ordu ile daha büyük bir silahlı güç ortaya çıkarılarak iç savaş önlenmiş ve merkezi siyasal oluşum ile de bir ideolojik devlet, yerel örgütlenmeler olan Sovyetler üzerinden kurulmuştur . Moskova merkezli kurulan Kızıl ordu ortaya çıkınca eyalet devleti olmaya çalışan çetelerin önü kesilmiştir.
 
 

İç savaşın ilk şartı devletin çöküşü ise ikinci şartı da silahlanmadır. Kim ülkedeki silahları eline geçirirse ya da savaş sırasında hangi taraf ülkedeki silahları toplayarak kontrol altına aldıysa, iç savaşı o kesim kazanacaktır, çünkü devlet silah ile kurulur ve silahları toplayarak güçlenen taraf da devletin kurucusu olmaktadır. İç savaşın üçüncü şartı ise ülke içindeki bütün örgütlerin içine silahlı savaş aracılığı ile kendi devletini kurmak isteyen etnik, kültürel ya da dinsel grubun temsilcilerinin yerleştirilmesidir. Bu gibi işbirlikçi ya da öncü kadrolar zaman içerisinde karşı karşıya gelerek ya da içine girdikleri örgütlerin yönetimlerinde yer alarak, birbirleriyle çekişme ve çatışmalara kalkışabilirler Ülkeyi içeriden ele geçirme ve toplumda üstünlük kurmak için örgütlere sızma hareketleri, iç savaş senaryolarının içinde birbirini takiben uygulanan hegemonya kurma planlarının bir parçasıdır. Örgütleri içeriden kuşatma girişimlerinde belirli yerlere yerleştirilen kadroların iç işgalcilik yaparak devlet ve toplum üzerinde hegemonya girişimlerine kalkışmaları gibi durumlarda, taraflar arasında gerginlik en üst noktaya kadar tırmandığı için gelinen yeni aşamada, iç savaş gene ters koşullar üzerinden gündeme gelebilmektedir. Milli devletlerin birliği ve bütünlüğü ile ulusal toplum yapılarının örgütlü birlikteliği, iç savaş girişimleri ve çığırtkanlıkları sırasında bozulabilmekte ve bu doğrultuda başlamış olan iç savaş kıvılcımları da genişleyerek ülke sınırlarını zorlayabilmektedir. İç savaşlar sınırları aşarak sınır ötesi noktalara geldiği aşamada artık iç savaştan değil, bölgesel ya da küresel genişlikteki büyük savaşlardan söz edilmesi gerekmektedir. Bir ülkedeki iç savaş komşu ülkelere sıçrarsa, aynı anda birkaç ülkede bu doğrultuda karışıklık çıkacağı için, artık iç savaş geride kalmakta ve normal bir savaş oluşumundan söz edebilmek gerekmektedir. Dünyanın bütün ülkelerinde ortaya çıkan iç savaş senaryolarının bu açıdan paralel yanları bulunmaktadır.
 
 

Yer kürenin merkezi denizi olan Akdeniz’de kıyısı olan bütün ülkelerde tarihin belirli zamanlarında iç savaşlar çıkmıştır. Öncelikle imparatorlukların dağılması aşamasında yeni kurulan ulus devletlerin ülke sınırları belirlenirken ya merkezi ulus devletin ya da eski imparatorluk alanında yeni ortaya çıkmak isteyen alt kimlikli küçük ulus devletlerin ülke arayışları sırasında, birbirleriyle karşı karşıya gelerek sıcak çatışma noktasına gelindiği sırada iç savaşlar patlak vermektedir. Eski imparatorluklar çağında belirli bölgelerde oluşan alt kimlikler ya da bunların kültürel yapılanmalarını yansıtan farklı diller, getirmiş oldukları farklılıkları nedeniyle toplumdaki birlik ve bütünlük ortamını ortadan kaldırmaya yönelik zorlamaları toplumsal taban üzerinden kamuoyuna taşımaya başladıkları aşamada her ülkede iç savaş çıkartma potansiyeli birden kinetik enerjiye dönüşerek eylemsellik kazanmaktadır. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve de Yunanistan gibi Akdeniz bölgesi devletlerinin ulus devletler olarak sınırları belirlenirken, iç savaşlar aşamasından geçtikleri görülmektedir. Avrupa ülkeleri dünya çapında emperyalizm ve sömürgecilik yaparken, kolonileri üzerinden imparatorluk düzenlerini kurmaya çalışmışlar ama iki büyük dünya savaşı sonrasında yeni ulus devletler olarak Avrupa kıtasındaki yerlerini alırlarken, kültürel alandaki çok yönlülük yüzünden iç çekişmeleri tam olarak ayarlayamamışlar ve büyük ulus devletlerden, küçük ulus devletler ortaya çıkarma sürecinde bu süreci tam olarak tamamlayamamışlardır. Bugün Avrupa Birliği yüzyılın başlarında çizilmiş olan sınırlar üzerinden otuz devletli bir kıtasal federasyona dönüşmeye çalışırken zorlanmakta ve Büyük ulus devletler olan Almanya’da Bavyera, Fransa’da Korsika, İngiltere ‘de İskoçya, İtalya’da Padanya ve İspanya’da Katalanya gibi kendi içinden bir küçük ulus devlet doğurma gibi yeni bir aşamayla karşı karşıya gelmektedirler. ABD’de Alaska, Teksas ve Kaliforniya gibi büyük eyaletlerin de merkezi federasyondan ayrılarak bağımsızlık devlet olmaya çalışmaları da böylesine bir dönüşümü destekleyerek, Avrupa tipi ulus devletlerin geleceğini karartarak hepsini bir iç savaş sürecine mahkûm etmektedir. Bütün dünyaya hem emperyalist imparatorluklar hem de ulus devletler çağında örnek olarak öncülük etmiş olan, beş büyük ulus devletin kendi içinden küçük ulus devletler çıkartma operasyonuna karşı izleyecekleri hukuk ve siyaset yolu, dünyanın geleceği için yön gösterici olacak ve küresel çıkmazın iç savaşlara dönüşümünü önleyecektir. Unutulmamalıdır ki, diğer kıtaların üzerinde yer alan bütün büyük ulus devletlerde birer küçük ulus devlet doğurma problemi vardır.
 
 

Kendiliğinden çöken ya da çökertilen ulus devletlerde otorite boşluğu alanlarında, belirli bölgelerde oluşan alt kimlik ve dini inanç farklılıkları hemen yeni bir ulus devlet oluşumunu ortaya çıkarabilmekte ve yer yüzü hegemonyası peşinde koşan büyük devletleri harekete geçirerek, birbirleriyle sahip oldukları rekabet düzeni çerçevesinde bunların birbirlerinin içini karıştırarak emperyal oyunlar oynamalarına neden olmaktadır. Dünyanın büyük devletleri hem kendi güvenliklerini ve birliklerini güçlendirmeye çalışarak yollarına devam etmeye çalışırlarken, diğer yandan da geride kalan büyük ulus devletlerin sınırları içinde zamanla oluşan küçük ulus devlet oluşumları ile de yakından ilgilenerek, bunları üst düzey yöneticileri aracılığı birbirlerine karşı kışkırtabilmektedirler. Sınır dışı müdahaleler aracılığı ile alt kimlikli küçük ulus devletlerin bağımsızlık arayışı içine girmeleri, içinde bulundukları büyük ulus devletlerin kamu düzenlerini bozacağı için, var olan bütün büyük ulus devletleri parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya getirmektedir. Bu çerçevede her coğrafyadaki benzeri durumlar, büyük ulus devletlerin geleceği açısından iç savaş tehditlerini gündeme getirmekte ve bunları zaman içerisinde yaygınlık kazanarak, tüm devletler açısından bölücü ve yıkıcı yansımaları olabilecek siyasal tehditler olarak öne çıkarmaktadır. Küresel şirketler büyürken, ulus devletlerin küçülmesi istendiği için, küçük ulus oluşumlarının hızla devletleşerek içinde bulundukları büyük ulus devletleri, tıpkı Sevr haritasında olduğu gibi küçük ulus devletlere doğru dönüştürmeye yönlenmesi için kapitalist merkezlerde önemli çalışmalar yapılmaktadır. Böylece büyük devletler arasında dünya ve bölge hegemonyası kavgaları ürerken, büyük ulus devletler ile küçük devletler arasındaki çekişmelerin sıcak çatışmalara dönüşmesi üzerinden iç savaş senaryoları ayrılıkçı ve bölücü hedefler doğrultusunda yeryüzü kıtaları arasında görülmektedir. Avrupa ‘da başlamış olan bu sürecin, Balkanlar üzerinden atlayarak Orta Doğu, Avrasya bölgesi, Asya ve Afrika kıtaları ile birlikte iki büyük dış kıta olan Avustralya ve Amerika toprakları üzerinde de bölgelerin özel koşulları dikkate alındığında, birbirinden farklı senaryolar olarak dünya gündeminde öne çıkmaktadırlar.
 
 

Uluslararası konjonktür bugün gelinen aşamada her ülkede iç savaş çıkartabilmek açısından son derece elverişli bir duruma gelmiştir. Devletler arası rekabet ortamı devam ederken, uluslararası kapitalizmin küresel bir emperyalizme yönelerek ulus devletleri hedef aldığı bir noktada, ulus devletlerin parçalanması kaçınılmaz olarak öne çıkmakta ve küresel şirketler ile ulus devletler birbirleriyle çekişmeye başlamaktadır. Bu aşamada bölücü ve ayrılıkçı siyasal oluşumlar küresel patronlar tarafından izlenerek desteklenmekte ve bunlara küçük ulus devlet olarak yola devam edebilmeleri açısından gerekli olan bütün yardımlar yapılırken, dış güçler silah ve savaş araçlarını isyan ve ayaklanma girişimleri için küçük devlet olma yolundaki bölücü ve ayrılıkçı oluşumlara dışarıdan müdahaleler ile karışmaktadırlar. Böylesine çelişkili durumlar ortaya çıkarken, yeni dünya düzenine giden yollar küresel şirketler ile yeni oluşan küçük ulus devletçikler ortaklığına dayanmaktadır. Dünya haritası üzerinde bulunan iki yüz ulus devleti, büyümek isteyen küresel şirketler yeterli görmemekte ve devlet olma statüsünü bu rakamın on misli daha fazla bir siyasal oluşum sağlayarak, büyük ulus devletlerin kontrolünden kurtulma yolunda küçük ulus devletlerin önünü açmaktadırlar. Devletler küçüldükçe şirketlerin önü açılacak, küçük ulus devletler büyük ulus devletlerin denetiminden kurtularak, daha özgür bir biçimde dünya nimetlerini paylaşabileceklerdir. Bu amaçla büyük ulus devletlerin içeriden çökertilmesi gerektiği için küçük ulus alt kimliğinden gelen kişiler bir iç savaş senaryosu doğrultusunda büyük devletlere karşı görevli kılınabileceklerdir. Büyük devletlere saldırı, kamu kurumlarına yönelik yıkıcı girişimler, toplumsal yapıları parçalayıcı her türlü senaryo ve planlar birbiri ardı sıra gündeme getirilerek, ülkenin toptan bir iç savaşa sürüklenebilmesi için gereken her yardım yapılabilmektedir. Toplumsal fay hatlarında gerginlikler yaratarak büyük ulus devletlerin çöküşe ve parçalanmaya yönlendirilmesi, bugünün koşullarında ortaya çıkan iç savaşların ana nedenidir. Birinci Dünya savaşı sonrasında ortaya çıkarılan bölücülük anlamında bir Balkanizasyon, iç savaşlar yolu ile dünya haritasında yaygınlaştırılmak istenmektedir.
 
 

Küresel emperyalistlerin kullandığı en büyük silahlardan birisi olan ekonomik iflas senaryoları bütün büyük ulus devletlerin karşısına çıkarılan en büyük tehditlerden birisidir. Küreselleşme sürecinde ekonomiyi devletlerin elinden alarak şirketlerin eline teslim eden emperyalizm, bugün gelinen noktada merkezi devletlerin gücünü kırarak ve ekonomik açıdan sömürge konumuna düşürerek dünya halklarını işsizlik ve açlık krizlerine doğru iteklerken, iç savaşa doğru ülkelerin sürüklenmesini gerçekleştirmektedir. Ekonomik çöküntü iç savaş çıkartmanın en önemli koşullarından birisidir. İşsiz bırakılan ve açlığa mahkûm edilen halk kitlelerinin midesine her gün yeterli gıda girmeyince, nur topu gibi darbelerin boş midelerden doğması gibi durum değerlendirmeleri kamuoyu önünde eskisinden daha fazla yapılmaktadır. Devletlerin çöküşü, silahlanma yarışı, emperyalist oyunlar, hegemonya girişimleri, alt kimlikçi etnik ve dinsel yapılanmalar, küçük ulusların bağımsızlaşma girişimleri ile birlikte, ekonomik çöküntüler de iç savaşların gündeme gelmesine yol açan en önemli nedenler arasında yer almaktadır. Merkezi devletlerin büyük emperyal girişimlere karşı kendisini korumaya çalışması ya da bölünmeyi önlemek için ülkeyi bütünleştirici ulusalcı girişimlere büyük ulus devletin ağırlığı doğrultusunda hareket etmesiyle birlikte, ülke içinde ulusçuluğun yükselerek gelişmesini sağlamaktadır. Ne var ki, küresel şirketler ve onların yerli işbirlikçilerinin ortaklığında doğa olayları zorlanarak yapılan depremler, seller, yangınlar ya da toplumsal olayları ve gelişmeleri etkileyecek derecede, halk kitlelerine dönük saldırı senaryoları ile halk kitleleri hem korkutularak hem de kaotik kargaşa olayları ile rahatsız edilerek karamsarlığa düşürülmektedir. Olumsuz kitle psikolojileri yaratılarak halk kitlelerinin gelecekten beklentileri ve umutlarının önüne çıkılmasıyla istenen pasiflik ve teslimiyetin sağlanması da gene iç savaş senaryoları sırasında gündeme getirilebilecek olumsuzluklardır.
 
 

Türkiye dünyanın merkezinde yer alan bir büyük ulus devlet olarak, Avrupa Birliğinin büyük ulus devletleri ile rekabet içindedir. Bu doğrultuda yirminci yüzyılın haritası iki büyük dünya savaşı sonrasında çizilirken, İngiltere’nin öncülüğünde Türkiye Cumhuriyeti’nin küçük ulus devletlere bölünmesi, Sevr planı olarak uygulama alanına getirilmek istenmiş ama Lozan Antlaşması ile, bu doğrultuda Anadolu’da başlatılmış olan isyanlar ve ayaklanmalar aracılığı ile iç savaş senaryolarına karşı çıkılmıştır. Osmanlı devleti İstanbul’da bitirilirken, Anadolu halkı ayağa kalkarak kendi geleceği ve güvenliği amacıyla Ankara’da yeniden bir büyük ulus devlet kurmayı başarmıştır. İngiliz devletinin Osmanlı sonrası merkezi bölge planında Balkanizasyon oluşumunu Orta Doğu’ya taşımak gibi bir hedef olduğu için, Misakı Milli sınırları içinde kurulmuş olan büyük ulus devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti kendi içindeki coğrafi bölgelere ayrılarak yedi küçük ulus devlete bölünmeye çalışılmış ama, Misakı Milli programından geri adım atmayan Türk ulusu, kurucu önderin ortaya koyduğu ulusal kurtuluş amaçlı mücadeleyi sürdürerek ve büyük ulus devletine sahip çıkarak , coğrafi bölgelerde küçük ulus devletler yaratma planlarını ulusal güç birliği temelinde önlemiştir. Ne var ki, aradan bir yüzyıl geçtikten sonra emperyalizm yeni bir dünya düzeni kurarken, büyük ulus devletler ile birlikte Türkiye’yi de coğrafi bölgeler sınırı içinde, küçük devletçikler federasyonuna dönüştürmeye çalışmakta ve bu amaçla da büyük destekler sağlayarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni yok oluşa kadar sürükleyecek büyük bir iç savaşa doğru sürüklemektedirler. Gelinen yeni aşamada, Batı blokunun büyük ülkeleri, Türkiye’nin küçültülmesi doğrultusunda ülkeyi küçük ulus devletlere bölecek bir iç savaşın gerçekleşmesini hedeflemektedirler. Bu aşamada soğuk savaş döneminin güvenlik örgütlerinin artık eskisi gibi Türkiye ya da benzeri büyük ulus devletleri koruyamadığı görülmektedir. Son dönemde Türk toplumu batıdan yana olanlar ve Türkiye’den yana olanlar biçiminde bir kamplaşmaya doğru yönlendirilmekte ve batı hegemonyasının Türkiye’yi batının çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmesi için, batının büyük devletleri ve onların yerli işbirlikçileri Türkiye’yi bir iç savaşa doğru yönlendirebilmenin çabası içine girmiş görünmektedirler. Bugün gelinen noktada, Türk ulusuna yeniden Kuvayı Milliye mücadelesine kalkışmak gibi bir ulusal direnç mücadelesi gerekmektedir. Atatürk Cumhuriyetinin sonsuzluğu için “Hodri Meydan “ denilmelidir.
 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN