türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2021 Cuma

CUMHURİYET‘İN TEMEL İLKELERİ DEĞİŞEMEZ

 


 
 
CUMHURİYET‘İN TEMEL İLKELERİ DEĞİŞEMEZ
 
 
 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 

Türkiye Cumhuriyeti koskoca bir yüzyılı geride bırakarak yüzüncü yıldönümünü kutlamaya yöneldiği bugünkü aşamada, geçmişten gelen bir yüzyıllık birikimin çağ değişimi gerçekliği karşısında, topluca ele alınarak geleceğe yönelen bir doğrultuda Türk ulusunun yeni hedeflerinin ortaya konulması gerekmektedir. Yaklaşık olarak son dönemde yaşanan çeyrek yüzyıllık geçiş aşamasında Türk ulusunun cumhuriyet devleti hakkında bazı yalan yanlış değerlendirmeler yapılarak, çağ değişiminden yararlanmaya çalışan bir fırsatçı bakış açısıyla gerçekler çarpıtılmaya ve böylece ikinci yüzyılına doğru emin adımlarla yürümekte olan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletine egemen güçler ,ile emperyalist devletler ve bazı güç merkezleri kendi çıkarları doğrultusunda yön vermeye çalışmakta ve yeni bir dünya düzeni kurulurken, kendi çıkarlarına uygun düşecek yeni bir yapılanma modelini oluşturmaya çalışmışlardır. Bu yüzden de Atatürk Cumhuriyetinin kuruluşundan ileri gelen devlet modeli ile cumhuriyetin temel ilkelerine karşı çıkarak, ülkeyi kurucu iradenin tercihlerinin ötesine doğru bir yerlere çekmeye çalışmışlardır. Özellikle Sovyetler Birliği gibi bir büyük siyasal yapılanmanın dağılmasından sonra yeni dünya düzeni arayışları küreselleşme hedefleri doğrultusunda desteklenerek, Türkiye Cumhuriyeti devletine yeni bir yön verilmek için yoğun çalışmalar yapılmış ve bu doğrultudaki girişimler aracılığı ile de açıktan cumhuriyet karşıtlığı ya da daha da ileri gidilerek, düşmanlıkları örgütlemek için çaba gösterilmiştir. Böylesine bir yöneliş nedeniyle, Türkiye Cumhuriyeti bugün hem Türk ulusunun hem de dünya kamuoyunun önünde siyasal bir mesele olarak yeniden tartışma konusu yapılmaktadır.
 
 

Merkezi coğrafyanın tam ortalarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, üzerinde kurulu bulunduğu topraklar ve arazi parçasının dünya karaları üzerindeki konumu ile ele alındığında, bilimsel kitaplarda anlatılan biçimde bir jeopolitik değerlendirme kendiliğinden devreye girmektedir. Beş kıta üzerine kurulmuş olan dünya karaları yapılanması ve buna uygun bir biçimde gündeme gelen dünya devletleri haritası üzerinde bugünkünden farklı yeni çalışmalar yapıldığı görülmektedir. Çeşitli siyasal merkezlerin, dinci grupların, tarikat cemaatlerinin, büyük şirketlerin ve alt kimlikli yeni uluslaşma projelerinin devreye sokularak, yeni ortaya çıkan güçler dengesi çizgisinde, eskisinden çok farklı bir yeni bölge haritası ortaya çıkartmak isteyen emperyalizm ve Siyonizm ittifakının orta dünyada var olan yirmi iki devletin sınırlarının değişeceğini, ABD dışişleri bakanı aracılığı ile ve gene bu yönde açıklamalar yapan eski ABD genel kurmay başkanının bu bölgede on civarında yeni devlet kurulacağını açıklarken, bu topraklar üzerinde kurulu bulunan devlet düzenlerinin bozulacağı gibi bir yeni yaklaşımı yavaş yavaş ön plana çıkarmaktadırlar. Dünya tarihi incelendiği zaman her dönemde farklı devletler düzeni ile karşı karşıya kalındığı görülmektedir. Devletleşme olgusunun yaygınlık kazanmasıyla birlikte ilkel toplum aşaması sonrasında, önce din devletleri daha sonra imparatorluklar ve yirminci yüzyılda da ulus devletler tarih sahnesine çıkmışlardır. Şimdi de gelinen son aşamada tekelci şirketler küresel imparatorluk oluşturmak amaçlı çabalar gösterirken, diğer yandan orta boy devletlerin daha da büyüyerek bölgesel hegemonya düzenleri oluşturmaya çalıştıkları görülmektedir. Nitekim, iki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasından sonra yaklaşık olarak çeyrek yüzyılda, yeryüzündeki düzeni değiştirebilme hedefine yönelik sıcak girişimler, olaylar ve dış müdahaleler birbirini izlemektedir. Böylesi bir aşamada dünyanın ortalarında kurulmuş olan Türk devleti asıl hedef olarak ele alınarak, siyasal, ekonomik ve bilimsel saldırılara konu yapılmaktadır. Bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti anayasasının temel maddeleri üzerinden saldırganlık geliştirilirken, açıktan cumhuriyet düşmanlığı yapılmaktadır. Türkiye’nin asıl gündeminde olmayan bir anayasa değişikliği dışarıdan dayatılarak devlet değişikliği istenmektedir.
 
 

Bütün ülkelerin tarihine bakıldığı zaman anayasa meselesinin aslında bir devlet sorunu olarak öne çıktığı görülmektedir. Şimdiye kadar yaşanan siyasal dönemlerde dünya hegemonya kavgası doğrultusunda dünya ülkelerinde ve bunların ötesinde daha geniş bölgelerde yeni siyasal oluşumlar ya da devlet projelerinin devreye girdiği görülmektedir. Devir değişmesiyle birlikte her dönemin öne geçen büyük devletlerinin, uluslararası hegemonya peşinde koşarken hem kendi bölgelerinde hem de dünyanın öbür kıtalarında kendi merkezli yeni bir emperyal güçlenme projesini gerçekleştirmeye yöneldiklerinde, arazi üzerinde eskiden kalan devlet modelleri ile uğraşmaya başladıkları görülmektedir. Bu gibi devletleri zamanla ya içeriden ya da dışarıdan hazırlanan senaryolar aracılığı ile tarih sahnesinden silmek için her yola başvurduklarını, tarih kitapları bugünün insanlarına anlatarak, bu çizgide geçmişten gelen bütün devlet yapılanmalarının tehlike içinde olduklarını günümüz kuşaklarına açıklamaktadırlar. Dünya haritası üzerinde yer alan her devlet geçmişten gelen bir siyasal yapılanma olarak kazanılmış haklara sahip olmakta ve değişim sürecinin gündeme getirdiği yeni emperyalistlere karşı devletler, hem bağımsız varlıklarını hem de kazanılmış bütün haklarını uluslararası hukuka uygun bir biçimde koruma doğrultusunda, her türlü güvenlik önlemlerini almak durumundadırlar. Değişen dünya konjonktürü çerçevesinde her siyasal dönemin güç merkezleri geliştirdikleri siyaset ya da doktrinler üzerinden kendilerini merkeze alan ve kendi ulusal çıkarlarına öncelik tanıyan çeşitli yolları deneyerek ve kendi merkezleri üzerinden diğer devletlere dönük yaklaşım biçimleri ortaya koyarak, milli bir savunma sistemi geliştirme yoluna baş vurabilmektedirler. Yeni dönemlerin gündeme getirdiği farklı koşullar ve ortamlarda eski devletler ayakta kalabilmek üzere savunma amacıyla ulusal ve ülkesel savunma yöntemlerine baş vururlarken, kendi devletlerinin yapısına, kuruluş modeline ve sahip oldukları siyasal doktrinlere uygun düşecek yol ve yöntemler bularak, yollarına devam edebilmenin arayışı içine girebilmektedirler.
 
 

Normal koşullarda her devlet kendi siyasal yapılanmasına, her millet de kendi değerleri üzerinden sahip olduğu değerlere ve zenginliklere sonuna kadar sahip çıkmaya ve onları daha da geliştirerek, devletlerarası rekabet düzeninde diğer devletleri geride bırakarak, tüm yarışma konularında en ön planda yer alabilmenin mücadelesini vermektedirler. Bu çizgide her devletin kuruluş modeli ve bunun arkasındaki kurucu iradenin, devletlerin geleceği açısından fazlasıyla rolü bulunmaktadır. Tarihsel dönemeç üzerinde ortaya çıkan özel durumlar, kalıcı bir potansiyele dönüşebilmek üzere iç dinamikler aracılığı ile evrilirler. Özellikle devrimler, reform dönemleri ya da geçiş aşamaları sırasında ortaya çıkan durumlar çok karışık olabilir, birbiriyle çelişkili gelişmeler gösterebilir ya da çeşitli alternatif gelişmeler karşısında kalıcı olamayabilir. Bu yüzden her dönemin siyasal iktidarı, geleceğe yönelik değişim rüzgarları karşısında daha dikkatli davranarak, o dönemin koşullarına uygun ilke ve esasların bir araya getirilmesiyle oluşturulan sistematik bütünlüklü bir politika aracılığı ile, her türlü saldırı ve yıpranmaya karşı kendini korumaya ve bu arada da uygulama alanında gündeme gelen ya da kendilerinin getirdikleri ilke ve esasları geliştirerek bütünsel bir model geliştirmeye ve o modelin çatısı altında gelecek dönemlerde de var olabilme doğrultusunda kurumlaşmaya önem vermektedirler. Böylesine bir modelleşme oluşumu ile daha başlangıçta kendisini yeni bir model olarak öne çıkaran değişim programlarının dışarıdan dayatılması gibi saldırılara karşı, öncelikli bir kurumlaşma programı ile kendisini yenileyerek siyaset alanında kurumlaşabilen yeni siyasal yapılanmalar, değişim rüzgarları ile dönüşüm programlarına karşı direnebilme şansına sahip olabilecek derecede güçlendikleri için zamanla toplumsal tabana yönelik konsalidasyon programları ile kurumlaşma süreçlerinde daha hızlı hareket edebilmektedirler. Gelmekte olan yeni siyasal dönemin iktidar sahiplerinin var olan kamu düzenini bozmaya ya da değiştirerek dönüştürmeye yönelik girişimlerine karşı, kurumlaşan siyasal devlet modellerinin sert direnişler göstererek ve zaman içinde değişen koşullar doğrultusunda kendini yenileyerek ve modellerini gözden geçirip güncelleştirerek yola devam edebildikleri görülmektedir.
 
 

Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyılın başlarında kurulmuş, birinci dünya savaşı sonrasında var olabilmek için bir ulusal kurtuluş savaşı vermiş ama daha sonraki aşamada ikinci dünya savaşı depreminde ayakta kalarak varlığını korumasını bilmiştir. Dünya değişirken, batının kapitalist dünyasına karşılık doğunun sosyalist dünyasını ortaya çıkaran uluslararası gelişmeler, daha sonraki aşamada sosyalist sistemin de dağılmasını gündeme getirirken, Türk devletinin çevresinde çok büyük gelişmeler meydana gelmiştir. İkinci kutup olarak ortaya çıkan Sovyetler Birliği gibi bir dev yapılanmanın çöküşü ile birlikte on beş devlet bağımsız olmuş ve Türkiye devletinin çevresindeki geçmişten gelen yapılanmalar tümüyle çökmüştür. Bunun üzerine büyük bir bölgesel federasyonun yıkılması sonrasında bu alanda var olan küçük ve orta boy devletler siyasal boşluğa doğru sürüklenmişlerdir. Bu aşamada Avrupa Birliği doğuya açılarak Hristiyan doğu devletlerini sınırları içine almaya çalışarak, Sovyetler Birliğinin yerine Avrupa Birliğinin geçmesine çalışmış ama yeni dönemde batı dünyasından gelerek bölgeye yerleşen İsrail ve onun büyük kurucusu olan Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu ile birlikte Avrupa Birliğine de karşı çıkarak merkezi coğrafya alanında hegemonya yarışına yeniden kalkışmışlardır. Eski Sovyet cumhuriyetleri Rusya ve Avrupa Birliği arasında paylaşılırken tam ortada kalan Türkiye sağdan ve soldan, ya da doğudan ve batıdan veya kuzeyden ve güneyden gelen çeşitli siyasal rüzgarların saldırısına uğramıştır. Merkezi coğrafyanın tam ortasındaki merkez ülke olarak Türkiye bütün yönlerden estirilen siyasal rüzgarlara karşı hedef haline getirilerek ve de parçalanarak çökertilme senaryosuna alet edilmek istenmiştir. Böylece, küreselleşme görünümünde yeni bir emperyalist saldırıya kalkışan batılı büyük devletlerin çekişmeleri, Türkiye’yi belirsiz bir geleceğe doğru sürüklerken, Türk devleti en büyük şansı olan kurucu önder Atatürk’ten Türk ulusuna siyasal miras olarak bırakılmış olan Türkiye Cumhuriyeti kendi devlet modeline sıkı sıkıya sarılarak ayakta kalabilmenin mücadelesini vermiştir. Her yönden estirilen yıkıcı ve dağıtıcı siyasal rüzgarlara karşı, Türkiye Cumhuriyeti kendi anayasasının başlangıç kısmında giriş hükümleri olarak konulmuş bulunan tam bağımsız, ulusal, laik ve üniter devlet modeli ile Türklerin çağdaş cumhuriyet düzeni korunarak tüm rüzgarlara karşı direnilmiştir.


Atatürk ilkeleri adı verilen cumhuriyetin temel ilkeleri belirli bir sistematik bütünlük içerisinde T.C. Anayasa’sının giriş bölümüne kurucu irade tarafından yerleştirildiği için Türk devletinin eskisi gibi ve kuruluş modeli ile var olarak yola devam etmesi sağlanmıştır. Küreselleşme dönemi ile birlikte güncel alana getirilen cumhuriyetin temel ilkeleri bugün T.C. Anayasası ile hem varlığını sürdürmekte hem de Türk devleti ile Türk milletinin büyük değişim aşamasında çökertilmesini önlemektedir. Çeyrek yüzyıllık küreselleşme sürecinde Türkiye Cumhuriyetinin tasfiye edilebilmesi için bütün yolları deneyen emperyalizm ve Siyonizm, küresel şirketlerin çıkarları doğrultusunda yeni bir emperyalist düzen oluşturabilmenin çabası içerisine girdikleri aşamada, Türk devletini merkezi coğrafyanın tam ortasında büyük bir engel olarak görmüşler ve önce yıkıcı sonra da yapıcı siyasetlerinde Türklüğün geçmişten gelen büyük siyasal ve tarihsel birikimi görmezden gelinerek, Atatürk Cumhuriyetini ortadan kaldırabilecek iç ve dış ittifaklara girmişlerdir. Kurucu önder Atatürk önce bir Türk vatanseveri olarak sonra da bir askeri otorite olarak, iki cihan savaşı arasında Türklüğün yüksek yapılanması olarak, bugün Kemalist Cumhuriyet adı verilen Atatürkçü devlet modelini uygulama alanına getirmiştir. Türklerin tarihin dönemeç noktasında kurdukları çağdaş cumhuriyet rejiminin herhangi bir devlet olmadığını ve sahip olunan jeopolitik ortam ve dengelerde gerçekçi bir biçimde kurularak bugünlere erişebilmesi açısından, bu devlet tarih, coğrafya ve jeopolitik bilimlerinin ana ilkelerine uygun bir doğrultuda örgütlenmiştir. Son dönemlerde ortaya çıkan ve yaşanmakta olan değişim süreçlerine karşı, Kemalist Cumhuriyet tam bir savunma mekanizması oluşturarak yıkılmadan bugünlere kadar gelmiştir. Şimdi gelinen yeni noktada bir devlet meselesi olarak, Anayasa konusu ile Türk devleti tarihin derinliklerine gönderilmek istenmektedir ama tüm saldırı ve çabalara rağmen ayakta kalarak bugünlere gelen Türk devleti, Atatürk modeli ile yoluna devam edebilmektedir.
 
 

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde dünya başka yönlere doğru savrulurken, Türkiye’ye de yansıyan yeni dünya düzeni arayışları giderek siyasal alanda etkilerini artırdıkça, Türkiye’nin Kuvayı Milliye hareketinden gelen devlet modeli ile ilgili tartışmalar artmakta ve bu siyasal modele son vermek ya da uygulama alanından kaldırmak üzere çeşitli siyasal girişimler ile Türk kamuoyu karşı karşıya gelmektedir. Türklük ve Türkiye karşıtı kesimlerin emperyalizm, bölücülük, etnikçilik ya da dincilik gibi bugünkü devlet modelini ortadan kaldırabilecek politikaları her fırsatta gündeme getirmeleri yüzünden, Atatürk cumhuriyetinin önü kesilmeye çalışılmaktadır. Cumhuriyetin ilk yılları ve kuruluş döneminde siyasal rejimin temelleri atılırken, gelecekte ülkenin karşısına çıkabilecek her türlü olumsuz durum ve gelişmeler dikkate alınarak ve devletin her türlü tehdide karşı kendini koruyabileceği bir sistem geliştirilerek, devletin ve milletin güvenliği temin edilebilecek bir model ile Anadolu yarımadası üzerinden, Türk devletinin ve milletinin güvenlikleri sağlam bir düzene oturtulmaya çalışılmıştır. Dünyanın tam ortasında yeni bir devlet kurulurken o dönemin iki kutuplu dünya düzeni dikkate alınmış ve bu doğrultuda iki kutbun arasında kalmak gibi bir dönem dikkate alınarak çağdaş cumhuriyetin temeli sağlam atılmaya çalışılmıştır. Bir tarafta batı dünyası diğer tarafta doğu dünyasının yeni sosyalist bloku yan yana gelirken, iki blok arasında kalarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti güney bölgesinde de yer alan Müslüman devletler ile çevrelenmiştir. Böylece üç dünya arasında Atatürk bir merkezi devlet modeli yaratarak, cumhuriyet ilkeleri üzerinden bu yapılanmayı güvence altına almaya çaba göstermiştir. Böylece üç dünya düzeni ortasında bir merkezi devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu gerçekleştirilmiştir.
 
 

Cumhuriyetin temel ilkeleri ile üç dünya arasında kurulan Türk devletinin merkezi bir devlet modeli olmasını sağlayan Atatürk önderliğindeki kurucu kadro bir doğu ve batı sentezi yoluna giderken, ülkenin güneyinde yer alan İslam dünyasını da dikkate alarak laik devlet ile birlikte Müslüman milletin birlikte yaşayabileceği, çağdaş bir siyasal sentezi Türk modeli cumhuriyet yapılanması aracılığı ile uygulama alanına getirmeye çalışmıştır. Çağdaş Avrupa medeniyetini yaratan Fransız devriminden gelen laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik bir elmanın yarısı olarak benimsenirken, elmanın diğer yarısında da Sovyet devriminden gelen devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkelerini kabul ederek, bir Orta Asya geleneğine dayanan ayrı ayrı oklar olarak sistemin bütününe dahil edilmeye çalışıldığı gözlemlenmiştir. Fransız devriminden gelen üç ok aracılığı ile batı dünyasına yüzünü dönen yeni Türk devleti, Rus devriminden gelen üç ayrı ilkeyi de dünya dengeleri çerçevesinde doğu blokuna yönelik bir yeni diyalog ya da denge arayışı olarak benimsedi devletcilik, halkçılık ve devrimcilik ilkelerinin resmen benimsenmesine rağmen, bu ilkeler doğrultusunda bir doğu örgütlenmesi olan Sovyetler Birliği’ne dahil olacak bir arayış ya da buna benzer bir girişim yirminci yüzyılın koşullarında Türkiye tarafından hiçbir zaman denenmemiştir. Türk devleti yirminci yüzyılda çağdaş dünyaya açılışını batı bloku üzerinden gerçekleştirmiş ama dünyanın öbür yarısını da dışlamamak için, Sovyet devriminin temel ilkeleri olarak devletçilik, halkçılık ve devrimcilik kavramlarını altı ok sentezinin ikinci yarısı olarak benimsemiştir. Bu aşamada dünyanın ortasında bir merkezi devlet sentezi ile ortaya çıkan Türk devleti, aynı zamanda içinden geldiği İslam dünyasına da yakın durarak çağdaş batı uygarlığının İslam dünyasına da taşınması için gerçekçi çabalar göstermiştir. İşte bütün bu gelişmeler ve ortaya çıkan yeni durumlar çizgisinde Atatürk’ün merkezi devlet modeli çağdaş bir cumhuriyet yapılanması aracılığı ile orta dünyaya getirilmiştir. Doğu ve batı modelleri orta dünyada merkezi ve siyasal yapılanmaya yönlendirilirken, aynı zamanda bir de merkezi devlet modeli ortaya çıkarak uygulama alanında yer edinmiştir. Çeşitli olayların birbirini izleyerek orta dünyaya yönelik yansımaları öne çıkarırken, Türk devletinin modeli ve yönü belirginleşmeye başlamış ve sonraki yıllarda bir orta dünya devleti olarak bütün bölgenin istikrarı ve güvenliği doğrultusunda, yeni siyasal yapılanmaları merkezi alanda öne geçmiştir. Bu doğrultuda konu bütünüyle ele alındığında, bu iki konu hukuken anlam kazanarak rejim açısından vazgeçilmez bir öneme sahip olmuştur.

Bütün devletlerin hukuki kimliğini temsil eden tüm anayasalarda devletlerin ve buna bağlı hukuk düzenlerinin güvencesi olarak, bazı özel maddeler ya da bölümler yer alabilmektedir. Dünya anayasaları bu açıdan incelendiği zaman, her devletin kendi jeopolitik konumundan ileri gelen bazı özel durumların ya da özelliklerin anayasa metinlerine geçirilerek ve bunlara hukuk açısından güvence sağlanarak, devlet yapılarının zamanla aşınması ya da yozlaşması gibi olumsuz durumların öncelikle önlenmesi için önlemler alınabilmektedir. Türk anayasa sisteminde bu alanda iki ayrı düzenleme yapılmıştır. Öncelikle anayasanın başlangıç bölümünde ifade edilen genel esaslar ile devletin şekli, cumhuriyetin nitelikleri, devletin bütünlüğü ve merkezi yapılanması dile getirilmekte ve bir ulus devletin vazgeçilemez özellikleri olarak resmi dil, bayrak, milli marş ve başkent açıkça belirtilerek kurulmakta olan yeni devlet yapılanmasının temel taşları vurgulanmıştır. Bu genel ilkeler, devlet kurucu iradenin yapmış olduğu sentezin uzantısı olarak anayasanın başlangıç kısmında açıkça vurgulanmıştır. Anayasa açısından önemli olan devletin varlığını ve geleceğini güvence altına almak olduğu için, devletin kuruluş modeli ile ilgili olan bütün koşulların anayasa metni ile her türlü tecavüz ve saldırılara karşı korunması gerektiğinden ya anayasanın başlangıç hükümleri ile ya da anayasanın ilgili maddeleri aracılığı ile anayasal güvence altına alınacak, yani bir anlamda hukuksal garanti altına alınacak olan devlet ve siyasal rejimin temel ilkelerinin topluca korunması işi, böylece anayasa metninde bu ilkelere yer verilerek resmi bir koruma düzeni altına alınmaktadır. Anayasa metni ile resmen koruma sistemi devletlerin siyasal ve hukuki rejimlerinin devamlılığının sağlanması açısından uygulamada zorunlu olmaktadır.
 
 

Dünyadaki siyasal sistemler incelendiği zaman bütün devletlerde az çok birbirine benzeyen koruma ve güvence altına alma yaklaşımlarının, fazlasıyla anayasa metinleri üzerinden gündeme getirildikleri görülmektedir. Her devlet dünya sahnesine çıkarken kendisini güven altına alacak siyasal ve hukuki önlemler ile birlikte varlığını ilan etmektedir. Bu çizgide her devlet kendi hukuksal varlığı ile birlikte bunun dayalı bulunduğu ilkeler ve özel durumları da kendi sistemi içinde koruma altına alarak geleceğe doğru gidişini güvenceye alabilmektedir. Bu açıdan her devletin dayandığı temel ilkeler ile birlikte özel durumları yansıtan yasal düzenlemeler de anayasal düzen içinde ayrı yasalarla sistemin bütünü içine dahil edilerek ve toplu bir koruma sistemi oluşturularak saldırılara karşı daha güçlü savunma ya da koruma olanakları yaratılmaya çalışılmaktadır. Anayasal güvence sistemleri ile hukuki koruma mekanizmaları sistem içindeki koruma ya da kollama yasaları aracılığı ile devreye sokulabilmektedir. Bu açıdan devlet modelinin ve buna dayanan anayasal ya da yasal sistemlerin birbirlerini etkileyerek, ya da her açıdan tamamlayarak korunması gereken bir bütünlük ortaya çıkarması hedeflenmektedir. Bu çerçevede devletler arası rekabet ve çekişme döneminde her devlet birbirinin kuyusunu kazabilir ve bu doğrultuda her türlü siyasal ya da hukuksal saldırılara kalkışarak bu gibi amaçlar için resmen yıkıcılık yapabilmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti devleti bugün kurulu olduğu topraklar üzerinde varlığını sürdürürken, içinde bulunduğu bölgenin yeniden yapılanmasını hedefleyen bir çok emperyalist ve Siyonist plan ve projelerle mücadele ederek, ayakta kalabilmek için cumhuriyetin temel ilkeleri olarak adlandırılan anayasal sistem içinde, ilk dört madde ile özetlenen başlangıç ilkeleri ve gene anayasanın bir başka maddesi ile güvence altına alınan, devrim yasaları devletin ve hukuk kurumlarının bu gibi düzenlemeleri, bütünüyle ele alarak koruması gerektiği açıkça kamuoyuna yansımaktadır. Anayasal koruma altındaki devrim yasalarının yasal güvence altına alınmaları da tıpkı başlangıç hükümleri ile ilgili düzenlemeye benzemektedir. Sırası ile ele alınırsa, Öğrenimin birleştirilmesi yasası, Şapka kullanılması hakkındaki yasa, Tekke ve zaviyelerin kapatılması ile ilgili yasa, Medeni nikah ile evlenilmesi hakkındaki yasa, Uluslararası yazı, rakam, usul, saat ve takvim kullanılması hakkındaki yasa, Türk harflerinin kabul ve uygulanması ile ilgili yasa, Lakap ve ünvanların kaldırılması ile ilgili yasa, Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair yasa, topluca korunma altına alınmıştır.
 
 

İlk dört madde olarak adlandırılan başlangıç hükümleri ile birlikte Devrim Yasalarının da aynı anayasa metni içinde belirtilerek koruma altına alınması, Türkiye Cumhuriyeti devlet modelinin korunması açısından, şimdiye kadar gerekli olan koruma ve savunma mekanizmalarını işletmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşarak bugünkü dünya düzeninin önemli bir devleti düzeyine gelebilmesi için hem anayasanın başlangıç maddesinde belirtilen temel ilkeler, hem de ilgili maddenin içeriğinde gene anayasal güvence altına alınan devrim yasalarının birlikte anayasa metni aracılığı ile korunması, cumhuriyet düşmanı ya da karşıtı merkezlerin saldırılarını önlediği gibi, genel bir koruma düzeni içerisinde de bu ilke ve yasaların beraberce cumhuriyetin daha da ileri gidebilmesi doğrultusunda, gerekli olan ortam ve koşulların birlikte sağlanmasına katkıda bulunmaktadır. Ülkede ulusal birliği ve beraberliği tehlikeye sokabilecek herhangi bir durum ya da gelişmeye karşı devrim yasaları anayasal güvence altında gündeme getirilerek, toplumda geçerli olan kamu düzeninin muhafaza edilmesi için, gerekli olan önleyici önlemlerin alınabilmesi mümkün olabilmektedir. Türkiye’de bir Ortaçağ kalıntısı olan padişahlık düzenini kaldırarak yerine bir ulusal cumhuriyet düzeni kuran Kemalist devrim, modern çağa geçişi sağlarken çağdaş hukukun ve siyasal gelişmelerin her türlü yeniliklerinden yararlanmasını bilmiştir. Türkiye bu hali ile İslam ülkeleri içinde en modern devlet haline gelirken, aynı zamanda da ilk kez bir cumhuriyet devletinin İslam ülkeleri içinde kurulmasını gerçekleştiren ilk devlet olmuştur. Dünya devletleri gelişme ve kalkınma yollarında yarışa kalkışırken, Türkiye devleti cumhuriyetin temel ilkeleri ve Devrim Yasalarının kendisine sağlamış olduğu hareket sahası içinde, fazlasıyla başarılı bir yön izleyerek bugünlere gelebilmiştir. Türk anayasasının ilk dört maddesinde belirtilen cumhuriyetin temel ilkelerinin hem değiştirilmesi hem de değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğinin dördüncü madde de belirtilmesi, T.C. Anayasasının sert bir anayasa olduğunu göstermekte ve devletin yapısını değiştirmek isteyen siyasal kesimlere karşı anayasa da kesin bir durum ilan edilerek, herhangi bir girişimde bulunmamaları gerektiği teklif dahi edilemez biçiminde katı bir önleyici statüye kavuşturulmaktadır.
 
 

Dünya anayasaları incelendiği zaman birçoğunda değiştirilemez maddeler bulunduğu ve bu gibi düzenlemelere yer veren ülkelerin de jeopolitik konumları gereği anayasal düzenlemelerle kendilerini sıkı sıkıya bağlı hissettikleri görülebilmektedir. Bu konuda örnek aranırsa, ABD Anayasasının cumhuriyetçi yönetim zorunluluğu getirdiği, Brezilya anayasasının federal yapı ve temel haklarda değişikliğe izin vermediği, Fransız anayasasının ülkenin bölünmez bütünlüğüne önem vererek cumhuriyet rejiminin hiçbir biçimde değiştirilemeyeceği, Alman anayasasında insanların onur ve haysiyetine dokunulamayacağı ve Almanya’nın sosyal bir federal devlet olduğu, Portekiz anayasasının ulusal bağımsızlık ile devletin birliği ve laikliğin korunması gerektiğini, Yunanistan anayasasının kuvvetler ayrılığı ile cumhuriyetin bağımsızlığını, Romanya anayasasının üniter yapı resmi dil ve cumhuriyetin değişmeyeceği, Norveç anayasası ise anayasa ilkelerine aykırı yasa çıkartılamayacağını, Kazakistan anayasasında üniter devlet ve cumhuriyet rejiminin değiştirilemeyeceğini, Rusya anayasası insan hakları ve federasyon devletinin korunması gerektiğini, Türkmenistan anayasası cumhuriyet rejiminin değişemeyeceğini, Çin anayasasına göre sosyalist rejimin değişmeyeceğini, İran anayasası resmi din ve mezhep uygulamasının korunacağını, Ermenistan anayasası demokrasi ve serbest seçimlerin korunacağını, Tunus anayasası cumhuriyet rejiminin değişmeyeceğini, Ruanda anayasasında üniter yapı demokrasi ve cumhuriyetin korunacağını, Mali anayasası üniter devlet ile sekülarizm ve cumhuriyetin korunacağını, Azerbaycan anayasası temel insan haklarına dokunulamayacağını ve İtalyan anayasası ise cumhuriyet rejiminin değiştirilemeyeceğini anayasal metinler içinde açıklayarak, ancak bu tür düzenlemelerle kendi devletlerinin ayakta kalabileceğini, değiştirilemeyecek sert anayasalar aracılığı ile dünya kamuoyuna yansıtmaktadırlar. İki yüzden fazla devletin bulunduğu dünya haritasında yer alan devletlerin dörtte birinden fazlası yani elliden fazla ülke devletleri korumak için değişmeyen sert anayasalar yaparak ortaya çıkmışlardır.
 
 

Türkiye anayasasının birinci maddesinde devletin bir cumhuriyet olduğu ilan edilmektedir. İkinci maddede cumhuriyetin nitelikleri sayılırken toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmektedir. Üçüncü maddede Türkiye devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ve resmi dilinin Türkçe olduğu açıklanmaktadır. Bayrağı yasada belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı İstiklal marşıdır. Başkenti Ankara’dır. Dördüncü maddede ise anayasanın bu üç maddesinin değiştirilemeyeceği ve bunun teklif dahi edilemeyeceği açıkça belirtilerek ve Türk devletinin anayasası sertleştirilerek, en üst düzeyde devlet ve cumhuriyet rejimi için katı bir koruma sağlanmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde değişmeyecek kalıcı maddeler içeren anayasalar aracılığı ile birçok devlet kendi kamu düzenini ve toplumsal yapısını korumaya çalışırken, Türkiye’de bir sert anayasaya sahip olan devlet olarak kritik yapısının gelecekte kendisi için siyasal çıkmazlar yaratmasına izin vermeyerek, anayasal korumaya yasal metinlerde yer vermiştir. Türk devleti açıktan laiklik, üniter yapı, ulus devlet, Türk düşmanlığı, cumhuriyet karşıtlığı, devlet düşmanlığı, halk karşıtlığı gibi çeşitli yönlerden yapılan saldırılar ile uğraşarak ve bunların önünü keserek bugünlere kadar gelebilmiştir. Altı ok ile ifade edilen cumhuriyetin temel ilkeleri ile sekiz yasadan meydana gelen devrim yasaları da cumhuriyet devriminin tamamlayıcılarıdır. Yirminci yüzyılın başlarında ulus devletlere giden yol Cumhuriyet devrimleri ile açılınca, ulus devletler ile cumhuriyet rejimleri aynı dönemde beraberce gündeme getirilerek, Ortaçağ kalıntısı olarak görülen imparatorluklardan uzaklaşılan ve ulusal cumhuriyetlere doğru yol alan yeni bir döneme girilmiştir. 
 
 

İçinde bulunduğu koşullar nedeniyle, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kurucu kadro sert anayasa anlayışı doğrultusunda hareket ederek, cumhuriyet rejimi ile ikinci maddede birlikte yer alan cumhuriyetin nitelikleri de Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilmez ve de bu konuda teklif dahi yapılamaz biçimindeki, sert korumalı bir anayasal düzenlemeye kavuşturulmuştur. Türkiye’de Atatürk döneminden bu yana uygulama alanına getirilmiş olan anayasaların değişmez maddeleri aracılığı ile sertleştirilmiş koruma düzenine kavuşturulması, devletin güvenliği ve geleceği açısından çok yararlı olmuştur. Yıllarca emperyalist devletlerin saldırıları ile uğraşmak ve kendini bunlara karşı korumak durumunda kalan Türk devleti, bugün gelinen noktada sertleştirilmiş anayasa metinleri ile geliştirilen hukuki korumanın sağladığı olanaklardan yararlanarak, bugüne kadar bir güvenlik devleti olarak konumunu koruyabilmenin başarısını elde etmiştir. Türk ulusu bugünkü tam bağımsız, ulusal, üniter, merkezi, laik bir sosyal hukuk devleti modeline uzun süren bir ulusal kurtuluş savaşı sayesinde erişebilmiştir. Türk ulusuna böylesine önemli bir kazanım sağlayan büyük önder Atatürk’ün askerlikten gelen vatan savunması anlayışı, onu cumhuriyetin ilkeleri ve modeli konusunda hassas bir önder konumuna getirmiştir. Dünyanın ortasında gerçekleştirmiş olduğu milli bir senteze dayanan devlet modelinin, zamana karşı dayanması ve her türlü saldırıya karşı kendini koruyarak yoluna devam edebilmesi için, cumhuriyetin temel ilkeleri ve yasalarına bağlı kalınması gerekliliği doğrultusunda yeni bir yön çizmiş ve Türk ulusuna böylesine büyük bir siyasal birikimi siyasal bir miras olarak bırakmıştır. Cumhuriyet yüzüncü yılına girerken, yeniden bir var olma ve yola devam etme sınavını vermek durumunda kalmıştır. Her türlü zorluklara rağmen bütün engelleri aşarak yirmi birinci yüzyıla gelen Türkiye Cumhuriyeti, önümüzdeki dönemde de cumhuriyetin değişmez ilkeleri ile birlikte devrim yasalarını da koruyarak ve bunların değiştirilmesine karşı koyarak mücadelesini sürdürecek ve hak ettiği onurlu bir var olma düzenine kavuşacaktır. Türkiye’de Cumhuriyetin geleceği, temel ilkelerinin korunmasına ve devlet yapılanmasının değişmemesine bağlıdır. Cumhuriyetin yeni kuşaklarına bu doğrultuda önemli görevler düşmektedir. Türk ulusu önümüzdeki dönemde genç kuşaklarıyla bütünleşerek bu doğrultuda geleceğin mücadelesini de kazanacak ve temel ilkeler korunacaktır. 
 
 
 



28 Ekim 2021 Perşembe

MİLLET VARLIĞIMIZ BÜYÜK TEHDİT ALTINDA

 


 
 
MİLLET VARLIĞIMIZ BÜYÜK TEHDİT ALTINDA
 
 
 Prof. Dr. Cihan Dura
 

Aynı kültürden olan, tarihleri ortak insanların oluşturduğu topluma millet denir. Aynı kültürden kasıt, ‘millî kültür’dür, ulusal kültürdür. Millet birbirine ortak tarih, dil, kültür ve ülkü birliği ile bağlı olan yurttaşların meydana getirdiği siyasal bir topluluktur.
 

Bugün Türkiye’de Millet oluşumu tehdit altındadır. Giderek yok edilmek isteniyor. Nasıl yok ediliyor? Oluşturucu ögeleri tahrip edilerek, ortadan kaldırılarak. En çok saldırıya uğrayan unsur ise Cumhuriyet tarihimizdir, ulusal kültürümüzdür. Tarih yalnızca kitaplarda değildir; her yerdedir, yerleşim yerlerinde, yapılarda, anıtlardadır, bayramlardadır.
 

Örneğin, İlk Meclis binası, Çankaya Köşkü, Taksim Anıtı, Yürüyen Köşk, Marmara Köşkü, Atatürk Orman Çiftliği, Anıtkabir… bunlar sadece birer mekân değil, aynı zamanda bizi millet yapan hatıralar mirasının konaklarıdır.O mekânlar bizim ortak kültürümüzün mahfazaları, ortak tarihimizin hatırlatıcılarıdır. Ortak duygu ve heyecanları harekete geçiren, ortak hatıra ve geleneklerin anılıp uygulanmasını sağlayan varlıklardır. Bunlardan Atatürk Orman Çiftliği talan edildi, ediliyor. Marmara Köşkü Saray uğruna yıkıldı, yerle bir edildi.
 

Marmara Köşkü (1928-2016) üzerinde kısaca durmak isterim. Atatürk’ün konut olarak kullandığı, Cumhuriyet’in simge mekânlarından Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Marmara Köşkü; kültürel miras olarak tescillenmiş bir yapıydı. Köşk, Atatürk’ün AOÇ arazisi içinde tasarladığı ilk yapılardan biri, Cumhuriyet’in modernleşme projesinin ilk örneklerindendi. Atatürk’ün, Cumhuriyet’in dev kalkınma projelerinden biri olan Atatürk Orman Çiftliğindeki çalışmaları hem yakından takip edeceği hem de dinleneceği bir mekân olarak inşa edilmişti. Ön bahçedeki Marmara havuzunu da halka açtırmıştı. Çünkü O, halkıyla iç içe yaşamak, başkentlilere her türlü uygarlık imkânını sunmak istiyordu. Marmara Köşkü, havuzunda gençlerin yüzdüğü ve serinlediği, akşamları da etrafında yemeğe, sohbete gelen halkın hoşça vakit geçirdiği mekânlardan biri haline gelmişti. Atatürk, kimi zaman park etrafında halkla sohbet ediyordu.
 

Marmara Köşkü sadece yıkılmış olmadı, Cumhuriyet kalemizden bir tuğla daha söküldü.
 

Ve devam ettiler. Son marifetleri İzmir’deki Necatibey ilkokulu oldu. 93 yıldır Cumhuriyet'in, İzmir'in sembollerinden biri olan, eğitim meşalemiz Mustafa Necati Bey'i ölümsüz kılan, “anıtsal” özelliği bulunan, “kültür mirası” kapsamındaki Necatibey İlkokulu'nu da dozerlerle yıktılar, asırlık ağaçlarıyla birlikte yok ettiler. Yerine Suriyeliler için okul yapacaklarmış! Sormak lazım, Cumhuriyet okulunu yıkarak, İzmir Hatay'a Suriyeli okulu yapmak, bir tesadüften mi ibarettir? [Yılmaz Özdil, “Okulumu Yıktılar”, Sözcü, 26.9.2021]
 

Atatürk’e ve Cumhuriyetimize yönelik saldırılar, öteden beri yapılıyor.
 

Ancak 2003 yılından bu yana sıklaştığı, açıktan, hatta doğrudan hükümetler eliyle ve teşvikiyle sürdürüldüğü bir gerçek... Söz konusu saldırılara şu örnekleri verebilirim:
 

-Atatürk heykelleri kaldırılıyor,
 

-Cadde, yol, meydan, tesis, stadyum... adları değiştiriliyor,
 

-Anma günleri, saygı duruşları, ulusal bayram kutlamaları engelleniyor.
 

-Devlet kurumlarının adlarından T.C. ibaresi kaldırılıyor.
 

-Ders kitaplarında Atatürk ve Cumhuriyet konuları çarpıtılıyor, sulandırılıyor veya tümüyle çıkarılıyor,
 

-Cumhuriyetimizin emanetlerine karşı saygısız ve kaba hareketler sergileniyor[i].
 

● Bu saldırıları neden yapıyorlar, maksatları nedir?
 

Görüşüm şudur: Saldırılar ortak nitelikte ve süreklidir. Son yirmi yıldır artmış ve genişlik kazanmıştır. Büyük olasılıkla dış destekli bir plan çerçevesinde yapılmaktadır. Hedef bellidir: Cumhuriyet tarihimiz ve Cumhuriyet kültürümüz!... Kısacası Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk... Aynı zamanda Milli Birliğimiz... Görülüyor ki saldırılara hedef olanlar, bizi millet yapan unsurlar ve değerlerdir!
 

Tarihî mekânları ele alalım. Bunlar bizim -yukarda belirttim- ortak kültürümüzün mahfazaları, ortak tarihimizin hatırlatıcılarıdır. Ortak duygu ve heyecanları harekete geçiren, ortak hatıra ve geleneklerin anılıp uygulanmasını sağlayan varlıklardır. Eğer birileri Cumhuriyetimizin tarihî bir eserini yıkıyor, yerle bir ediyorsa, bu; bizim ortak duygu ve heyecan yaşamamızı engellemek, ortak tarihimizi, hatıra ve geleneklerimizi unutturmak, ortak kültürümüzün değerli bir unsurunu daha yok etmek içindir. Sinsi niyet, Millet yapımızı zayıflatmak, dağıtmak, çökertmektir. Kısacası, hedef; bizi millet yapan ortak kültürümüzdür, ortak tarihî mirasımızdır. Bu yapılar sadece birer mekân değildir, aynı zamanda bizi millet yapan bir hatıralar mirasının kendisidir. Yıkılmaları demek, bu mirasın tahribi, yoksullaştırılması, yok edilmesi demektir.
 

● Bir toplumu millet yapısını pekiştiren ‘ulusal bilinç’ dediğimiz bir olgu vardır. Ulusal bilinç nasıl oluşur? Milletin kendi kendini tanıması, kendi varlığının bilincine varmasıyla... Nasıl olacak bu kazanım, nasıl sağlanacak? Yurttaşlarımız, bir millet olarak, kendi tarihlerini öğrenecek, ulusal kültürünü, dilini öğrenecek; maddî ve manevî unsurlarıyla onlara bilgiyle, severek sahip çıkacak, gözünü korur gibi koruyacak.
 

Olup bitenler gösteriyor ki, bugün Türkiye’de Türk ulusal bilincine karşı bir savaş açılmış bulunuyor. Milli bilincin tahribi demek, son tahlilde Millî Birliğin hedef alınması, Millî Birliğin hedef alınması da Millet oluşumuna düşmanlık gütmek demektir. Çünkü Millî Birlik tarih, dil, kültür, ülkü birliklerinden doğar. Bu birliklerin toplamı veya bileşkesidir. Millî Birlik bir milletin en değerli varlığı, en büyük gücü, en etkili silahıdır. Yurttaşların millet bilinci etrafında birbirine bağlanması, birbiriyle kenetlenmesidir. Cumhuriyet tarih ve kültürüne, onun maddî unsurlarına yapılan her saldırı, bu birliğe yapılmış bir saldırıdır. Şunu özellikle vurgulamalıyım ki, asıl hedefte olan yeni yetişen nesil ve gelecek kuşaklardır.
 

● Keşke Atatürkçüler örgütlenip Türkiye’nin her tarafında Atatürk’ün, Cumhuriyet’in emanetlerini sürekli gözetleme (tarassut) altına alsalar, en ufak bir ihanet girişimini fark ettikleri anda derhal gerekli önleyici adımları atsalar. Ne yazık ki, böyle bir uyanıklık ve hareketlilikten çok uzaktalar.
 

Biz Atatürkçüler, Cumhuriyet değerlerimizin düşmanlarına karşı tam bir birlik içinde karşı duramıyor, sonuç alıcı eylemler ortaya koyamıyoruz. Bütün cesaretlerini de, sanırım bu eylemsizliğimizden alıyorlar. Düşmanlıklarını, gizli ve sinsi bir şekilde inatla sürdürüyorlar.
 

Bu cahil ve kötü niyetli adamlar, sandıktan çıktıkları için akıllarına gelen her şeyi yapabileceklerine inanıyorlar. Oysa demokratik de olsa, bir iktidarın sınırları vardır: Millî İrade ile sınırlıdır, bilimsel gerçeklerle, ahlak kurallarıyla sınırlıdır.
 

En önemlisi ne yapılabilir sorusu... Çok şey yapılabilir. Ben, pratik ve etkili bir önlem önermekle yetineceğim: İllerde, ilçelerde, semtlerde yurttaşlarımız “Cumhuriyet değerlerini takip ve koruma ekipleri” oluşturabilir. Bu birimler bulundukları yerlerde
Cumhuriyetimizin tarih ve kültür mirasını büyük bir titizlikle takip eder. En ufak bir saldırı girişimi gördüklerinde, bunu derhal kamuoyuna duyurur, diğer yerel oluşumlarla da işbirliği yaparak önlemeye çalışırlar. Bu ekiplerin oluşup örgütlenmesini, mevcut, yurt çapında etkili, güçlü bir dernek, örneğin Atatürkçü Düşünce Derneği üzerine alabilir.
 

[i] Daha önceki dönemlere ait birçok örnek için bakınız: Cihan Dura, Atatürk'e Saygısızlık Neyin Habercisi? http://www.cihandura.com/tr/makale/ATATURK-E-SAYGISIZLIK-NEYIN-HABERCISI-608
 


11 Ağustos 2021 Çarşamba

GÖÇLER ARACILIĞI İLE ULUS DEVLET TASFİYESİ

 

 
 
 
 
GÖÇLER ARACILIĞI İLE ULUS DEVLET TASFİYESİ
 
 
 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 
 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra başlayan küreselleşme aşamasında, uluslararası emperyalizm bütün dünya çapında bir büyük ayaklanmayı zaman içerisinde dolaylı yollardan örgütleyerek, bütün dünya ülkelerinde yaşamakta olan halk kitlelerini çeşitli nedenlerle ayağa kaldırarak bunların yeni ülkelere ya da bölgelere doğru yönelmelerini sağlamıştır. Çeşitli olumsuz koşulların ortaya çıkması ya da birikmesi üzerine birçok geri kalmış ülkedeki yoksul ve aç halk gruplarının ayağa kalkarak, başka ülkelere ya da bölgelere göç ettikleri görülmektedir. Durduk yerde hiç kimsenin doğduğu toprakları terk etmesi ya da her şeyini satarak başka bir ülkeye doğru göçe yönelmesi mümkün olmayacağına göre ya uluslararası konjonktürde yeni rüzgarların esmesi ya da ülkesel ya da bölgesel olumsuz koşulların ortaya çıkarak mazlum halk kitlelerini rahatsız etmesi gibi durumların söz konusu olabildiği aşamalar da dünya sahnesinde göç olgusu ve beraberinde getirdiği olaylar dizisi öne çıkmaktadır. Bugün gelinen aşamada dünya tarihinin en büyük göç olayları ile dünya karşı karşıya gelmiştir. Yeryüzünün doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine ya da bazen da bu yönelimlerin tersi bir istikamette, eline bavulunu, çantasını ya da bohçasını alan insanların göç amacıyla yaşadıkları ülkeleri terk ettiğini, bu doğrultuda yürüyerek büyük mesafeleri kat etmeye çaba gösterdiklerini, bu arada yol da ya araba kazaları ya da gemi, bot ve de sandal gibi ulaşım araçlarının kazalara hedef olması yüzünden hayatlarını yitirdikleri görülmektedir. Dünya medyasının bir televizyon dizisi gibi aktardıkları olaylar ardı ardına gündeme gelince hem dünya düzeni hem de insanlığı bekleyen belirsiz gelişmeler açılarından, yerleşik düzenini yitiren insanlık son derece kaotik siyasal ihtimaller ve belirsiz bir yakın gelecek ile karşılaşmaktadırlar.
 
 

İki cihan savaşı sonrasında kurulmuş olan soğuk savaş düzeni içerisinde yüz yıla yakın bir dönem yaşayan dünya ülkeleri, uzun süre bir Demirperde düzenine mahkûm edilmiş ama küresel düzeni bekleyen gelişmelerin ortaya çıkardığı tehditler yüzünden, bu eski düzen değiştirilmek zorunda kalınmıştır. Soğuk savaş düzeni içinde batı bloku ile birlikte yeni bir denge unsuru olarak doğu bloku ideolojik bir imparatorluk olarak gündeme gelmiştir. Dünya haritası üzerinde ayrı devletler olarak yer alan doğu ve güney ülkeleri ise, geleceğe dönük daha iyi bir yaşam düzeni arayışını sürdürürken, dünya nimetlerinden eski sömürgeci batı emperyalizmi fazlasıyla yararlanmış ama sosyalist ülkeler ile üçüncü dünya ülkeleri, böylesine bir zenginlik ortamından batı ülkeleri gibi yararlanamadıkları için sürekli olarak daha iyi bir gelecek arayışı içinde olmuşlardır. Bu ülkeler içinde geniş alanlara sahip olan devletler daha şanslı bir konumda olmuşlar ve bu durumdan yararlanarak kendi vatandaşlarının her türlü gereksinmelerini karşılamaya çalışmışlardır. Ne var ki, batı blokunun kapitalist sistem sayesinde sahip olduğu zenginlik dünyanın diğer bölgelerine tam olarak eşit dağılamadığı için, sosyalist blok ülkeleri ile üçüncü dünya ülkeleri olarak görülen doğu ve güney devletleri, geri kalmışlığın çıkmazından kurtulabilmek için mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Ama gelir ve gıda dağıtımı alanlarında eşitlik sağlayamadıkları için, soğuk savaş sonrası dönemde yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru yoğun bir göç akımı ortaya çıkmıştır. Geri kalmış devletler ekonomik alanda yeterli çözüm üretemediği için gelişmiş ülkeler yeni dönemde cazibe merkezleri haline gelmiş ve bu yüzden işsiz ve aç halk kitlelerinin, kendilerini besleyemeyen azgelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru bir göç dalgası öne çıkmıştır. Dünya tarihinde her dönemde görüldüğü gibi yoksulluk ve zenginlik mücadelesi devam ettiğinden, yoksul ülkelerden zengin batı ülkelerine dönük güç hareketleri son zamanlarda iyice ortaya çıkmış ve dünyanın merkezi denizi olan Akdeniz, her gece televizyonlarda görüldüğü gibi, açlıktan ve işsizlikten kurtulmak isteyen halk kesimlerinin boğulma alanı haline dönüşmüştür. Yüz yıl önce Karadeniz çevresinde görülen kitlesel boğulma olaylarına, yüz yıl sonra Akdeniz kıyılarında rastlanması tesadüf değildir.
 
 

Göç hareketleri bir anlamda, nüfusun bir kısmının yer değiştirmesi ya da bir ülkeden diğer ülkeye giderek sahip olunan vatandaşlık bağının, bir başka ülke üzerinden gündeme getirilmesi olarak görülmektedir. Dünya tarihi incelendiğinde insan topluluklarının sürekli bir göç halinde olduğu ve zaman içinde doğal koşullara ve ihtiyaçlara dikkat edilerek, yer değiştirme hareketlerinde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Yıllar geçtikçe nüfusun artması insan gruplarının yer değiştirmesine yol açtığı gibi, göçler aracılığı ile ortaya çıkan yeni durumlara göre de yeryüzü kıtalarının üzerinde yeni yerleşim ve devletleşme olguları da birbiri ardı sıra öne çıkmıştır. Genel olarak bireylerin ya da grupların, yaşamak, yerleşmek ve çalışmak gibi hedefler doğrultusunda, bir yerden başka bir yere hareket etmesi olarak göç olgusu tanımlanmaktadır. Göçler sadece bir yer değiştirme hareketi değildir ve aynı zamanda toplumsal bir değişim süreci olarak da ele alınabilir. Normal durumlarda göçler doğal değişim sürecine göre biçimlenmektedir. Ne var ki, insanların yer ve ülke değiştirmesi sadece doğal koşullara göre değil, daha çok ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların ya da düzenlerin geçirdiği değişim süreçleri içinde, ortaya çıkan yeni durumlara göre daha çok halk kitlelerinin ya da belirli etnik, dinsel ya da kültürel toplulukların topluca ülke değiştirmeleri olarak da ele alınabilir. Göç olgusu çok değişik nedenlerle gündeme gelebilir ya da sosyal yaşamın en hareketli dönemlerinde kitlesel bir eylem olarak gerçeklik kazanabilir. Küresel ekonomik, sosyal ya da siyasal koşulların belirli zaman dilimlerinde farklı yapısallıklara göre biçimlenmeleri göçlerin biçimini ve oluşum süreçlerini yakından etkileyebilmektedir. İnsanlık tarihine bakıldığı zaman her göç oluşumunun belirli özel koşullar çerçevesinde öne çıktığı dikkate alınmalıdır. İnsanlar hareket etme yeteneğine sahip canlı varlıklar olduğu için her dönemde ortaya çıkan gereksinmeler beraberlerinde göç hareketlerini de getirerek, hedefe dönük değişimlerin toplumsal alanda gerçekleşmelerine giden yolu açmaktadır.
 
 

Göçler bakış açılarına ya da ele alınan kriterlere göre kendi içinde tasnif edilebilmektedir. Harita üzerindeki ülkelerin durumları genel bir kriter olarak ele alındığı zaman göçlerin dış ve iç göçler olarak ikiye ayrıldıkları anlaşılmaktadır. Dış göçler ülkeden ülkeye ya da kıtadan kıtaya gibi belirli bölgesellikler çizgisinde tanımlanmaktadır. İç göçler ise daha çok bir devletin milli sınırları içinde gerçekleşen yer değiştirme hareketleri olarak görülmektedir. Dış göçler insan nüfusunun bütün yeryüzü kıtalarına dağılımını gündeme getirirken, iç göçler de insanların kendi vatanları içinde çalışmak, para kazanmak, belirli işleri ve etkinlikleri yürütmek gibi hedefler doğrultusunda ülke içindeki bölgelerden bir diğerine geçişlerini anlatmaktadır. Dış göçler daha çok uluslararası konjonktürdeki değişimlere göre gündeme gelmektedir. İç göçler de ise bir ülkenin içinde bulunduğu koşullara göre oluşan yeni durumların bu konuda yönlendirici etki yaptıkları görülmektedir. Yeni durumlar beraberinde yeni koşullar getirirken, her ülke yönetimi bunlara dikkat ederek önlemlerini almak zorundadır. Halk kitlelerinin gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda devletler hareket ederek kendi iç bünyelerinde dengeli kalkınma ve yönetimi öncelikle gerçekleştirmek zorundadırlar. Dış göçler de insanlar bir yabancı ülkeye giderek ve bu ülkenin vatandaşı olarak kendisine tümüyle değişik bir yapılanma ortamı hazırlanmaktadır. Dış göçler ülke, kıta, dünya ve kültür değişikliği gibi riskli dönüşümleri gündeme getirmesine rağmen, iç göçler de daha mahcup bir göç dalgası olarak aynı ülkede kalarak bölge ya da şehir değişikliğini öne çıkarmaktadır. Belirli bir ülkede bölgeler arası rekabet ya da çekişme yüzünden ortaya çıkabilen dengesizlik ortamlarında, zor duruma düşen toplum kesimleri bölge ya da şehir değişikliğine yönelerek iş bulma, geçimini sağlama, açlıktan kurtulma gibi hedeflere ulaşılabilmektedir. İç göçler yapılırken ülkenin birlik ve bütünlüğünün korunmasına dikkat ederek daha dengeli bir ekonomi ile gelişmişlik çizgisi yakalanmaya çalışılmaktadır. Dış göçlerde ise, böylesine bir durum söz konusu olmadığı gibi, iç göçlerden farklı olarak da uluslararası konjonktürün gereksinmeleri doğrultusunda hareket edilmektedir. Soğuk savaş döneminin durağanlık ortamında işsizlik sorunu iç göçler ile dengelenmeye çalışılırken, sonradan gündeme getirilen dış göçler olgusu tamamen yeni bir dünya düzeni kurulması çizgisinde devlet düzenlerini bozan küresel bir oluşum olarak devreye giriyordu.



Normal koşullarda dünyada barış ortamı varsa o zaman herhangi bir göç girişimine yönelmek söz konusu olmamaktadır. Dünyanın büyük güçleri ya da büyük devletlerin yeryüzü barışını tam olarak gerçekleştirdikleri aşamada, insanlar vatandaşı oldukları devletin çatısı altında kalarak geçim derdini çözmeye çalışmaktadırlar. O zaman dış göçlere gerek kalmamakta, insanlar şehir ya da bölge değiştirerek iç göç yolu ile yaşam, işsizlik ve açlık sorunlarını çözebilmenin yollarını aramaktadırlar. Barış içinde yaşamın getirdiği güvenceler sayesinde, devletler varlıklarını sürdürebilirler ve böylece vatandaşlarının her türlü gereksinmelerini doğal yollardan karşılayabilirler. Ne var ki, böylesine bir düzenin kurulamadığı aşamalarda, yeryüzü aç ve yoksul insanların yollara düştüğü ve kendilerine yeni bir vatan aramaya başladıkları kargaşa ortamına doğru sürüklenmektedir. Bu tür oluşumlar açısından göç olgusu ele alındığında barış, savaş, düzen ve güvenlik gibi kavramların yardımlarıyla göç olgusunun ne olduğu ne gibi sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlardan kaynaklandığı açıklığa kavuşturulabilir. Devletlerin güvenli milli sınırları içinde yaşamlarını sürdürebilen halk kitleleri açısından hem düzen hem de güvenlik ortamları yaratıldığı için bu gibi durumlarda barış ortamları daha iyi koşullarda gerçekleştirilebilmektedir. Devletler hem kendi iç bünyelerinde hem de uluslararası ilişkiler alanlarında barış hedefini yakalayabilirlerse, o zaman halk kitlelerinin harekete geçerek ayağa kalkmaları ya da uzun mesafeler kat ederek yeni bölgelere gitmelerine gerek kalmamakta ve devletlerin sağlamış oldukları toplumsal düzenler ile kamusal organizasyonlar çerçevesinde bütün halk topluluklarının, içinde güvenli bir biçimde var olabileceği ya da yaşamını sürdürebileceği toplumsal yaşam olanakları halk kitlelerinin yararlanmaları doğrultusunda kamusal alana sunulmaktadır. Uluslararası güvenlik ülkelerin ya da bölgelerin gereksinmeleri çizgisinde sağlanabiliyorsa, halk kitleleri bu gibi olumlu ortamlarda harekete geçerek ya da uzun yürüyüşler aracılığı ile bir göç macerasına kalkışmamaktadırlar. Dünya liderlerinin savaş girişimlerine karşı çıkmaları ve bu doğrultuda bölgesel ya da küresel barış ortamlarına yardımcı olmaları sayesinde yeryüzüne barış ortamı getirilebilmekte ya da bu doğrultuda korunabilmektedir 
 
 

Bütün devletler içinde bulundukları bölgelerin ya da ortamlarının her türlü gereksinmesi doğrultusunda siyasal krizleri çözerek aşmak zorundadır. Çatışmaların önlenmesi ve sorunların çözümünü sağlayacak barış antlaşmaları ile, her kökenden gelen insanların hiçbir ayırım yapılmadan ele alınmalarını zorunlu kılan barış antlaşmalarının, krizlerin önlenmesi doğrultusunda devreye sokulmalarıyla, siyasal gerekçelere dayanan iltica talepleri ya da göç girişimlerinin önlenebilmesi ya da ertelenebilmesi mümkün olabilmektedir. Dünyanın içinden geçtiği uluslararası konjonktürlerin etkileriyle, göç gibi vatan ya da bölge değişikliği durumları gündeme gelebilmektedir. Hiçbir devlet kendi yaşam düzenini bozabilecek ya da bu gibi toplumları alt üst edebilecek gelişmelerin cereyan ettiği göç dalgalarına alan olmak istemez. Bazı büyük ülkeler bu gibi durumlarla karşılaşmamak ya da önlenemez bir duruma gelen göç girişimlerini ülke düzeni doğrultusunda dengeleyecek biçimlerde önlem alıcı bir yaklaşım içine girebilirler. Küresel gelişmeler ve eğilimler dünya politikasını yakından etkilediği için göç gibi toplumsal olaylar uluslararası konjonktürde güncelleşen gelişmelerin de etkisi altında ortaya çıkabilir ya da yön değiştirerek yeni dönemin koşullarına paralel bir durum gösterebilir. Devletlerin sorunlu dönemlerde iyi yönetilememesi gibi olumsuzluklar dünya siyasetine yansıdığı zaman, bu gibi gelişmelerin ortaya çıkan faturası büyük olmaktadır. Devletlerin gereken adımları atmaması ya da önlenemeyen gelişmeler karşısında sıkı durarak gerekli olan önlemlerin alınamaması gibi gelişmelerin yansımaları doğrultusunda, sosyal tepki olarak toplumların bazı kesimlerinin göç girişimlerine kalkışması doğal bir gelişme olarak gündeme gelmektedir. Siyasal çekişmelerin savaşlara dönüşmesi ya da ekonomik krizlerin giderek büyük çöküşe kayması, açlıktan kaçan insanların kendilerini besleyecek ya da koruyacak yeni devlet çatıları aramaları gibi zorunluluk durumlarında göçler ve de yer değiştirme hareketleri doğal sonuçlar olarak öne çıkabilir. Ayrıca son yıllarda görülen biyolojik savaş girişimleri doğrultusunda öne çıkan mikropların önlenmesi de devletlerin görevine girmektedir. Virüs ve mikrop yayılmaları da küresel göç hareketlerine yol açabilmektedir.
 
 

Normal durumlarda ülkesini ya da yaşadığı bölgeyi terk etmek istemeyen insanlar, yaşadıkları yerdeki düzenleri bozulunca ve geçmişten gelen güvenlik ortamları ortadan kalkınca, doğal olarak bu yeni olumsuz durumların etkilerinden kaçmak için ayağa kalkarak göç ve mübadele yürüyüşlerine kalkışabilmektedirler. Göç etmek zorunda kalan insanlar aslında hemen bir yer değişikliğine yönelmeden önce çok düşünmek zorunda kalmaktadırlar. Geçen dönemlerin konjonktürünün gündeme getirdiği yeni koşullar karşısında yer değiştirerek halen yaşadıkları ülkelere ya da devletlerin çatısı altına gelenler, yeniden yeni süreçte her gelişmeyi yakından izleyerek ona göre harekete geçmek ve durum değerlendirmesi yaptıktan sonra da bir insan hakkı olarak tanınmış olan seyahat özgürlüğünün olanakları çerçevesinde, kendilerine daha farklı yaşam alanları ve ülkeler bularak buralara doğru yürüyüşe geçtikleri zaman, göç olgusu kaçınılmaz olarak tamamlanmakta ve gerçekleştirilen nüfus değişiklikleri ile yeryüzü ülkeleri üzerinden eskisinden bir çok yönden ayrılan yeni bir yaşam düzeni oluşumuna doğru adım atılmaktadır. Normal koşullarda göçmenler gidecekleri ülkeye karar verdikleri zaman oraya en çabuk yoldan ulaşarak göç serüvenini tamamlamak isterler. Bu yoldan yeni bir ülkenin topraklarına ayak basan yeni göçmenler için artık geri dönmek söz konusu değildir. Her türlü tehlikeyi göze alarak yola çıkan, sınır duvar ve tellerini geçen, sınır bölgesinde bulunan deniz, göl ve ırmak gibi su yollarını yüzerek aşan, yeni ülkeye ulaşabilmek için ölüm riskini göze alarak göç dalgası içinde yer alan yeni göçmenler, kendileri için hedef ülke ya da bölge olarak belirledikleri yeri seçtikleri aşamada artık yapacak tek şey göze kestirilerek hedeflenen o yere yönelik göç hareketini tamamlamaktır. Yola çıkan, sınırı geçen ve de yeni yerleşim yerine gelmeyi başaran göçmenlerin, bu aşamadan sonra yeni geldikleri devletin vatandaşı olarak yeni ülkelerine tam olarak yerleşmeleri gerekmektedir. Eğer göçmenlerin geldikleri eski ülke ile göç edilecek yeni ülke arasında göç ve mübadele antlaşmaları imzalanmışsa, o zaman göç hareketleri daha düzenli ve hukuka uygun bir biçimde tamamlanabilmektedir. İlgili işlemler sırasında ortaya yeni sorunlar çıkarsa ya da yeni baskılar yolu ile göç oluşumu engellenirse, o zaman yasal yolların açık olduğu dikkate alınarak, göç hukuku ve mevzuatı çizgisinde hukuk mekanizmaları çalıştırılarak ihtilaflar çözüme kavuşturulabilir. Bu gibi kararlarda Birleşmiş Milletlerin insan hakları belgelerinde esas olan göç, seyahat etme ve yer değiştirme, gibi haklara dayanılarak uygulamaların yapılması gerekmektedir.
 
 

Doğal göçler yolu ile büyük ve zengin ülkelere göç etme çabası içinde olan sığınmacılar, bu yolda hedefe ulaşabilmek için yol üstündeki ülkelerden geçerek göç etmeye çalışan halk kitlelerinin yol üstündeki ülkelerin yönetimleri ile ya da onların ortaya koyduğu engelleme politikaları ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu doğrultuda her ülkenin kendi jeopolitik durumu ve konjonktürel konumunu dikkate alan yaklaşımlar geliştirdiği görülmektedir. Kendi nüfus dengesini bozmak istemeyen ve de göç olaylarının getirdiği yeni ekonomik harcamaların baskısı altında kendi mali dengelerini korumak isteyen devletlerin, göç işlemlerine karşı uzak durdukları ve bu türde gelişen olayları önleyerek gelecekte büyük ekonomik krizlerle karşılaşmayı önleme çabaları içine girdikleri görülebilmektedir. Küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı yeni değişim sürecinde göç hareketleri en fazla göze çarpan gelişmeler olarak görünmektedir. Bütün devletler bu doğrultuda kendi toplumlarına sahip çıkarak nüfusu bölebilecek dışa çıkışların önlenmesi için çaba gösterirlerken, diğer yandan da dışarıdan gelen aç ve yoksulların oluşturduğu baskın göçlere izin vermek istememektedirler. Kendi nüfusuna kaynak bulamayan küçük ve orta boy ülkelerin dışarıdan izinsiz göç hareketlerine sahne olmasını hedef ülke yönetimleri ile birlikte, dünya kamuoyunun sağ duyulu kesimleri de bu gibi durumları olumlu karşılamamakta ve göç hareketleri ile birlikte ülkelerin karşısına dikilen sığınmacılara karşı önlemler almaya çalışmaktadırlar. Her devlet kendi anayasal düzenini kurarken, hukuk devletinin gereklerini yerine getirmeye çalışmakta ve göç, mübadele ve sığınma gibi nüfus olaylarını uluslararası hukukun kuralları doğrultusunda kontrol etmeye çalışmaktadır. Konu ile ilgili olan Cenevre sözleşmeleri ile uluslararası insan hakları ilkelerine, Birleşmiş Milletlere üye olan her devletin dikkat etmesi dünya düzeni ve evrensel barış açısından gereklidir.
 
 

Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi zengin batı bölgelerinin üst düzey devlet yapılanmaları göçmenleri sınır kapılarında bekleterek, daha sonra geri göndererek bu saldırılardan kurtulmaya çalışmışlar ama geri kalmış Asya ve Afrika ülkelerinden binlerce göçmen ve sığınmacının göç etmek istemeleri üzerine, batılılar iyi okumuş yüksek tahsil sahipleri ile yabancı dil bilen ve dünyayı izleyebilen entellektüelleri vatandaş olarak almaya öncelik vermiş, dil bilmeyen ve okumamış cahil düzeydeki insanları geri göndermeye çaba göstermişlerdir. Çağdaş dünyanın büyük devletleri resmen ayrımcılık yaparken, Türkiye ise bu konuda açık kapı politikası uygulayarak önceliği Müslüman göçmenlere vermiş ama diğer din mensuplarını görmezden gelmiştir. Bu konuda Musul Türkmenlerinin göçü sırasında da Sünniler Türkiye’ye kabul edilirken, Şii Müslümanlar İran’a gönderilerek ciddi bir mezhep ayırımı uygulanmıştır. Türkiye orta dünyanın merkezi ülkesi olarak tarih boyunca göç olayları ile karşı karşıya kalmıştır. Anadolu’nun yanı başındaki Balkan ve Kafkas bölgeleri göçler yüzünden küçük küçük azınlıklardan oluşan nüfus topluluklarına sahip olurken, tarihin her döneminde buralardan kaynaklanan göç hareketlerinden geride bazı kalıntılar olmuş ve bunlar merkezi coğrafyanın çok kültürlü ve etnik yapılı bir haritaya yönlendirilmesine zemin hazırlamıştır. Balkan ve Kafkas toplulukları içinde tarihin değişik dönemlerinde bu bölgeden gelip geçen kavimlerin kalıntıları devam edip gelerek, günümüzde bu bölgede çok kültürlü siyasal yapılanmalara yol açmıştır. Bu tür bir mozaik yapılanmayı ortaya çıkaran siyasal gelişmeler hep göç olayları ile desteklenmiştir. Dış konjonktür değişirken, merkezi bölge de bu gibi durumlardan etkilenmiştir. Bu yüzden devletler çok kültürlü bir yapıda ortaya çıkmış ve zamanla bütünlük kazanabilmişlerdir. Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları arasında cereyan eden nüfus hareketleri yüz yıl önce modern dünya düzeni oluşturulurken, bölge haritalarını yakından etkilemiş ve bu duruma göre hazırlanan emperyal plan ve projeler merkezi bölge haritalarının oluşumunu etkilemiştir. Üç kıta arasında kalan orta dünyada sürekli olarak her dönemde çeşitli siyasal saldırılarla olduğu kadar bu doğrultuda gelişen göç oluşumları ile de karşı karşıya gelinmiştir.
 
 

Herkesin temel hak ve özgürlüklerinin korunması doğrultusunda göç ve sığınma olayları ele alındığı zaman, uluslararası bir yapılanma ile karşılaşılmaktadır. Bu konudaki hukuk düzenlemeleri hem göçmenlerin usulüne uygun olarak yerleştirilmelerini, hem de var olan devlet yönetimlerinin kabul etmediği eğitimi ve yabancı dili eksik olan sığınmacıların geri gönderilmelerini sağlamaktadır. Her devlet kendi siyasal modeli ve kuruluş yapılanması açısından yeni sığınmacı politikaları ortaya koymak zorundadır. Geri gönderme yöntemleri ile ulus devletler ülke nüfusunun bütünlüğünün korunmasına öncelikli olarak dikkat etmek zorundadırlar. Ülke içinde yaşayan yurttaşlar haklarını korumak için göçle gelen yeni sığınmacıların yerleşim düzenlerini bozmalarına ya da var olan kamu düzenine aykırı düşebilecek yapılanmalara yönelmelerine karşı çıkabilmektedirler. Bu gibi göç ve sığınma olaylarına karşı duran çıkışlar, farklı etnik ve dinsel gruplardan gelerek ülkede ulus devletin nüfus dengesinin bozulmasına giden yolların önünü kesmektedirler. Bu durumlar da ulus devletler ile birlikte o devleti kuran ulusların iş birliği yaparak kendi oluşturdukları siyasal düzene sahip çıkmaları gibi ulusal bir savunma durumu ortaya cıkmaktadır. İmparatorlukların geçen asırda yok olmasıyla gündeme gelen ulus devletlerin bir asır sonra benzeri bir süreç içinde yok oluşlarını önleyecek bir ulus devlet refleksi, bu aşamada ulusalcıların girişimleri ile öne çıkarılarak bölünmeye giden gelişmeler önlenmeye çalışılmaktadır. Birbirinden farklı etnik, dinsel ve kültürel yapılardan gelen sığınmacılar ya da göçmenlerin, ülke içindeki uluslaşma sürecinin tamamlanması sonucunda gerçekleşen toplumsal bütünlük, yani üniter siyasal devlet modelinin tüm bölücü tehditlere karşı korunması amacıyla, çok kültürlü bir yapılanma doğrultusunda temelden bir değişiklik oluşumunun tehdidi altına girmesi, bugünün dünyasında çok büyük siyasal sorunlara neden olmaktadır. Çağımızın devlet modeli olan ulus devletin üniterliği ile toplumsal düzeninin uluslaşması, göçler ya da sığınmalar yolu ile ulus devletlerin çokluluk düzenine yönlendirilmesi çabalarında, dikkate alınması gereken konulardır. Her ulus devlet üniter yapısını koruyarak varlığını sürdürebilir.
 
 

Çağımızın gerçeği olan ulus devletler günümüzde küresel emperyalizm olgusu ile karşı karşıya gelmekte ve bu yüzden de sürekli olarak her dönemde göç, sığınma, tehdit, saldırı, işgal ve mübadele gibi nüfus hareketleri ile uğraşmak durumunda kalmakta ve bu yüzden de yola devam etme çizgisinde inişli çıkışlı durumları kontrol edebilmenin çabası içine sürüklenmektedirler. Türk devletinin son küreselleşme döneminde gene bu doğrultularda rahatsız edilmesi, devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğü ilkesine ters düştüğü için, yeni dünya düzenine var olan ulus devletlerin hemen hemen hepsi karşı çıkmaktadır. Uluslararası konjonktürde öne çıkan herhangi bir olay ya da gelişme bir anda ulus devletlerin sınır boylarına binlerce ya da milyonlarca kişinin gelerek yığılmalarına giden yolu açmaktadır. Kendi sorunları ile boğuşmaktan bir türlü kurtulamayan ulus devletler, artan nüfus yapısının zorlamaları yüzünden, bir anda binlerce ya da milyonlarca insanın kendi ülkesine gelmesini kabul edebilecek ve onların gereksinmelerini karşılayabilecek durumda hiçbir zaman olmamışlardır. Uluslararası alanı baskı altına alan olağan dışı gelişmeler, büyük ekonomik krizler, devletler arası rekabetin sıcak çekişme ve çatışmalara dönüşmesi üzerine gündeme gelen savaş senaryoları ulus devletleri tehlikeli konumlara sürüklediği için, bu gibi siyasal yapılar kendi güçlerini korumak ve yeni koşullara uyum sağlayarak sahip oldukları kazanılmış haklarını sonuna kadar muhafaza etmek durumundadırlar. Bu çerçeve de ulus devletler ulusal kimlik ve düzenin getirdiği her türlü hakkı sonuna kadar korumakla yükümlü olduğu için, göç ve sığınma yolları ile milli sınırları geçerek gelen farklı alt kimlikçi siyasal oluşumların, daha farklı bir alt kimlikçi ulusalcılık dayatılmasına her zaman karşı çıkarak kurulu ulus devlet modelini savunmak durumundadırlar. Bu nedenle bütün ulus devletler kendileri için bölücü ve parçalayıcı etkiler yaratabilecek her türlü göç, sığınma ya da yeni yerleşim girişimlerine karşı ulusal birlik ve ülkesel bütünlük kurallarına uygun olarak hareket etmek zorunda kalmaktadırlar.
 
 

Küresel emperyalizmin bütün dünyaya egemen olma planları doğrultusunda ulus devletlerin ortadan kaldırılması küresel alanda boşluklar getirdiği için , küresel şirketler ulus devletleri ortadan kaldırabilme yolunda, alt kimlikçi eyaletleşme ,büyük şehirlerin şehir devletlerine dönüştürülmesi ve de belirli alanların bir araya getirileceği bölgesel federasyonları kendi kontrolleri altında oluşturma girişimlerini birbiri ardı sıra siyasal gündeme getirirken, egemen güçler tümüyle ulus devletlere karşı çıkmaktadırlar. Geleceğin dünyasında alt kimlikçi eyaletler ile şehir devletlerinin birlikte yaşayacağı bölgesel federasyonları, daha sonraki aşamada kurulacak bir dünya konfederasyonu çatısı altında toplamayı düşünen gizli dünya devleti öncüleri, ulus devletleri ortadan kaldırabilmek için her yolu denemeye başlamışlardır. Tarihsel bir olgu olan göçlerin yeniden gündeme gelmesi ve bu doğrultuda emperyalist devletlerin çeşitli senaryolar peşinde koşmaları, Türk ulus devletini merkezi coğrafyadan kaldırma senaryosunda Türkiye’yi yeniden bir göç devletine dönüştürmüştür. Ülkenin doğusunda batısında, kuzey ve güney bölgelerinde alt kimlikçi eyalet devletlerine, İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin, Adana, Konya ve Sivas gibi büyük kentlerde şehir devletleri oluşturmaya çalışan emperyalizm ve onların yerli işbirlikçileri, Atatürk’ün sağlam temeller üzerine kurduğu Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırabilme amacıyla, dış baskılar ve iç senaryolarını birbiri ardı sıra gündeme getirebilmektedirler Emperyalist ve yerli işbirlikçi çevrelerin bu çizgide göç hareketlerini ulusal birlik ile üniter devlet düzenlerini ortadan kaldırma yolunda bir silah olarak kullanmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Son dönemde, Türk devletinin içi, Araplar, İranlılar, Ermeniler, Afganlılar, Azeriler, Tacikler, Kırgızlar ve diğer Asyalı kavimlerin göç hareketleri ile doldurulmaya çalışılmış ve bu doğrultuda Türk devletinin ulusal bir yapılanmaya dayanan yüz yıllık birlikte yaşamadan gelen ortak kimliği olarak ,Türklük bir ulusal olgu olarak ikinci plana iteklenmiştir. Farklı alt kimlikçi göçmen grupların açık tutulan sınır kapılarından içeriye özgürce girmeleri dış baskılarla sürdürülünce, büyük şehirlerin yollarında Arapça, Ermenice, Kürtçe, Azerice, Tatarca konuşanlar gibi merkezi coğrafyanın alt kimlikçi yansımaları ortaya çıkmıştır. Bu durumda Türkiye’deki ulusal kimlik ve ulus devlet yapılanmaları ortadan kaldırılarak, yeni Sevr senaryoları doğrultusunda, Türk devletinin çöküşü ve dağılış süreci hızlandırılmıştır.
 
 

Batı emperyalizmi merkezi coğrafyaya yeniden yerleşirken, bölge devletlerini tehdit etmeye başlamış ve bu doğrultuda hem bir bölgesel savaş hem de bölge devletlerinin sınırları içinde bir iç savaş tehlikesini gündeme getirmiştir. Bu doğrultuda İsrail bölgeye yerleşirken Filistinlileri Ürdün’e sürmüş, komşu ülkelerdeki Arapları daha uzak Arap devletlerine göçmen olarak göndermiştir. Bölge için var olan emperyalist planlarda, Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail, Büyük Avrupa ve Büyük Asya gibi oluşumlar hedeflendiği için, emperyalist güçler kendi planlarını empoze ederek, bölgedeki ulus devletlerin dağılması ve yeni göçler yolu ile de nüfus yapılarının değiştirilerek çok uluslu kozmopolit siyasal oluşumların hedeflenmektedir. Bu senaryolar gündemde olduğu için, göçler aracılığı ile çok kültürlü bir federasyonculuk gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Küresel emperyalistler dünyanın merkezi alanını ele geçirirken orta dünyadaki ulus devletlerin üzerinde giderek daha fazla baskı uygulamalarına başladığı göze çarpmaktadır. Baskılar beraberinde zorbalık, işkence ve ekonomik çöküş gibi olumsuz ortamları gündeme getirerek halk kitlelerini işsizlik ve açlık çukurlarına doğru sürüklemektedir. Açlık insanları ayağa kaldırdığı gibi işsizlik de ülke değişimine giden yolları öne çıkarmaktadır. Göç edilen ülkelerin ekonomileri daha iyi bir durumda olduğu zaman göçmenler hemen geldikleri ülkenin vatandaşlığını almaya çalışmaktadırlar. Bu gibi durumlarda göçmenlerin kalıcılaşması gibi durumlar öne çıktığı için, göç yolu ile gelen sığınmacılar bir süre sonra geldikleri ülkelerin vatandaşları olma hakkını elde etmeye çalışmaktadırlar. Yoksul ülkeden zengin ülkeye gelenler, gelişmiş ülkelerde iş ve de kendileri açısından daha tatmin edici koşullar bulanlar göç ettikleri ülkelerde kalıcı olarak, tahsil ve iş olanaklarını bu ülkelerde elde edebilmenin çabası içine girebilmektedirler. Dünya nüfusu artarken, nüfusu azalan ya da zaten az olan küçük ülkelerde göçmenler, daha kolay iş bulabilme ya da yaşam düzeni kurabilme açısından kendi durumlarını ele alarak değerlendirdiklerinde zengin ve büyük ülkelere göç etmeye öncelik vermektedirler.
 
 

Zengin ülkelerden büyük olanları göç ve sığınma olaylarına daha toleranslı bakarken, küçük ve orta boy ülkelerin kendi sınırlı koşulları ve ağır yükleri nedeniyle göç hareketlerini daha olumsuz bir bakış açısıyla değerlendirmeye yönelik oldukları görülmektedir. Bu dünyaya yaşamak üzere gelmiş olan insanoğlunun yer kürenin herhangi bir yerinde kendisine yaşam düzeni kurması, doğal bir insan hakkı olarak ele alınmalıdır. Ne var ki, insanların bu gereksinmelerini karşılarken, diğer haklar ihmal edilmemelidir. Bu dünyada yaşayan herkesin hak ve özgürlüklerinin birbirlerinin hak ve özgürlükleri ile sınırlı oldukları dikkate alındığı zaman, göçmenlerin de bir insan olarak diğer insanlarla birlikte olmak ve eşit koşullarda yaşamak hakkına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ev sahibi olan ülkeler yeni gelen insanlara ve daha sonra da vatandaşlarına kapılarını açtıkları zaman, anayasa ve yasalarda belirlenen hak ve özgürlükler düzenine uygun bir yeni düzenlemeye gitmektediler. Ne var ki, bugünün çağdaş dünyasında en gelişmiş bölgelerden birisi olan Avrupa Birliği ülkelerinin ciddi bir göçmen politikasına sahip olmadıkları ve bu yüzden de ortaya birçok çatışmalı olaylar ile birlikte asgari düzeyde insan haklarının bile esirgendiği, olumsuz gelişmeleri Avrupa’ya dönük göçmen hareketleri sırasında görmek mümkün olmaktadır. Avrupa Birliğinin Türkiye gibi komşu ülkeleri ara ülke olarak kullanarak kendilerine dönük göç etmek isteyen kitleleri bekletme, gözaltında tutma ve geri gönderme gibi olumsuz durumlar yaratması, Avrupa uygarlığına çok zarar vermiştir. İnsan hakları doğrultusunda göç ve sığınma girişimlerini görmezden gelen Amerika Birleşik Devletleri’nin, güney Amerika ülkelerinden gelen göç girişimlerine karşı, tıpkı İsrail gibi duvar çekme yoluna giderek uygar ülke olma sorumluluğunu yerine getirmekten kaçındığı son dönemde açıkça ortaya çıkmıştır. Göçmen veren ülkeler azgelişmişlik çıkmazı içinde mücadele ederken, göçmen alan zengin ülkelerin daha anlayışlı hareket ederek, uluslararası alanda ortaya çıkan gereksinmelerin karşılanmasına yardımcı olmaları beklenmektedir. Göç olaylarının sorumlusunun emperyalistler olduğu yaşanan olaylar ile kesinleşmiştir. Türkiye’nin de bu aşamada merkezi bir jeopolitik konum nedeniyle hem yol geçen hanı, hem de son durak olduğu anlaşılmaktadır. Göçmenlerin geldikleri ülkelerin kültürel yapılarına uymaları sayesinde, ulus devlet düzenlerinin devamı sağlanarak çatışmalar önlenecektir.
 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN