gazi mustafa kemal atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gazi mustafa kemal atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2021 Cuma

CUMHURİYET‘İN TEMEL İLKELERİ DEĞİŞEMEZ

 


 
 
CUMHURİYET‘İN TEMEL İLKELERİ DEĞİŞEMEZ
 
 
 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 

Türkiye Cumhuriyeti koskoca bir yüzyılı geride bırakarak yüzüncü yıldönümünü kutlamaya yöneldiği bugünkü aşamada, geçmişten gelen bir yüzyıllık birikimin çağ değişimi gerçekliği karşısında, topluca ele alınarak geleceğe yönelen bir doğrultuda Türk ulusunun yeni hedeflerinin ortaya konulması gerekmektedir. Yaklaşık olarak son dönemde yaşanan çeyrek yüzyıllık geçiş aşamasında Türk ulusunun cumhuriyet devleti hakkında bazı yalan yanlış değerlendirmeler yapılarak, çağ değişiminden yararlanmaya çalışan bir fırsatçı bakış açısıyla gerçekler çarpıtılmaya ve böylece ikinci yüzyılına doğru emin adımlarla yürümekte olan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletine egemen güçler ,ile emperyalist devletler ve bazı güç merkezleri kendi çıkarları doğrultusunda yön vermeye çalışmakta ve yeni bir dünya düzeni kurulurken, kendi çıkarlarına uygun düşecek yeni bir yapılanma modelini oluşturmaya çalışmışlardır. Bu yüzden de Atatürk Cumhuriyetinin kuruluşundan ileri gelen devlet modeli ile cumhuriyetin temel ilkelerine karşı çıkarak, ülkeyi kurucu iradenin tercihlerinin ötesine doğru bir yerlere çekmeye çalışmışlardır. Özellikle Sovyetler Birliği gibi bir büyük siyasal yapılanmanın dağılmasından sonra yeni dünya düzeni arayışları küreselleşme hedefleri doğrultusunda desteklenerek, Türkiye Cumhuriyeti devletine yeni bir yön verilmek için yoğun çalışmalar yapılmış ve bu doğrultudaki girişimler aracılığı ile de açıktan cumhuriyet karşıtlığı ya da daha da ileri gidilerek, düşmanlıkları örgütlemek için çaba gösterilmiştir. Böylesine bir yöneliş nedeniyle, Türkiye Cumhuriyeti bugün hem Türk ulusunun hem de dünya kamuoyunun önünde siyasal bir mesele olarak yeniden tartışma konusu yapılmaktadır.
 
 

Merkezi coğrafyanın tam ortalarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, üzerinde kurulu bulunduğu topraklar ve arazi parçasının dünya karaları üzerindeki konumu ile ele alındığında, bilimsel kitaplarda anlatılan biçimde bir jeopolitik değerlendirme kendiliğinden devreye girmektedir. Beş kıta üzerine kurulmuş olan dünya karaları yapılanması ve buna uygun bir biçimde gündeme gelen dünya devletleri haritası üzerinde bugünkünden farklı yeni çalışmalar yapıldığı görülmektedir. Çeşitli siyasal merkezlerin, dinci grupların, tarikat cemaatlerinin, büyük şirketlerin ve alt kimlikli yeni uluslaşma projelerinin devreye sokularak, yeni ortaya çıkan güçler dengesi çizgisinde, eskisinden çok farklı bir yeni bölge haritası ortaya çıkartmak isteyen emperyalizm ve Siyonizm ittifakının orta dünyada var olan yirmi iki devletin sınırlarının değişeceğini, ABD dışişleri bakanı aracılığı ile ve gene bu yönde açıklamalar yapan eski ABD genel kurmay başkanının bu bölgede on civarında yeni devlet kurulacağını açıklarken, bu topraklar üzerinde kurulu bulunan devlet düzenlerinin bozulacağı gibi bir yeni yaklaşımı yavaş yavaş ön plana çıkarmaktadırlar. Dünya tarihi incelendiği zaman her dönemde farklı devletler düzeni ile karşı karşıya kalındığı görülmektedir. Devletleşme olgusunun yaygınlık kazanmasıyla birlikte ilkel toplum aşaması sonrasında, önce din devletleri daha sonra imparatorluklar ve yirminci yüzyılda da ulus devletler tarih sahnesine çıkmışlardır. Şimdi de gelinen son aşamada tekelci şirketler küresel imparatorluk oluşturmak amaçlı çabalar gösterirken, diğer yandan orta boy devletlerin daha da büyüyerek bölgesel hegemonya düzenleri oluşturmaya çalıştıkları görülmektedir. Nitekim, iki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasından sonra yaklaşık olarak çeyrek yüzyılda, yeryüzündeki düzeni değiştirebilme hedefine yönelik sıcak girişimler, olaylar ve dış müdahaleler birbirini izlemektedir. Böylesi bir aşamada dünyanın ortalarında kurulmuş olan Türk devleti asıl hedef olarak ele alınarak, siyasal, ekonomik ve bilimsel saldırılara konu yapılmaktadır. Bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti anayasasının temel maddeleri üzerinden saldırganlık geliştirilirken, açıktan cumhuriyet düşmanlığı yapılmaktadır. Türkiye’nin asıl gündeminde olmayan bir anayasa değişikliği dışarıdan dayatılarak devlet değişikliği istenmektedir.
 
 

Bütün ülkelerin tarihine bakıldığı zaman anayasa meselesinin aslında bir devlet sorunu olarak öne çıktığı görülmektedir. Şimdiye kadar yaşanan siyasal dönemlerde dünya hegemonya kavgası doğrultusunda dünya ülkelerinde ve bunların ötesinde daha geniş bölgelerde yeni siyasal oluşumlar ya da devlet projelerinin devreye girdiği görülmektedir. Devir değişmesiyle birlikte her dönemin öne geçen büyük devletlerinin, uluslararası hegemonya peşinde koşarken hem kendi bölgelerinde hem de dünyanın öbür kıtalarında kendi merkezli yeni bir emperyal güçlenme projesini gerçekleştirmeye yöneldiklerinde, arazi üzerinde eskiden kalan devlet modelleri ile uğraşmaya başladıkları görülmektedir. Bu gibi devletleri zamanla ya içeriden ya da dışarıdan hazırlanan senaryolar aracılığı ile tarih sahnesinden silmek için her yola başvurduklarını, tarih kitapları bugünün insanlarına anlatarak, bu çizgide geçmişten gelen bütün devlet yapılanmalarının tehlike içinde olduklarını günümüz kuşaklarına açıklamaktadırlar. Dünya haritası üzerinde yer alan her devlet geçmişten gelen bir siyasal yapılanma olarak kazanılmış haklara sahip olmakta ve değişim sürecinin gündeme getirdiği yeni emperyalistlere karşı devletler, hem bağımsız varlıklarını hem de kazanılmış bütün haklarını uluslararası hukuka uygun bir biçimde koruma doğrultusunda, her türlü güvenlik önlemlerini almak durumundadırlar. Değişen dünya konjonktürü çerçevesinde her siyasal dönemin güç merkezleri geliştirdikleri siyaset ya da doktrinler üzerinden kendilerini merkeze alan ve kendi ulusal çıkarlarına öncelik tanıyan çeşitli yolları deneyerek ve kendi merkezleri üzerinden diğer devletlere dönük yaklaşım biçimleri ortaya koyarak, milli bir savunma sistemi geliştirme yoluna baş vurabilmektedirler. Yeni dönemlerin gündeme getirdiği farklı koşullar ve ortamlarda eski devletler ayakta kalabilmek üzere savunma amacıyla ulusal ve ülkesel savunma yöntemlerine baş vururlarken, kendi devletlerinin yapısına, kuruluş modeline ve sahip oldukları siyasal doktrinlere uygun düşecek yol ve yöntemler bularak, yollarına devam edebilmenin arayışı içine girebilmektedirler.
 
 

Normal koşullarda her devlet kendi siyasal yapılanmasına, her millet de kendi değerleri üzerinden sahip olduğu değerlere ve zenginliklere sonuna kadar sahip çıkmaya ve onları daha da geliştirerek, devletlerarası rekabet düzeninde diğer devletleri geride bırakarak, tüm yarışma konularında en ön planda yer alabilmenin mücadelesini vermektedirler. Bu çizgide her devletin kuruluş modeli ve bunun arkasındaki kurucu iradenin, devletlerin geleceği açısından fazlasıyla rolü bulunmaktadır. Tarihsel dönemeç üzerinde ortaya çıkan özel durumlar, kalıcı bir potansiyele dönüşebilmek üzere iç dinamikler aracılığı ile evrilirler. Özellikle devrimler, reform dönemleri ya da geçiş aşamaları sırasında ortaya çıkan durumlar çok karışık olabilir, birbiriyle çelişkili gelişmeler gösterebilir ya da çeşitli alternatif gelişmeler karşısında kalıcı olamayabilir. Bu yüzden her dönemin siyasal iktidarı, geleceğe yönelik değişim rüzgarları karşısında daha dikkatli davranarak, o dönemin koşullarına uygun ilke ve esasların bir araya getirilmesiyle oluşturulan sistematik bütünlüklü bir politika aracılığı ile, her türlü saldırı ve yıpranmaya karşı kendini korumaya ve bu arada da uygulama alanında gündeme gelen ya da kendilerinin getirdikleri ilke ve esasları geliştirerek bütünsel bir model geliştirmeye ve o modelin çatısı altında gelecek dönemlerde de var olabilme doğrultusunda kurumlaşmaya önem vermektedirler. Böylesine bir modelleşme oluşumu ile daha başlangıçta kendisini yeni bir model olarak öne çıkaran değişim programlarının dışarıdan dayatılması gibi saldırılara karşı, öncelikli bir kurumlaşma programı ile kendisini yenileyerek siyaset alanında kurumlaşabilen yeni siyasal yapılanmalar, değişim rüzgarları ile dönüşüm programlarına karşı direnebilme şansına sahip olabilecek derecede güçlendikleri için zamanla toplumsal tabana yönelik konsalidasyon programları ile kurumlaşma süreçlerinde daha hızlı hareket edebilmektedirler. Gelmekte olan yeni siyasal dönemin iktidar sahiplerinin var olan kamu düzenini bozmaya ya da değiştirerek dönüştürmeye yönelik girişimlerine karşı, kurumlaşan siyasal devlet modellerinin sert direnişler göstererek ve zaman içinde değişen koşullar doğrultusunda kendini yenileyerek ve modellerini gözden geçirip güncelleştirerek yola devam edebildikleri görülmektedir.
 
 

Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyılın başlarında kurulmuş, birinci dünya savaşı sonrasında var olabilmek için bir ulusal kurtuluş savaşı vermiş ama daha sonraki aşamada ikinci dünya savaşı depreminde ayakta kalarak varlığını korumasını bilmiştir. Dünya değişirken, batının kapitalist dünyasına karşılık doğunun sosyalist dünyasını ortaya çıkaran uluslararası gelişmeler, daha sonraki aşamada sosyalist sistemin de dağılmasını gündeme getirirken, Türk devletinin çevresinde çok büyük gelişmeler meydana gelmiştir. İkinci kutup olarak ortaya çıkan Sovyetler Birliği gibi bir dev yapılanmanın çöküşü ile birlikte on beş devlet bağımsız olmuş ve Türkiye devletinin çevresindeki geçmişten gelen yapılanmalar tümüyle çökmüştür. Bunun üzerine büyük bir bölgesel federasyonun yıkılması sonrasında bu alanda var olan küçük ve orta boy devletler siyasal boşluğa doğru sürüklenmişlerdir. Bu aşamada Avrupa Birliği doğuya açılarak Hristiyan doğu devletlerini sınırları içine almaya çalışarak, Sovyetler Birliğinin yerine Avrupa Birliğinin geçmesine çalışmış ama yeni dönemde batı dünyasından gelerek bölgeye yerleşen İsrail ve onun büyük kurucusu olan Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu ile birlikte Avrupa Birliğine de karşı çıkarak merkezi coğrafya alanında hegemonya yarışına yeniden kalkışmışlardır. Eski Sovyet cumhuriyetleri Rusya ve Avrupa Birliği arasında paylaşılırken tam ortada kalan Türkiye sağdan ve soldan, ya da doğudan ve batıdan veya kuzeyden ve güneyden gelen çeşitli siyasal rüzgarların saldırısına uğramıştır. Merkezi coğrafyanın tam ortasındaki merkez ülke olarak Türkiye bütün yönlerden estirilen siyasal rüzgarlara karşı hedef haline getirilerek ve de parçalanarak çökertilme senaryosuna alet edilmek istenmiştir. Böylece, küreselleşme görünümünde yeni bir emperyalist saldırıya kalkışan batılı büyük devletlerin çekişmeleri, Türkiye’yi belirsiz bir geleceğe doğru sürüklerken, Türk devleti en büyük şansı olan kurucu önder Atatürk’ten Türk ulusuna siyasal miras olarak bırakılmış olan Türkiye Cumhuriyeti kendi devlet modeline sıkı sıkıya sarılarak ayakta kalabilmenin mücadelesini vermiştir. Her yönden estirilen yıkıcı ve dağıtıcı siyasal rüzgarlara karşı, Türkiye Cumhuriyeti kendi anayasasının başlangıç kısmında giriş hükümleri olarak konulmuş bulunan tam bağımsız, ulusal, laik ve üniter devlet modeli ile Türklerin çağdaş cumhuriyet düzeni korunarak tüm rüzgarlara karşı direnilmiştir.


Atatürk ilkeleri adı verilen cumhuriyetin temel ilkeleri belirli bir sistematik bütünlük içerisinde T.C. Anayasa’sının giriş bölümüne kurucu irade tarafından yerleştirildiği için Türk devletinin eskisi gibi ve kuruluş modeli ile var olarak yola devam etmesi sağlanmıştır. Küreselleşme dönemi ile birlikte güncel alana getirilen cumhuriyetin temel ilkeleri bugün T.C. Anayasası ile hem varlığını sürdürmekte hem de Türk devleti ile Türk milletinin büyük değişim aşamasında çökertilmesini önlemektedir. Çeyrek yüzyıllık küreselleşme sürecinde Türkiye Cumhuriyetinin tasfiye edilebilmesi için bütün yolları deneyen emperyalizm ve Siyonizm, küresel şirketlerin çıkarları doğrultusunda yeni bir emperyalist düzen oluşturabilmenin çabası içerisine girdikleri aşamada, Türk devletini merkezi coğrafyanın tam ortasında büyük bir engel olarak görmüşler ve önce yıkıcı sonra da yapıcı siyasetlerinde Türklüğün geçmişten gelen büyük siyasal ve tarihsel birikimi görmezden gelinerek, Atatürk Cumhuriyetini ortadan kaldırabilecek iç ve dış ittifaklara girmişlerdir. Kurucu önder Atatürk önce bir Türk vatanseveri olarak sonra da bir askeri otorite olarak, iki cihan savaşı arasında Türklüğün yüksek yapılanması olarak, bugün Kemalist Cumhuriyet adı verilen Atatürkçü devlet modelini uygulama alanına getirmiştir. Türklerin tarihin dönemeç noktasında kurdukları çağdaş cumhuriyet rejiminin herhangi bir devlet olmadığını ve sahip olunan jeopolitik ortam ve dengelerde gerçekçi bir biçimde kurularak bugünlere erişebilmesi açısından, bu devlet tarih, coğrafya ve jeopolitik bilimlerinin ana ilkelerine uygun bir doğrultuda örgütlenmiştir. Son dönemlerde ortaya çıkan ve yaşanmakta olan değişim süreçlerine karşı, Kemalist Cumhuriyet tam bir savunma mekanizması oluşturarak yıkılmadan bugünlere kadar gelmiştir. Şimdi gelinen yeni noktada bir devlet meselesi olarak, Anayasa konusu ile Türk devleti tarihin derinliklerine gönderilmek istenmektedir ama tüm saldırı ve çabalara rağmen ayakta kalarak bugünlere gelen Türk devleti, Atatürk modeli ile yoluna devam edebilmektedir.
 
 

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde dünya başka yönlere doğru savrulurken, Türkiye’ye de yansıyan yeni dünya düzeni arayışları giderek siyasal alanda etkilerini artırdıkça, Türkiye’nin Kuvayı Milliye hareketinden gelen devlet modeli ile ilgili tartışmalar artmakta ve bu siyasal modele son vermek ya da uygulama alanından kaldırmak üzere çeşitli siyasal girişimler ile Türk kamuoyu karşı karşıya gelmektedir. Türklük ve Türkiye karşıtı kesimlerin emperyalizm, bölücülük, etnikçilik ya da dincilik gibi bugünkü devlet modelini ortadan kaldırabilecek politikaları her fırsatta gündeme getirmeleri yüzünden, Atatürk cumhuriyetinin önü kesilmeye çalışılmaktadır. Cumhuriyetin ilk yılları ve kuruluş döneminde siyasal rejimin temelleri atılırken, gelecekte ülkenin karşısına çıkabilecek her türlü olumsuz durum ve gelişmeler dikkate alınarak ve devletin her türlü tehdide karşı kendini koruyabileceği bir sistem geliştirilerek, devletin ve milletin güvenliği temin edilebilecek bir model ile Anadolu yarımadası üzerinden, Türk devletinin ve milletinin güvenlikleri sağlam bir düzene oturtulmaya çalışılmıştır. Dünyanın tam ortasında yeni bir devlet kurulurken o dönemin iki kutuplu dünya düzeni dikkate alınmış ve bu doğrultuda iki kutbun arasında kalmak gibi bir dönem dikkate alınarak çağdaş cumhuriyetin temeli sağlam atılmaya çalışılmıştır. Bir tarafta batı dünyası diğer tarafta doğu dünyasının yeni sosyalist bloku yan yana gelirken, iki blok arasında kalarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti güney bölgesinde de yer alan Müslüman devletler ile çevrelenmiştir. Böylece üç dünya arasında Atatürk bir merkezi devlet modeli yaratarak, cumhuriyet ilkeleri üzerinden bu yapılanmayı güvence altına almaya çaba göstermiştir. Böylece üç dünya düzeni ortasında bir merkezi devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu gerçekleştirilmiştir.
 
 

Cumhuriyetin temel ilkeleri ile üç dünya arasında kurulan Türk devletinin merkezi bir devlet modeli olmasını sağlayan Atatürk önderliğindeki kurucu kadro bir doğu ve batı sentezi yoluna giderken, ülkenin güneyinde yer alan İslam dünyasını da dikkate alarak laik devlet ile birlikte Müslüman milletin birlikte yaşayabileceği, çağdaş bir siyasal sentezi Türk modeli cumhuriyet yapılanması aracılığı ile uygulama alanına getirmeye çalışmıştır. Çağdaş Avrupa medeniyetini yaratan Fransız devriminden gelen laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik bir elmanın yarısı olarak benimsenirken, elmanın diğer yarısında da Sovyet devriminden gelen devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkelerini kabul ederek, bir Orta Asya geleneğine dayanan ayrı ayrı oklar olarak sistemin bütününe dahil edilmeye çalışıldığı gözlemlenmiştir. Fransız devriminden gelen üç ok aracılığı ile batı dünyasına yüzünü dönen yeni Türk devleti, Rus devriminden gelen üç ayrı ilkeyi de dünya dengeleri çerçevesinde doğu blokuna yönelik bir yeni diyalog ya da denge arayışı olarak benimsedi devletcilik, halkçılık ve devrimcilik ilkelerinin resmen benimsenmesine rağmen, bu ilkeler doğrultusunda bir doğu örgütlenmesi olan Sovyetler Birliği’ne dahil olacak bir arayış ya da buna benzer bir girişim yirminci yüzyılın koşullarında Türkiye tarafından hiçbir zaman denenmemiştir. Türk devleti yirminci yüzyılda çağdaş dünyaya açılışını batı bloku üzerinden gerçekleştirmiş ama dünyanın öbür yarısını da dışlamamak için, Sovyet devriminin temel ilkeleri olarak devletçilik, halkçılık ve devrimcilik kavramlarını altı ok sentezinin ikinci yarısı olarak benimsemiştir. Bu aşamada dünyanın ortasında bir merkezi devlet sentezi ile ortaya çıkan Türk devleti, aynı zamanda içinden geldiği İslam dünyasına da yakın durarak çağdaş batı uygarlığının İslam dünyasına da taşınması için gerçekçi çabalar göstermiştir. İşte bütün bu gelişmeler ve ortaya çıkan yeni durumlar çizgisinde Atatürk’ün merkezi devlet modeli çağdaş bir cumhuriyet yapılanması aracılığı ile orta dünyaya getirilmiştir. Doğu ve batı modelleri orta dünyada merkezi ve siyasal yapılanmaya yönlendirilirken, aynı zamanda bir de merkezi devlet modeli ortaya çıkarak uygulama alanında yer edinmiştir. Çeşitli olayların birbirini izleyerek orta dünyaya yönelik yansımaları öne çıkarırken, Türk devletinin modeli ve yönü belirginleşmeye başlamış ve sonraki yıllarda bir orta dünya devleti olarak bütün bölgenin istikrarı ve güvenliği doğrultusunda, yeni siyasal yapılanmaları merkezi alanda öne geçmiştir. Bu doğrultuda konu bütünüyle ele alındığında, bu iki konu hukuken anlam kazanarak rejim açısından vazgeçilmez bir öneme sahip olmuştur.

Bütün devletlerin hukuki kimliğini temsil eden tüm anayasalarda devletlerin ve buna bağlı hukuk düzenlerinin güvencesi olarak, bazı özel maddeler ya da bölümler yer alabilmektedir. Dünya anayasaları bu açıdan incelendiği zaman, her devletin kendi jeopolitik konumundan ileri gelen bazı özel durumların ya da özelliklerin anayasa metinlerine geçirilerek ve bunlara hukuk açısından güvence sağlanarak, devlet yapılarının zamanla aşınması ya da yozlaşması gibi olumsuz durumların öncelikle önlenmesi için önlemler alınabilmektedir. Türk anayasa sisteminde bu alanda iki ayrı düzenleme yapılmıştır. Öncelikle anayasanın başlangıç bölümünde ifade edilen genel esaslar ile devletin şekli, cumhuriyetin nitelikleri, devletin bütünlüğü ve merkezi yapılanması dile getirilmekte ve bir ulus devletin vazgeçilemez özellikleri olarak resmi dil, bayrak, milli marş ve başkent açıkça belirtilerek kurulmakta olan yeni devlet yapılanmasının temel taşları vurgulanmıştır. Bu genel ilkeler, devlet kurucu iradenin yapmış olduğu sentezin uzantısı olarak anayasanın başlangıç kısmında açıkça vurgulanmıştır. Anayasa açısından önemli olan devletin varlığını ve geleceğini güvence altına almak olduğu için, devletin kuruluş modeli ile ilgili olan bütün koşulların anayasa metni ile her türlü tecavüz ve saldırılara karşı korunması gerektiğinden ya anayasanın başlangıç hükümleri ile ya da anayasanın ilgili maddeleri aracılığı ile anayasal güvence altına alınacak, yani bir anlamda hukuksal garanti altına alınacak olan devlet ve siyasal rejimin temel ilkelerinin topluca korunması işi, böylece anayasa metninde bu ilkelere yer verilerek resmi bir koruma düzeni altına alınmaktadır. Anayasa metni ile resmen koruma sistemi devletlerin siyasal ve hukuki rejimlerinin devamlılığının sağlanması açısından uygulamada zorunlu olmaktadır.
 
 

Dünyadaki siyasal sistemler incelendiği zaman bütün devletlerde az çok birbirine benzeyen koruma ve güvence altına alma yaklaşımlarının, fazlasıyla anayasa metinleri üzerinden gündeme getirildikleri görülmektedir. Her devlet dünya sahnesine çıkarken kendisini güven altına alacak siyasal ve hukuki önlemler ile birlikte varlığını ilan etmektedir. Bu çizgide her devlet kendi hukuksal varlığı ile birlikte bunun dayalı bulunduğu ilkeler ve özel durumları da kendi sistemi içinde koruma altına alarak geleceğe doğru gidişini güvenceye alabilmektedir. Bu açıdan her devletin dayandığı temel ilkeler ile birlikte özel durumları yansıtan yasal düzenlemeler de anayasal düzen içinde ayrı yasalarla sistemin bütünü içine dahil edilerek ve toplu bir koruma sistemi oluşturularak saldırılara karşı daha güçlü savunma ya da koruma olanakları yaratılmaya çalışılmaktadır. Anayasal güvence sistemleri ile hukuki koruma mekanizmaları sistem içindeki koruma ya da kollama yasaları aracılığı ile devreye sokulabilmektedir. Bu açıdan devlet modelinin ve buna dayanan anayasal ya da yasal sistemlerin birbirlerini etkileyerek, ya da her açıdan tamamlayarak korunması gereken bir bütünlük ortaya çıkarması hedeflenmektedir. Bu çerçevede devletler arası rekabet ve çekişme döneminde her devlet birbirinin kuyusunu kazabilir ve bu doğrultuda her türlü siyasal ya da hukuksal saldırılara kalkışarak bu gibi amaçlar için resmen yıkıcılık yapabilmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti devleti bugün kurulu olduğu topraklar üzerinde varlığını sürdürürken, içinde bulunduğu bölgenin yeniden yapılanmasını hedefleyen bir çok emperyalist ve Siyonist plan ve projelerle mücadele ederek, ayakta kalabilmek için cumhuriyetin temel ilkeleri olarak adlandırılan anayasal sistem içinde, ilk dört madde ile özetlenen başlangıç ilkeleri ve gene anayasanın bir başka maddesi ile güvence altına alınan, devrim yasaları devletin ve hukuk kurumlarının bu gibi düzenlemeleri, bütünüyle ele alarak koruması gerektiği açıkça kamuoyuna yansımaktadır. Anayasal koruma altındaki devrim yasalarının yasal güvence altına alınmaları da tıpkı başlangıç hükümleri ile ilgili düzenlemeye benzemektedir. Sırası ile ele alınırsa, Öğrenimin birleştirilmesi yasası, Şapka kullanılması hakkındaki yasa, Tekke ve zaviyelerin kapatılması ile ilgili yasa, Medeni nikah ile evlenilmesi hakkındaki yasa, Uluslararası yazı, rakam, usul, saat ve takvim kullanılması hakkındaki yasa, Türk harflerinin kabul ve uygulanması ile ilgili yasa, Lakap ve ünvanların kaldırılması ile ilgili yasa, Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair yasa, topluca korunma altına alınmıştır.
 
 

İlk dört madde olarak adlandırılan başlangıç hükümleri ile birlikte Devrim Yasalarının da aynı anayasa metni içinde belirtilerek koruma altına alınması, Türkiye Cumhuriyeti devlet modelinin korunması açısından, şimdiye kadar gerekli olan koruma ve savunma mekanizmalarını işletmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşarak bugünkü dünya düzeninin önemli bir devleti düzeyine gelebilmesi için hem anayasanın başlangıç maddesinde belirtilen temel ilkeler, hem de ilgili maddenin içeriğinde gene anayasal güvence altına alınan devrim yasalarının birlikte anayasa metni aracılığı ile korunması, cumhuriyet düşmanı ya da karşıtı merkezlerin saldırılarını önlediği gibi, genel bir koruma düzeni içerisinde de bu ilke ve yasaların beraberce cumhuriyetin daha da ileri gidebilmesi doğrultusunda, gerekli olan ortam ve koşulların birlikte sağlanmasına katkıda bulunmaktadır. Ülkede ulusal birliği ve beraberliği tehlikeye sokabilecek herhangi bir durum ya da gelişmeye karşı devrim yasaları anayasal güvence altında gündeme getirilerek, toplumda geçerli olan kamu düzeninin muhafaza edilmesi için, gerekli olan önleyici önlemlerin alınabilmesi mümkün olabilmektedir. Türkiye’de bir Ortaçağ kalıntısı olan padişahlık düzenini kaldırarak yerine bir ulusal cumhuriyet düzeni kuran Kemalist devrim, modern çağa geçişi sağlarken çağdaş hukukun ve siyasal gelişmelerin her türlü yeniliklerinden yararlanmasını bilmiştir. Türkiye bu hali ile İslam ülkeleri içinde en modern devlet haline gelirken, aynı zamanda da ilk kez bir cumhuriyet devletinin İslam ülkeleri içinde kurulmasını gerçekleştiren ilk devlet olmuştur. Dünya devletleri gelişme ve kalkınma yollarında yarışa kalkışırken, Türkiye devleti cumhuriyetin temel ilkeleri ve Devrim Yasalarının kendisine sağlamış olduğu hareket sahası içinde, fazlasıyla başarılı bir yön izleyerek bugünlere gelebilmiştir. Türk anayasasının ilk dört maddesinde belirtilen cumhuriyetin temel ilkelerinin hem değiştirilmesi hem de değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğinin dördüncü madde de belirtilmesi, T.C. Anayasasının sert bir anayasa olduğunu göstermekte ve devletin yapısını değiştirmek isteyen siyasal kesimlere karşı anayasa da kesin bir durum ilan edilerek, herhangi bir girişimde bulunmamaları gerektiği teklif dahi edilemez biçiminde katı bir önleyici statüye kavuşturulmaktadır.
 
 

Dünya anayasaları incelendiği zaman birçoğunda değiştirilemez maddeler bulunduğu ve bu gibi düzenlemelere yer veren ülkelerin de jeopolitik konumları gereği anayasal düzenlemelerle kendilerini sıkı sıkıya bağlı hissettikleri görülebilmektedir. Bu konuda örnek aranırsa, ABD Anayasasının cumhuriyetçi yönetim zorunluluğu getirdiği, Brezilya anayasasının federal yapı ve temel haklarda değişikliğe izin vermediği, Fransız anayasasının ülkenin bölünmez bütünlüğüne önem vererek cumhuriyet rejiminin hiçbir biçimde değiştirilemeyeceği, Alman anayasasında insanların onur ve haysiyetine dokunulamayacağı ve Almanya’nın sosyal bir federal devlet olduğu, Portekiz anayasasının ulusal bağımsızlık ile devletin birliği ve laikliğin korunması gerektiğini, Yunanistan anayasasının kuvvetler ayrılığı ile cumhuriyetin bağımsızlığını, Romanya anayasasının üniter yapı resmi dil ve cumhuriyetin değişmeyeceği, Norveç anayasası ise anayasa ilkelerine aykırı yasa çıkartılamayacağını, Kazakistan anayasasında üniter devlet ve cumhuriyet rejiminin değiştirilemeyeceğini, Rusya anayasası insan hakları ve federasyon devletinin korunması gerektiğini, Türkmenistan anayasası cumhuriyet rejiminin değişemeyeceğini, Çin anayasasına göre sosyalist rejimin değişmeyeceğini, İran anayasası resmi din ve mezhep uygulamasının korunacağını, Ermenistan anayasası demokrasi ve serbest seçimlerin korunacağını, Tunus anayasası cumhuriyet rejiminin değişmeyeceğini, Ruanda anayasasında üniter yapı demokrasi ve cumhuriyetin korunacağını, Mali anayasası üniter devlet ile sekülarizm ve cumhuriyetin korunacağını, Azerbaycan anayasası temel insan haklarına dokunulamayacağını ve İtalyan anayasası ise cumhuriyet rejiminin değiştirilemeyeceğini anayasal metinler içinde açıklayarak, ancak bu tür düzenlemelerle kendi devletlerinin ayakta kalabileceğini, değiştirilemeyecek sert anayasalar aracılığı ile dünya kamuoyuna yansıtmaktadırlar. İki yüzden fazla devletin bulunduğu dünya haritasında yer alan devletlerin dörtte birinden fazlası yani elliden fazla ülke devletleri korumak için değişmeyen sert anayasalar yaparak ortaya çıkmışlardır.
 
 

Türkiye anayasasının birinci maddesinde devletin bir cumhuriyet olduğu ilan edilmektedir. İkinci maddede cumhuriyetin nitelikleri sayılırken toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmektedir. Üçüncü maddede Türkiye devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ve resmi dilinin Türkçe olduğu açıklanmaktadır. Bayrağı yasada belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı İstiklal marşıdır. Başkenti Ankara’dır. Dördüncü maddede ise anayasanın bu üç maddesinin değiştirilemeyeceği ve bunun teklif dahi edilemeyeceği açıkça belirtilerek ve Türk devletinin anayasası sertleştirilerek, en üst düzeyde devlet ve cumhuriyet rejimi için katı bir koruma sağlanmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde değişmeyecek kalıcı maddeler içeren anayasalar aracılığı ile birçok devlet kendi kamu düzenini ve toplumsal yapısını korumaya çalışırken, Türkiye’de bir sert anayasaya sahip olan devlet olarak kritik yapısının gelecekte kendisi için siyasal çıkmazlar yaratmasına izin vermeyerek, anayasal korumaya yasal metinlerde yer vermiştir. Türk devleti açıktan laiklik, üniter yapı, ulus devlet, Türk düşmanlığı, cumhuriyet karşıtlığı, devlet düşmanlığı, halk karşıtlığı gibi çeşitli yönlerden yapılan saldırılar ile uğraşarak ve bunların önünü keserek bugünlere kadar gelebilmiştir. Altı ok ile ifade edilen cumhuriyetin temel ilkeleri ile sekiz yasadan meydana gelen devrim yasaları da cumhuriyet devriminin tamamlayıcılarıdır. Yirminci yüzyılın başlarında ulus devletlere giden yol Cumhuriyet devrimleri ile açılınca, ulus devletler ile cumhuriyet rejimleri aynı dönemde beraberce gündeme getirilerek, Ortaçağ kalıntısı olarak görülen imparatorluklardan uzaklaşılan ve ulusal cumhuriyetlere doğru yol alan yeni bir döneme girilmiştir. 
 
 

İçinde bulunduğu koşullar nedeniyle, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kurucu kadro sert anayasa anlayışı doğrultusunda hareket ederek, cumhuriyet rejimi ile ikinci maddede birlikte yer alan cumhuriyetin nitelikleri de Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilmez ve de bu konuda teklif dahi yapılamaz biçimindeki, sert korumalı bir anayasal düzenlemeye kavuşturulmuştur. Türkiye’de Atatürk döneminden bu yana uygulama alanına getirilmiş olan anayasaların değişmez maddeleri aracılığı ile sertleştirilmiş koruma düzenine kavuşturulması, devletin güvenliği ve geleceği açısından çok yararlı olmuştur. Yıllarca emperyalist devletlerin saldırıları ile uğraşmak ve kendini bunlara karşı korumak durumunda kalan Türk devleti, bugün gelinen noktada sertleştirilmiş anayasa metinleri ile geliştirilen hukuki korumanın sağladığı olanaklardan yararlanarak, bugüne kadar bir güvenlik devleti olarak konumunu koruyabilmenin başarısını elde etmiştir. Türk ulusu bugünkü tam bağımsız, ulusal, üniter, merkezi, laik bir sosyal hukuk devleti modeline uzun süren bir ulusal kurtuluş savaşı sayesinde erişebilmiştir. Türk ulusuna böylesine önemli bir kazanım sağlayan büyük önder Atatürk’ün askerlikten gelen vatan savunması anlayışı, onu cumhuriyetin ilkeleri ve modeli konusunda hassas bir önder konumuna getirmiştir. Dünyanın ortasında gerçekleştirmiş olduğu milli bir senteze dayanan devlet modelinin, zamana karşı dayanması ve her türlü saldırıya karşı kendini koruyarak yoluna devam edebilmesi için, cumhuriyetin temel ilkeleri ve yasalarına bağlı kalınması gerekliliği doğrultusunda yeni bir yön çizmiş ve Türk ulusuna böylesine büyük bir siyasal birikimi siyasal bir miras olarak bırakmıştır. Cumhuriyet yüzüncü yılına girerken, yeniden bir var olma ve yola devam etme sınavını vermek durumunda kalmıştır. Her türlü zorluklara rağmen bütün engelleri aşarak yirmi birinci yüzyıla gelen Türkiye Cumhuriyeti, önümüzdeki dönemde de cumhuriyetin değişmez ilkeleri ile birlikte devrim yasalarını da koruyarak ve bunların değiştirilmesine karşı koyarak mücadelesini sürdürecek ve hak ettiği onurlu bir var olma düzenine kavuşacaktır. Türkiye’de Cumhuriyetin geleceği, temel ilkelerinin korunmasına ve devlet yapılanmasının değişmemesine bağlıdır. Cumhuriyetin yeni kuşaklarına bu doğrultuda önemli görevler düşmektedir. Türk ulusu önümüzdeki dönemde genç kuşaklarıyla bütünleşerek bu doğrultuda geleceğin mücadelesini de kazanacak ve temel ilkeler korunacaktır. 
 
 
 



28 Ekim 2021 Perşembe

MİLLET VARLIĞIMIZ BÜYÜK TEHDİT ALTINDA

 


 
 
MİLLET VARLIĞIMIZ BÜYÜK TEHDİT ALTINDA
 
 
 Prof. Dr. Cihan Dura
 

Aynı kültürden olan, tarihleri ortak insanların oluşturduğu topluma millet denir. Aynı kültürden kasıt, ‘millî kültür’dür, ulusal kültürdür. Millet birbirine ortak tarih, dil, kültür ve ülkü birliği ile bağlı olan yurttaşların meydana getirdiği siyasal bir topluluktur.
 

Bugün Türkiye’de Millet oluşumu tehdit altındadır. Giderek yok edilmek isteniyor. Nasıl yok ediliyor? Oluşturucu ögeleri tahrip edilerek, ortadan kaldırılarak. En çok saldırıya uğrayan unsur ise Cumhuriyet tarihimizdir, ulusal kültürümüzdür. Tarih yalnızca kitaplarda değildir; her yerdedir, yerleşim yerlerinde, yapılarda, anıtlardadır, bayramlardadır.
 

Örneğin, İlk Meclis binası, Çankaya Köşkü, Taksim Anıtı, Yürüyen Köşk, Marmara Köşkü, Atatürk Orman Çiftliği, Anıtkabir… bunlar sadece birer mekân değil, aynı zamanda bizi millet yapan hatıralar mirasının konaklarıdır.O mekânlar bizim ortak kültürümüzün mahfazaları, ortak tarihimizin hatırlatıcılarıdır. Ortak duygu ve heyecanları harekete geçiren, ortak hatıra ve geleneklerin anılıp uygulanmasını sağlayan varlıklardır. Bunlardan Atatürk Orman Çiftliği talan edildi, ediliyor. Marmara Köşkü Saray uğruna yıkıldı, yerle bir edildi.
 

Marmara Köşkü (1928-2016) üzerinde kısaca durmak isterim. Atatürk’ün konut olarak kullandığı, Cumhuriyet’in simge mekânlarından Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Marmara Köşkü; kültürel miras olarak tescillenmiş bir yapıydı. Köşk, Atatürk’ün AOÇ arazisi içinde tasarladığı ilk yapılardan biri, Cumhuriyet’in modernleşme projesinin ilk örneklerindendi. Atatürk’ün, Cumhuriyet’in dev kalkınma projelerinden biri olan Atatürk Orman Çiftliğindeki çalışmaları hem yakından takip edeceği hem de dinleneceği bir mekân olarak inşa edilmişti. Ön bahçedeki Marmara havuzunu da halka açtırmıştı. Çünkü O, halkıyla iç içe yaşamak, başkentlilere her türlü uygarlık imkânını sunmak istiyordu. Marmara Köşkü, havuzunda gençlerin yüzdüğü ve serinlediği, akşamları da etrafında yemeğe, sohbete gelen halkın hoşça vakit geçirdiği mekânlardan biri haline gelmişti. Atatürk, kimi zaman park etrafında halkla sohbet ediyordu.
 

Marmara Köşkü sadece yıkılmış olmadı, Cumhuriyet kalemizden bir tuğla daha söküldü.
 

Ve devam ettiler. Son marifetleri İzmir’deki Necatibey ilkokulu oldu. 93 yıldır Cumhuriyet'in, İzmir'in sembollerinden biri olan, eğitim meşalemiz Mustafa Necati Bey'i ölümsüz kılan, “anıtsal” özelliği bulunan, “kültür mirası” kapsamındaki Necatibey İlkokulu'nu da dozerlerle yıktılar, asırlık ağaçlarıyla birlikte yok ettiler. Yerine Suriyeliler için okul yapacaklarmış! Sormak lazım, Cumhuriyet okulunu yıkarak, İzmir Hatay'a Suriyeli okulu yapmak, bir tesadüften mi ibarettir? [Yılmaz Özdil, “Okulumu Yıktılar”, Sözcü, 26.9.2021]
 

Atatürk’e ve Cumhuriyetimize yönelik saldırılar, öteden beri yapılıyor.
 

Ancak 2003 yılından bu yana sıklaştığı, açıktan, hatta doğrudan hükümetler eliyle ve teşvikiyle sürdürüldüğü bir gerçek... Söz konusu saldırılara şu örnekleri verebilirim:
 

-Atatürk heykelleri kaldırılıyor,
 

-Cadde, yol, meydan, tesis, stadyum... adları değiştiriliyor,
 

-Anma günleri, saygı duruşları, ulusal bayram kutlamaları engelleniyor.
 

-Devlet kurumlarının adlarından T.C. ibaresi kaldırılıyor.
 

-Ders kitaplarında Atatürk ve Cumhuriyet konuları çarpıtılıyor, sulandırılıyor veya tümüyle çıkarılıyor,
 

-Cumhuriyetimizin emanetlerine karşı saygısız ve kaba hareketler sergileniyor[i].
 

● Bu saldırıları neden yapıyorlar, maksatları nedir?
 

Görüşüm şudur: Saldırılar ortak nitelikte ve süreklidir. Son yirmi yıldır artmış ve genişlik kazanmıştır. Büyük olasılıkla dış destekli bir plan çerçevesinde yapılmaktadır. Hedef bellidir: Cumhuriyet tarihimiz ve Cumhuriyet kültürümüz!... Kısacası Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk... Aynı zamanda Milli Birliğimiz... Görülüyor ki saldırılara hedef olanlar, bizi millet yapan unsurlar ve değerlerdir!
 

Tarihî mekânları ele alalım. Bunlar bizim -yukarda belirttim- ortak kültürümüzün mahfazaları, ortak tarihimizin hatırlatıcılarıdır. Ortak duygu ve heyecanları harekete geçiren, ortak hatıra ve geleneklerin anılıp uygulanmasını sağlayan varlıklardır. Eğer birileri Cumhuriyetimizin tarihî bir eserini yıkıyor, yerle bir ediyorsa, bu; bizim ortak duygu ve heyecan yaşamamızı engellemek, ortak tarihimizi, hatıra ve geleneklerimizi unutturmak, ortak kültürümüzün değerli bir unsurunu daha yok etmek içindir. Sinsi niyet, Millet yapımızı zayıflatmak, dağıtmak, çökertmektir. Kısacası, hedef; bizi millet yapan ortak kültürümüzdür, ortak tarihî mirasımızdır. Bu yapılar sadece birer mekân değildir, aynı zamanda bizi millet yapan bir hatıralar mirasının kendisidir. Yıkılmaları demek, bu mirasın tahribi, yoksullaştırılması, yok edilmesi demektir.
 

● Bir toplumu millet yapısını pekiştiren ‘ulusal bilinç’ dediğimiz bir olgu vardır. Ulusal bilinç nasıl oluşur? Milletin kendi kendini tanıması, kendi varlığının bilincine varmasıyla... Nasıl olacak bu kazanım, nasıl sağlanacak? Yurttaşlarımız, bir millet olarak, kendi tarihlerini öğrenecek, ulusal kültürünü, dilini öğrenecek; maddî ve manevî unsurlarıyla onlara bilgiyle, severek sahip çıkacak, gözünü korur gibi koruyacak.
 

Olup bitenler gösteriyor ki, bugün Türkiye’de Türk ulusal bilincine karşı bir savaş açılmış bulunuyor. Milli bilincin tahribi demek, son tahlilde Millî Birliğin hedef alınması, Millî Birliğin hedef alınması da Millet oluşumuna düşmanlık gütmek demektir. Çünkü Millî Birlik tarih, dil, kültür, ülkü birliklerinden doğar. Bu birliklerin toplamı veya bileşkesidir. Millî Birlik bir milletin en değerli varlığı, en büyük gücü, en etkili silahıdır. Yurttaşların millet bilinci etrafında birbirine bağlanması, birbiriyle kenetlenmesidir. Cumhuriyet tarih ve kültürüne, onun maddî unsurlarına yapılan her saldırı, bu birliğe yapılmış bir saldırıdır. Şunu özellikle vurgulamalıyım ki, asıl hedefte olan yeni yetişen nesil ve gelecek kuşaklardır.
 

● Keşke Atatürkçüler örgütlenip Türkiye’nin her tarafında Atatürk’ün, Cumhuriyet’in emanetlerini sürekli gözetleme (tarassut) altına alsalar, en ufak bir ihanet girişimini fark ettikleri anda derhal gerekli önleyici adımları atsalar. Ne yazık ki, böyle bir uyanıklık ve hareketlilikten çok uzaktalar.
 

Biz Atatürkçüler, Cumhuriyet değerlerimizin düşmanlarına karşı tam bir birlik içinde karşı duramıyor, sonuç alıcı eylemler ortaya koyamıyoruz. Bütün cesaretlerini de, sanırım bu eylemsizliğimizden alıyorlar. Düşmanlıklarını, gizli ve sinsi bir şekilde inatla sürdürüyorlar.
 

Bu cahil ve kötü niyetli adamlar, sandıktan çıktıkları için akıllarına gelen her şeyi yapabileceklerine inanıyorlar. Oysa demokratik de olsa, bir iktidarın sınırları vardır: Millî İrade ile sınırlıdır, bilimsel gerçeklerle, ahlak kurallarıyla sınırlıdır.
 

En önemlisi ne yapılabilir sorusu... Çok şey yapılabilir. Ben, pratik ve etkili bir önlem önermekle yetineceğim: İllerde, ilçelerde, semtlerde yurttaşlarımız “Cumhuriyet değerlerini takip ve koruma ekipleri” oluşturabilir. Bu birimler bulundukları yerlerde
Cumhuriyetimizin tarih ve kültür mirasını büyük bir titizlikle takip eder. En ufak bir saldırı girişimi gördüklerinde, bunu derhal kamuoyuna duyurur, diğer yerel oluşumlarla da işbirliği yaparak önlemeye çalışırlar. Bu ekiplerin oluşup örgütlenmesini, mevcut, yurt çapında etkili, güçlü bir dernek, örneğin Atatürkçü Düşünce Derneği üzerine alabilir.
 

[i] Daha önceki dönemlere ait birçok örnek için bakınız: Cihan Dura, Atatürk'e Saygısızlık Neyin Habercisi? http://www.cihandura.com/tr/makale/ATATURK-E-SAYGISIZLIK-NEYIN-HABERCISI-608
 


4 Ağustos 2021 Çarşamba

İÇ SAVAŞ TÜRKİYE’Yİ YIKAR

 

 
 
 
İÇ SAVAŞ TÜRKİYE’Yİ YIKAR
 
 
 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 
 

Son günlerde toplumun çeşitli kesimlerinden yükselen sesler arasında var olanlara eklenmiş bir çizgide bir de “İÇ SAVAŞ “ sözleri duyulmaya başlandı . Ülkenin geçirmekte olduğu zor bir dönemin tam ortalarında toplumun harareti yükselirken, her kafadan bir ses çıkmakta ve giderek artan olumsuz gelişmeler karşısında toplumun çeşitli merkezlerinden yükselen seslerin yoğunluğu zamanla artmaktadır. Küresel emperyalizmin eski dünya düzenini yıkarak, değişen koşulları dikkate alan yeni bir kaos ortamı yaratabilme doğrultusunda siyasal gelişmeler birbiri ardı sıra gündeme gelirken, kaos üzerinden yeni bir dünya düzeni oluşturma planları hız kazanarak öne çıkmaktadır. İşte böylesine bir aşamaya gelindiği anda birden iç savaş sözlerinin kamuoyunda öne çıkarak gündeme gelmesi ve her şeyden umudunu kesmekte olan halk yığınlarının kaos senaryoları üzerinden iç savaş planlarına dönük olarak yönlendirilmeye çalışılması, Türkiye’nin yakın geleceği ile ilgili iyimser beklentilerin ortadan kalkmasına ve zamanla daha karamsar bakış açılarıyla olumsuz çizgide yaklaşımların daha da öne çıkmalarına yol açmıştır. Ülke uzun süredir tersine bir gidiş çizgisinde yuvarlanıp giderken, şimdi de kaos gelişmeleriyle birlikte iç savaş tehditleri gündeme getirilmeye çalışılmakta ve Türkiye’ye yapılan zorlamalara iç savaş baskıları da eklenmektedir. 
 
 

Türkiye’nin tam ortasında yer aldığı merkezi coğrafya ile ilgili olarak emperyalist plan ve projeleri olan büyük devletler ve güç merkezlerinin her geçen gün kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ve bu çizgide emperyal projelerini siyasal alana aktarmaları, bu bölgenin önde gelen devletlerinin düzenlerini bozmakta ve bu yüzden de bölge halkları, ciddi bir tehdit altına düşerek yakın gelecekten korkmak gibi yeni bir pasif durum ile karşılaşmaktadırlar. Soğuk savaş dönemi sonrasında ciddi bir otorite boşluğuna düşen orta dünyada batı merkezli bölgeselleşme planları olduğu kadar, dünyanın ortasında yer alan bölge devletlerinin de kendi merkezli yeni güvenlik politikaları daha güvenli bir Orta Doğu bölgesi yaratabilmek amaçlı açılımlar olarak birbirlerini izleyen girişimler görünümünde devreye girmektedirler. Bu bölgedeki iki bin yıllık Türk hegemonyasının yeniden tartışılmaya başlandığı gibi durumlar çeşitli vesileler ile kamuoyu önünde görülebilmektedir. Dünya tarihi açısından konu ele alındığında, küresel güvenliğin en zor sağlandığı alan olarak Türkiye’nin tam merkezinde yer aldığı orta dünya görülmektedir. O nedenle bu bölgede çok yönlülüğün ortaya çıkardığı karışıklığın ya önceden belirli planlar ile önlenmesi gerekmekte ya da ortaya çıkabilecek emniyetsizliğin önü kesilerek, alınacak önlemler sayesinde merkezi alan bölgesinde, istikrarlı bir düzene geçilmesi önem kazanmaktadır. İnsanlığın bugüne kadar belirli çizgilerde gelişen bir yaşam süreci çerçevesinde çeşitli olayları ve dönemleri yaşayarak gelmesi, her dönemin koşullarında düzen ve güvenlik arayışını desteklemiştir. Geçmişten bugüne kadar birbirinden farklı değişik alanlarda çok ayrı durumlar ile karşılaşan insanoğlu, günümüz koşullarında bir kaos beklentisi doğrultusunda düzensizlik ortamına doğru çekilmek istenmektedir. Düzensizlik var olan düzenin kurallarının ihlal edilmesini ve bu doğrultuda ortalığı karıştırıcı girişimlerde bulunarak ülkede anarşi ve terör ortamları yaratılmasını sağladığı için, doğrudan doğruya kaosa giden yolun açılması anlamına gelmektedir. Kuralların çiğnendiği ve bunlara aykırı durumların yaratıldığı her ortamda kaos hali kendiliğinden ortaya çıkan bir olumsuz eğilim olarak görülmektedir. Genel anlamda kaos için toplumsal yaşamın belirli dönemeçlerde ortaya çıkardığı doğal karışıklık durumları olarak bir tanım geliştirilmekte ama aynı değerlendirmeler iç savaş ortamları için yapılamamaktadır, çünkü iç savaş senaryoları önceden belirlenmiş ve iç savaş ortamı yaratabilecek aktif ve pasif çatışma ve gerginliklerin nerelerde, ne zaman ve nasıl gelişeceğinin belirlenmiş olduğu planlı oluşumları yansıtmaktadır. Bu yönü ile iç savaşlar her zaman dış savaşların ilk ortaya çıkan başlangıç aşamalarıdır.
 
 

İç savaşın siyasal bilim açısından bir tanımı yapılmaya çalışıldığı zaman, bir ülkenin resmi sınırları içinde gerçekleşen ve hiçbir biçimde sınır ötesi gelişmeler göstermeyerek, tamamen bir devletin kendi içinde gerçekleştirilen çekişme, çatışma ve sıcak gerginliklerin bir bütün olarak ele alınması biçiminde bir tanımlama çabası gündeme getirilmektedir. Bir ülkede iç savaş koşullarının ortaya çıkabilmesi için öncelikle görülmesi gereken durum, bir devletin çökmesi ve devlet merkezli bir kamu düzeninin yıkılmasıdır. Halk kitlelerinin günlük yaşamını güvenlikli bir biçimde sürdürdüğü kamu düzeninin var olup olmaması ülkedeki içi savaşın ortaya çıkması açısından belirleyici olmaktadır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir devletin ulusunu ya da halkını meydana getiren insanların toplu halde bir düzene sahip çıkarak saygılı olması ve o düzen içindeki yaşam yollarının her açıdan belirli bir düzen içinde devamlılık sağlaması, ülke içinde kamu düzeninin varlığı ya da devamlılığı açılarından önemli bir göstergedir. Kamusal yaşamın her yönü ile devam edebilmesi ve devletin millet unsuru içinde yaşamakta olan her bir ferdin ülkedeki hukuk devleti ile kamu düzeni içinde sahip oldukları tüm hak ve özgürlüklerini kullanabilmeleri, ülke içi düzenliliğin sürdürülebilmesi açısından etkili olmak zorundadır. Aksi takdirde en küçük bir düzensizlik ya da hukuk dışı bir durumun ortaya çıkması ile birlikte düzen olgusunun ihlal edilmesi, çökertilen bir ortam açısından karışıklığın başlaması ve kısa sürede bu durumu önleyici ya da durdurucu bir önlem alınmazsa, o zaman gelecekte iç savaş ya da kaos ortamı yaratabilecek hukuk dışılığın ortaya çıkması ya da bu doğrultuda ülke içi düzeni ortadan kaldırabilecek geri gidiş ya da daha alt düzeyde bir yaşam biçimine sürüklenmek söz konusu olabilecektir. Düzensizliğin düzenliliğin yerini aldığı çok yönlü olumsuz ortam ortaya çıkabilecek kaos üzerinden iç savaşa giden yolun başlangıcı olabilecektir. Dünya tarihinde bazen en küçük olayların çok büyük sarsıntılar yaratarak yerleşik düzenleri yıktığı görülürken, toplumsal ya da siyasal devrimlerin de iç savaş benzeri karışık olaylar aracılığı ile gerçekleşme yoluna gittikleri görülmektedir. 
 
 

İç savaşlar devrimlere giden olaylar dizisini başlatırken aynı zamanda belirli süre içinde genişleyerek devlet yapılarını ve kamu düzenlerini çökerttiği gibi, olumsuz durumların da önünü açtıkları tarih kitapları incelendiğinde ortaya çıkmaktadır. Ülkelerin siyasal yapılarının böylesine durumlardan fazlasıyla etkilenmeleri dikkate alınırsa, o zaman siyasal alanda önemli ölçülerde iniş ve çıkışlı durumlar öne çıkabilmekte ve bu yoldan devletler çok ciddi siyasal bunalım dönemlerine sürüklenerek, çöküş dönemleri yaşamakta ya da bu gibi olumsuz durumların arkadan geldiği bir iç savaş dönemleri öne çıkmaktadır. Ülke içindeki siyasal gruplar arasında bazen ülke işlerinin yürütülmesi ya da sorunların çözümlere bağlanması anında birbirinden çok farklı yaklaşımlar ortaya çıkabilmekte ve bu durumdan ülke içindeki kamu düzeninin geleceğini tehdit edebilecek derecede rahatsızlıklar çıkabilmektedir. Siyasal merkezler ile grupların birbiriyle çatıştığı ya da giderek iç savaş benzeri olaylara doğru yeni girişimleri gündeme getirmeleriyle, farklı görüşlerin rahatlıkla savunulduğu demokratik rejimlerin ise çıkmaza girdikleri anlaşılmaktadır. Demokrasi sayesinde birlikte aynı ülke ya da devletin çatısı altında bir araya gelebilen siyasal odak noktalarının zamanla kendi görüşleri doğrultusunda yıpranarak katılaştığı dönemler gündeme gelebilmekte ve bu gibi durumlarda da demokratik hoşgörü ortamları ortadan kalkabilmektedir. Birbirine tahammül etme ya da katlanma gibi demokratik özveriye dayanan birlikte yaşam ve ortak hareket etme gibi tutum ve davranışlar gözlerden uzaklaşmaya başlayınca, bu aşamadan sonra tutumlar sertleşebilmekte ya da katılaşarak uzlaşma zeminini ortadan kaldırabilmektedir. Herkesin anayasal devlet çatısı altında bütün temel hak ve özgürlüklerini güvenceli bir biçimde kullanabilmesi anlayışına dayanan çağdaş demokratik rejimlerde, hoşgörünün yitirilmesi ile birlikte demokrasileri ortadan kaldırabilecek derecede ters ve zıt gelişmeler ortaya çıkabilir. Bu çizgideki olaylar birbirini izleyerek ve farklılıkları körükleyerek anlaşmazlıkların çatışmalara dönüşümünü etkileyebilir. Asgari düzeyde uzlaşma ya da birbirine karşı anlayış gösterme eğilimlerine dayanan demokrasilerin ortadan kalktığı bir aşamada tek bir görüşün kendi çizgisinde zorlayıcılık yapması ile ülkeler iç savaşın eşiğine gelebilirler.
 
 

Dünya siyasetinin önde gelen ülkelerinden birisi olan Türk devleti de son zamanlarda ortaya çıkan beklenmeyen olaylar ya da oluşumlar ile karşı karşıya kalmakta ve bu nedenle de normal koşullarda geleceğe dönük bir demokratik gelişim çizgisini yaşayamamaktadır. Öylesine bir durumun ortaya çıkmasının ana nedeni olarak da okumuş ve aydın kesimlerin politika alanlarından uzaklaştırılmaları olmuştur. Özellikle son yıllarda birbiri ardı sıra ortaya çıkan olumlu gelişmeler, geçmişte kalan eski soğuk savaş dönemindeki kutuplar ya da bloklar arası gerginliklerin geride kalmasına yol açmış ve bunun yerine dinler, mezhepler ve etnik topluluklar arasındaki yeni tür ihtilafları öne çıkarmıştır. Batı blokunun emperyalizm uygulayarak bütün dünya ülkelerini birer sömürgeye dönüştürmesi üzerine, dünyadaki gerginlikler din ve mezhepler arasındaki çatışmalara yönelik bir yön alırken, diğer yandan da tekelci şirketlerin giderek küresel şirketlere dönüştüğünü ve bu doğrultuda da ulus devletler ile karşı karşıya geldikleri görülmektedir. Ekonomik alandaki sermaye birikiminin büyük çoğunluğunu ele geçiren küresel şirketler, ulus devletlerin denetim ve kontrolünden kurtulabilmek amacıyla, ulus devletleri çökertecek ya da parçalayacak saldırıları planlı bir biçimde örgütleyerek, dünya arenasında çatışmaları körüklemektedirler. Bu gibi uzun süreli çekişme ve çatışmaların ya en başlarında ya da en sonunda bir iç savaş oluşumu yaşanmaktadır. Ülkelerin birbirlerinden farklı olan jeopolitik konumları ile devletlerin birbirlerinden ayrılan yanları, ya da farklı devlet modelleri arasındaki çekişmeler de doğal olarak ülkelerin sınırları içinde bir iç savaş ortamının doğmasını körükleyebilmektedir. Türkiye gibi çoklu özelliklere sahip olan devlet yapıları içinde kolaylıkla çoklu özelliklerin bazıları, toplum içindeki grupların çatışmalarda taraf olması gibi iç savaş oluşumlarını besleyecek düzeyde destek ortamları yaratılmasında etkili olabilmektedir.
 
 

Konuya Türkiye açısından bakıldığı zaman ülke özelliklerinin fazlasıyla belirleyici olduğu ortaya çıkmakta ve böyle birçok yönlü ülkenin konumu ile birlikte sahip olduğu durum ve izlediği tutum, her zaman için toplumun değişik kesimleri içinde tartışma konusu olmuştur. Son yıllarda sürekli olarak yapılan seçimleri hep aynı partinin kazanması ve bu amaçla çeşitli merkezlerden çok yönlü siyasal manipülasyonlar yapılması yüzünden, Türkiye’de normal demokratik rejim işlemez bir hale gelmiştir. Çeyrek yüzyıla yakın düşen bir zaman dilimi içinde iktidar partisinin sürekli seçim kazanması, bir süre sonra tek adam rejimine giden yolu açarak demokratik rejimin ortadan kalkmasına neden olmuştur. Bir anayasa değişikliği ile ülkede hükümeti ortadan kaldıran, devlet bürokrasisini köklü bir biçimde değiştiren ve de kuvvetler ayrılığı sistemini tasfiye ederek yürütme ile beraber yasama ve yargı güçlerini de başkan konumundaki kişinin tekeline bırakan yeni yasal düzenleme, geçmiş dönemlerdeki diktatörlüklere benzeyen bir tek adam rejimini gündeme getirmiştir. Siyaset giderek tek adam insiyatifine doğru odaklandığı aşamada, devletin sahip olduğu bütün güçler tek adamın elinde toplanarak sınırsız bir yetki donanımı ile başkanı yücelten yeni bir siyasal düzen kurulmuştur. Üç büyük güç kuvvetler ayrılığı kaldırılarak tek adama teslim edildiği için ülkede fiili bir kişisel hegemonya düzenine giden bir yol yapılanması gündeme getirilmiştir. Böyle bir baskı düzenine geçiş ile birlikte ülkede tek merkezci bir hegemonya düzeni çerçevesinde, vatandaşlar konuşamaz bir duruma gelmiştir. Böylesine olumsuz bir gidiş ülkede baskıları artırdığı için insanlara korku psikolojisi aşılanmaya başlanmıştır. Toplumun büyük çoğunluğunun ülkede yayılan korkuların etkisi altında geri çekilerek suskunluğu tercih etmeleri üzerine, ülkede bürokrasi, bilim, güvenlik gibi toplum kesimleri konuşamayınca, karşıt kesimler muhalefet yapamaz hale gelmiştir. Bu durumda ülkede kurulan baskı düzeni ile demokrasi ortadan kaldırılınca, ülke suskunlar cenneti gibi bir duruma dönüşmüştür. İşte bu noktada her şeyin bittiği bir aşamaya gelinince, yer altı dünyasının önde gelen yöneticilerinden birisi ortaya çıkarak, yaptığı videolar aracılığı ile basın ve medya düzenindeki sınırları aşarak hem doğruları söylemeye başlamış hem de halktan gizlenen yolsuzlukları da açıklayarak halk kitlelerini sürüklendikleri karamsarlık çizgisinden çıkarmaya çalışmıştır. Birbiri ardı sıra gelen on videonun ortaya koydukları ile ülkenin olumsuz fotoğrafı açıklıkla gözler önüne serildiği için, Türkiye’deki güçlü mafyanın iç savaşa doğru bir körüklenme içinde olduğu anlaşılmıştır.
 
 

Bütün dünya ülkelerindeki mafya örgütleri içinde bulundukları ülkenin siyasetini ele geçirerek devlete zarar verdikleri bir dönemde, Türkiye’de bir yeraltı dünyası önderinin bunun tam aksi yönde ortaya çıkarak gerçekleri dile getirmesi tam da devletin bittiği noktada gerçekleşmiştir. Devlet çatısı altında resmen görev yapan bürokrat ve uzmanlar gibi yer üstü otoritelerinin sustuğu bir yerde yeraltı dünyasının bir temsilcisinin çıkarak her şeyi açıkça dile getirmesi , ülkenin bir iç savaş tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu, yolsuzluklar ile bitirilen devletin hızla çökme noktasına getirildiğini ve böylesine bir durumda devletin ve milletin paralarının yolsuzluklar üzerinden yurt dışı bankalara kaçırıldığını, parasız kalan devletin bu süreç içerisinde çalışan halk kitlelerinin maaş ve ücretlerini ödeyemez durumlara sürüklenerek çökeceğini dile getirmiştir. Çökertilen devlet düzeninin gözler önüne çıkartılmasıyla birlikte devletsizlik çukurunda boğulmamak üzere harekete geçebilecek bazı toplum kesimlerinin devlet sonrası aşamada ülkenin başına geçerek, siyasal boşluk alanında yeni bir örgütlenme türü olarak kendi devletlerini kurmak üzere yola çıkabildiklerinin çeşitli örnekleri dünya siyasal tarihi içinde görülebilen gelişmeler olarak bugünün Türkiye’sinde önem kazanmıştır. Yer altında cirit atan derin devlet yapılanmalarının mafya örgütleriyle birlikte çalışmaları bazen iç savaşların çıkartılmasına kadar gidebilmekte, bazen da bunun tamamen tersi bir çizgide iş savaşa giden süreçlerin önlenmesinde etkili olabilmektedir. Devletlerin görünmeyen yüzlerini temsil eden yer altı örgütleri ya da mafya yapılanmaları, ülkeleri mafya egemenliğinde mafyokrasi adı verilen karanlık çete yönetimlerine devlet gücünü teslim edebilmektedirler. Devlet güçleri ile yer altı dünyasında çekişen mafya güçlerinin zamanla kendi devletlerini kurmak istemeleri, dünyanın her bölgesindeki devletlerin çatısı altında iç savaşa giden yolları açıklığa kavuşturmuştur. Silahlı kadroları profesyonel bir biçimde kullanabilen ve ülkenin her yerinde silah zoru ile her istediğini yapabilen çeteler, devletsizlik ortamında devletlerin yerini almaya çalışmaktadırlar.
 
 

İç savaşların birinci koşulu devlet düzenlerinin çökmesidir. Çökertilen devlet düzenlerinin yarattığı boşluk alanda her kes kendi devletini kurma noktasına geldiğinde, Sovyet devrimi öncesi Rusya’da bu yüzden siyasal çekişmeler çok büyümüş ve toplumsal patlamalara yol açınca, çeteleşen gruplar kendi devletlerini kurabilmenin arayışı içine girerek ve diğer çetelerle karşı karşıya gelerek iç savaşın öncüsü olmuşlardır. Rusya tarihi bu durumu ortaya koyarken Japonya yenilgisiyle Rus Çarlığının çökertilmesi üzerine bütün Rusya’da bir devletsizlik dönemi yaşanmış ve daha sonraki aşamada da New York borsasının Troçki gibi bir komünist önder aracılığı ile gönderdiği yüklü miktardaki para ile de Kızıl ordu kurularak, Sovyetler Birliği devletinin Rus Çarlığı yerine kurulması gerçekleştirilmiştir. Rusya devletinin çatısı altında yaşayan, Tatarlar, Başkırtlar ve Kazaklar ile diğer Türk ve Müslüman topluluklar kendi devletlerini kurmak için yola çıktıkları zaman, Rus devletinin silahlı vatan savunması ile karşılaşmışlar ve bu yüzden de başarılı olamamışlardır. Çarlık sonrasındaki dağınıklık iç savaşa giden yolu açarken, çarpışan etnik ve dini grupların çeteleşmesiyle karşılaşılmış ama Rusya devletinin ülkesinin çok geniş olması yüzünden, tek bir devlet yerine yerel bölgelerdeki küçük devletlerin Sovyetler adıyla bir araya geldiği bir konfederasyon devleti kurulabilmiştir. İç savaşın bitirilebilmesi için büyük ve güçlü bir ordunun kurulması gerekmiştir. New York borsasının vermiş olduğu dolarlar ile komünist devrim yapılmış ve silah satın alınarak Kızıl Ordu gibi dünyanın ikinci büyük ordusu kurulmuştur. İç savaş çıkartabilmenin ya da önleyebilmenin ikinci yolu olarak silahlanma olgusu esastır. Nitekim Troçki Amerikan borsasından aldığı paraları silaha yatırınca, Kızıl ordunun kurulması gerçekleşmiş ve bunun üzerine gene eski topraklar üzerinde Moskova merkezli yeni bir devlet silahlanarak ordu kurma yolu ile örgütlenmiştir. Rus iç savaşının önlenmesi ancak böylesine büyük bir silahlı gücün ortaya çıkarılması ile sağlanabilmiştir. Rusya’da iç savaş sırasında kendi devletini kurmak isteyen etnik grupların silahlanarak çeteleşmesi gerçekleşince , Kızıl ordu ile daha büyük bir silahlı güç ortaya çıkarılarak iç savaş önlenmiş ve merkezi siyasal oluşum ile de bir ideolojik devlet, yerel örgütlenmeler olan Sovyetler üzerinden kurulmuştur . Moskova merkezli kurulan Kızıl ordu ortaya çıkınca eyalet devleti olmaya çalışan çetelerin önü kesilmiştir.
 
 

İç savaşın ilk şartı devletin çöküşü ise ikinci şartı da silahlanmadır. Kim ülkedeki silahları eline geçirirse ya da savaş sırasında hangi taraf ülkedeki silahları toplayarak kontrol altına aldıysa, iç savaşı o kesim kazanacaktır, çünkü devlet silah ile kurulur ve silahları toplayarak güçlenen taraf da devletin kurucusu olmaktadır. İç savaşın üçüncü şartı ise ülke içindeki bütün örgütlerin içine silahlı savaş aracılığı ile kendi devletini kurmak isteyen etnik, kültürel ya da dinsel grubun temsilcilerinin yerleştirilmesidir. Bu gibi işbirlikçi ya da öncü kadrolar zaman içerisinde karşı karşıya gelerek ya da içine girdikleri örgütlerin yönetimlerinde yer alarak, birbirleriyle çekişme ve çatışmalara kalkışabilirler Ülkeyi içeriden ele geçirme ve toplumda üstünlük kurmak için örgütlere sızma hareketleri, iç savaş senaryolarının içinde birbirini takiben uygulanan hegemonya kurma planlarının bir parçasıdır. Örgütleri içeriden kuşatma girişimlerinde belirli yerlere yerleştirilen kadroların iç işgalcilik yaparak devlet ve toplum üzerinde hegemonya girişimlerine kalkışmaları gibi durumlarda, taraflar arasında gerginlik en üst noktaya kadar tırmandığı için gelinen yeni aşamada, iç savaş gene ters koşullar üzerinden gündeme gelebilmektedir. Milli devletlerin birliği ve bütünlüğü ile ulusal toplum yapılarının örgütlü birlikteliği, iç savaş girişimleri ve çığırtkanlıkları sırasında bozulabilmekte ve bu doğrultuda başlamış olan iç savaş kıvılcımları da genişleyerek ülke sınırlarını zorlayabilmektedir. İç savaşlar sınırları aşarak sınır ötesi noktalara geldiği aşamada artık iç savaştan değil, bölgesel ya da küresel genişlikteki büyük savaşlardan söz edilmesi gerekmektedir. Bir ülkedeki iç savaş komşu ülkelere sıçrarsa, aynı anda birkaç ülkede bu doğrultuda karışıklık çıkacağı için, artık iç savaş geride kalmakta ve normal bir savaş oluşumundan söz edebilmek gerekmektedir. Dünyanın bütün ülkelerinde ortaya çıkan iç savaş senaryolarının bu açıdan paralel yanları bulunmaktadır.
 
 

Yer kürenin merkezi denizi olan Akdeniz’de kıyısı olan bütün ülkelerde tarihin belirli zamanlarında iç savaşlar çıkmıştır. Öncelikle imparatorlukların dağılması aşamasında yeni kurulan ulus devletlerin ülke sınırları belirlenirken ya merkezi ulus devletin ya da eski imparatorluk alanında yeni ortaya çıkmak isteyen alt kimlikli küçük ulus devletlerin ülke arayışları sırasında, birbirleriyle karşı karşıya gelerek sıcak çatışma noktasına gelindiği sırada iç savaşlar patlak vermektedir. Eski imparatorluklar çağında belirli bölgelerde oluşan alt kimlikler ya da bunların kültürel yapılanmalarını yansıtan farklı diller, getirmiş oldukları farklılıkları nedeniyle toplumdaki birlik ve bütünlük ortamını ortadan kaldırmaya yönelik zorlamaları toplumsal taban üzerinden kamuoyuna taşımaya başladıkları aşamada her ülkede iç savaş çıkartma potansiyeli birden kinetik enerjiye dönüşerek eylemsellik kazanmaktadır. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve de Yunanistan gibi Akdeniz bölgesi devletlerinin ulus devletler olarak sınırları belirlenirken, iç savaşlar aşamasından geçtikleri görülmektedir. Avrupa ülkeleri dünya çapında emperyalizm ve sömürgecilik yaparken, kolonileri üzerinden imparatorluk düzenlerini kurmaya çalışmışlar ama iki büyük dünya savaşı sonrasında yeni ulus devletler olarak Avrupa kıtasındaki yerlerini alırlarken, kültürel alandaki çok yönlülük yüzünden iç çekişmeleri tam olarak ayarlayamamışlar ve büyük ulus devletlerden, küçük ulus devletler ortaya çıkarma sürecinde bu süreci tam olarak tamamlayamamışlardır. Bugün Avrupa Birliği yüzyılın başlarında çizilmiş olan sınırlar üzerinden otuz devletli bir kıtasal federasyona dönüşmeye çalışırken zorlanmakta ve Büyük ulus devletler olan Almanya’da Bavyera, Fransa’da Korsika, İngiltere ‘de İskoçya, İtalya’da Padanya ve İspanya’da Katalanya gibi kendi içinden bir küçük ulus devlet doğurma gibi yeni bir aşamayla karşı karşıya gelmektedirler. ABD’de Alaska, Teksas ve Kaliforniya gibi büyük eyaletlerin de merkezi federasyondan ayrılarak bağımsızlık devlet olmaya çalışmaları da böylesine bir dönüşümü destekleyerek, Avrupa tipi ulus devletlerin geleceğini karartarak hepsini bir iç savaş sürecine mahkûm etmektedir. Bütün dünyaya hem emperyalist imparatorluklar hem de ulus devletler çağında örnek olarak öncülük etmiş olan, beş büyük ulus devletin kendi içinden küçük ulus devletler çıkartma operasyonuna karşı izleyecekleri hukuk ve siyaset yolu, dünyanın geleceği için yön gösterici olacak ve küresel çıkmazın iç savaşlara dönüşümünü önleyecektir. Unutulmamalıdır ki, diğer kıtaların üzerinde yer alan bütün büyük ulus devletlerde birer küçük ulus devlet doğurma problemi vardır.
 
 

Kendiliğinden çöken ya da çökertilen ulus devletlerde otorite boşluğu alanlarında, belirli bölgelerde oluşan alt kimlik ve dini inanç farklılıkları hemen yeni bir ulus devlet oluşumunu ortaya çıkarabilmekte ve yer yüzü hegemonyası peşinde koşan büyük devletleri harekete geçirerek, birbirleriyle sahip oldukları rekabet düzeni çerçevesinde bunların birbirlerinin içini karıştırarak emperyal oyunlar oynamalarına neden olmaktadır. Dünyanın büyük devletleri hem kendi güvenliklerini ve birliklerini güçlendirmeye çalışarak yollarına devam etmeye çalışırlarken, diğer yandan da geride kalan büyük ulus devletlerin sınırları içinde zamanla oluşan küçük ulus devlet oluşumları ile de yakından ilgilenerek, bunları üst düzey yöneticileri aracılığı birbirlerine karşı kışkırtabilmektedirler. Sınır dışı müdahaleler aracılığı ile alt kimlikli küçük ulus devletlerin bağımsızlık arayışı içine girmeleri, içinde bulundukları büyük ulus devletlerin kamu düzenlerini bozacağı için, var olan bütün büyük ulus devletleri parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya getirmektedir. Bu çerçevede her coğrafyadaki benzeri durumlar, büyük ulus devletlerin geleceği açısından iç savaş tehditlerini gündeme getirmekte ve bunları zaman içerisinde yaygınlık kazanarak, tüm devletler açısından bölücü ve yıkıcı yansımaları olabilecek siyasal tehditler olarak öne çıkarmaktadır. Küresel şirketler büyürken, ulus devletlerin küçülmesi istendiği için, küçük ulus oluşumlarının hızla devletleşerek içinde bulundukları büyük ulus devletleri, tıpkı Sevr haritasında olduğu gibi küçük ulus devletlere doğru dönüştürmeye yönlenmesi için kapitalist merkezlerde önemli çalışmalar yapılmaktadır. Böylece büyük devletler arasında dünya ve bölge hegemonyası kavgaları ürerken, büyük ulus devletler ile küçük devletler arasındaki çekişmelerin sıcak çatışmalara dönüşmesi üzerinden iç savaş senaryoları ayrılıkçı ve bölücü hedefler doğrultusunda yeryüzü kıtaları arasında görülmektedir. Avrupa ‘da başlamış olan bu sürecin, Balkanlar üzerinden atlayarak Orta Doğu, Avrasya bölgesi, Asya ve Afrika kıtaları ile birlikte iki büyük dış kıta olan Avustralya ve Amerika toprakları üzerinde de bölgelerin özel koşulları dikkate alındığında, birbirinden farklı senaryolar olarak dünya gündeminde öne çıkmaktadırlar.
 
 

Uluslararası konjonktür bugün gelinen aşamada her ülkede iç savaş çıkartabilmek açısından son derece elverişli bir duruma gelmiştir. Devletler arası rekabet ortamı devam ederken, uluslararası kapitalizmin küresel bir emperyalizme yönelerek ulus devletleri hedef aldığı bir noktada, ulus devletlerin parçalanması kaçınılmaz olarak öne çıkmakta ve küresel şirketler ile ulus devletler birbirleriyle çekişmeye başlamaktadır. Bu aşamada bölücü ve ayrılıkçı siyasal oluşumlar küresel patronlar tarafından izlenerek desteklenmekte ve bunlara küçük ulus devlet olarak yola devam edebilmeleri açısından gerekli olan bütün yardımlar yapılırken, dış güçler silah ve savaş araçlarını isyan ve ayaklanma girişimleri için küçük devlet olma yolundaki bölücü ve ayrılıkçı oluşumlara dışarıdan müdahaleler ile karışmaktadırlar. Böylesine çelişkili durumlar ortaya çıkarken, yeni dünya düzenine giden yollar küresel şirketler ile yeni oluşan küçük ulus devletçikler ortaklığına dayanmaktadır. Dünya haritası üzerinde bulunan iki yüz ulus devleti, büyümek isteyen küresel şirketler yeterli görmemekte ve devlet olma statüsünü bu rakamın on misli daha fazla bir siyasal oluşum sağlayarak, büyük ulus devletlerin kontrolünden kurtulma yolunda küçük ulus devletlerin önünü açmaktadırlar. Devletler küçüldükçe şirketlerin önü açılacak, küçük ulus devletler büyük ulus devletlerin denetiminden kurtularak, daha özgür bir biçimde dünya nimetlerini paylaşabileceklerdir. Bu amaçla büyük ulus devletlerin içeriden çökertilmesi gerektiği için küçük ulus alt kimliğinden gelen kişiler bir iç savaş senaryosu doğrultusunda büyük devletlere karşı görevli kılınabileceklerdir. Büyük devletlere saldırı, kamu kurumlarına yönelik yıkıcı girişimler, toplumsal yapıları parçalayıcı her türlü senaryo ve planlar birbiri ardı sıra gündeme getirilerek, ülkenin toptan bir iç savaşa sürüklenebilmesi için gereken her yardım yapılabilmektedir. Toplumsal fay hatlarında gerginlikler yaratarak büyük ulus devletlerin çöküşe ve parçalanmaya yönlendirilmesi, bugünün koşullarında ortaya çıkan iç savaşların ana nedenidir. Birinci Dünya savaşı sonrasında ortaya çıkarılan bölücülük anlamında bir Balkanizasyon, iç savaşlar yolu ile dünya haritasında yaygınlaştırılmak istenmektedir.
 
 

Küresel emperyalistlerin kullandığı en büyük silahlardan birisi olan ekonomik iflas senaryoları bütün büyük ulus devletlerin karşısına çıkarılan en büyük tehditlerden birisidir. Küreselleşme sürecinde ekonomiyi devletlerin elinden alarak şirketlerin eline teslim eden emperyalizm, bugün gelinen noktada merkezi devletlerin gücünü kırarak ve ekonomik açıdan sömürge konumuna düşürerek dünya halklarını işsizlik ve açlık krizlerine doğru iteklerken, iç savaşa doğru ülkelerin sürüklenmesini gerçekleştirmektedir. Ekonomik çöküntü iç savaş çıkartmanın en önemli koşullarından birisidir. İşsiz bırakılan ve açlığa mahkûm edilen halk kitlelerinin midesine her gün yeterli gıda girmeyince, nur topu gibi darbelerin boş midelerden doğması gibi durum değerlendirmeleri kamuoyu önünde eskisinden daha fazla yapılmaktadır. Devletlerin çöküşü, silahlanma yarışı, emperyalist oyunlar, hegemonya girişimleri, alt kimlikçi etnik ve dinsel yapılanmalar, küçük ulusların bağımsızlaşma girişimleri ile birlikte, ekonomik çöküntüler de iç savaşların gündeme gelmesine yol açan en önemli nedenler arasında yer almaktadır. Merkezi devletlerin büyük emperyal girişimlere karşı kendisini korumaya çalışması ya da bölünmeyi önlemek için ülkeyi bütünleştirici ulusalcı girişimlere büyük ulus devletin ağırlığı doğrultusunda hareket etmesiyle birlikte, ülke içinde ulusçuluğun yükselerek gelişmesini sağlamaktadır. Ne var ki, küresel şirketler ve onların yerli işbirlikçilerinin ortaklığında doğa olayları zorlanarak yapılan depremler, seller, yangınlar ya da toplumsal olayları ve gelişmeleri etkileyecek derecede, halk kitlelerine dönük saldırı senaryoları ile halk kitleleri hem korkutularak hem de kaotik kargaşa olayları ile rahatsız edilerek karamsarlığa düşürülmektedir. Olumsuz kitle psikolojileri yaratılarak halk kitlelerinin gelecekten beklentileri ve umutlarının önüne çıkılmasıyla istenen pasiflik ve teslimiyetin sağlanması da gene iç savaş senaryoları sırasında gündeme getirilebilecek olumsuzluklardır.
 
 

Türkiye dünyanın merkezinde yer alan bir büyük ulus devlet olarak, Avrupa Birliğinin büyük ulus devletleri ile rekabet içindedir. Bu doğrultuda yirminci yüzyılın haritası iki büyük dünya savaşı sonrasında çizilirken, İngiltere’nin öncülüğünde Türkiye Cumhuriyeti’nin küçük ulus devletlere bölünmesi, Sevr planı olarak uygulama alanına getirilmek istenmiş ama Lozan Antlaşması ile, bu doğrultuda Anadolu’da başlatılmış olan isyanlar ve ayaklanmalar aracılığı ile iç savaş senaryolarına karşı çıkılmıştır. Osmanlı devleti İstanbul’da bitirilirken, Anadolu halkı ayağa kalkarak kendi geleceği ve güvenliği amacıyla Ankara’da yeniden bir büyük ulus devlet kurmayı başarmıştır. İngiliz devletinin Osmanlı sonrası merkezi bölge planında Balkanizasyon oluşumunu Orta Doğu’ya taşımak gibi bir hedef olduğu için, Misakı Milli sınırları içinde kurulmuş olan büyük ulus devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti kendi içindeki coğrafi bölgelere ayrılarak yedi küçük ulus devlete bölünmeye çalışılmış ama, Misakı Milli programından geri adım atmayan Türk ulusu, kurucu önderin ortaya koyduğu ulusal kurtuluş amaçlı mücadeleyi sürdürerek ve büyük ulus devletine sahip çıkarak , coğrafi bölgelerde küçük ulus devletler yaratma planlarını ulusal güç birliği temelinde önlemiştir. Ne var ki, aradan bir yüzyıl geçtikten sonra emperyalizm yeni bir dünya düzeni kurarken, büyük ulus devletler ile birlikte Türkiye’yi de coğrafi bölgeler sınırı içinde, küçük devletçikler federasyonuna dönüştürmeye çalışmakta ve bu amaçla da büyük destekler sağlayarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni yok oluşa kadar sürükleyecek büyük bir iç savaşa doğru sürüklemektedirler. Gelinen yeni aşamada, Batı blokunun büyük ülkeleri, Türkiye’nin küçültülmesi doğrultusunda ülkeyi küçük ulus devletlere bölecek bir iç savaşın gerçekleşmesini hedeflemektedirler. Bu aşamada soğuk savaş döneminin güvenlik örgütlerinin artık eskisi gibi Türkiye ya da benzeri büyük ulus devletleri koruyamadığı görülmektedir. Son dönemde Türk toplumu batıdan yana olanlar ve Türkiye’den yana olanlar biçiminde bir kamplaşmaya doğru yönlendirilmekte ve batı hegemonyasının Türkiye’yi batının çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmesi için, batının büyük devletleri ve onların yerli işbirlikçileri Türkiye’yi bir iç savaşa doğru yönlendirebilmenin çabası içine girmiş görünmektedirler. Bugün gelinen noktada, Türk ulusuna yeniden Kuvayı Milliye mücadelesine kalkışmak gibi bir ulusal direnç mücadelesi gerekmektedir. Atatürk Cumhuriyetinin sonsuzluğu için “Hodri Meydan “ denilmelidir.
 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN