türk bayrağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk bayrağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2021 Perşembe

MİLLET VARLIĞIMIZ BÜYÜK TEHDİT ALTINDA

 


 
 
MİLLET VARLIĞIMIZ BÜYÜK TEHDİT ALTINDA
 
 
 Prof. Dr. Cihan Dura
 

Aynı kültürden olan, tarihleri ortak insanların oluşturduğu topluma millet denir. Aynı kültürden kasıt, ‘millî kültür’dür, ulusal kültürdür. Millet birbirine ortak tarih, dil, kültür ve ülkü birliği ile bağlı olan yurttaşların meydana getirdiği siyasal bir topluluktur.
 

Bugün Türkiye’de Millet oluşumu tehdit altındadır. Giderek yok edilmek isteniyor. Nasıl yok ediliyor? Oluşturucu ögeleri tahrip edilerek, ortadan kaldırılarak. En çok saldırıya uğrayan unsur ise Cumhuriyet tarihimizdir, ulusal kültürümüzdür. Tarih yalnızca kitaplarda değildir; her yerdedir, yerleşim yerlerinde, yapılarda, anıtlardadır, bayramlardadır.
 

Örneğin, İlk Meclis binası, Çankaya Köşkü, Taksim Anıtı, Yürüyen Köşk, Marmara Köşkü, Atatürk Orman Çiftliği, Anıtkabir… bunlar sadece birer mekân değil, aynı zamanda bizi millet yapan hatıralar mirasının konaklarıdır.O mekânlar bizim ortak kültürümüzün mahfazaları, ortak tarihimizin hatırlatıcılarıdır. Ortak duygu ve heyecanları harekete geçiren, ortak hatıra ve geleneklerin anılıp uygulanmasını sağlayan varlıklardır. Bunlardan Atatürk Orman Çiftliği talan edildi, ediliyor. Marmara Köşkü Saray uğruna yıkıldı, yerle bir edildi.
 

Marmara Köşkü (1928-2016) üzerinde kısaca durmak isterim. Atatürk’ün konut olarak kullandığı, Cumhuriyet’in simge mekânlarından Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Marmara Köşkü; kültürel miras olarak tescillenmiş bir yapıydı. Köşk, Atatürk’ün AOÇ arazisi içinde tasarladığı ilk yapılardan biri, Cumhuriyet’in modernleşme projesinin ilk örneklerindendi. Atatürk’ün, Cumhuriyet’in dev kalkınma projelerinden biri olan Atatürk Orman Çiftliğindeki çalışmaları hem yakından takip edeceği hem de dinleneceği bir mekân olarak inşa edilmişti. Ön bahçedeki Marmara havuzunu da halka açtırmıştı. Çünkü O, halkıyla iç içe yaşamak, başkentlilere her türlü uygarlık imkânını sunmak istiyordu. Marmara Köşkü, havuzunda gençlerin yüzdüğü ve serinlediği, akşamları da etrafında yemeğe, sohbete gelen halkın hoşça vakit geçirdiği mekânlardan biri haline gelmişti. Atatürk, kimi zaman park etrafında halkla sohbet ediyordu.
 

Marmara Köşkü sadece yıkılmış olmadı, Cumhuriyet kalemizden bir tuğla daha söküldü.
 

Ve devam ettiler. Son marifetleri İzmir’deki Necatibey ilkokulu oldu. 93 yıldır Cumhuriyet'in, İzmir'in sembollerinden biri olan, eğitim meşalemiz Mustafa Necati Bey'i ölümsüz kılan, “anıtsal” özelliği bulunan, “kültür mirası” kapsamındaki Necatibey İlkokulu'nu da dozerlerle yıktılar, asırlık ağaçlarıyla birlikte yok ettiler. Yerine Suriyeliler için okul yapacaklarmış! Sormak lazım, Cumhuriyet okulunu yıkarak, İzmir Hatay'a Suriyeli okulu yapmak, bir tesadüften mi ibarettir? [Yılmaz Özdil, “Okulumu Yıktılar”, Sözcü, 26.9.2021]
 

Atatürk’e ve Cumhuriyetimize yönelik saldırılar, öteden beri yapılıyor.
 

Ancak 2003 yılından bu yana sıklaştığı, açıktan, hatta doğrudan hükümetler eliyle ve teşvikiyle sürdürüldüğü bir gerçek... Söz konusu saldırılara şu örnekleri verebilirim:
 

-Atatürk heykelleri kaldırılıyor,
 

-Cadde, yol, meydan, tesis, stadyum... adları değiştiriliyor,
 

-Anma günleri, saygı duruşları, ulusal bayram kutlamaları engelleniyor.
 

-Devlet kurumlarının adlarından T.C. ibaresi kaldırılıyor.
 

-Ders kitaplarında Atatürk ve Cumhuriyet konuları çarpıtılıyor, sulandırılıyor veya tümüyle çıkarılıyor,
 

-Cumhuriyetimizin emanetlerine karşı saygısız ve kaba hareketler sergileniyor[i].
 

● Bu saldırıları neden yapıyorlar, maksatları nedir?
 

Görüşüm şudur: Saldırılar ortak nitelikte ve süreklidir. Son yirmi yıldır artmış ve genişlik kazanmıştır. Büyük olasılıkla dış destekli bir plan çerçevesinde yapılmaktadır. Hedef bellidir: Cumhuriyet tarihimiz ve Cumhuriyet kültürümüz!... Kısacası Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk... Aynı zamanda Milli Birliğimiz... Görülüyor ki saldırılara hedef olanlar, bizi millet yapan unsurlar ve değerlerdir!
 

Tarihî mekânları ele alalım. Bunlar bizim -yukarda belirttim- ortak kültürümüzün mahfazaları, ortak tarihimizin hatırlatıcılarıdır. Ortak duygu ve heyecanları harekete geçiren, ortak hatıra ve geleneklerin anılıp uygulanmasını sağlayan varlıklardır. Eğer birileri Cumhuriyetimizin tarihî bir eserini yıkıyor, yerle bir ediyorsa, bu; bizim ortak duygu ve heyecan yaşamamızı engellemek, ortak tarihimizi, hatıra ve geleneklerimizi unutturmak, ortak kültürümüzün değerli bir unsurunu daha yok etmek içindir. Sinsi niyet, Millet yapımızı zayıflatmak, dağıtmak, çökertmektir. Kısacası, hedef; bizi millet yapan ortak kültürümüzdür, ortak tarihî mirasımızdır. Bu yapılar sadece birer mekân değildir, aynı zamanda bizi millet yapan bir hatıralar mirasının kendisidir. Yıkılmaları demek, bu mirasın tahribi, yoksullaştırılması, yok edilmesi demektir.
 

● Bir toplumu millet yapısını pekiştiren ‘ulusal bilinç’ dediğimiz bir olgu vardır. Ulusal bilinç nasıl oluşur? Milletin kendi kendini tanıması, kendi varlığının bilincine varmasıyla... Nasıl olacak bu kazanım, nasıl sağlanacak? Yurttaşlarımız, bir millet olarak, kendi tarihlerini öğrenecek, ulusal kültürünü, dilini öğrenecek; maddî ve manevî unsurlarıyla onlara bilgiyle, severek sahip çıkacak, gözünü korur gibi koruyacak.
 

Olup bitenler gösteriyor ki, bugün Türkiye’de Türk ulusal bilincine karşı bir savaş açılmış bulunuyor. Milli bilincin tahribi demek, son tahlilde Millî Birliğin hedef alınması, Millî Birliğin hedef alınması da Millet oluşumuna düşmanlık gütmek demektir. Çünkü Millî Birlik tarih, dil, kültür, ülkü birliklerinden doğar. Bu birliklerin toplamı veya bileşkesidir. Millî Birlik bir milletin en değerli varlığı, en büyük gücü, en etkili silahıdır. Yurttaşların millet bilinci etrafında birbirine bağlanması, birbiriyle kenetlenmesidir. Cumhuriyet tarih ve kültürüne, onun maddî unsurlarına yapılan her saldırı, bu birliğe yapılmış bir saldırıdır. Şunu özellikle vurgulamalıyım ki, asıl hedefte olan yeni yetişen nesil ve gelecek kuşaklardır.
 

● Keşke Atatürkçüler örgütlenip Türkiye’nin her tarafında Atatürk’ün, Cumhuriyet’in emanetlerini sürekli gözetleme (tarassut) altına alsalar, en ufak bir ihanet girişimini fark ettikleri anda derhal gerekli önleyici adımları atsalar. Ne yazık ki, böyle bir uyanıklık ve hareketlilikten çok uzaktalar.
 

Biz Atatürkçüler, Cumhuriyet değerlerimizin düşmanlarına karşı tam bir birlik içinde karşı duramıyor, sonuç alıcı eylemler ortaya koyamıyoruz. Bütün cesaretlerini de, sanırım bu eylemsizliğimizden alıyorlar. Düşmanlıklarını, gizli ve sinsi bir şekilde inatla sürdürüyorlar.
 

Bu cahil ve kötü niyetli adamlar, sandıktan çıktıkları için akıllarına gelen her şeyi yapabileceklerine inanıyorlar. Oysa demokratik de olsa, bir iktidarın sınırları vardır: Millî İrade ile sınırlıdır, bilimsel gerçeklerle, ahlak kurallarıyla sınırlıdır.
 

En önemlisi ne yapılabilir sorusu... Çok şey yapılabilir. Ben, pratik ve etkili bir önlem önermekle yetineceğim: İllerde, ilçelerde, semtlerde yurttaşlarımız “Cumhuriyet değerlerini takip ve koruma ekipleri” oluşturabilir. Bu birimler bulundukları yerlerde
Cumhuriyetimizin tarih ve kültür mirasını büyük bir titizlikle takip eder. En ufak bir saldırı girişimi gördüklerinde, bunu derhal kamuoyuna duyurur, diğer yerel oluşumlarla da işbirliği yaparak önlemeye çalışırlar. Bu ekiplerin oluşup örgütlenmesini, mevcut, yurt çapında etkili, güçlü bir dernek, örneğin Atatürkçü Düşünce Derneği üzerine alabilir.
 

[i] Daha önceki dönemlere ait birçok örnek için bakınız: Cihan Dura, Atatürk'e Saygısızlık Neyin Habercisi? http://www.cihandura.com/tr/makale/ATATURK-E-SAYGISIZLIK-NEYIN-HABERCISI-608
 


19 Haziran 2020 Cuma

TÜRK VARLIĞININ EŞSİZ SİMGESİ – AY YILDIZ

 
 
 
 
 
 
TÜRK VARLIĞININ EŞSİZ SİMGESİ – AY YILDIZ 
 

İklil Kurban 
 


(Şarki Türkistan Cumhuriyeti’nin 70. yılı, Ahmetcan Kasimi doğumunun 100. yılı uğruna yazıyorum; Onun göğsündeki ay yıldız, Onun ulusçuluğunun-Onun kurduğu devletinin ölümsüz armasıdır) (1).
 

Bireysel özgürlüğümün, ulusal varlığımın, devletsel sonsuzluğumun teminatı, Türk’ün-Türklüğün-Türkçülüğün göksel simgesi olan ay yıldız, sana şan ve şerefler olsun! 
 
 
Vatanımın parlak mavi göğünde yanı sıra esintilerle yükselen bayrağımda ay yıldızım seni görmek bana gurur ve mutluluk veriyor, seninle övünüyorum. Eğer yaşamda birilerine tapmak zorunluysa, ben sana taparım.


Ay yıldızım, seni ilk görüp heyecanlandığım günler artık tarihtir. Seninle buluşup ruhumun dalgalandığı unutulmaz özel bir geçmiş ise, çok gerilerde kalmış bir anıdır.
 

Bu heyecanlı tarih, 1944 yılının Ekim ayında Nılkı’da, sonsuza kadar unutulmaz olarak tarihte kaldı. Bu özel bir geçmişim ise, 1980 yılının Temmuz ayında Pekin Türk Büyükelçiliğinin önünde, sonsuza kadar unutulmaz olarak anılarımda kaldı.
 

Bu heyecanlı tarih ile ilgili anılarımda (2), şu satırlar yazılmıştır: “Fatih Müslim Nılkı’nın ele geçirildiği 6 Ekim 1944 günü öğleden sonra, bir kahraman gibi, çevresinde birçok kişileriyle beraber, Nılkı’nın kuzeyinden güneyine uzanan büyük cadde üzerinden yürüyerek, kapı önüne çıkıp seyreden halkı selamlayıp, büyük caddenin en güney ucuna yerleşen Yerli Mal Şirketinin binasına gelip yerleşmişti. Bizim ev de bu caddede olduğu için, annem ve babamla beraber ben de onları bir heyecan içinde seyretmiştim. Türklük simgesi olan ay yıldızlı yeşil bayrağı ilk defa o zaman görmüştüm. Böylece Nılkı gibi Türk dünyasının en kuytu bir köşesinde Türklük bayrağı dalgalanıyordu.” (KURBAN 2007, s: 9).
 

Yıl 1944 Kasım ayının 12. Günü, Şarki Türkistan Cumhuriyeti olarak adlandırılan bir Türk devleti dünyamıza gelmişti. Bu cumhuriyetin destansı önderi ise Ahmetcan Kasimi (1914-1949) idi. Bu devlet Doğu Türkistan Türklüğünün ulusal ruhunu yükseltti ve insanlarımızın hafızasına kuşaktan kuşağa geçebilecek unutulmaz izler bıraktı. Bu izler, başka hiçbir karşılığı bulunmayan istiklal ve özgürlük izleri idi. Bir ulus için istiklalden daha değerli, bir fert için özgürlükten daha tatlı hiçbir şey yoktur. Bu devletin doğduğu toprak, Büyük Türkistan’ın göbeğinden yer alan İli nehrinin kuzey kıyısına yerleşen benim göbek kanımın döküldüğü Gulca şehri idi. Bu bir gerçek, bu bir tarih ve gelecek kuşaklar için bu bir ay yıldızlı ideal idi (3).
 

Ay yıldız ile iç içe yaşadığım, ay yıldız damgalı karneler-ödüller aldığım o mutlu günlerimi şöyle anımsıyorum: “1946-1947 öğretim yılı biterken, üçüncü sınıfı pek iyi dereceyle okuduğum için, Tukay’ın doğumunun 61. Yıldönümü anısına bastırılmış bir küçük kitabı, ödül olarak sınıf öğretmenim Lele ablanın elinden almıştım. Zamanla çok yıpranmış olan bu kitabı o okulun, o mutlu günlerimin anısı olarak bugüne kadar sakladım. Bu kitabın iç kapağının köşesinde, “1946-47 öğretim yılında, Gulca Tatar Okulunun 3. Sınıf öğrencisi İklil Kurban’a, pek iyi dereceyle okuduğu için, işte bu ödül takdim edildi. Gulca Tatar Okulu 29.05.1947” şeklinde yazı ve bu yazının üstünde Şarki Türkistan Cumhuriyetinin simgesi olan Ay-Yıldızlı damga bulunmaktadır. Bugün bu kitabı ve o, Tatar Okulunun bana verdiği ay yıldız damgalı karneleri, Şarki Türkistan Cumhuriyetinin askerleri için yaptırılan bir küçük deri çanta içinde saklıyorum. Bunlar benim için hem sevinç, hem kaygıdır. Keşke o cumhuriyet ve o okul bugün de olsaydı… Bu okulda benim çocuklarım, torunlarım da okumuş olsaydı… Bu mutluluk bana nasip olmamıştır. Böyle bir ideal mutluluk, göçmek zorunda kalmayan, ancak kendi ulusal devleti olan özgür ulusların özgür bireylerinin yaşayabileceği mutlulukmuş.” (KURBAN 2007, s:18-19).
 

Yıl 1949, Ekim ayı, vatanım Şarki Türkistan Çin Komünistlerince işgal edilirken, üzerinde ay yıldız belgesi ve ay yıldızın anlamı bulunan ne varsa, Çinli cellatların kirli ayakları altında çiğnendi ve yok edildi. Benim özel yaşamım ise, hapishane, çalışma kampı ve komün alanlarında 24 yıl (1955-1979) ölüm tehdidi altında süründürüldü. Anladım ki, ay yıldızsız yaşam-benim için karanlık bir dünya, azaplı bir zindanmış. Anladım ki, ay yıldızım sen benim her şeyimsin; vatanım seninle bağımsız, ulusum seninle özgür, bireyin seninle mutluymuş.
 

Bu unutulmaz özel bir geçmiş ile ilgili, anılarımda şu satırlar yazılmıştır: “Yıl 1980, Temmuz ayı, Pekin çok sıcaktı. Taksiyle Türk Büyükelçiliğinin önüne gelip indim. Ay yıldızlı Türk bayrağını gördüm… Onu kurtuluşumun simgesi olarak algılayıp, ruhum dalgalandı…” (KURBAN 2007, s: 159). “Ah kurtuluş… Kişi beyninde doğabilecek tüm düşüncelerin en kutsalı, kişi kalbinde doğabilecek tüm duyguların en tatlısı kurtuluşmuş…” Çin hududunu geçerken, not defterime şu satırları yazmıştım: “Çileli dertli yıllar boyunca, bir kıvılcım bekledim, olmadı… Hiç olmazsa kalem tutma fırsatını aradım, ne mümkün… Sonunda sana veda etmek zorunda kaldım ey vatan! Ama bu ayrılık kolay mı?… Ölümden beter.” (KURBAN 2007, s: 166-167).
 

Türk coğrafyasına yönelik Arap işgali olan 100 (651-751) yılı, Rus işgali olan 500 (1552-2014) yılı, Çin işgali olan 300 (1755-2014) yılı, Türk tarihi ve Türklük unutacak değildir. Arap işgalinin sonucu olan Orta Çağ karanlığının özlemini duyan Arap ulusçuluğu, tüm Türk dünyasında halen bir dereceye kadar varlığını korumaktadır. Bu gün İdil, Ural ve Kırım Tatarları, yıkıcı-yıpratıcı Rus zulmüne karşı direnirken, Çin’e karşı Şarki Türkistan’da ölüm-kalım savaşı devam etmektedir. Çin, Uygurları ulus halinde yok etmek için soykırım anlamına gelen tüm eylemlere başvurmaktadır.


Türk tarihi insanlığı imrendirecek şanlı-şevketli olduğu kadar, facialarla dolu dolu geçen sonsuz acılar tarihidir. İşte devam ede gelen başkalarının yarattığı işgal faciaları, Türkiye’de cereyan eden dinsel kışkırtmaların yarattığı huzursuzluklar. Bu gün Türkiye’de, Türklük ile ay yıldız arasında oluşan din dışı laik bağ (4) baltalanıp, bu bağın-laiklik ilkesinin oluşumunda emeği geçen Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Türkçüler ve Türklük sorgulanmaktadır.  
 
 
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Türklük, tarihinin en zor günlerini yaşamaktadır. “Tüm milliyetçilikler benim ayaklarımın altındadır” diyebilenler, Türk milliyetçiliğine-Türk devletçiliğine karşı meydan okumaktadır.
 

Milliyetçilik-bu, insanoğlunu çalışkan-yücelten, geleceğine umutla bakıp, vatan-devlet ve ideal sahibi yapan doğal bir kişisel-ulusal güçtür. Milliyetçiliği olmayan kişinin, hep doyunma peşinden koşan hayvandan farkı ne ki ?.. Tarihe isimleri silinmez olarak yazılan Atilla (400-453), Cengiz Han (1155-1227), Büyük Timur (1336-1405), Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938), Mirseyit Sultangaliyev (1892-1940) ve Abdurehim İsa (?-1957) gibi Türk büyüklerini ölümsüzleştiren-destansılaştıran gücün, onların milliyetçiliklerinde saklı olduğunu, bize tarih söylüyor. 
 
 
Adı geçen kişiler yaşamını ve tüm varlığını, Türk düşmanlarına karşı savaşarak, Türklüğü yüceltmek uğruna tüketmişlerdi.
 

Bu milliyetçilik konusunda, büyük Türkçü ve bilim adamı Yusuf Akçura (1876-1935) ne demişti:
 

“XIX’uncu asırda cihan medeniyet tarihine en çok icra-i tesir eden müessir milliyet fikridir. Milliyet fikrine, bu azim kuvvete hiçbir şey galip gelemez. Yüz binlerle muntazam ordular, bu fikir karşısında yenildi” (5).
 

Bugün Türkiye’de cereyan eden, ulusu ve devleti dinselleştirme-cahilleştirme çabaları, Türk ulusunun bilmediği yeni bir şey değil, Türk tarihinde yaşanan Türk düşmanlığının bir tekerrürüdür.  
 
 
Büyük Timur’un Çin seferine çıktığı Şubat 1405 tarihli Otrar’daki ani ölümünü fırsat bilen, başında Nakşibendi Şeyhlerinin bulunduğu İslamcılar, Timurlular saltanatına karşı dinsel kışkırtmalar ve tasavvuf eşliğinde hemen harekete geçmişlerdi. Amaçları, Timurluların yarattığı “Türk Rönesansı”nı, “Türk Aydınlanma Çağı”nı (6) yıkmak-yok etmek. Bu Şeyhlerin göze çarpan eylemlerinin başında, Büyük Timur’un torunu bilgin Uluğ Bey’in (1394-1449) öldürülmesi gelmektedir. Bey boğuşmaları eşliğinde aralıksız 100 yıl (1405-1507) süren bu savaş, Timurluları Türkistan’dan söküp Hindistan’a atacaktır. Türkistan paramparça Orta Çağ bir din devleti olacak: Buhara Hanlığı 1500’de, Hive Hanlığı 1511’de, Seidiye Hanlığı 1514’te, Hokant Hanlığı 1700’de kurulur. Bu hanlıklar ortaya çıktıktan sonra, aralarındaki kısır çekişmeler ve savaşlar sürer gider; Rus-Çin istilası karşısında bile birleşemezler.
 

Fakat, Türk ulusunun başına gelen giderilmesi güç görünen bu kara gün, “Türk Rönesansı”nın çöktüğü anlamına gelmez. Timur’un soyundan gelen Babur’un (1483-1530) ve Ekber’in (1542-1605) girişimiyle Timurlular saltanatı Hindistan’da yeniden kurulacak ve “Türk Rönesansı” tekrar canlanacaktır. Bu “Türk Rönesansı” Mustafa Kemal Atatürk tarafından geliştirilmiş olarak devam ettirilecek; Türk Anayasasında “laiklik ilkesinin kabulü”, Türk Anayasasından “dini İslam” sözcüğünün çıkarılması, bu gelişmelerin bazılarıdır. Yazımın “özü” olarak kaleme alınmış bu ay yıldızımı, şanlı Türk tarihinin yarattığı bu “Türk Rönesansı”nın, bu “Türk Aydınlanma Çağı”nın bir ürünü olarak algılıyorum. 
 

Peki, vatanımız, ulusumuz yanı sıra ay yıldızımız uğruna ne yapmalıyız? Atalarımız ne yaptıysa onu yapmalıyız. Türk tarihi savaşım tarihidir. Bu kaçınılmaz savaş yazgısı, Türk coğrafyasının olmazsa olmaz gereksiniminden kaynaklanmış bir ulusal yazgıdır. Ural Dağlarından başlayıp, engin Avrasya-Küçük Asya bozkırları üzerinden Ak Deniz kıyılarına kadar uzanıp, Tanrı Dağlarını bağrına basan coğrafya Türk coğrafyasıdır-Türk vatanıdır. Böyle bir coğrafyaya egemen olmak elbette kolay bir iş değildir.
 

Bu engin vatanımıza göz dikmiş açgözlü-kıskanç-zalim düşmanlarımızı yakından tanıyalım, bunlar: Araplar, Ruslar ve Çinlilerdir. Bunlar Türklüğün ezeli ve ebedi barışmaz düşmanlarıdır. 
 
 
 
Evet, biz Türkler engin bir vatanda doğup büyümüş, yaradılışı ulu bir ulus olduğumuz için düşmanımız çoktur. 
 
 
Düşmanlarımızın çokluğu, aramızdaki hainlerin de çok olmasını sağlayan başlıca bir sebeptir. 
 
 
Düşmanlarımızın, hainlerimizin bu kadar çokluğuna rağmen, yine de Türk olarak ayaktaysak, bizi ayakta tutan bu güç, vatanımıza, tarihimize, büyüklerimize ve ay yıldızımıza, değişik bir değişle ilkemize bağlılığımızdan esinlenmektedir.


Bireysel özgürlüğümün, ulusal bağımsızlığımın, devletsel sonsuzluğumun manevi-simgesel güveni olan, vatanımın parlak mavi göğündeki yanı sıra esintilerle yükselen bayrağımdaki ay yıldızım esen olsun, sana sonsuz sevgi ve saygılar!
 


Dipnotlar:
(1) KURBAN, İklil, ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ, Ankara 1992.
(2) Anılar, KURBAN, İklil, GERÇEKLER VE YALANLAR (Anılar-Yansımalar: 1943-2007). Ankara 2007.
(3) KURBAN, İklil, ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ, Ankara 1992.
(4) İslam’dan önceki din dışı-laik Türklüğü çağrıştıran bu ay yıldız simgesinin, Asya’nın çeşitli devirlerindeki Türk devletlerinde kullanıldığı bilinmektedir.
(5) GEORGEON, François, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN KÖKENLERİ, Çeviren: Alev Er, Ankara 1986.
(6) Rönesans, Avrupa kökenli “Yeniden Doğuş” anlamına gelen bu sözcük, Dinsel Orta Çağ Karanlığına karşı gelişen XV. Yüzyılın bilim ve sanat akımını anlatmakla beraber, XVIII. Yüzyılın Aydınlanma Çağı’na da bir giriştir-bir çağrıdır.
 
 
 

5 Ekim 2019 Cumartesi

Uzaktaki Türkler: Karakalpak Türkleri

 
 
 
 
Uzaktaki Türkler: Karakalpak Türkleri
 
 
 
 
Yusuf Güldür 




Türk ırkı tek bir millettir desek de bazı Türk toplumlarının farklı isimlerle anılması geçirilen tarihsel süreçler nedeniyle pek tabiidir. Bugün biz Anadolu Türkleri’nin bile pek çok Türk toplumunun isimlerini dahi duymamışlığımız vardır. Bunda hem ırkımızın çok geniş alanlara yayılması, hem farklı toplumlar içinde azınlık olarak kalması hem de maalesef tarih içerisinde akrabalık bağlarının zayıflaması etkili olmuştur. 
 
 
 

İşte bu fazla bilinmeyen Türk topluluklarından biri de hiç şüphesiz Karakalpak Türkleri’dir. Ki bugün sokağa çıkıp bir sokak röportajı yapsak eminim ki bu Türklerin nerede bulunduğunu bile pek az insan bilecektir.
 
 
 
 
Karakalpak Türkleri Kimdir?
 
 
 

Aslında Kazakların içinde var olmuş bu Türk Boyu, tarih içerisinde diğer Türk boylarından giydikleri bazı kıyafetler sebebiyle ayrılmışlar ve farklı adlandırılmışlardır. Bilinir ki kalpak denilen bir türlü şapka ya da börk bu Türk Boyu’nu diğer Türklerden ayıran çok önemli bir sembol olmuştur. Öyle ki bu boyun mensupları yüzyıllar boyunca hep başlarına taktıkları siyah renkli börklerle tanınmış, bu yüzden de bu Türk Boyu’na giyimleriyle özdeşleştirilerek Karakalpak Türkleri denilmiştir.

 
 
 
Karakalpak Adı
 
 
 

İslâm Tarihçisi Reşidüddin Hamedani, Moğol işgallerini anlattığı bir eserinde Karakalpakları “Kavm-i Külah-i Siyah-Kara külahlı millet” ismiyle konu almıştır. Ayrıca Karakalpaklar, Karabörkli, ve Siyah Kulahan gibi eşanlamlı çeşitli kelimelerle de yâd edilmiştir. Karakalpak ismi ise 16.yy’dan itibaren pek çok ilmi eserde bu hâliyle anılmaya başlamıştır.
 
 
 
 
 
Karakalpaklar Nerededir? 
 
 
 

Karakalpaklar’ın eski yurtlarının Kazakistan’da Kazan ve Astrahan çevresinde, Volga Nehri’nin kıyısında olduğu bilinmektedir. Ancak çeşitli sebeplerle göç eden Karakalpaklar, 18.yy’da Amuderya (Seyhun) bölgesine yerleşmişlerdir.
 
 
 

Pek çok Orta Asya toplumu gibi uzun süre Rus esareti altında kalan Karakalpaklar, 1936 yılında Özbekistan’a dâhil edilmişler ve 1990 yılında da Cumhuriyet Yüksek Konseyi tarafından Özbekistan içinde özerk bir cumhuriyet olarak ilan edilmişlerdir. Başkenti Nukus olan Karakalpakistan, tarihsel Harezm topraklarını kapsar. Toprak büyüklüğü 165.000 km2, nüfusu ise 1.800.000'dir.
 
 

Bu halleriyle Karakalpaklar, Özbekistan içindeki ilk ve tek özerk cumhuriyet olan "Karakalpakistan Özerk Cumhuriyeti" topraklarında hâlâ varlıklarını sürdürmektedirler. 
 
 

Eğer ki birgün yolunuz atalar diyarı olan Özbekistan’a düşecek olursa, siz siz olun Karakalpak diyarlarına da bir düşürüverin yolunuzu. Kafanıza, onları yüzyıllardır diğer toplumlardan ayıran bir kara kalpak takıp, onların gözüyle bakın dünyaya. Ve döndüğünüzde de bol bol bahsedin onlardan. Anadolu, uzak diyarlardaki kardeşlerini daha çok tanısın sayenizde.