işsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
işsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2021 Çarşamba

İslamcı Faiz Ekonomisi


 
 
İslamcı Faiz Ekonomisi
 

Aziz Dolu Atabey
 
 

Üretmeden tüketmek doğanın kuralına aykırıdır. Üretmeden tüketim ekonomisi de hakeza. Bu durum borçlanmayı getirir. Borçlanma da bağımlılığı..
 
 
 Tıpkı ayının burnundaki halka, halkanın ucundaki zincir, zincirin ucunu tutan yaban el gibi.. İpin ucu, puştun eline geçmeye görsün.
 

Osmanlı’nın çöküşü devşirme paşalar, softa din adamlarıyla başlar; Osmanlıcılarla özellikle de İslamcılarla son bulur. Birçoğu etnik özürlü kişilerin (zevat) sefa sürdüğü çöküş döneminden geriye borç parayla yaptırılmış -Barok ve Rokoko tarzı- birkaç saray ve yine Boğaz’daki birbirinden süslü yalılar kalır. 
 
 
İngiltere’nin komaya soktuğu, Rusya’nın “Hasta Adam” dediği, Türk olmayan tebanın bakımını üstlenmediği gibi gereken özeni de göstermediği Osmanlı aslında ötenazi hakkını kullanmıştır. 
 
 
Ötenazi kararını verme, cenazeyi kaldırma, Türkiye Cumhuriyetini kurma görevinin ağırlığı da -Gâzi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere- Türkçülerin omuzlarına yüklenir. Yedi düvele göğüslerini siper etmeleri de cabası..
 
 
 Kurtuluş Savaşı başarısız olsaydı ilk kim ya da kimler asılırdı bir düşünün bakalım. Ve elinde yağlı urganla “Kıptî” rolünü kim/kimler oynardı? Durum böyleyken, Türk öykücülüğünün pîri (duayen) Ömer Seyfettin yatacak bir mezarı bile zor bulur bu topraklarda. 
 
 
Yine gün geçmiyor ki Atatürk’ün manevî varlığına saldıran bir zırtapoz çıkmasın.. Yazık!
 

İslamcıların, Cumhuriyet döneminde tekrar palazlanması ABD’nin “Yeşil Kuşak” doktrini ile olur. Öncesinde ise İngiltere, İsrail, İran gibi ülkelerin ülkemizde kurduğu/kurdurduğu cemaat-tarikat türü merdivenaltı oluşumlar Yeşil Kuşak tohumunun yeşermesi, boy atması için uygun iklim koşullarını zaten hazırlamıştır. 
 
 
Atatürk tarafından -adı büyük, varlığı güdük- şeyhülislamlık makamı kaldırılarak yerine kurulan üstelik de tam anlamıyla kurumsallaşmış olan Diyanet’in içinin boşaltılması; imamlar camilere kapatılırken, cemaat-tarikat üyelerinin çarşıya-pazara, okula-kışlaya salınması ise ne büyük bir aymazlık.. 
 
 
Gelinen noktada mankurtlaştırılmış on binlerin, yüz binlerin oyları, paraları daha da kötüsü (vahim) yönetim erki (irade), sezgisi (feraset), anlayışı (idrak), vicdanı ve hatta ruhu -sözde- din adamı, hoca kisvesi altındaki birkaç cemaat-tarikat zübüğü eliyle iç ve dış bağlantılı kimi odaklara peşkeş çekilmektedir. Neyin karşılığında?!.
 

Atatürk döneminde mucizeler ortaya koyan Türkiye ekonomisinde 1940’lı-50’li yıllarda işler yolunda gitmemeye başlar. 60’lı-70’li yılllarda taşlar yerinden oynar. 80’lerden itibaren -muhabbet tellallığı Malatyalı Kezban’a toslayan- eski İslamcı Turgut Özal ve onunla aynı kulvarda yol tepen -sözde- liberaller Türkiye’yi borç batağına sürükler. 
 
 
Ülke, faiz sarmalında debelenip durur yıllar yılı.. Böylelikle -emperyalist- ABD’nin elinde birer elma şekeri olan ve içlerinde elma yerine ayva bulunan Dünya Bankası, IMF gibi modern zamanların tefeci kurumları eliyle Türk dış politikası baskı altına alınır. Hatta iç politikası bile… 
 
 
Peki, buna benzer bir durum başka nerede görülür? Osmanlı’da!.. Tarih, 1800’lü yılların tekrarıdır (tekerrür) bir yerde. Ağalar, “Osmanlı torunuyuz.” derken doğru söylüyor anlayacağınız.
 

Zayıflıklarına, aksaklıklarına rağmen yine de en iyi yönetim şekli cumhuriyet ve/veya demokrasidir. 
 
 
Bu yönetim biçiminin zayıflıkları nelerdir? Okuyup araştırmayan, sorgulamayan bilgisiz (cahil) halk kitleleri… 
 
 
Aksaklıklara gelince; birkaç genel başkan, genel başkanların seçtiği birkaç yüz milletvekili ve yine konu mankeni olmaktan öteye geç(e)meyen birkaç bin delege ile oynanan orta oyununun cumhuriyet ve/veya demokrasi sanılması, cumhuriyet ve/veya demokrasi olarak sunulması…
 
 
 Kısacası (vel’hasıl) iş halkta; halkın sezgisinde (feraset), vicdanında bitiyor. George Orwell’in (Corç Orvil) de dediği gibi; “Rüşvetçi politikacıları, düzenbazları, hırsızları ve hainleri seçen halk, kurban değil suç ortağıdır.” öyle ya. Konuyla ilgili olması açısından, -kesin olmamakla birlikte- 
 
 
Tanrı’nın elçisi (resul-i el-ilah/resulâllah) Hz. Muhammed’e ait olduğu söylenen anlam yüklü bir sözle noktayı koyalım: 
 
 
“Siz nasıl (kimseler) olursanız öyle yönetilirsiniz.”
 

Aziz Dolu Atabey
Sarıabalı-29.09.2021

26 Haziran 2021 Cumartesi

YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR

 

 
 
 
YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

Türkiye’nin temel sorunları, gerçek sorunları vardır: Kalkınma, işsizlik, eğitim gibi… Kaynak kullanımı, yoksulluk, tarım, sanayi, borçlanma, dış bağımlılık, konut sorunu, trafik kazaları, kadın cinayetleri, din simsarlığı, toprak ağalığı gibi… Bunların çözümü cesaret ve büyük özveriler gerektirdiğinden, bilgi ve uzmanlık, yurtseverlik gerektirdiğinden çirkin politikacılar, entel “aydın”lar bu sorunlardan uzak dururlar. 
 
 

Sorunlarımızdan biri de –son günlerde ayyuka çıkarak iyice gündeme oturan- yolsuzluklardır. Anlaşılıyor ki, Türkiye artık tam bir yolsuzluklar cehennemine dönüşmüş bulunuyor; üstelik ahlaka büyük önem verdiğini söyleyen, İslam’ı bayrak yapan bir iktidar döneminde.
 


Her şeyin bir kökü, geçmişi vardır, değerli okur. Bundan yaklaşık 8 yıl kadar önce gazetelerden derlediğim şu haberlere bakın:
 
 

Yılda 1,5 milyar dolarlık akaryakıt kaçakçılığı… Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ile birçok bürokrat yargıda. - Tekstilde 1 katrilyonluk hayali ihracat…- SSK’da ilaç yolsuzluğu: Roche SSK’ya, piyasaya sattığının 2-3 katı fazla fiyatla ilaç sattı. SSK’nın iki üst düzey yöneticisi tutuklandı. - Maliye bakanının oğlu 4 bin ton mısır ithal etti; gümrük vergisi ithalden hemen sonra yüzde %70′e yükseltildi. - 30 trilyonluk buğday vurgunu… - Çevre ve Orman Bakanlığı bürokratları ihale kazanan firma tarafından ağırlandı. -TOKİ’de milletvekili ayrıcalıkları.
 
 

Hakkâri’de iş olanakları AKP’liler tarafından kontrol ediliyor. - Gümrükte büyük vurgun… - Seçmen listelerine mevtaları kim yazdırdı? - Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nce yapılan sınavlarda, sınav sorularını sızdırarak para karşılığı satan kopya şebekesi… - Sahte diploma ve denklik belgeleriyle “mimarlık” yapan 30 kişi yakalandı. Ardından, 37 kişinin de sahte belgelerle “inşaat mühendisliği” yaptığı belirlendi. - Anadolu liselerine ek yerleştirmedeki usulsüzlük... - Rüşvet dağıtıp ihaleleri kapmış! - Başbakanın eski özel kalem müdürü, görev yaptığı 5 yıl içinde İstanbul ve Ankara’da 5 değerli gayrimenkul sahibi oldu. - Sarıyer’de rüşvet operasyonu… - SGK’dan para alabilmek için sahte ameliyat belgeleri düzenlediler. - İlaç firmaları doktorlara rüşvet dağıttı. - Türkiye rüşvette Avrupa birincisi!...
 
 

Nedir bu korkunç olaylar değerli okur? Bunlar Türkiye’de her gün olup duran, giderek artan, günümüzde de bütün iğrençliğiyle devam eden binlerce yolsuzluk olayından sadece birkaçı... Evet, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’ni için için kemirip çöküşe götüren, ülkemizin başta gelen sorunlarından yolsuzluk batağının acı örnekleridir. Bunlar aynı zamanda devlet ve toplumun hızla kokuşup çürümekte olduğunun da göstergesidir.
 
 

Peki, yolsuzluk nedir, nasıl tanımlanır? Yolsuzluk kısaca “bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanmak”tır. Bu olgu, en geniş çaplı olarak siyasî ortamda, kamuda kendini gösterir; bu takdirde “politik yozlaşma” adıyla da anılır. Politik yozlaşma politik karar alıcıların özel çıkar sağlamak amacıyla, toplumda mevcut kuralları ihlal edici eylemlerde bulunmalarıdır. Başlıca şekilleri şunlardır: Rüşvet, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, oy ticareti, lobicilik, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, gönül yapma, politik dalavere.
 
 

Politik yozlaşma kamuya büyük zararlar verir: Toplumu, devleti kemirir. Sosyal ahlakı bozar. Kaynak israfına yol açar, gelir dağılımını olumsuz etkiler. Halkı devletinden soğutur, sosyal çatışmaları tetikler. Dayanışmayı, ulusal birliği zayıflatır. Devleti çöküşe bile götürebilir.



Kimlerdir bu yüz karası olaylara bulaşanlar? Ne yazık ki bizim insanlarımız, bizim yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz, bürokratlarımız, memurlarımız, bizim öğretmenlerimiz, okumuşlarımız, aydınlarımız, bizim gençlerimiz, bizim halkımız!... Son olanlara bakarsak: milletvekilleri, bakanlar, yargıçlar, belediye başkanları, iş adamları, medya mensupları…
 
 

Bu rezillikleri neden yapıyorlar? Çünkü büyük bir eksiklik var onlarda: Millî ahlak!... Eğer bu yurttaşlarımıza çocuk yaşlarından itibaren sağlam bir sosyal ahlak eğitimi verilseydi, bu aşağılıklara tevessül ederler miydi? En azından, sayıca bu kadar çok olur, ahlaksızlıkta bu kadar ileri giderler miydi? Peki, sosyal ahlak ya da Atatürk’ün deyişiyle Ulusal Ahlak nedir? Ulusal Ahlak “Milletin sosyal düzeni, huzuru, mutluluğu, güvenliği ve ilerlemesi için, yurttaşlardan her alanda ilgi, çalışma, nefsin feragatini isteyen” ahlaktır. Atatürk bu yüce ahlak anlayışını bizlere miras olarak bırakmıştı; çalışma ahlakını da: Bir hak ancak çalışmakla kazanılır!
 
 

Eğer genciyle, yetişkini ile, sonra gelen kuşaklar; Atatürk’ün millî ahlak öğüt ve kuralları çerçevesinde terbiye edilmiş, eğitilmiş olsaydı; o öğütleri, soludukları hava misali hayatlarının her anında yaşayıp uygulasalardı, rüşvet, irtikâp, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, torpil, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, soru satma, kopyacılık, sahtecilik gibi yüz karası eylemlere bu derecede kalkışırlar mıydı? Böyle ve yaygın cehalet de olunca Atatürk’ün şu öğüdüne de uyulmadı: Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki asıl cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgeçmesin!



Uyulmayınca ne oldu peki? Kaçınılmaz sonuç: kleptokrasi oldu!
 
 

Bir ülkede yolsuzlukların derecesi o ülkenin yönetim kadrosu, bunların ahlakı ve davranışlarıyla yakından ilişkilidir. Eğer bir ülkede yöneticiler yolsuzluğa batmış durumda ise, orada hâkim olan rejime kleptokrasi denir. Bir bilim adamımız, Prof. Dr. S. Kemal Erol, devletimize kök salmış olan ‘kleptokrasi kanseri’ni şöyle açıklıyor:
 
 

Kleptokrasi, “bir ülkede iktidarı ele geçiren bir siyasal grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması şeklinde kendisini gösteren bir hırsızlar rejimi”dir. Kleptokrat ise “hırsızlar rejimini yürüten, ülkede güç sahibi olan politikacı”dır.
 
 

Endonezya’da Suharto, İtalya’da Mussolini, eski Yugoslavya’da Slobodan Miloseviç, Filipinler’de Ferdinand Markos, Mısır’da Hüsnü Mübarek… kleptokrat örneklerinden sadece birkaçıdır. Dış güçlerin ve emperyalistlerin kuklası olan kleptokrat, her yerde –dilerim, Türkiye’de de- tarihin çöplüğündeki yerini almakta gecikmez.



Kaynak: Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020. (Yolsuzluk)
 

 

24 Mayıs 2021 Pazartesi

AKP’nin 2023 hedefleri/vaatleri ve iktisadî gerçekler

 


 
 
AKP’nin 2023 hedefleri/vaatleri ve iktisadî gerçekler


Aziz Dolu Atabey
 

İktisadî buhranlardan (crises) ve her ne kadar merkez sağ partiler dense de özelinde liberal/Batıcı olan siyasî akımların kısır partilerinden -affedersiniz- kısır çekişmelerinden bıkıp usanan dahası sol/sosyalist cephe üzerinden kurgulanan 28 Şubat tiyatrosu ile dinci eğilimlere yöneltilen Türk seçmeninin onay vermesiyle iktidara gelen AKP haklı veya haksız gerekçelerle uzun süre enkaz edebiyatı yaptı bildiğiniz üzere. 
 
 
 
Enkaz diye nitelendirdikleri ülkede satıp savılan fabrikalar, limanlar, madenler… ve saçıp savrulan paralar ise “enkaz”, “reklam arası” gibi seviyesiz ve hatta densiz nitelendirmelerde bulundukları cumhuriyetin 80 yıllık birikimiydi. Makarna keselerinden gözler kamaşıp, kömür torbalarından ufuklar karardığı için bütün çıplaklığı ile ortada duran bu gerçeği kimse gör(e)medi ne yazık ki..



Dünü mağdur, bugünü mağrur AKP’lilere göre iki cumhuriyet vardı; kendilerinden önce ve kendilerinin dönemi… 
 
 
Tavan yapmış bir kibir (libido) de cabası.. 
 
 
Civciv yumurtadan çıkmış, dönüp kabuğunu beğenmemiş hesabı.. AKP iktidara gelir gelmez kimi çevrelerin tanımlamasıyla çarpıcı (schock/şo:k) gelişmeler birbirini izledi. AB uyum yasaları, açılımlar, özelleştirmeler, yollar-köprüler… Örneğin AKP tarafından hazırlanan 10. Kalkınma Planı’ndaki 2023 hedeflerinden/vaatlerinden bazıları şunlardı:
 

¬ GSYH (toplam iktisadî üretim) 2 trilyon dolar
 

¬ Dışsatım (ihracat) 500 milyar dolar
 

¬ Kişi başına düşen millî gelir 25 bin dolar
 

¬ İşsizlik oranı % 5
 

Yıllık bazda olacağı öngörülen bu hedefler/vaatler gerçekten de çok iddialı söylemlerdi. Ayağı yere basmış basmamış kimin umurunda… Perşembenin gelişi, çarşambadan belli olur diyen atalara rahmet!..



Yarışın son düzlüğüne giren ve 18 yılda geldiği noktayı göstermesi açısından oldukça çarpıcı olan AKP’nin 2020 yılına ilişkin iktisadî (economic) verileri ise şu şekilde:
 

¬ GSYH (toplam iktisadî üretim) 5 trilyon 47 milyar 909 milyon Türk Lirası.. TL cinsinden yazdığımız bu veriyi 2020’nin yıllık dolar kuru ortalaması olan 7,04’e bölüp; dolar cinsini hesaplayabilirsiniz. Neyse, o güzel aklınızı yormayalım. 717 milyar dolar.. GSYH tutarı 2019’da 760 milyar dolar iken, 2020’de 43 milyar dolarlık bir azalma söz konusu bu arada..
 

¬ Dışsatım (ihracat) 169,5 milyar dolar.. 500 milyar dolarlık hedefin 3’te 1’lik oranını zar zor tutturabilmiş bir AKP yönetimiyle karşı karşıyayız.


¬ Kişi başına düşen millî gelir 60 bin 537 Türk Lirası.. Bu tutarı 2020’nin yıllık dolar kuru ortalaması olan 7,04’e böldüğünüzde kişi başına millî gelirin 8.599 dolar olduğunu görürsünüz. 2019’da bu tutar 9.127 dolar idi. Haliyle bir önceki yıla göre kişi başına düşen millî gelirde 528 dolar yani 3.717 lira 12 kuruş’luk bir azalma söz konusu.. 
 
 
Bu azalma 3-4 yerden maaş alan zübükleri etkilemeyebilir ama asgarî ücretle ailesini geçindirmeye çalışanlar için çok büyük kayıp.. 
 
 
Asgarî ücretliler demişken.. Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2014 yılında paylaştığı resmî verilerine göre Türkiye’deki kayıtlı (SGK’lı) işçi sayısının % 40’dan fazlası asgarî ücret çalışanı idi. Ve ilgili bakanlığın o tarihten sonra bir daha veri açıklamamasına rağmen bu oranın -kaçak işçi çalıştırmaları, kayıt dışı (gündelikçi) çalışanlar vb. ile birlikte- şimdilerde % 60’ları bulduğu dillendirilmekte.. 
 
 
Ülkede, emek sömürüsü almış başını gidiyor.
 

¬ İşsizlik oranı %13,2 olarak açıklandı. Bu resmî veri de gösterdi ki 2023 hedeflerinin/vaatlerinin iki katından fazla bir sapma söz konusu.. Üstelik de AKP yönetiminin -lise açar gibi- her ile açtığı üniversitelerin genç izsizliğini ötelemek suretiyle resmî veriye sağladığı olumlu katkıya rağmen..



Şu durumda AKP’nin, 2023 hedeflerinin/vaatlerinin çok uzağında kaldığı/kalacağı açıkça görülüyor. Bunlara bir de Türkiye’nin Kasım 2002’den Mayıs 2021’e kadar olan süreçte yıldan yıla artarak gelen Türkiye’nin toplam (brüt) dış borç verilerini eklerseniz, cin çarpmışa dönersiniz. 
 
 
 
Öyle ya, üretmeden tüketirseniz ve dahi tüketmeye devam ederseniz -sayenizde- 460 milyar doları bulan Türkiye’nin toplam dış borcunu -hadi kapatmanızdan da geçtik- nasıl döndüreceksiniz? 
 
 
Başka ülkeler misal yanıbaşınızdaki batık Yunanistan bile yıllık % 4-5 faizle borçlanırken; onun iki katı maliyetle borç alarak Çin’e vd. ülkelere çarpılmanız da cabası..
 
 
 
 Sahi “Bugün borç alan, yarın emir alır.” diyen hangi padişahtı? Hani Osmanlı torunusunuz ya… O açıdan şey ettik!.



Muska ve keramet öyküleriyle beyni iğfal edilmiş; okuyup araştırmayan, düşünüp sorgulamayan bir topluma siyasî fırka (party) başkanlarını kolaylıkla veli (çoğulu; evliya..) yani ermiş diye yutturabilirsiniz. 
 
 
 
Tıpkı İngiliz işgal ordusu komutanı Allenby’ye “el-nebi” diyen Filistinli safsalaklar örneğinde olduğu gibi!.. Peki aklı başında bir Arap’a göre Allenby ne olmalıydı? Ecnebi yani yabancı!.. 
 
 
Oysa onlar 751’den bu yana arkalarını kollayan -Müslüman- Türkleri yabancı saymayı yeğlemişledi. 
 
 
Dahası atadan kalma topraklarını yüksek (fahiş) fiyattan Yahudilere satmış ve aldıkları paraları yine bir başka Yahudi’nin gazinosunda yemişlerdi. 
 
 
Şimdilerde yersiz yurtsuz kalan torunları dipçik yiyor!.



Son olarak 1400’lerin sonundan 1900’lerin başına kadar geçen süreçte -neredeyse- devlet yönetiminden dışlanmış hatta horlanmış olan Türkiye Türklüğüne naçizane öğüdümüz, önerimiz… 
 
 
 
Devleti çıkar kümelerinden (hizip, group) alıp; size veren Atatürk’ün değerini bilin. 
 
 
Devletinize sahip çıkın. 
 
 
Oy kullanırken torunlarınızı düşünün. Orhun anıtlarında da yazdığı üzere oluk oluk kanınızın akmasını; kızlarınızın cariye, kızanlarınızın köle olmasını istemiyorsanız şayet.. 
 
 
Millî şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un dileğinin (dua), yakarışının Tanrı katında kabul görüp görmediğini bilmiyorsunuz sonuçta..



Aziz Dolu Atabey

Serik/Sarıobalı





18 Mart 2021 Perşembe

EKONOMİNİN İKİ ANA SORUNU

 


 
 
EKONOMİNİN İKİ ANA SORUNU

Prof. Dr. Cihan Dura
 
 

Türkiye ekonomisinin pek çok önemli sorunu vardır: Enflasyon, bütçe açığı, tasarruf yetersizliği, kalkınma gibi. Bunlardan başta gelen ikisi de dış açık ve işsizlik sorunlarıdır.
 
 

1) Dış Açık
 
 

Dış açık Türkiye’nin en çetin bir sorunudur. AKP iktidarı ile birlikte çok daha belirleyici ve kaygılandırıcı bir karakter kazanmıştır. Eğer bir ülke diğer ülkelerle ekonomik ilişkileri dolayısıyla, bir yıl içinde elde ettiği döviz gelirleri toplamından daha fazla döviz harcaması yaparsa, fazladan yaptığı harcamaya ‘dış açık’, diğer bir deyişle ‘cari açık’ denir. Dış açık ülkemizin çözümü uzun zamana bağlı, köklü değişiklikler getiren, kısacası yapısal bir sorunudur.
 
 

Türkiye’nin 2000’li yıllardaki birikimli cari açığı 344 milyar dolardı. Demek ki ekonomi ortalama olarak her yıl 34 milyar dolar açık verdi. Bu rakam günümüzde ortalama 40 milyar dolardır.
 
 

Türkiye ekonomisi neden sürekli dış açık veriyor?
 
 

a) Bir görüşe göre dış açığın belirleyicilerinden bazıları yapısal faktörlerdir. Yapısal faktörler ekonominin oluşum biçiminden kaynaklanır. Gereğinden düşük döviz kuru, ulusal paranın aşırı değerliliği böyledir. Aşırı değerlilik dünya pazarlarında ihraç ürünlerini pahalılaştırır, yabancı malları ise Türkiye’de nispeten ucuzlatır. Kritik hammaddelere, özellikle de enerjide aşırı derecede dışa bağımlılık da yapısal bir faktör olarak nitelenebilir. Bu kapsamda liberalizmin, halkın tercihlerinde kaymalara sebep olması da zikredilebilir. Ülkemizde ithal mallarına talebin, liberal politikalarla geniş ölçüce teşvik edildiği bir gerçektir.
 
 

b) Ancak, diyebilirim ki bütün bunların ötesinde, dış açığın asıl sebebi; dünya ölçeğinde, zengin ülkeler lehine işleyen, Türkiye’nin de kurbanı olduğu bir tutsaklık mekanizmasıdır. Nedir, nasıldır bu mekanizma? Son dönemleri esas alırsak, şöyle açıklayabilirim:
 
 

-Türkiye’ye emperyalist ülkeler tarafından Neoliberalizm dayatıldı, bu çerçevede serbest mübadele kabul ettirildi. İthalat arttı, sanayileşme durdu (rekabet gücü, döviz kuru, tüketici tercihi, dış bağımlılıkta ülke aleyhine oluşumlar).
 
 

-Ülke mali bakımdan sıkıntıya düşünce dış borçlanma (faiz ödemelerinin artması, geri ödemeler) ve özelleştirmeler başladı. Özelleştirmelerle ülkenin fabrikaları, bankaları, limanları yabancılara satıldı (kâr transferlerinin başlaması ve artması).
 
 

-Küresel şirketler yabancı sermaye yoluyla ülkeye girmeye başladı (yeni kâr transferleri, sanayileşmenin durması).
 
 

-En sonra bir üretim faktörü olan ülke toprakları da satış listesine girdi (yabancıların taşınmazlarımız üzerinden kazançları, bunların transferleri).
 
 

Tutsaklık mekanizması bu işleyişi ile, dış dengeyi sürekli olarak Türkiye aleyhine çevirdi: Cari açık artarak kronikleşti, yapısal hale geldi.
 
 

2) İşsizlik Sorunu
 
 

İkinci ana sorun işsizliktir.
 
 

Bir ekonominin başarısı her şeyden önce, ülkenin insanlarına iş alanı açma derecesiyle ölçülür. Türkiye ekonomisine bu ölçüt açısından bakalım. Görünen, AKP hükümetinin büyük başarısızlığıdır. Kanıtlarını aşağıda veriyorum. 
 
 

AKP’nin ilk iktidar yılı olan 2003’te işsizlik oranı yüzde 10,5’ti. Bu oran 2017’de yüzde 10,9’dur. 2019’da ise yüzde 13,4’e yükselmiştir. Kaldı ki, bunlar resmî rakamlar olup asla güvenilir değildir. TÜİK AKP hükümetlerinin baskısına boyun eğerek başlıca istatistik verileri manipüle etmekte, iktidarı başarılı gösterecek düzeylere taşımaktadır. Gerçek verilere yaklaşmak için bu rakamların en az iki katını almak gerekir. Örneğin, 2019 işsizlik oranı yüzde 13,4 değil, yaklaşık yüzde 27 civarındadır. Bunun anlamı şudur: Türkiye’de çalışabilecek durumda olan her 100 kişiden 27’si işsizdir. Oran gençlerde çok daha yüksektir.
 
 

Nitekim BETAM Direktörü Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, Mayıs 2020’de yaptığı bir açıklamada, "İşsizlik tsunami boyutlarında… İşsizlik oranı büyük olasılıkla yüzde 24-25’i bulacak. Genç işsizlik oranı yüzde 40’a ulaşabilir" diyordu.
 
 

İşsizlik oranının yüksek olmasının sebepleri de dış açık hakkında ileri sürdüğüm sebeplerle aynıdır. Türkiye neden yeterli ölçüde yeni iş alanları açamıyor? Çünkü Türkiye’nin sanayileşmesi engellenmiştir. Merkez ülkeleri kendi işsizlik oranları artmasın diye Türkiye gibi Çevre-ülkelerin sanayileşmesini çelmeliyor. Merkez ülkelerinde iş alanı açılması, bizim gibi ülkelerde işsizliğin artmasına bağlı. Niteliksiz emek bir tarafa, Türkiye kıt kaynaklarını ayırarak yetiştirdiği nitelikli insanları bile çalıştıracak yeterli miktarda iş alanı açamıyor. Bu da doğal olarak istatistiklere işsizlik oranının yükselmesi şeklinde yansıyor. İkinci sebep ise, Merkez ülkeler karşısında eğilip bükülen, teslimiyetçi bir tutum takınan, AKP gibi hükümetlerdir. Bunlar Derin-Merkez’in çıkarlarını koruyan, kendilerine dikte edilmiş olan politikaları uygulamaktadır.
 
 

İşsizliği düşürmenin en sağlam çözümü yurt içinde yatırım yaparak yeni üretim kapasitesi oluşturmak, istihdam yaratacak tesisler kurmaktır. Yeni üretim bilindiği gibi yeni üretim faktörü talebi, bu arada yeni işgücü talebi yaratacaktır. Ancak Türkiye’de temel hedef bu değil, bu yol denenmiyor. Bütün umut -özellikle AKP iktidarı ile birlikte- yabancı sermayeye bağlanmış görünüyor.