geçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2021 Cumartesi

YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR

 

 
 
 
YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

Türkiye’nin temel sorunları, gerçek sorunları vardır: Kalkınma, işsizlik, eğitim gibi… Kaynak kullanımı, yoksulluk, tarım, sanayi, borçlanma, dış bağımlılık, konut sorunu, trafik kazaları, kadın cinayetleri, din simsarlığı, toprak ağalığı gibi… Bunların çözümü cesaret ve büyük özveriler gerektirdiğinden, bilgi ve uzmanlık, yurtseverlik gerektirdiğinden çirkin politikacılar, entel “aydın”lar bu sorunlardan uzak dururlar. 
 
 

Sorunlarımızdan biri de –son günlerde ayyuka çıkarak iyice gündeme oturan- yolsuzluklardır. Anlaşılıyor ki, Türkiye artık tam bir yolsuzluklar cehennemine dönüşmüş bulunuyor; üstelik ahlaka büyük önem verdiğini söyleyen, İslam’ı bayrak yapan bir iktidar döneminde.
 


Her şeyin bir kökü, geçmişi vardır, değerli okur. Bundan yaklaşık 8 yıl kadar önce gazetelerden derlediğim şu haberlere bakın:
 
 

Yılda 1,5 milyar dolarlık akaryakıt kaçakçılığı… Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ile birçok bürokrat yargıda. - Tekstilde 1 katrilyonluk hayali ihracat…- SSK’da ilaç yolsuzluğu: Roche SSK’ya, piyasaya sattığının 2-3 katı fazla fiyatla ilaç sattı. SSK’nın iki üst düzey yöneticisi tutuklandı. - Maliye bakanının oğlu 4 bin ton mısır ithal etti; gümrük vergisi ithalden hemen sonra yüzde %70′e yükseltildi. - 30 trilyonluk buğday vurgunu… - Çevre ve Orman Bakanlığı bürokratları ihale kazanan firma tarafından ağırlandı. -TOKİ’de milletvekili ayrıcalıkları.
 
 

Hakkâri’de iş olanakları AKP’liler tarafından kontrol ediliyor. - Gümrükte büyük vurgun… - Seçmen listelerine mevtaları kim yazdırdı? - Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nce yapılan sınavlarda, sınav sorularını sızdırarak para karşılığı satan kopya şebekesi… - Sahte diploma ve denklik belgeleriyle “mimarlık” yapan 30 kişi yakalandı. Ardından, 37 kişinin de sahte belgelerle “inşaat mühendisliği” yaptığı belirlendi. - Anadolu liselerine ek yerleştirmedeki usulsüzlük... - Rüşvet dağıtıp ihaleleri kapmış! - Başbakanın eski özel kalem müdürü, görev yaptığı 5 yıl içinde İstanbul ve Ankara’da 5 değerli gayrimenkul sahibi oldu. - Sarıyer’de rüşvet operasyonu… - SGK’dan para alabilmek için sahte ameliyat belgeleri düzenlediler. - İlaç firmaları doktorlara rüşvet dağıttı. - Türkiye rüşvette Avrupa birincisi!...
 
 

Nedir bu korkunç olaylar değerli okur? Bunlar Türkiye’de her gün olup duran, giderek artan, günümüzde de bütün iğrençliğiyle devam eden binlerce yolsuzluk olayından sadece birkaçı... Evet, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’ni için için kemirip çöküşe götüren, ülkemizin başta gelen sorunlarından yolsuzluk batağının acı örnekleridir. Bunlar aynı zamanda devlet ve toplumun hızla kokuşup çürümekte olduğunun da göstergesidir.
 
 

Peki, yolsuzluk nedir, nasıl tanımlanır? Yolsuzluk kısaca “bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanmak”tır. Bu olgu, en geniş çaplı olarak siyasî ortamda, kamuda kendini gösterir; bu takdirde “politik yozlaşma” adıyla da anılır. Politik yozlaşma politik karar alıcıların özel çıkar sağlamak amacıyla, toplumda mevcut kuralları ihlal edici eylemlerde bulunmalarıdır. Başlıca şekilleri şunlardır: Rüşvet, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, oy ticareti, lobicilik, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, gönül yapma, politik dalavere.
 
 

Politik yozlaşma kamuya büyük zararlar verir: Toplumu, devleti kemirir. Sosyal ahlakı bozar. Kaynak israfına yol açar, gelir dağılımını olumsuz etkiler. Halkı devletinden soğutur, sosyal çatışmaları tetikler. Dayanışmayı, ulusal birliği zayıflatır. Devleti çöküşe bile götürebilir.



Kimlerdir bu yüz karası olaylara bulaşanlar? Ne yazık ki bizim insanlarımız, bizim yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz, bürokratlarımız, memurlarımız, bizim öğretmenlerimiz, okumuşlarımız, aydınlarımız, bizim gençlerimiz, bizim halkımız!... Son olanlara bakarsak: milletvekilleri, bakanlar, yargıçlar, belediye başkanları, iş adamları, medya mensupları…
 
 

Bu rezillikleri neden yapıyorlar? Çünkü büyük bir eksiklik var onlarda: Millî ahlak!... Eğer bu yurttaşlarımıza çocuk yaşlarından itibaren sağlam bir sosyal ahlak eğitimi verilseydi, bu aşağılıklara tevessül ederler miydi? En azından, sayıca bu kadar çok olur, ahlaksızlıkta bu kadar ileri giderler miydi? Peki, sosyal ahlak ya da Atatürk’ün deyişiyle Ulusal Ahlak nedir? Ulusal Ahlak “Milletin sosyal düzeni, huzuru, mutluluğu, güvenliği ve ilerlemesi için, yurttaşlardan her alanda ilgi, çalışma, nefsin feragatini isteyen” ahlaktır. Atatürk bu yüce ahlak anlayışını bizlere miras olarak bırakmıştı; çalışma ahlakını da: Bir hak ancak çalışmakla kazanılır!
 
 

Eğer genciyle, yetişkini ile, sonra gelen kuşaklar; Atatürk’ün millî ahlak öğüt ve kuralları çerçevesinde terbiye edilmiş, eğitilmiş olsaydı; o öğütleri, soludukları hava misali hayatlarının her anında yaşayıp uygulasalardı, rüşvet, irtikâp, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, torpil, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, soru satma, kopyacılık, sahtecilik gibi yüz karası eylemlere bu derecede kalkışırlar mıydı? Böyle ve yaygın cehalet de olunca Atatürk’ün şu öğüdüne de uyulmadı: Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki asıl cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgeçmesin!



Uyulmayınca ne oldu peki? Kaçınılmaz sonuç: kleptokrasi oldu!
 
 

Bir ülkede yolsuzlukların derecesi o ülkenin yönetim kadrosu, bunların ahlakı ve davranışlarıyla yakından ilişkilidir. Eğer bir ülkede yöneticiler yolsuzluğa batmış durumda ise, orada hâkim olan rejime kleptokrasi denir. Bir bilim adamımız, Prof. Dr. S. Kemal Erol, devletimize kök salmış olan ‘kleptokrasi kanseri’ni şöyle açıklıyor:
 
 

Kleptokrasi, “bir ülkede iktidarı ele geçiren bir siyasal grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması şeklinde kendisini gösteren bir hırsızlar rejimi”dir. Kleptokrat ise “hırsızlar rejimini yürüten, ülkede güç sahibi olan politikacı”dır.
 
 

Endonezya’da Suharto, İtalya’da Mussolini, eski Yugoslavya’da Slobodan Miloseviç, Filipinler’de Ferdinand Markos, Mısır’da Hüsnü Mübarek… kleptokrat örneklerinden sadece birkaçıdır. Dış güçlerin ve emperyalistlerin kuklası olan kleptokrat, her yerde –dilerim, Türkiye’de de- tarihin çöplüğündeki yerini almakta gecikmez.



Kaynak: Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020. (Yolsuzluk)
 

 

15 Mayıs 2019 Çarşamba

YİNE CAMBAZA BAKIYORUZ!

 

 

YİNE CAMBAZA BAKIYORUZ!

 

Ercan Çalışkan

 

 

Bugünlerde bizi meşgul eden birkaç konu var… Birincisi şu:

 

Söyler misiniz, TV’ler ana haber bültenlerinin aslan payını hangi konuya ayırıyorlar? 

 

Gazetelerin sürmanşetlerinde hangi başlıklar revaçta? 

 

Çoğunda konuşmacıların birbirini dinleme nezaketi gösteremediği tartışma programlarında konuşulan tek konu ne?
 

 

Şüphesiz, hepiniz ilk soruyu okur okumaz, cevabı verdiniz. Bu cevap için ikinci ve üçüncü sorulara gerek bile yok dediniz.

 

Neydi o cevap: YSK’nin İstanbul için verdiği seçim tekrarı kararı.

 

Bana göre bu karar, hukukun yüz karası bir karar… 

 

Biliyorum ki şu anda bu yazıyı okuyan bazı dostlar ise hukukun gerektirdiği bir karar diyordur.

 

Nasıl düşünürsek düşünelim, değişmeyecek sonuç şu: 23 Haziran’da seçim var!

 

Birkaç konu derken, konulardan biri bu…

 

İkincisi de şu:

 

YSK, seçim erteleme nedenini resmi olarak, 123 sandığın sandık kurullarının yasaya uygun oluşturulmadığını açıkladı. 

 

Siz istediğiniz kadar “Bursa Mustafakemalpaşa’da aynı gerekçeyle yapılan itirazı reddettiniz, bu çifte standart ne veya zarftan çıkan dört oydan üçü sorunsuz da biri mi sorunlu?”  diye sorun. 

 

Sonuç değişmeyecek.

 

İkinci konu, tam da burada ortaya çıkıyor. Hepimiz ona odaklanıyoruz: Oylar çalındı. Oyları çalanlardan sandıkta hesap sorun.

 

Kimler söylüyor bunu?

 

 Tabii Sayın Cumhurbaşkanımız, sonra eski TBMM Başkanımız, sonra İç İşleri bakanımız…

 

 Ve tabii ki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli… 

 

Hatta Cumhurbaşkanımız elimizde görüntü var bile dedi. 

 

Gerçi en son beş sene önce görüntü var dediği Kabataş’tan hala iz yok ama olsun.

 

 Şimdikinin üzerinden daha kaç gün geçti ki şunun şurasında…

 

Peki ellerinde ortaya çıkarmadıkları ve çıkaramayacakları “görüntü”ler dışında bir belge var mı? 

 

Kesinlikle hayır!

 

Aslında bu iddiada bulunurken bana göre utanmaları gerek. 

 

Çünkü tüm organizasyonu onlar yaptı, seçimden birkaç gün önce dünyanın en güvenli seçim ortamı diye hep bir ağızdan savundukları bir seçimde oy çalınmasından söz ediyorlar. 

 

Her sandıkta en az birer temsilcileri var. 

 

Bu ortamda birileri çaldıysa eğer sizinkilerden habersiz olma ihtimali sıfır!

 

Tam burada aklıma gelmişken birkaç konuya dahil olması gereken bir konu daha var. 

 

Öyle ilginç ve önemli ki… 

 

Keşke herkesin gündeminde olsa…

 

Keşke gücüm olsa da bu konunun konuşulmasını sağlayabilsem…

 

Bütün Türkiye o cambaza baksa…

 

Biliyorum lafı dolandırıp durma da söyle diyorsunuz. Hemen sorayım efendim:

 

Sayın Devlet Bahçeli genel başkan seçildiği 1997’den bu yana hangi seçime bu kadar çok önem verdi, bu kadar çok asıldı? 

 

Üstelik seçilecek olan bir ülkücü, bir MHP’li değil. 

 

Dahası devlet hizmetinde bulunduğu uzun yıllar boyunca ülkücü harekete ve ülkücülere yönelik bir tek olumlu hareketinden söz edilemeyecek biri için…

 

İstanbul’a mitili atacağım dedi attı. Sadece kendi mi? 

 

Genel Başkan Yardımcıları ve tüm milletvekilleri dahil… 

 

Yetmedi; İstanbul’da hemşerisi çok olan il başkanları da dahil…

 

Ülkücü camia neden sormaz ki tam bu anda: Şimdiye kadar Türkiye’nin en önemli bu kentindeki seçim çalışmalarında aklın neredeydi?
 

Neyse… 

 

Birileri konuları birileri ortaya atıyor, basın işliyor;  bizler de konuşuyoruz.

 

Durum böyle…  

 

Oysa bana göre şu anda tüm toplumun EKONOMİ konuşuyor olması, devletin de EKONOMİ ile uğraşıyor olması gerekirdi.

 

Beyefendi “Tünelin ucundaki ışık her geçen gün daha da büyüyor.” dedi diye sakın bana Maliye Bakanımız uğraşıyor, demeyin…

 

Keşke uğraşmasa!..
  


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ercan-caliskan/-yine-cambaza-bakiyoruz-441662m.html

14 Nisan 2019 Pazar

Yeni seçim siyasî intihar

 

 

 

Yeni seçim siyasî intihar

 

 

Arslan Tekin




Ak Parti'nin İstanbul'da belediye seçimlerini yeniletme hamlesi, bir siyasî intihar teşebbüsüdür. 



Bütün imkânları elinde tutan ve hatta "dikta" ile itham edilen bir partinin "mağduriyet"i oynamasına kimse inanmaz.



İstanbul Büyükçekmece'de, akıl almaz polis baskınları, insanları nasıl içten içe öfkelendirdiğini görüyoruz.  


Bu ilçede oturan bir hanım ve üniversiteli kızının polis baskınından rahatsızlıklarını anlatırken yanımda olmanızı isterdim.  



Polis ev ev dolaşıp "Hangi partiye oy verdiniz?" diye sorabilir mi?



 (Süleyman Soylu, "İspat etsinler!" diyor. Aileden bizzat dinledim. Sormuşlar! Kesinlikle doğru.)



Hadi Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Ak Parti İstanbul teşkilatı işgüzarlık ediyorlar, Saray'a yaranmayı abartıyorlar, ya Saray'daki başdanışmanlar ordusu? Bu baskınların ne getirip ne götüreceğini bilmiyorlar mı? Makama çıkıp "Reis Beyefendimiz. Maruzatımız var. Bakan arkadaşlarımızın, İstanbul parti teşkilatının işgüzarlıkları partiye ve zat-ı âlînize zarar verir. Bir yanlış yol takip ediliyor." deme cesaretini kendilerinde bulamıyorlar mı?



Önceki gün bir haber duydunuz, okudunuz. "Cübbeli Şef"in damadının İstanbul Belediyesi'nden aldığı milyonluk ihale... Belki hakkıyla almıştır. Ama imaj başka. İstanbul'u "yiyebilmek" için ellerinde tutmak, asla vermemek fikri, yeni seçim ısrarıyla, zihinlerde perçinleniyor.



Ekrem İmamoğlu ilçe ilçe dolaşıyor, kendisini anlatıyor, yapacaklarını anlatıyor. Büyük kalabalıklar da topluyor. Bu kalabalıklar taşıma kalabalık, devlet dairelerinden zoraki izinli memur-işçi kalabalığı değil; gönüllü kalabalık. 



Ya Ak Parti'nin adayı ne yapıyor? Halk sorgulamaya başlayınca, bir tivit atıyor "Hu hu!... Bakın buradayım! Arkadaşlar ilgileniyorlar. Bana gerek yok!" diyor sadece. Ne olursa olsun, yeni seçim, aklındaysa,  o da en azından kazandıkları 25 ilçeyi "teşekkür" babından dolaşırdı.



Yeniden sayılmayan sandık İstanbul Maltepe'de kaldı. Ama yokuşa sürülüyor. Sandık sayımları bitince sanırım Ak Parti, fesini önüne alıp daha sağlıklı düşünecek, yeni seçim talebinin ne getirip ne götüreceğini hesap edecektir. Diğer taraftan YSK içtihatları çiğneyip Ak Parti'ye boyun eğecek mi?



Ekrem İmamoğlu'nun bir sözü var:

"Adama, kişiye, kişilere gruplara, cemaatlere, vakıflara, derneklere hizmet işi bitti. İstanbullulara hizmet dönemi başlayacak. İnanın İstanbul büyükşehir Belediyesi'nin en kritik odaları, makamım dâhil toplumun gözü önünde olacak."



Ekrem İmamoğlu'nun bu sözlerinin takipçisi olacağız.
Gazetelerin yazdığına göre -yalanlanmayan bilgiler bunlar- ismini cismini bilmediğimiz birçok dernek ve vakfa İBB'den para aktarılmış. 



Haber şöyle:

"İstanbul Büyükşehir Belediyesinin kamu kaynaklarından, çok sayıda vakıf ve derneğe yüklü miktarlarda pay ayırdığı ortaya çıktı. Belediyenin hazırladığı ancak İBB Meclisi'ne sunmadığı raporda pay ayrıldığı gözüken vakıfların Tayyip Erdoğan'a yakınlığı dikkat çekiyor. Listedeki vakıfların yönetimlerinde Erdoğan'la ya akrabalık ya da siyasi ilişkisi olan isimler var."



Yeni başkan madem toplumun gözü önünde olmaya söz verdi, belediyenin geçmişini de deşmelidir. "Alan almış artık..." dememeli, ihalelerin kimlere gittiği, kimlerin yüzde 10 kestiği, kimlere maddî destek sağlandığı, ta 1994'ten itibaren bir bir ortaya çıkarılmalıdır.



Ak Parti için artık akibet "hayır" olmayacak!




https://www.yenicaggazetesi.com.tr/yeni-secim-siyasi-intihar-51538yy.htm

6 Nisan 2019 Cumartesi

BİTMEYEN SEÇİM ?






BİTMEYEN SEÇİM ?



Ahmet Gürsoy




Her birimiz oylarımızı versek de seçimleri bitiremiyoruz. Çünkü Türkiye, bir türlü siyasal normalleşme sürecine giremiyor.


Neden?


Çünkü insanlar birbirine güvenmiyor. 


Güvenmiyor, çünkü siyasi merkezlerce düşmanlaştırılıyor. 


Düşmanlaştırılıyor, çünkü siyasetçilerin bir kısmı toplumun tamamını kucaklayamıyor.


Sonuç: İktidar eliyle gerilmiş ve bir kısmı ötekileştirilmiş insanlar birlikte yaşamak zorundalar.



Bu durumda Mansur Yavaş "bizden" olmadığı için öteki sayılıyor ve kazansa da kayıp sayılıyor.



Hele Ekrem İmamoğlu, o hiç hesapta olmayan karşıt, yani ötekinin de ötekisi.


Dolayısı ile Türkiye, sandıklar açıldığı günden bu tarafa normalleşmeyen siyasetin acı faturasını ödüyor.


Siyaset normalleşemediği için her kazanan veya kayıp eden bizden olmamış oluyor. 


Onları "bizim insanımız, bizim ülkemizin evladı" görme isteği köreliyor. 


Böylece kazanan eğer sizin partinizden değilse, yabancı biri oluyor.


Nitekim cami çıkışında Cumhurbaşkanına hitaben İstanbul belediye çalışanlarından birinin eşi olduğu söylemlerinden anlaşılan bir kadın "biz onlara hizmet edemeyiz" yakınmasında bulunuyor. 


Onlar dediği CHP'liler.


Kadın, CHP'lileri öylesine kötü görüyor ki, belediye işçisi olan eşinin Ekrem İmamoğlu'na hizmet edecek olmasını (aslında başkana değil belediyeye/kurumuna hizmet ediyor) zül görüyor.


İşte Türkiye'deki siyasi pratiğin insanları getirdiği yer burası. 


Dolayısı ile asıl büyük açmazımız bu durumun yarattığı anlayıştır.



Aramıza atılan düşmanlık tohumlarının büyümesine izin vermeyip, sağlıklı bir toplumsal düzen, nitelikli bir siyaset alanı oluşturmak istesek de bunu destekleyecek muhalif bir medya maalesef yok. 


Demek ki daha uzun bir süre normalleşmeyeceğiz…




HIRSIZLIK VAR MI?


Kendileri değil de başkaları galip gelince "hırsızlık var" diyorlar.


Tamam da kardeşim, bu sandıkları tek bir kişi oturum kendi kendine saymıyor ki? 


Öncelikle resmi devlet memurları var.


Sandık başkanları.


Sonra her bir partiden gözlemciler var.


"Efendim birleştirme yapılırken Binali Yıldırım Bey'in oyu sıfır yazılmış."


Tamam, varsayalım öyle olmuş..



Her bir partilinin elinde de sandık sonuçlarını gösteren ıslak imzalı sandık sonuç belgesi var. 


Kaç yazarsan yaz durum bu belgede açık ve net olarak görülüyor. Kaldı ki, geçeri geçersiz oyların belirlenişi de gözlemcilerle birlikte belirleniyor. 


Onun da bırakın seçimin güvenliği bizzat iktidarın ödevleri arasında.



"Efendim FETÖ'cüler var."


Peki, kardeşim, 15 Temmuz'dan bu tarafa siz iktidar değil misiniz? 


Bu FETÖ'cüleri görevden almanıza kim mani oldu? 


Kaldı ki eğer FETÖ'cüler varsa seçim öncesi neden önlem almadınız?



Sandık başkanı ilçe seçim kurulunun görevlendirdiği resmi yetkilidir ve da devlet memurudur. 


Açılan sandıktan çıkan oyları,  herkesin önünde önce kendisi okuyup, sonra çetelesini tutturmuyor mu?


 Bunu yaparken orada bulunan AKP sandık görevlileri yok mu? 


Her şey onların gözü önünde yapmıyor olmuyor mu? 


Öyle ise söyler misiniz FETÖ'cüler nerede duruma müdahale edecek?



Bu arada FETÖ'cü demişken, şu sandık başkanlarının hangi sendika üyesi olduklarını bir yayınlayın görelim.






https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bitmeyen-secim-51436yy.htm

6 Mart 2019 Çarşamba

Siyaset Bunu Hep Yapıyor…

 

 

 

Siyaset Bunu Hep Yapıyor…

 

 

H.Nurcan Yazıcı

 

 

Şimdi, siyaset, hizmet anlayışını ve sorumluluklarını bir daha gözden geçirmeli... Yoksa, yaşatılan bu son tecrübe hepimize çok pahalıya mal olacak.

 

 

 Ülkemizde doğru bir zeminde siyaset yapıldığını söyleyebilir misiniz?

 

Gerçek dışılık siyaset propagandalarının bir parçası olmuş… Topluma verilen siyasi mesajlar hiç akla uygun değil, tamamen algılar üzerine çalışılıyor… 

 

İnsanlar soyut kavramlar ve içi doldurulmamış söylemlerle denetim altına alınmaya çalışılıyor…

 

Geceden sabaha siyaset yapılıyor ama “sorunlara çözüm” adına bir arpa boyu yol alınmış değil…

 

İstenen de, yol alınmaması olsa gerek!.. Böylelikle çaresizlik sarmalında kalan toplum, istenilen kıvama sokulabilecektir.

 

Özellikle seçim zamanı siyasetin, kitleleri harekete geçirmek, taraftar toplamak adına nefret duygularını körüklediğini, düşmanca söylemlerle cepheler oluşturduğunu görüyoruz. Bazen oluşturulan “ortak nefret” duygusu,  en birbirine uymaz tarafları bile birleştiriyor.

 

Dolayısıyla sağduyusu ve vicdanı karartılan toplum ilkelerin değil, etkin olanların hâkimiyeti altında kalırken, dostluklar ve inançlar yerle yeksan ediliyor!..
 

 

Siyaset bunu hep yapıyor…
  

 

Maalesef ülkem insanı her zaman, bu havalarla seçime taşınıyor.

 

Yaşamımızda bizi değerli kılacak ne varsa siyasetin malzemesi olmuş.  Korkularımız suni gündemlerle yeni bir kontrol sahası… Yarınları konuşurken, neyi güzelleştirebileceğimiz değil, sadece hangi karanlığı yaşayacağımız anlatılıyor. Birileri “ben beklediğiniz kahramanım” diyor ama kahraman nasıl olur bilen yok!

 

Peki, topluma bunları yaşatan partiler ne durumda?

 

Siyasi partilerde ki iç hesaplaşmalar ve güç savaşları içten içe, bütün hızıyla devam ediyor.. “Böl ve yönet” diye bilinen siyasi oyun, partilere de sirayet etmiş durumda… 

 

Her siyasi parti kendi içinde bir bölünme yaşarken, dün yan yana yürüyen ve bir birilerine sadakat yeminleri edenlerin, bir ayrılık yaşadıktan sonra diğerini, düşman ettiğini görüyoruz.
 

 

İçinde bulunduğu partide bir varlık ortaya koyamayan ve beklenen değişime öncülük edemeyenler, başka bir parti kurarak, kendi saltanatlarını ilan etme çabasında oluyorlar. Sahne ve amblemler değişiyor ama kişiler ve düşünceler aynı… Böyle bir yapıdan, daha iyi bir hareket ve siyaset beklemek mümkün mü?

 

Siyasetin kimlik edinmek, topluma bir gaye edindirmek ve hizmete samimiyet katmak gibi bir sorumluluğu varken, nefis kokan hareket ve çekişmeler içinde olması, yine en çok halkı bölüp, sertleştiriyor.  

 

Birbirine kuşku ile bakan, gittikçe de içine kapanan bir toplum olduk. Ruhlar başka, bedenler başka âlemde… Yol sahipsiz, yolcu gideceği yeri bilmiyor.
 

 

Hırslar o kadar ön planda ki, birlikten doğacak olan kuvvetin işlenmesi gerekirken, insanlara anı yaşamaları ve kendilerini kurtarmaları yönünde menfaat duyguları veriliyor. Rantlar, iş vaatleri, ihaleler daha seçim sonuçları belli olmadan siyasetin konusu olabiliyor.

 

Her şey bugünden ibaret değil elbet!
 

 

Değerlerimizi, toplum enerjimizi, günlük siyasi hesapların elinde heder etmek kimseye fayda sağlamaz. Ayrı ayrı kişisel çıkarların peşine düşmek yerine, ülke geleceğinin inşası için karşılıklı fedakârlık ve işbirliği içinde olmamız, bu inanç ve duyguyla düze çıkabileceğimizi bilinmemiz gerekmektedir.

 

Tarihi gerçekler önemli tecrübelerimizdir. Bu tecrübeler doğrultusunda davranmak, dünün ve yarının parçası olmak,  her konuda, ülkemizin parlak geleceğini, ülkümüz yapmak zorundayız.

 

 Şimdi, siyaset, hizmet anlayışını ve sorumluluklarını bir daha gözden geçirmeli... 

 

Yoksa, yaşatılan bu son tecrübe hepimize çok pahalıya mal olacak.

 

 http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/h-nurcan-yazici/siyaset-bunu-hep-yapiyor-441414m.html

17 Eylül 2018 Pazartesi

Yüksek Enflasyon ve Çözüm Önerileri

 

Yüksek Enflasyon ve Çözüm Önerileri

 

Yazar: TÜRKSAM 
 
Kategori: Analizler, Ekonomi ve Enerji Çalışmaları Merkezi, Ekonomik Araştırmalar
 

Enflasyon, en basit şekliyle belli bir dönemde fiyatlar genel seviyesindeki artış olarak tanımlanabilir. Enflasyon, Türkiye için çok uzun yıllardır başlıca ekonomik sorunlardan birini teşkil etmektedir. Tüketim alışkanlıkları, düşük yurtiçi tasarruflar ve yüksek dış finansman ihtiyacı üzerinden ülke ekonomisinin dış etkilere karşı kırılgan yapısı ile ekonomi yönetiminin basiretli para politikası uygulama konusunda muktedir olup olmaması önemli unsurlar arasında bulunmaktadır. Bu noktada belirtmek gerekir ki, enflasyonun nedenleri arasında kronik yüksek enflasyonun oluşturduğu katılık da bulunmaktadır.


2018 yılında TÜFE Mart ayından ÜFE ise Ocak ayından itibaren sürekli artış eğilimi göstermiştir. Mevcut durum itibarıyla TÜFE Ağustos ayındaki yüzde 2,30 artış ile bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 17,90 seviyesine, ÜFE ise Ağustos ayında yüzde 6,60 oranında artışla bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 32,13 seviyesine yükselmiştir.


ÜFE, üretim aşamasındaki fiyat düzeyini göstermekte olup zamanla TÜFE’yi de yukarı yönlü etkileyecektir. Serbest piyasa düzeninde piyasa fiyatı arz ve talep üzerinden belirlendiğinden yükselen girdi fiyatlarına bağlı olarak yeni denge noktası daha yüksek fiyat düzeyinde oluşacaktır.  
 
Bu durum sürecin teknik boyutunu oluşturmakta olup sıkça dile getirildiği üzere alım-satım sürecinde yer alan aktörlerin fırsatçılık/stokçuluk yapmaları da yükselişi körükleyebilecektir.
 
 Geçmiş dönemde olduğu gibi ithalata bağlı üretim yapısı Türk Lirasının değer kaybına bağlı olarak girdi fiyatlarını artırmaya devam etmektedir. Girdi fiyatları üzerinden üretim maliyetlerindeki artışın yanı sıra TL’deki değer kaybı tüketime yönelik ithal malların yurtiçi fiyatını da artırmaktadır. 
 
Tüketime yönelik ithal mallardaki yükselen fiyat gerek artan talep gerek fırsatçılık yoluyla söz konusu malların ikamesi konumunda olan yerli malların fiyatlarını artırmaktadır.


Türkiye enflasyonla mücadele konusunda esasında belli bir aşama kat etmiş bu çerçevede enflasyon belli dönemler için tek haneye indirilmiştir. Söz konusu süreçte 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz sonrası başta mali sektör olmak üzere gerçekleştirilen yapısal reformların etkisi büyüktür.
 
 Ancak sürdürülebilirlik bakımından gerekli adımlar atılmamıştır.
 
Genel itibarıyla kırılgan nitelikteki Türkiye ekonomisi seçim dönemlerine girilmesi ve 15 Temmuz menfur darbe girişiminin etkisiyle daha kırılgan hale gelmiştir. Bu dönemde ekonomik büyüme öncelenerek enflasyon, büyümenin sektörel boyutu, gelir dağılımı gibi diğer unsurlar arka planda bırakılmış ve sonucunda sağlıklı bir ekonomik büyüme elde edilememiştir. 
 
Özellikle 15 Temmuz sonrası büyümeye yönelik ekonomik tedbirler olumlu karşılanmakla birlikte Anayasa referandumu, sistem değişikliği geçiş dönemi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri söz konusu politikaların zamanında gözden geçirilerek kademeli şekilde uygun bir politika karmasına geçilmesine engel oluşturmuştur. Bu dönemde Merkez Bankası’nın basiretli bir politika yürütememesi liyakat ve bağımsızlık konularını tartışmaya açmıştır.


Enflasyonun, sağlıklı ekonomik büyüme anlamında temel sorunlardan biri olduğu açıktır. Bu bağlamda enflasyon oranlarının kalıcı bir biçimde düşük ve tek haneli rakamlara indirilmesi hedefi Türkiye için önemini korumaktadır. 
 
Gelinen nokta itibarıyla Türkiye bir enflasyon sarmalına girmiş bulunmaktadır.  
 
Enflasyon normal şartlarda alınan tedbirlerle bir nebze dizginlenebilse de mücadelesi uzun süreli ve tutarlı politika uygulanmasını gerektiren bir sorundur. Nitekim enflasyonla mücadele konusunda nispeten başarılı addedilebilecek 2012-2013 yıllarında hazırlık süreci yürütülen 10. Kalkınma Planı’nda (2014-2018 Dönemi) enflasyonla mücadelede başarı elde edilmesi hususunda gerçekleştirilen reformlara değinilmiş güçlü kamu maliyesi ve bankacılık sisteminin 2009 küresel kriz döneminde Türkiye’nin benzer durumdaki diğer ülkelerden olumlu anlamda ayrışmasına katkı sağladığı ifade edilmiştir.


Bu çerçevede kısa vadede tabiri caizse esaslı bir kemer sıkma politikası uygulanmalıdır. Öncelikle cari giderlerde tasarruf tedbirleri alınmalı ve bunlara uyum yakından takip edilmelidir. Sonrasında başta hibeler olmak üzere cari ve yatırım transferleri ile gidişata bağlı olarak verimlilik düzeyi düşük yatırımların gerekliliği de gözden geçirilmelidir.


Cari giderler bağlamında kullanım etkinliği uzun süredir tartışma konusu olan kamu taşınmazları özel önem arz etmektedir. Bu bağlamda yüksek yapım bedelleri ile yeni bina yapımına çok zorunlu haller dışında izin verilmemeli benzer şekilde yüksek kira bedellerinden kaçınılmalıdır. Diğer taraftan mevcut taşınmazların tahsisi ve kullanımı konularında etkinlik temin edilmelidir. Özel bütçeli olsa da üniversitelerin gelişmesini daha geniş kapalı kullanım alanına sahip olmak sanan zihniyet de sona erdirilmelidir.


Göze çarpmamakla birlikte önemli miktarlara ulaşan kamu taşıtlarına ilişkin masraflar, gerek katılımcı sayısı, gerek ulaşım gerekse konaklama masrafları bakımından yurtiçi ve yurtdışı seyahat harcamalarına dikkat edilmelidir. Kamu personelinin kişisel dikkatle katkı sağlayabileceği kırtasiye malzemesi, taşınır malların kullanımı ile elektrik tüketimi gibi konularda bilgilendirme yapılmasının dahi hatırlatma ve dikkat çekme bakımından fayda sağlaması mümkündür.


Başlıca tasarruf kalemlerinden birisini de devlet teşvikleri oluşturmalıdır. Bu bağlamda verimliliği artıracak ve rekabeti yükseltecek projelere kaynak aktarılmaya devam edilmeli ancak özellikle mükerrer destek kullanımı önlenmelidir. Ek olarak sıkı izleme ve değerlendirme faaliyetleri ile kaynakların etkinliği yakından takip edilerek gereksiz kaynak kullanımı önlenmelidir. Kısa vadede üretime dönük olmayan devlet destekleri askıya alınmalıdır.


Yatırım harcamalarına cari ve transfer harcamaları sonrası durum göz önünde bulundurularak müdahale edilmelidir. Zira niteliği itibarıyla gerçekleştirilmesi uzun zaman almakta olan yatırım harcamaları verimlilik artışı bakımından da gerekli altyapıyı sağlamaya imkan vermektedir. Bu çerçevede verimlilik düzeyleri düşük olandan başlanarak kamu yatırım harcamalarında da tasarrufa gidilmesi gündeme alınmalıdır.


Orta ve uzun vadede ise zamanlı ve birbiriyle uyumlu şekilde para ve maliye politikası geliştirilerek ülkenin büyümesini devam ettirecek ancak yapısal sorunlarını da bertaraf edecek bir politika seti ortaya konmalıdır. Yapısal reformalar, gerçekleştirilmesi maliyetli olduğu için genellikle ekonominin en iyi olduğu dönemlerde yahut zorunlu olarak kriz dönemlerinde yapılmaktadır. 
 
Üzülerek belirtmek gerekir ki, ekonomik açıdan iyi olduğu dönemde fırsatı kaçıran Türkiye, ekonomik açıdan olumsuz bir durumda söz konusu reformları yapmak mecburiyetindedir. Bu nedenle hamaset siyasetinin bir kenara bırakılması ve ülkenin kalkınması için yapısal reformların yapılmasına odaklanılması gerekmektedir.[1]


[1] Yapısal reformların her biri ayrı başlıklar halinde incelenmesi gereken konular olduğu için bu yazı kapsamında içeriğe dahil edilmemiştir.

15 Mayıs 2018 Salı

SEÇİM MEYDANLARINA DEĞİL YAŞANANLARA, YAŞADIKLARINA BİR BAK!


 

 

SEÇİM MEYDANLARINA DEĞİL YAŞANANLARA, YAŞADIKLARINA BİR BAK!


Atilla Çilingir

24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimine doğru yine meydanlar hareketlendi, ülkemizin her yanında mitingler var.

Adaylar belirlendi, ülke seçim mitingleriyle şenlendi…

Her mitingin bir konuşmacısı, her konuşanın da kendine has bir üslubu var!

Kimisi sert, kimisi mizahi!

Kimisi gerçeklere dayalı, kimisi izafi!

Ama önemli olan üslup değil ki…

Adayların yaptıklarının, yapacaklarının anlatıldığı, meydanları dolduranlara verilen sözler!

Her parti adayının kendine has bir sloganı, birçok seçim şarkısı, pek çok pankartı var.

Her konuşmacının seçtiği konularla, konuştuklarıyla etkileniyor meydanı dolduranlar…

Anlatılanları dikkatle dinliyoruz, içi dolu mu boş mu diyerek! Sonra dönüyoruz bir de meydanlara bakıyoruz dolmuş mudur, yoksa boş mu duru gözlemleyerek…

Her seçim dönemi hep böyle geçti! Yaşanan her ne varsa ömürlerimizden gitti!

1946 yılından bu yana kaçıncı kez seçime gidiyor ülkemiz? Seçim öncesi meydanlarda söylenenlerden, verilen sözlerden akılda kalan nedir?

Önemli olan her iktidar döneminden milletimiz ne kazanmış, neyi kaybetmiştir?

Yine meydanlar dolup, taşıyor…

Yine seçim anketleri çeşit, çeşit sonuç açıklıyor.

Ama bütün bunlar nafile!

Halkımız oyunu attığında sandığa, işte o zaman belli olacak milli irade.

Kuruluşundan bu yana Türkiye’de ne çok şey değişti, neler gelişti, neleri kazanıp, neleri kaybetti bu ülke ona bir bak!

Son 16 yıldır ülkemizi idare eden iktidar neyi başarmış, nerede başarısız kalmış onu incele. Çünkü seçimleri meydanlarının kalabalığı değil; sokakların dili, evlerimizde yaşananlar etkileyecek.

Onun için seçim mitinglerinde söylenenleri değil, aşağıdaki gerçekleri sorgula:

Milyonlarca işsiz hala umutsuzca geziniyorsa sokaklarda eli boş,

On binlerce gencimiz umut arıyorsa dış ülkelerde,

Onca iş adamı, esnaf kepenk kapatıyorsa iflas etmiş,

Dövülen, sövülen, itilip, kakılan her gün üçü, beşi öldürülen kadınımızın feryatları giderek artıyorsa her günümüzde,

Koyları, kumsalları, ormanları kepçelerle-dozerlerle paramparça ediyorlarsa, geleceğimiz düşünülmeden,

Ağaçlara ‘’kereste’’, doğal güzelliklere ‘’mangal’’ diye bakılıyorsa bu ülkede,

Seçimden öncesinde emeklisine iki bayram ikramiyesini verenleri, önceki yıllar neden vermedin diyerek sorgulamadıysan eğer,

Vergi barışı diyerek, vergisini ödemeyenleri affedebiliyorsa bu iktidar,

Faiz lobisini seçimden sonra mutlaka yeneceğim dendiğinde; önceki yıllarda neden yenmedin diye düşünmüyor, sormuyorsan,

Seçim propagandasında kimisi devletin tüm imkânlarını kullanıp, kimisi sadece kendi imkânıyla çıkacaksa halkın karşısına,

Bir de üstüne üstlük, tek bir adayın propagandası yer bulacaksa yazılı ve görsel basında,

Eh daha ne olsun be kardeşim?

Seçim meydanına gitsen ne olur gitmesen ne?

Esas olarak senin gitmen gereken yer oy vereceğin sandık başı. O sandığa mutlaka git.

Ama gitmeden önce seçim meydanlarına değil; yaşananlara, yaşadıklarına bir bak ülkemizde.