yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2021 Pazartesi

NEYE YARAR… BASRA HARAP OLDUKTAN SONRA…

 


 
 
NEYE YARAR… BASRA HARAP OLDUKTAN SONRA…
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

Temmuz 2021… Rize yine sele teslim… Felaket geri döndü: Dereler taştı, yollar kapandı. Tarım arazilerini, ev ve işyerlerini su bastı, insanlar mahsur kaldı, iki köy boşaltıldı. Yalnız Rize mi, Artvin’i, Düzce’yi de sel vurdu. Derken, sıraya orman yangınları girdi. 85 yerde yangın çıktı. Hektarlarca ormanımız ağaçlarıyla, tüm canlıları ile yok oldu. Alevler yerleşim yerlerine ulaştı. En değerli yörelerimiz dört gündür yanıyor, çölleşiyor.
 
 

Bu ve benzeri felaketler Türkiye’de sürekli olarak ve en ağır şekilde yaşanıyor. Bunlar karşısında hükümetler ne yapar? İki yol vardır:
 
 

1) Sayın bakanlar bölgeye teşrif buyurur. Hemen bir inceleme başlatılır. Zarar ve hasar tespiti yapılır. Para, erzak dağıtılır. Afet bölgesi ilan edilir. “Yaralar” sarılır. Bir sonraki felakete kadar görev tamamdır. Bu yol, işin kolayıdır.
 
 

2) İkinci yol, felaketleri sürekli gözlem altına almak, araştırmak, ders almak, yeniden olmaması veya olursa, zarar ve kaybı azaltmak için kesintisiz çaba göstermektir. Bu da zor olan, bilimsel-ahlakî yoldur.
 
 

Gördüğüm kadarıyla bizim hükümetler işin hep kolayına gidiyor. Uğradığımız diğer felaketleri de hesaba katarak söylüyorum, bilimsel ve ahlaki açıdan gerekli gayreti göstermiyorlar. Neden böyledir? Çünkü “bilimsel-ahlakî” yol; gayret ve alın teri, özveri ister; bilimsel bilgi üretimi, bu bilgiyi uygulama yeteneği, sosyal ahlak ister.
 
 

Kolay yol, adı üzerinde, bilim istemez, yüksek ahlak istemez. Siyasetçi ve yöneticinin eğilimi ne ise, yapılan odur: Bilgisizlik, üstünkörü yaklaşım, beceriksizlik, rant arayışı, eşi dost kollama, oy kaygısı… Bundan dolayıdır ki, hiçbir sorun kökten çözülmez, felaketler gittikçe artar, ağırlaşarak sürer gider.
 
 

● Bilimsel-ahlakî yolu biraz açalım.
 
 

Bilimsel-ahlakî yolun ilk koşulu, doğadaki ‘Sebep/Sonuç bilinci’ne sahip olmak, bu ilişkinin gerektirdiği şekilde düşünmek ve iş yapmaktır. Bu algı çok önemlidir, çünkü kanıtlanmıştır ki sebep-sonuç zincirine göre düşünmeyen, bunun bilgisine dayanarak hareket etmeyen yöneticiler; başa gelen felaketlerin sürdürücüsü ve ağırlaştırıcısı, dolayısıyla birinci sorumlusudur. Sebep-sonuç bilincini bize kazandıran yalnızca pozitif bilimlerdir, yüksek ahlaktır. Atatürk boşuna “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” dememiştir. İkincisi, sosyal ahlak esaslarına göre karar vermek, iş yapmak, hizmet etmek gerekir. Sosyal (ulusal ahlak) bir yurttaşın, en az kendisini düşündüğü kadar bir üyesi olduğu milletini, halkını da düşünmesi demektir.
 
 

Birey örneğini alalım. İnsan ancak gördüğü modern eğitim, geçmişi boyunca yaşadığı deneyimleri kullanıp bilimsel ve ahlakî olarak değerlendirdiği ölçüde olgunlaşır, başarılı olur. Çünkü olup bitenin sebeplerini fark etmiştir, sonuçlarını görmüş; düşünüş ve davranışlarını, yaptığı işleri, görevlerini bu birikimine göre belirlemiştir. Bir toplumun başına getirilen yöneticiler de böyle olmak zorundadır: Örneğin bir vali, bir belediye başkanı, bir bakan bir olayın oluşumu hakkındaki ya kendi bilimsel bilgilerini kullanıp değerlendirerek ya da uzmanların önerilerine uyarak iyi ve makul kararlar alır, güzel işler yapabilir. Açıktır ki bu başarı, geçmişte olup bitene bilim gözüyle bakarak, sebep-sonuç ilişkilerine uygun davranarak olur. Buna karşılık bilim ve ahlak kaynaklı geçmiş bilinciyle hareket etmeyen yöneticiler yanlış kararlar alır, icraatlar yapar, başarısız olur, büyük felaketlerin önünü açarlar; halkı büyük kayıp ve zararlara uğratırlar. Çünkü dünyada olan her olgu, tüm doğal olaylar değişmez yasalar altında meydana gelir. Gerekli koşullar oluştuğu her defasında, yeniden ortaya çıkar, tekrarlanırlar.
 
 

● Bu neden böyledir? Bu determinizmin arkasında ne vardır? Şu yasa vardır: Aynı etkenler bir araya gelince, sonuçlar da aynı olur. Bu, bilimsel bir yasadır ve hem mekân boyutunda hem zaman boyutunda geçerlidir.
 
 

Bakın, sorumuzun yanıtını Karadeniz’de yaşanan sel felaketleri örneğinde değerli bir bilim adamımız, Prof. Dr. Naci Görür nasıl veriyor: Her bölgenin kendine özgü doğal drenaj sistemi vardır. Bu sistem bölgenin jeolojik yapısı, topoğrafyası, bitki örtüsü ve yağış rejimi tarafından şekillendirilir. Drenaj sistemi milyonlarca yıl içerisinde gelişir ve çalışır. Bu doğal sistem insan eliyle bozulur, dereler kapatılır, azaltılır veya barajlama suretiyle devre dışı bırakılırsa, sistemdeki bitki örtüsü tahrip edilirse, vadi içlerine bina ve yol yapılırsa, taşkın ovaları yerleşim alanlarına dönüştürülürse, o zaman sistemdeki sel bir afete dönüşür. Onun için sel bölgelerinde yapılacak olan her yapı ciddi bir mühendislik hizmeti almalı ve doğal dengeyi bozmamalıdır. Bizler binlerce yıllık drenaj sisteminin kurallarına uymalı, onu asla bilinçsizce değiştirmeye çalışmamalıyız. Çağdaş ve konforlu yaşam doğayla zıtlaşarak değil uyumla olur.
 
 

Bilimsel-ahlakî yol, işte bu ve benzeri öğütlerin dışına çıkmamak, o kuralları uygulamaktan ibarettit. Ama bilgi ve ahlak yoksunu politikacılar ve onların çevresindekiler bunu yapmazlar. Çünkü onların bütün kaygısı; kişisel çıkar, kayırma, rant ve oydan ibarettir.
 
 

● Sonuç olarak diyebilirim ki, uluslar pozitif bilimleri kılavuz almayan, ahlaklı davranmayan okumuşları ve yöneticileri eliyle kaybeder. Gerçekler ve yüksek ahlak insan iradesinden üstündür. Toplum açısından en yaşamsal kararlar, asla seçim yoluyla yetki sahibi olan politikacılara bırakılmamalıdır. Bu şahıslara iktidar yolunu açan halkın eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi son derecede önemlidir. Halk seçti diye ülkenin kaynakları cehalete ve ahlaksızlığa teslim edilemez. Bu, üzerinde kafa yormamız gereken temel bir sorundur.
 
 

Demokrasiyi, “sistem ve rejim” olarak birbirinden ayırmak gerekir. Demokrasi bir ‘sistem’dir. Uygulamaya konunca ‘rejim’ olur. Sistem olarak idealdir, ancak rejim olarak sakıncaları ortaya çıkar. Özellikle cehaletin ve sosyal adaletsizliğin yaygın olduğu ülkelerde “demokrasi” akla gelebilecek en kötü sonuçlara yol açabiliyor. Türkiye’deki uygulanmasıyla, kendinden beklenen faydaların çoğunu sağlayamamakta, büyük zararlara vasıta olmaktadır. Dünyayı yöneten güçler demokrasi, iç ortaklarıyla rejimini kendi çıkarlarının bir aracı olarak kullanıyorlar.
 
 

Marifet ‘yaraları sarmak’ değildir, marifet insanların yara almasına olabildiğince meydan vermemektir. Marifet “ufkun ötesini görmek”tir. Neymiş, yangınlardan zarar görenler için şu kadar ödenek ayrılmış. Afet bölgesi ilan edilecekmiş. Esnafın borcu ertelenecekmiş. Kredi açılacakmış. Kül olan evler ve ahırlar yeniden yapılacakmış. Yanan alanlar ağaçlandırılacakmış.
 
 

Neye yarar, Basra harap olduktan sonra…
 
 

16 Kasım 2019 Cumartesi

Çok ürkütücü bir alarm!..



 

Çok ürkütücü bir alarm!..

 

 Mehmet Faraç 

 


 Toplumun çeşitli katmanlarında şiddet içeren reflekslerde çok şaşırtıcı ve dehşet verici değişimler yaşanıyor...


Kendi içindeki sosyal bunalımları, ekonomik çıkmazların cenderesinde kangrenleştiren bir siyasal ortam dayatıyor bu değişimi...


Siyasal sistemin, yanlış ekonomik politikaları örtbas için topluma dayattığı baskılarla büyüyen işsizlik, geçim sıkıntısı ve pahalılık çıkmazı, yaşanan kaos ortamının en büyük gerekçeleridir...


Ve bir de yokluk içinde ayakta durmaya çalışan insanlar, vergi baskısıyla bunaltılınca, işte şiddet içeren refleksler şaşırtıcı biçimde yön ve yöntem değiştiriyor...




Evet; bunalıma sürüklenmiş kitlelerin çeşitli coğrafyalarda siyasal sisteme tepkileri nasıl değişim geçiriyorsa, Türkiye'de bu sıkıntılardan muzdarip insanların kendilerini ifade etmeleri, dışa vurmaları, çözüm ararken çaresizliğe düşmeleri de aynı biçimde, şoke edici bir değişimin çıkmazında sürükleniyor...


Fransa'da, Brezilya'da ve daha geçen haftalarda Irak'ta insanların yolsuzlukları, işsizliği,  pahalılığı, enflasyonu, zamları, geçim sıkıntısını ve de gelir dengesizliği rezaletini protesto için gösteri haklarını kullanmaları büyük güvenlik sıkıntılarına yol açmıştı...


İnsanlar elbette haklarını kırmadan-dökmeden yasal protesto yöntemlerini kullanarak yerine getirmeli ama Türkiye'de toplumun yıllardır içinde debelendiği çaresizlik ve en çok da işsizliğin sıkıntıları direkt bireyi, aileyi, toplumu vurmaya devam ediyor... 


Hem de en acımasız biçimde!..


Çaresizliğin dehşeti!..


Son yıllardaki olaylara dikkat ettiniz mi; toplumun kendi sıkıntılarını aşmak için gösterdiği refleksin içinde büyüyen şiddet, en çok bireyin kendisini ve yakın çevresini vuruyor, yaralıyor, hatta öldürüyor!..


Neler mi yaşanıyordu geçen aylarda Türkiye'de?.. 


Tarihte görülmemiş biçimde cinayet vakaları toplumu sarsarken, bir yandan da kadına yönelik şiddet ve cinayetlerde de ne yazık ki patlama oldu...


 "Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu"na göre, 2018 yılında 440, 2019'un ilk 6 ayında ise 214 kadın öldürüldü...
 
 
Ancak geçim sıkıntısı, işsizlik gibi sosyal bunalımlardan kaynaklanan sıkıntılar yalnızca aile içerisinde kanlı olaylara yol açmıyor, diğer taraftan ülkenin neredeyse her bölgesinde başta "pompalı" tüfekler olmak üzere, silahlarla gerçekleştirilen eylemler aileler ve aşiretler arasında büyük çatışmalara da neden oluyor...


Ne yazık ki bireyin direkt kendisini vuran ve karşısındakini de hedef alan eylemler bunlardan ibaret değil...


Toplu taşıma araçlarında kadın-çocuk demeden saldırılar, apartmanlarda-sitelerde komşu kavgaları, trafikte kadınları da hedef alan maganda vakaları, en küçük tartışmanın kan davasına yol açtığı çatışmalar ve ihtilaflarla yaşanan cinayet vakaları sıradan-basit anlaşmazlıklardan kaynaklanmıyor...


Tüm bu olayların kökeninde, en büyük gerekçe olarak hiç kuşkusuz geçim sıkıntısı, ağır vergilerin yol açtığı buhranlar, toplum psikolojisinin bozulması, işsizlik, enflasyon, iflaslar ve sosyo ekonomik çaresizlikler de var...


Peki; yazının başında, "toplumun çeşitli katmanlarında şiddet içeren reflekslerde çok şaşırtıcı ve dehşet verici değişimler yaşanıyor" derken, neye dikkat çekmek istedik?..


İşte bu sorunun cevabı, bireyi ve toplumu vuran şiddet olayları dışında, çok daha tehlikeli bir toplumsal trajediyi de gözler önüne seriyor...


Son olaylar dehşet verici, ürkütücü ve ardı ardına yaşandığı için de çarpıcı bir olaylar silsilesinin ne yazık ki "salgın"a dönüşmesi gibi!..


Girdap, siyanür, salgın!..


Evet; neler oluyor bu ülkede?..


Bu ülkenin kentleri, mahalleleri, ücra köşelerindeki apartmanları ve yoksul gecekonduları hangi vahşetlere mekan oluyor?..


İnsanlar içinde bulundukları derin buhranları aşamazken; yoksulların borç batağında ve kredi çıkmazında, elektrik borçlarını ödeyemedikleri için karanlıkta yaşamaya zorlandıkları evlerde ne tür vakalar yaşanıyor?..


Bu toplumun bireyleri, insanı sarsan sıradan intihar vakalarından kendilerini ve ailelerini aynı anda yok eden toplu intihar dehşetine nasıl mahkum olabiliyor?..


5 Kasımda; İstanbul-Fatih'te, elektrik borcu nedeniyle karanlıkta, açlık ve sefalet çıkmazında yaşamaya çalıştıkları bir virane apartmanda, 4 kardeşin kendilerini siyanürle ölüme sürüklemesinin nedeni ekonomik çıkmazlardı...


8 Kasımda, Antalya'da Selim Şimşek (36); eşi Sultan Şimşek (38) ile çocukları Ceren (9) ve Ali Çınar Şimşek'le (5) birlikte siyanürle intihar ederken de aynı sıkıntılardan muzdarip oldukları anlaşılmıştı; işsizlik ve geçim çıkmazı...


Korkutucu gidişat!..


Ve bu olayların ne yazık ki "salgın" olarak nitelendirilmesine yol açacak son vaka dün yine İstanbul'da yaşandı... Ne kadar acı ki, yine siyanürle toplu intihar!..


Bakırköy'de bir evde Bahattin Delen (38), eşi ve çiftin 6 yaşındaki oğullarının cansız bedeni bulundu, siyanür dehşeti yine ülke gündemine oturdu...


O halde Aile Bakanlığı'nın, üniversitelerin, vakıfların, toplum bilimcilerin, psikologların-sosyologların entegre bir proje ile harekete geçmesi gerekiyor...


Çünkü Türkiye; yıllardır trafikte, toplu taşıma araçlarında ve apartmanlardaki kavgalardan büyük aile ve aşiret çatışmalarına, pompalı tüfek saldırılarından kadın cinayetlerine giden süreçte iyice sarsılırken, son günlerde çok şaşırtıcı ve ürkütücü bir girdaba sürükleniyor; "toplu intiharlar!."


Sosyal medyada intihar haberlerinin veriliş biçimi tartışılırken, asıl gerçek ne yazık ki göz ardı ediliyor;


Devlet 15 gün içerisinde yaşanan 3 siyanürle toplu intihar vakasına rağmen ne zaman harekete geçecek, nasıl önlemler alacak ve ne tür rehabilitasyon çalışmaları yapacak acaba?..


Bu olayları işsizlik, yoksulluk, zamlar, enflasyon, ağır vergiler ve hayat pahalılığı gibi sosyo-ekonomik çarpıklıkların tetiklediği net olarak bilinirken, Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenler ne zaman harekete geçecekler?..


Ve en önemlisi de muhalefet partileri; Suriye tartışmaları, Trump muhabbetleri, medya geyikleri memleketi boş yere meşgul ederken, iktidarı sosyal buhranların yol açtığı trajedilere karşı ne zaman harekete geçmeye zorlayacak?..


Açıkça söylemek lazım; ardı ardına 3 siyanürlü toplu intihar vakası Türkiye'nin dehşet verici bir döneme sürüklendiğinin çok çarpıcı işaretidir...


Çünkü çaresiz bırakılan insanlar, içinde bulundukları girdabı tarihin hiç bir döneminde bu kadar sarsıcı biçimde dışa vurmamışlardı...


Toplum ağır, korkutucu ve sarsıcı vakalarla alarm veriyor!..


Uyarıyoruz; bu alarm çok ürkütücüdür ve çok tehlikelidir!..



https://www.yenicaggazetesi.com.tr/cok-urkutucu-bir-alarm-53919yy.htm

10 Eylül 2019 Salı

Yav he he... İsraf Yok!

 

 

 Yav he he... İsraf Yok!

 

 

Prof.Dr. Özcan Yeniçeri

 

 

İsraf bir parti ya da belediye meselesi değil sosyal, ahlaki ve yapısal bir meseledir. İstanbul Belediyesindeki kiralık araç israf konusu ise yalnızca bir ayrıntıdır.

 

 
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde fazla olduğu belirtilerek Yenikapı'da 1717 araç sergilendi. Olan biten "İBB'deki araç saltanatı teşhir ediliyor" başlığı altında kamuoyuna duyuruldu.

 
 
Buna karşın AK Parti sözcüleri de Yenikapı'da "hizmet araçlarını değil makam araçlarını görmek istiyoruz." şeklinde savunma yaptılar.

 
 
İktidar yanlısı köşe yazarları ise derhal karşı atağa geçerek "İBB'den kara propaganda", "Hizmet araçlarını makam aracı olarak sergilediler", "Yenikapı'da algı operasyonu" vb. diye yapılanları kamuoyuna pazarladılar.

 
 
İstanbul'un mevcut başkanına göre israf diz boyu, iktidar yanlısı odaklara göre ise ortada israf falan yok, şov var. Çünkü AK Parti'nin olduğu yerde israf olmazmış. Dolaysıyla Türkiye'de israf da yokmuş.
 
 


Çünkü "AK Parti israf yapmazmış!" İktidar yanlısı köşe yazarları, televizyon aydınları, kraldan çok kralcı kesilerek aynen böyle diyor. Gazetede köşe yazarı olan zat zinhar israfın olmadığını söylüyor. 



AK Partiyi din, iman, müslümanlık üzerinden savunuyor. Daha doğrusu israfı savunuyor. "AK Partililer yolsuzluk yapmazlar ama..." diyor ve devam ediyor.

 


Halbuki israf, lüks, şatafat Türkiye'nin baş belası sorunlarının başında geliyor. Ortada bu ülkenin kıt olan kaynaklarını kamu yararına kullanacak yerde hovardaca kullananlar var.



Dahası israf söz konusu olduğunda parti ya da iktidar muhalefet fark etmiyor.

 


Türkiye kaynaklarını israf eden, etkin, verimli ve iktisadi kullanamayan insanlar cennetidir.
 


Bunu görmüyorsanız, hiç bir şey görmüyorsunuz demektir.

 


İsraf ülkenin temel sorunudur!
 

 
 
 
Cumhurbaşkanlığı ve Bakanlıklar, Lale Devrini aratmayan büyük bir şatafat, lüks içinde görevlerini sürdürmektedir. Kamu kurumları için kiralanan binalar, araçlar, benzin paraları,  milyonları aşan çok da gerekli olmayan onarımlarla 18 yıldır milletin paralarını harvurup harman savurmada iktidar israfta sınır tanımıyor.

 
 
Onsekiz yıldır tek parti iktidarı olması denetimin yapılmasını engelliyor.

 
 
Sözgelimi eski Dışişleri Bakanı için kiralanan resmi konuta (2008 yılından 2012 yılına kadar) 4 yılda 1 milyon 820 bin 794 lira ödeme yapılmıştır. O zamanlar bu konutun aylık kirası 56.820 lira civarındaydı. TBMM'de verilen onca soru önergesi ve mücadeleye rağmen iktidar kiralamalar konusunda milletin paralarını harcamada makul bir çerçeveye çekilememiştir.

 
 
Demem o ki, israf İstanbul Belediyesi'ne ait bir sorun değildir. İsraf Türkiye'nin sorunudur.


 
Türkiye İsrafı Önleme Vakfı'nın hazırladığı rapor, Türkiye'de israfın ne derecelere ulaştığını ortaya koyuyor. Rapora göre, günde 6 milyon ekmek çöpe giderken, toplamda 555 milyar liralık kaynak israf ediliyor. Sadece musluklardan damlayan suyun ortaya çıkardığı israf tutarı ise 11 milyar lirayı buluyor.

 
 
İktidar on sekiz yıldır içerden ve dışarıdan israfla ilgili olarak yapılan hiç bir ikaza ve eleştiriye kulak asmamıştır. Aksine iktidar israf ve eleştirilere milyarlık saraylar, milyonluk Mercedesler, fahiş fiyatlarla kiralanan binalar ve araçlarla milyonluk uçak filolarıyla cevap vermiştir.

 
Yapılan hiçbir eleştiriye yetkililer kulak asmıyor inadına israfa, savurganlığa ve şatafata devam ediyorlar.
 
 
Halbuki, 2015 yılında Bülent Arınç, muhataplarına "İsrafın önünü alsak sizden vergi almamıza gerek kalmaz. 13 yıllık iktidarımızın her tarafı altın yazılarla, başarıyla doludur. Ama israf konusunda karnemiz kırıktır." demişti.

 
 
Muhalefeti dinlemiyorsunuz Arınç'ı dinleyin!

 
 
İsraf bir parti ya da belediye meselesi değil sosyal, ahlaki ve yapısal bir meseledir. İstanbul Belediyesindeki kiralık araç israf konusu ise yalnızca bir ayrıntıdır.

 
 
Açılışlarda, törenlerde, harcamalarda tevazu ve sadelik iktidarın yanına hiç uğramamaktadır. Cuma namazlarına bile onlarca lüks araçlarla gidilen bir ülkedir, Türkiye...


 
Adam çıkmış 'israf yok, hizmet var' diyor. Adanalıların tabiriyle biz de "Yav he he!" diyoruz.
 
 
 

6 Mart 2019 Çarşamba

Siyaset Bunu Hep Yapıyor…

 

 

 

Siyaset Bunu Hep Yapıyor…

 

 

H.Nurcan Yazıcı

 

 

Şimdi, siyaset, hizmet anlayışını ve sorumluluklarını bir daha gözden geçirmeli... Yoksa, yaşatılan bu son tecrübe hepimize çok pahalıya mal olacak.

 

 

 Ülkemizde doğru bir zeminde siyaset yapıldığını söyleyebilir misiniz?

 

Gerçek dışılık siyaset propagandalarının bir parçası olmuş… Topluma verilen siyasi mesajlar hiç akla uygun değil, tamamen algılar üzerine çalışılıyor… 

 

İnsanlar soyut kavramlar ve içi doldurulmamış söylemlerle denetim altına alınmaya çalışılıyor…

 

Geceden sabaha siyaset yapılıyor ama “sorunlara çözüm” adına bir arpa boyu yol alınmış değil…

 

İstenen de, yol alınmaması olsa gerek!.. Böylelikle çaresizlik sarmalında kalan toplum, istenilen kıvama sokulabilecektir.

 

Özellikle seçim zamanı siyasetin, kitleleri harekete geçirmek, taraftar toplamak adına nefret duygularını körüklediğini, düşmanca söylemlerle cepheler oluşturduğunu görüyoruz. Bazen oluşturulan “ortak nefret” duygusu,  en birbirine uymaz tarafları bile birleştiriyor.

 

Dolayısıyla sağduyusu ve vicdanı karartılan toplum ilkelerin değil, etkin olanların hâkimiyeti altında kalırken, dostluklar ve inançlar yerle yeksan ediliyor!..
 

 

Siyaset bunu hep yapıyor…
  

 

Maalesef ülkem insanı her zaman, bu havalarla seçime taşınıyor.

 

Yaşamımızda bizi değerli kılacak ne varsa siyasetin malzemesi olmuş.  Korkularımız suni gündemlerle yeni bir kontrol sahası… Yarınları konuşurken, neyi güzelleştirebileceğimiz değil, sadece hangi karanlığı yaşayacağımız anlatılıyor. Birileri “ben beklediğiniz kahramanım” diyor ama kahraman nasıl olur bilen yok!

 

Peki, topluma bunları yaşatan partiler ne durumda?

 

Siyasi partilerde ki iç hesaplaşmalar ve güç savaşları içten içe, bütün hızıyla devam ediyor.. “Böl ve yönet” diye bilinen siyasi oyun, partilere de sirayet etmiş durumda… 

 

Her siyasi parti kendi içinde bir bölünme yaşarken, dün yan yana yürüyen ve bir birilerine sadakat yeminleri edenlerin, bir ayrılık yaşadıktan sonra diğerini, düşman ettiğini görüyoruz.
 

 

İçinde bulunduğu partide bir varlık ortaya koyamayan ve beklenen değişime öncülük edemeyenler, başka bir parti kurarak, kendi saltanatlarını ilan etme çabasında oluyorlar. Sahne ve amblemler değişiyor ama kişiler ve düşünceler aynı… Böyle bir yapıdan, daha iyi bir hareket ve siyaset beklemek mümkün mü?

 

Siyasetin kimlik edinmek, topluma bir gaye edindirmek ve hizmete samimiyet katmak gibi bir sorumluluğu varken, nefis kokan hareket ve çekişmeler içinde olması, yine en çok halkı bölüp, sertleştiriyor.  

 

Birbirine kuşku ile bakan, gittikçe de içine kapanan bir toplum olduk. Ruhlar başka, bedenler başka âlemde… Yol sahipsiz, yolcu gideceği yeri bilmiyor.
 

 

Hırslar o kadar ön planda ki, birlikten doğacak olan kuvvetin işlenmesi gerekirken, insanlara anı yaşamaları ve kendilerini kurtarmaları yönünde menfaat duyguları veriliyor. Rantlar, iş vaatleri, ihaleler daha seçim sonuçları belli olmadan siyasetin konusu olabiliyor.

 

Her şey bugünden ibaret değil elbet!
 

 

Değerlerimizi, toplum enerjimizi, günlük siyasi hesapların elinde heder etmek kimseye fayda sağlamaz. Ayrı ayrı kişisel çıkarların peşine düşmek yerine, ülke geleceğinin inşası için karşılıklı fedakârlık ve işbirliği içinde olmamız, bu inanç ve duyguyla düze çıkabileceğimizi bilinmemiz gerekmektedir.

 

Tarihi gerçekler önemli tecrübelerimizdir. Bu tecrübeler doğrultusunda davranmak, dünün ve yarının parçası olmak,  her konuda, ülkemizin parlak geleceğini, ülkümüz yapmak zorundayız.

 

 Şimdi, siyaset, hizmet anlayışını ve sorumluluklarını bir daha gözden geçirmeli... 

 

Yoksa, yaşatılan bu son tecrübe hepimize çok pahalıya mal olacak.

 

 http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/h-nurcan-yazici/siyaset-bunu-hep-yapiyor-441414m.html

3 Şubat 2019 Pazar

Pazarlarda Yangın Var

 

 

Pazarlarda Yangın Var

 

 

Mehmet Sayın 



Maliyetler fiyatları yükseltiyor aracılar ve nakliyeler daha da yükseltiyor ve bunların arasında ezilen de üreticiler ve tüketiciler oluyor.

 

Aynen böyle pazarlarda yangın var;



Son birkaç gündür Bursa'da semt pazarlarını dolaşıyor hem fiyatları takip ediyorum arada da alışveriş yapıyorum.



Şimdi birkaç sebzenin geçen yıl ve bu yılki fiyatlarını karşılaştırmalı olarak vereceğim;




Patates ve soğan;



Geçen yıl fiyatları 0.75 kuruş ile 1 tl arasında olan patates ve soğanın bu seneki fiyatları 4 ile 6 tl arasında;



Geçen sene bu mevsim 3 tl olan patlıcan bu sene 10-12 tl arasında;



Geçen yıl bu mevsimde 3 tl civarında olan kabak bu sene 6-8 tl arasında satılmakta.



Şimdi kabak ve patlıcan yaz sebzesi onlar sayılmaz diyebilirsiniz peki geçen yıl 1.5 tl olan "kış sebzesi" ıspanak bu yıl neden 6-8 tl ?



İşte size pazarın yangınının somut örnekleri ve bu örnekleri daha da arttırmak mümkün.



Bu sebzelerin fiyatları marketlerde ise 1.5 - 2 katı daha fazla.





Peki neden böyle?



Neden olacak maliyetler fiyatları yükseltiyor aracılar ve nakliyeler daha da yükseltiyor ve bunların arasında ezilen de üreticiler ve tüketiciler oluyor;



Yöneticiler bunun neresinde?



Onlar zaten hatasızdırlar !! bütün hataları ana muhalefet partisi yapıyor !! tabii bir de marketler var ve bu çarpık düzeni doğrultması gereken yöneticilerimiz ise hiç bir şey yapmıyorlar.



Çiftçiyi desteklemiyor onun kullandığı akaryakıta ,gübreye ve ilaca  sübvansiyon uygulamıyorlar bu söylediklerimi yapan ve çiftçilerini destekleyen Hollanda "bizim Konya ilimizden daha küçük olan topraklarında yaptığı zirai ürün üretimi ile bizi katlıyor.



Maalesef gerçek bu.



Bir de bunun sonuçları var tabii;



Köylerde günden güne ekilen araziler azalıyor ve 40 yıl sonra yeniden köylerden şehirlere göç başlıyor ve köylerinde üretici olan insanlarımız şehirlere göç ettiklerinde tüketici oluyorlar ve doyurulması gereken boğazlara da yeni boğazlar ekleniyor.



Maliyetleri kurtarmayan tarım ürünleri üretimi de daha da azalıyor.



Peki buna karşı alınan tedbirler var mı?



Buna tedbir denirse var tabii;



Tarım ürünleri ithalatında vergiler sıfırlanıyor ve ithalatın önü açılıyor bunlar yapılırken sadece günü kurtarmaya ve mahalli seçimleri kazanmaya çalışıyorlar ve tarım ürünleri ithalatının "tıpkı hayvancılıkta olduğu gibi" yerli üretimi daha da düşürebileceği hiç mi hiç hesaba katılmıyor.



Günden güne etkisini daha fazla hissettiren ekonomik krizin bir döviz dar boğazına girilmesi halinde nelere sebep olabileceği de hesaplanmıyor.



İşin kolayına kaçarak "ve sadece günü kurtarmaya çalışarak" ithalat yapmak yarını kaybetmek demektir .



Yapılması gereken şey öncelikle çiftçilerimizin kullandıkları akaryakıta , gübreye ve zirai ilaca devlet sübvansiyonu getirerek maliyetleri düşürmek ve üretimi teşvik etmektir.



Bunun arkasından da mutlak surette köylülerimizi kooperatiflerle teşkilatlandırıp aracıları azaltmak yoluna gidilmelidir.



Bugün pazarlardaki yangının sebepleri işte bunlardır.



Alınması gereken tedbirler de bellidir ama nedense asla yapılmamaktadır.


25 Ocak 2019 Cuma

SEPET YANIYOR !






SEPET YANIYOR !


Batuhan Çolak



Markette birkaç kahvaltılık ürün alıp kasaya gidiyorsunuz, 60-70 TL tutuyor.



Pazara gidip 'sebze, meyve alayım' diyorsunuz fiyatlar ateş pahası. 

Geçtiğimiz yıl kilosu 4-5 lira olan meyve ve sebzeler şu anda 10-12 lirayı geçti.


 Lezzet yok, kalite yok. 


İhracata en güzel ürünler ayrılırken, iç pazara yurt dışına gönderilmeyen ikinci sınıf ürünler sürülüyor.



Benzine sabah yeni bir zam geliyor.




İşiniz hastaneye mi düştü mü, yandınız! 

Aylar sonraya randevu veriliyor, mecbur özel hastanenin yolunu tutuyorsunuz.

 Muayene ücreti, test derken en kötü 200 TL ödüyorsunuz. 

Daha bitmedi bir sürü ilaç yazılıyor. 

O eczane, bu eczane derken, hastalık daha da artıyor. 

İlacın ne kendisi ne de muadili bulunuyor. 

Bulabildiğiniz ilaçlar da aşırı pahalı.



Eczacılar dertli, vatandaş çaresiz. Sağlık Bakanlığı'ndan doğru düzgün bir açıklama gelmiyor.



Hastanenin içinde hasta yakınlarına hizmet veren kantin ve yemekhanelerin fiyatları havalimanlarını aratmıyor. 



Adeta tekel kurulmuş ve zaten sağlık sorunları nedeniyle orada bulunan vatandaş daha da mağdur ediliyor.



Enflasyon oranlarının resmî açıklamalarda yüzde 24'lerde olduğu ileri sürülüyor. 


Ama marketteki durum bambaşka. 



HaberTürk'ten Yavuz Barlas önemli bir araştırmaya imza atarak tabloyu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.



Marketlerdeki 25 temel ürünü esas alarak 2017 ve 2018 fiyatlarını kıyasladı. 


Tam yüzde 70'lik bir artış ortaya çıktı. Evet, tam yüzde 70...



Fiyatları kıyaslanan bazı ürünler şu şekilde; 

Tuvalet kağıdı, havlu kağıt, çamaşır suyu, bulaşık deterjanı, bulaşık tableti, sıvı sabun, şampuan, tereyağı, yumurta, süt, peynir, tavuk bonfile, tavuk kanat, tavuk pirzola, köftelik kıyma, ayçiçek ve zeytinyağı, kola, çay, pirinç, fasulye...



Kısacası olmazsa olmazlarımız, temel ihtiyaçlarımız...


 Fiyat farklılıkları


Son birkaç aydır dikkatimi bir konu çekiyor. 


Market reyonundaki fiyat ile kasadaki fiyatlar birbirini tutmuyor. 



Özellikle toplu alışverişte gözden kaçan bu durum müşteriyi mağdur ediyor.



 Birçok vatandaş fişleri kontrol etmediği için aleyhinde oluşan fiyat farkını göremiyor. 


Bu haksız kazanç doğrudan işletmelerin cebine giriyor.



Bu konunun bilinçli yapılma ihtimalini düşünmek bile istemiyorum. 


Çevremden de sıkça duyduğum bu olayla ilgili vatandaşların daha dikkatli olması gerekiyor.



"Barkod yanlış basılmış, ürün doğru reyona konmamış" gibi bahanelere aldırış etmeyin, fişlerinizi kontrol edin, varsa fiyat farkı mutlaka talep edin.


Pamukkale'nin iflası



Türkiye'nin şu anda en büyük sorunu ekonomi ve süreçle ilgili yöneticilerin toplumu teskin edebilecek, sakinleştirecek açıklamalarına ihtiyaç duyuluyor. 


Ama bunların hiçbirisini duyamıyoruz. Hatta ekonomiyle ilgili doğru düzgün açıklama bile gelmiyor.



Son yapılan açıklamada Cumhurbaşkanı'nın marketlerdeki fiyatları eleştirmesi öne çıktı. 


Ancak pazarda da tablo farklı değil. Vatandaş da artık kanmıyor.



Bu durum sandığa ne kadar yansır, orası meçhul.



Ancak hükümetin ekonomi politikaları noktasında sınıfta kaldığı artık çok net bir şekilde anlaşılıyor.



AKP'nin, en büyük vaadi ekonomiydi ve her zaman ekonomi politikalarıyla övündüler.



Ama son dönemdeki tabloda ekonominin lafı dahi edilmiyor.



"ABD, marketler, aracılar, stokçular" denilerek konu ciddiyetten uzak bir şekilde dağıtılmak isteniyor.



Yılların taşıma firması Pamukkale'nin iflası ise örnekten tümevarım yapmak için son derece çarpıcı. 


Bu seferki kriz tüm ekonomik sınıfları vurmuş durumda. 


Marka değeri yüksek firmalar bir bir iflas ediyor.


Nereye gidecek?




Artık bu soruyu daha net sormamız gerekiyor. 


Tank palet fabrikası, şeker fabrikası bile özelleşip birçok gıda ürününde dışa bağımlı hale geldik. 


Bereketli topraklarımızdan çıkan en güzel ürünler ihraç ediliyor. İç piyasaya, yani bizlere kalitesiz ikinci sınıf ürünler bırakılıyor.


Ama fiyatlar birinci kalitenin 2-3 katı.


Böyle bir ekonomi modelinde toplumsal refahtan nasıl bahsedebiliriz?

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/sepet-yaniyor-50529yy.htm

21 Ocak 2019 Pazartesi

Siyasetin Tükenmişliği!..

 

Siyasetin Tükenmişliği!..

 

Özcan Pehlivanoğlu 

 

Bugün itibarı ile söyleyebiliriz ki; Türkiye'de siyaset tükenmiştir. Hiç bir yapı ve siyasetçi ki; buna liderlerde dâhil halka gelecek için bir ümit vermemektedir.

 

Ülkemizin sıralamaya kalksak binlerce sorunu var. Bu bizim ölçeğimizde bir ülke ve binlerce yıllık tarihi olan bir devlet için çok olağan. Ancak bu sorunların zaman içinde çözülerek azaltılması gerekir.

 Eğer siz dünden bugüne bu sorunları çözmeden gelirseniz yerine yenileri de ekleneceğinden durum içinden çıkılmaz vahim bir hal alır. 

Türkiye'nin şimdiki hali bundan ibarettir!


Sorunların çeşitliliğinde en baş sırayı ekonomi alır. Eğer ekonominiz temel bazlı sorunlar içinde ise ve siz bunları çözememişseniz; işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, kültürel yozlaşma, ahlaksızlık, eğitimsizlik ve bunların getireceği mutsuzluk topluma hâkim olur.



Bugün ekonomimiz ağır sorunlar altında debelenmektedir. Aralık 2018 verilerine göre 3.749 milyon işsizimiz var. Gizli işsizlikle bu sayının 10 milyonun üzerinde olduğunu söyleniyor. Genç nüfusta işsizlik oranları da, çok yüksek seyrediyor. Yoksul sayımızın ise 16 milyonun üzerinde olduğu belirtiliyor. Demografik yapımızın da, siyaset eli ile bozulduğu çok açıktır.



Bu sebeple ülkelerinde bir gelecek göremeyen başta mühendis, doktor, mimar olmak üzere binlerce eğitimli gencimiz yurt dışına gidiyor ve gitmek içinde çareler arıyor!



Ekonominiz temel parametreler açısından bozuk ise sosyal adaletin temininde de, sıkıntılar içindesiniz demektir. Yani zenginimiz zenginliği koruyor ve artırıyor; fakirimiz de yoksullaştıkça yoksullaşıyor.



Buna paralel eğitim işlerinde de, ağır sorunlar yaşıyoruz... Çocuklarımız her geçen gün fırsat eşitliğini yitiriyor. Parası olanlar çocuklarına iyi eğitim aldırmanın yolunu bulurken uyduruk bir din anlayışı ile kandırılan yoksul ailelerin çocukları, ülkenin her tarafında açılmış bulunan din eğitimi verdiği ileri sürülen kalitesiz okullarda eğitime mecbur ediliyor.



Türkiye aynı zamanda artık kendi kendini doyuramaz bir ülke haline gelmiştir. Soğanın kilosu 7 TL'dir. Sebze ve meyve el yakmaktadır. Domates ithal edilmek üzeredir. Dünyanın en pahalı etini yediğimizi de, unutmayalım!


Dedim ya, saymakla bitiremeyeceğimiz sorunumuz var. Bunlar hepimizi doğrudan etkilediği için hemen sayıverdim. Bu sorunları çözmek, hafifletmek, yaratılmasını önlemek siyasetin işidir ve görevidir. Ancak orası da yani siyasette bu ülkenin müzminleşmiş temel sorunlarından biridir. Niçin veya neden böyle, onlar ayrı tartışılacak konulardır.



Bugün itibarı ile söyleyebiliriz ki; Türkiye'de siyaset tükenmiştir. Hiç bir yapı ve siyasetçi ki; buna liderlerde dâhil halka gelecek için bir ümit vermemektedir. 


Böyle olduğu içinde gençler ülkeyi terk etmek için hazırlık yapmaktadır. İş insanları sermayelerini yurt dışına taşımaktadır. Vatandaşlarımız başka bir ülkenin vatandaşlığına geçmek için türlü yollar denemektedir. 

Eğer siyaset ve siyasetçiden bir ümit duysalardı bu davranışlara tevessül etmezlerdi. İnsan yurdunu terk etmeye öyle kolay karar vermeye cesaret edemez. Demek ki, sorunlar çok vahim bir noktaya taşınmış!



Vatandaşımız aptal değildir. Gelişmeleri harfiyen takip etmekte ve bütün siyasi yapılar ile birlikte siyasetçileri ve de özellikle liderleri izlemektedir. 


Üzülerek görmektedir ki; siyasetimiz senaryosu nerede yazıldığı belli olmayan bir tiyatro oyunu gibidir. 

Dün de böyleydi ama bugün sorunumuz daha da, ağırlaşmıştır. Önümüzde yapılacak yerel seçimlerle ilgili yaşananlarda yazdıklarımızı doğrular niteliktedir.


Türk halkı kendisini bu ağır sorunlardan kurtaracak, yaşamdan ümit duymasına sebep olacak, mutlu ve huzurlu yarınlar vaat edecek samimi bir lider, milli bir siyasi yapı ile çalışkan ve bilgili siyasi kadrolar arayışı ve beklentisi içindedir.



Siyaset yalan demek değildir. Siyaset teslimiyet demek değildir. Siyaset nefsine yeni düşmek değildir. Siyaset koltuğa yapışmak demek değildir. Siyaset "ben yaptım oldu" demek değildir. Siyaset el ele, kol kola girerek meselelere halk için yaklaşmak ve çözmektir...
 



Ben bir vatandaş olarak siyasetin tükenmişliğini sizlerle paylaşmak istedim. 


Kimse vazgeçilmez değildir. 

Başımıza gelenler de, asla kader olamaz. 

Gelin hep birlikte siyasetin tükenmişliğine çareler arayalım...


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-pehlivanoglu/siyasetin-tukenmisligi-441284m.html 

18 Aralık 2018 Salı

İşini Kötü Yapan İnsanlar Ülkesi!

 

 

İşini Kötü Yapan İnsanlar Ülkesi!

 

Özcan Yeniçeri 

 

Türkiye, yaşadıklarından sonuç çıkarıp gerekli önlemleri almayan yetkililer cennetidir. 

Hatada ısrar, yanlışta direnme neredeyse ilke haline gelmiştir. 

 

 Bundan yaklaşık altı ay önce Çorlu’da Tren kazası meydana gelmişti. 

 

Bu kazada 24 kişi hayatını kaybetmiş 338 kişi de yaralanmıştı

 

  Tren raylarının altındaki toprağın zaman içinde boşaldığı ve kazanın bu rayların trenin geçtiği sırada çökmesiyle meydana geldiği anlaşıldı.

 

Bu defa Ankara-Konya seferini yapan Yüksek Hızlı Tren, YHT, Yenimahalle ilçesine bağlı Marşandiz İstasyonu’nda yol kontrolünden dönen lokomotif ile çarpıştı, 9 vatandaşımız hayatını kaybetti. 

 

Ankara-Sincan hattında yaşanan sinyalizasyon sorunu nedeniyle makinistlerin bir süredir telsizle haberleştiği iddia edildi.

 

Sincan-Kayaş hattının tam bitirilmeden, 24 Haziran seçimleri öncesinde, erkenden, sinyalizasyon sistemi kurulamadan açıldığı iddiaları var.

 

 Ulaştırma Bakanlığından konuyla ilgili olarak yapılan açıklamada “Lokomotifin orada olmaması gerekiyordu” denildi.

 

Hık mık, kem küm, mırın kırın etmeye gerek yok. 

Olmaması gereken yerde olmaması gereken zamanda bulunanlar bu kazaya neden olmuştur. 

Olan da dokuz vatandaşımızın hayatına olmuş, yüze yakın insanımız da bu kazada yaralanmıştır.

 

Seksen milyon vatandaşıyla Türkiye’ye geçmiş olsun. 

Herkes orada olabilir ve çöken ya da çarpışan demirlerin altında kalabilirdi.



Burası Türkiye, yani işini birinci sınıf yapmayan insanlar ülkesi!

Şairin dediği gibi “bedava yaşıyoruz bedava!
   

 

İşini birinci sınıf yapmayanlar!

 

Herkes bilmeli ki ne çekiyorsa işini birinci sınıf yapmayan yönetim ve insanlardan çekiyor.



Görevlere işini iyi yapmayan insanların getirildiği bir yerde felakete uğramak için başka bir şey yapmaya gerek yoktur.

 

Birinci sınıf olmayan insanlar siyasetçi ise mensuplarını, doktor ise hastalarını, kaptan ise yolcularını, patron ise sermayelerini israf ederler.



Bu tür insanların ne işleri doğrudur ne de doğru iş yaparlar.

  Yalnız kendilerini değil başında bulundukları kurumların ve ülkenin zamanını, kaynaklarını, yetenek ve yaratıcı gücünü heba ederler.



Yaşanan bu tür felaket ve kayıplardan daha vahimi, kayıplar karşısında sorumluların ve yönetimlerin takındıkları tavırdır. 

Yetkililer bu tür kazaları ve başarısızlıkları ihale etmekle meşguller.



Toplum ise uğradığı kazaları gün yaşayıp, gün unutur hale gelmiştir. 

İnsanlar bugün kitle katliamına dönüşen trafik kazalarını ve doğal felaketleri kanıksar haldedir.



Türkiye, yaşadıklarından sonuç çıkarıp gerekli önlemleri almayan yetkililer cennetidir. 

Hatada ısrar, yanlışta direnme neredeyse ilke haline gelmiştir.

  Burada yetkililerin olan bitenden çıkardıkları tek sonuç yalnızca kendilerinden öncekileri sorumlu tutmaktan ibarettir.


 

Türkiye’de sorumluluk ihracı, mal ve hizmet ihracının önüne geçmiştir

 

Onun için bu ülkede meydana gelen bir felaket ve başarısızlık nedeniyle istifa eden yönetici göremezsiniz.



Bu ülkede insanlar birinci sınıf muhafazakâr, sosyalist, etnikçi, mezhepçi, bölücü, kraldan çok kralcı da olabiliyor ama bir türlü işini birinci sınıf yapan insan olamıyor.

 

El yordamıyla iş gören, göz ucuyla bakan, kulak ucuyla da duyan siyasilerin ya da yetkililerin etkisinde olan Türkiye’de yöneticilerin kazaları kader olarak ilan etmesinden daha doğal bir şey olamaz.

 İnsanların bir biçimde yaptığı yanına kâr kalıyorsa, kalitesizliğin kader olmasından kimse yakınmamalıdır.

 

Yaşamın gerçekleri sanallık ve banallik kaldırmıyor. 

Her konuda yapılan hata ve ihanet teknik söz konusu olunca anlamını yitiriyor.

 Bu nedenle teknikle beşerin kurduğu ilişkilerde denge ve düzen esas olmalıdır.

 

Teknik sıfır hata ister

Sorumsuzluk, laubalilik, istismar, ciddiyetsizlikle birleşen kapitalist güdüyle tekniği tolera etmek mümkün değildir.



Teknik söz konusu olunca önce personele doğru iş vermek sonra da işi doğru yapıp yapmadığını kontrol etmek lazımdır. 

Ancak birinci sınıf insana birinci sınıf işi vererek birinci sınıf sonuç alabilirsiniz. 

Bunun başka bir yolu yoktur!

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/isini-kotu-yapan-insanlar-ulkesi-441173m.html