rüşvet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüşvet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2021 Cumartesi

YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR

 

 
 
 
YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

Türkiye’nin temel sorunları, gerçek sorunları vardır: Kalkınma, işsizlik, eğitim gibi… Kaynak kullanımı, yoksulluk, tarım, sanayi, borçlanma, dış bağımlılık, konut sorunu, trafik kazaları, kadın cinayetleri, din simsarlığı, toprak ağalığı gibi… Bunların çözümü cesaret ve büyük özveriler gerektirdiğinden, bilgi ve uzmanlık, yurtseverlik gerektirdiğinden çirkin politikacılar, entel “aydın”lar bu sorunlardan uzak dururlar. 
 
 

Sorunlarımızdan biri de –son günlerde ayyuka çıkarak iyice gündeme oturan- yolsuzluklardır. Anlaşılıyor ki, Türkiye artık tam bir yolsuzluklar cehennemine dönüşmüş bulunuyor; üstelik ahlaka büyük önem verdiğini söyleyen, İslam’ı bayrak yapan bir iktidar döneminde.
 


Her şeyin bir kökü, geçmişi vardır, değerli okur. Bundan yaklaşık 8 yıl kadar önce gazetelerden derlediğim şu haberlere bakın:
 
 

Yılda 1,5 milyar dolarlık akaryakıt kaçakçılığı… Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ile birçok bürokrat yargıda. - Tekstilde 1 katrilyonluk hayali ihracat…- SSK’da ilaç yolsuzluğu: Roche SSK’ya, piyasaya sattığının 2-3 katı fazla fiyatla ilaç sattı. SSK’nın iki üst düzey yöneticisi tutuklandı. - Maliye bakanının oğlu 4 bin ton mısır ithal etti; gümrük vergisi ithalden hemen sonra yüzde %70′e yükseltildi. - 30 trilyonluk buğday vurgunu… - Çevre ve Orman Bakanlığı bürokratları ihale kazanan firma tarafından ağırlandı. -TOKİ’de milletvekili ayrıcalıkları.
 
 

Hakkâri’de iş olanakları AKP’liler tarafından kontrol ediliyor. - Gümrükte büyük vurgun… - Seçmen listelerine mevtaları kim yazdırdı? - Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nce yapılan sınavlarda, sınav sorularını sızdırarak para karşılığı satan kopya şebekesi… - Sahte diploma ve denklik belgeleriyle “mimarlık” yapan 30 kişi yakalandı. Ardından, 37 kişinin de sahte belgelerle “inşaat mühendisliği” yaptığı belirlendi. - Anadolu liselerine ek yerleştirmedeki usulsüzlük... - Rüşvet dağıtıp ihaleleri kapmış! - Başbakanın eski özel kalem müdürü, görev yaptığı 5 yıl içinde İstanbul ve Ankara’da 5 değerli gayrimenkul sahibi oldu. - Sarıyer’de rüşvet operasyonu… - SGK’dan para alabilmek için sahte ameliyat belgeleri düzenlediler. - İlaç firmaları doktorlara rüşvet dağıttı. - Türkiye rüşvette Avrupa birincisi!...
 
 

Nedir bu korkunç olaylar değerli okur? Bunlar Türkiye’de her gün olup duran, giderek artan, günümüzde de bütün iğrençliğiyle devam eden binlerce yolsuzluk olayından sadece birkaçı... Evet, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’ni için için kemirip çöküşe götüren, ülkemizin başta gelen sorunlarından yolsuzluk batağının acı örnekleridir. Bunlar aynı zamanda devlet ve toplumun hızla kokuşup çürümekte olduğunun da göstergesidir.
 
 

Peki, yolsuzluk nedir, nasıl tanımlanır? Yolsuzluk kısaca “bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanmak”tır. Bu olgu, en geniş çaplı olarak siyasî ortamda, kamuda kendini gösterir; bu takdirde “politik yozlaşma” adıyla da anılır. Politik yozlaşma politik karar alıcıların özel çıkar sağlamak amacıyla, toplumda mevcut kuralları ihlal edici eylemlerde bulunmalarıdır. Başlıca şekilleri şunlardır: Rüşvet, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, oy ticareti, lobicilik, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, gönül yapma, politik dalavere.
 
 

Politik yozlaşma kamuya büyük zararlar verir: Toplumu, devleti kemirir. Sosyal ahlakı bozar. Kaynak israfına yol açar, gelir dağılımını olumsuz etkiler. Halkı devletinden soğutur, sosyal çatışmaları tetikler. Dayanışmayı, ulusal birliği zayıflatır. Devleti çöküşe bile götürebilir.



Kimlerdir bu yüz karası olaylara bulaşanlar? Ne yazık ki bizim insanlarımız, bizim yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz, bürokratlarımız, memurlarımız, bizim öğretmenlerimiz, okumuşlarımız, aydınlarımız, bizim gençlerimiz, bizim halkımız!... Son olanlara bakarsak: milletvekilleri, bakanlar, yargıçlar, belediye başkanları, iş adamları, medya mensupları…
 
 

Bu rezillikleri neden yapıyorlar? Çünkü büyük bir eksiklik var onlarda: Millî ahlak!... Eğer bu yurttaşlarımıza çocuk yaşlarından itibaren sağlam bir sosyal ahlak eğitimi verilseydi, bu aşağılıklara tevessül ederler miydi? En azından, sayıca bu kadar çok olur, ahlaksızlıkta bu kadar ileri giderler miydi? Peki, sosyal ahlak ya da Atatürk’ün deyişiyle Ulusal Ahlak nedir? Ulusal Ahlak “Milletin sosyal düzeni, huzuru, mutluluğu, güvenliği ve ilerlemesi için, yurttaşlardan her alanda ilgi, çalışma, nefsin feragatini isteyen” ahlaktır. Atatürk bu yüce ahlak anlayışını bizlere miras olarak bırakmıştı; çalışma ahlakını da: Bir hak ancak çalışmakla kazanılır!
 
 

Eğer genciyle, yetişkini ile, sonra gelen kuşaklar; Atatürk’ün millî ahlak öğüt ve kuralları çerçevesinde terbiye edilmiş, eğitilmiş olsaydı; o öğütleri, soludukları hava misali hayatlarının her anında yaşayıp uygulasalardı, rüşvet, irtikâp, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, torpil, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, soru satma, kopyacılık, sahtecilik gibi yüz karası eylemlere bu derecede kalkışırlar mıydı? Böyle ve yaygın cehalet de olunca Atatürk’ün şu öğüdüne de uyulmadı: Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki asıl cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgeçmesin!



Uyulmayınca ne oldu peki? Kaçınılmaz sonuç: kleptokrasi oldu!
 
 

Bir ülkede yolsuzlukların derecesi o ülkenin yönetim kadrosu, bunların ahlakı ve davranışlarıyla yakından ilişkilidir. Eğer bir ülkede yöneticiler yolsuzluğa batmış durumda ise, orada hâkim olan rejime kleptokrasi denir. Bir bilim adamımız, Prof. Dr. S. Kemal Erol, devletimize kök salmış olan ‘kleptokrasi kanseri’ni şöyle açıklıyor:
 
 

Kleptokrasi, “bir ülkede iktidarı ele geçiren bir siyasal grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması şeklinde kendisini gösteren bir hırsızlar rejimi”dir. Kleptokrat ise “hırsızlar rejimini yürüten, ülkede güç sahibi olan politikacı”dır.
 
 

Endonezya’da Suharto, İtalya’da Mussolini, eski Yugoslavya’da Slobodan Miloseviç, Filipinler’de Ferdinand Markos, Mısır’da Hüsnü Mübarek… kleptokrat örneklerinden sadece birkaçıdır. Dış güçlerin ve emperyalistlerin kuklası olan kleptokrat, her yerde –dilerim, Türkiye’de de- tarihin çöplüğündeki yerini almakta gecikmez.



Kaynak: Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020. (Yolsuzluk)
 

 

23 Ocak 2020 Perşembe

Çıkar düzeni nereye kadar?







 

Çıkar düzeni nereye kadar?



Ahmet Gürsoy

 


Toplumsal gerçek, olaylarla kendini belli etse de kimsenin aldırdığı yok.


Benim ülkemse sosyal sıkıntılar vakayı adiyeden sayılıyor. 


Hâlbuki hepsi birer çöküşün habercisi.


"Biz ne oluyor" deyip telaşlanacağımız ve endişeden uykumuzun kaçacağı yerde, sıradanlaştırıp gidiyoruz.


İçinde yaşatıldığımız çıkar düzeni alarm veriyor.  


Toplumu çürüttü.


Tecavüz, cinayet, karısına veya kocasına ihanet, cinsel sapıklıklar, intiharlar, boşanmalar, haksız cinayetler, gerekçesi basit öldürmeler aldı başını gidiyor.


Başka?


Yalancılık, dolandırıcılık, gasp, soygun, hırsızlık vb. suçlarda görülen sürekli artış da cabası.


Ve çok daha önemlisi devlet içinde gelişen kamu bürokrasisini adeta sarıp sarmalayan, kayırmacılık, devlet gücünü kötüye kullanma, ihale dağıtma, kamu arazilerini peşkeş çekme, getirim (rant) peşine düşme gibi onlarca olay sıradanlaştı.


Bütün bunları alt alta yazdınız mı ortaya çürümekte olan bir toplumun vücudunu saran hastalıklı yapıyı (patalojiyi)  görürsünüz.


 İçinde bulunduğunuz bu çürüme düzenini yaratan siyasi iktidar, şimdi bunun bireysel yansımalarını görüyor olmalı.


Tüm psikolojik sorunların temelinde en temel belirleyici nedir biliyor musunuz?


Yoksunluk veya zorlama.


Bu çok basitmiş gibi görülen iki şey, insanlara aklınızın alamayacağı işler yaptırır.
 
 
Örneğin, ekonomik yoksunluk, beraberinde çaresizliği getirir. 


Açsınız, her şey var ama siz  alamıyorsunuz.


Çıkar ve rant grupları; araba, cep telefonu, et, ekmek, ev alıyor ve siz alamıyorsunuz.


Canınız güzel bir lokantaya gidip eşinizle, çocuklarınızla yemek istiyor yapamıyorsunuz.


Neden?


Çünkü ekonomik gücünüz yok.


Yani?


Yoksunsunuz.


Bu durum; günlerce, aylarca sürdüğünde kaderinizmiş gibi algılansa da içinizde bir yerlerde, sizi hayıflandıran, sinirlendiren, "neden böyle" diye sizi dürten duygular asla ortaya çıkmaz diyemezsiniz. 


İşte bu duygu kimi insanlarda yerini öfkeye bırakıyor. 


Kimilerinde sosyal patlamalara (cinayet, tecavüz, gasp vb.) dönüşüyor.


Mesela başkasına kızıp karısını dövüyor, aile içi şiddet artıyor. 


Aile içi şiddet çocuklardaki ana-baba duygularının incinmesine, değer kaybına sebep oluyor. 


Kısacası; bir olay, ötekileri tetikleyerek sosyal dalgalar halinde yaygınlaşıyor.


Yukarıda verdiğimiz sadece bir kaç örnek..


Bu imkân ve imkânsızlıkları, bütün yaşama yaydınız mı ortaya mutsuz bir toplum manzarası çıkar. 


Örneğin, mahkemede Ali kazanıyor adamı var, Veli kayıp ediyor adamı yok.


Aynı şekilde Hasan işe giriyor adamı var, Mehmet ağzıyla kuş tutsa işe giremiyor; adamı yok.


İhaleyi, A firması alıyor çünkü iktidarın adamı, B firması alamıyor çünkü iktidardan tanıdığı yok. 


Bu durumda B firmasının büyümesi düşünülebilir mi?


Hayır.


Bu ve benzeri bütün toplumsal alanlarda yaratılan çıkara dayalı ilişki düzeni beraberinde, taraflarda, ya haksızlık duygusunun verdiği ağır bir yoksunluk duygusu yaratmaz mı?


Yaratır elbet.


Öyle ise, kimse çıkar düzeninden adalet beklemesin. 


Eğer bu düzen; bize ve bizim gibilere adalet veremiyorsa, biz hak ettiklerimizi nasıl alacağız? 


İki şıkımız var: Bir, biz de onlar gibi yapacağız.


 Kural düzen tanımayacağız. 


İki, zor kullanacağız, öfke doğuracağız.


Demek ki neymiş? 


Çıkar düzeninde huzur olmazmış ve toplum, çürüme sürecine girermiş.  


Buna bir de doğalgaz, elektrik, su, vergi zamlarını ekleyin. 


N'oldu şimdi?


Çıkar ve eşitsizlik yetmezmiş gibi bir de baskı ilave ettiniz. 


Ekonomik yük ve getirdiği ağır baskı. İşte toplumu oluşturan her bir hücreyi (aileyi) köşeye sıkıştırdınız. 


Orada yarattığınız baskı düzenin sonunda iç çatışmalar başladı.  


Geçinemeyenler, artık aile içi küçük kusurları büyütecekler ve birbirlerine saldıracaklar. 


Veya durumu kabullenip devlete küsecekler. 


Değilse, seçimi bekleyecek hesap soracaklar. 


 Ailesine göre değişir.


Çıkar düzeni sonsuza kadar sürdürülemez.



https://www.yenicaggazetesi.com.tr/cikar-duzeni-nereye-kadar-54621yy.htm 


12 Kasım 2019 Salı

Toplum Alarm Veriyor!

 

Toplum Alarm Veriyor!

 

Prof. Dr. Özcan Yeniçeri 

 

 

Yaşananlar Türkiye’nin hasta bir toplum haline geldiğinin delilidir. Toplum alarm veriyor! Yetkililerin bir an önce uyanması gerekiyor!

 

 

Münferit ve istisnai olguları genelleştirerek bir yargıya varmak doğru değildir. Ancak süreklilik arz eden, zaman, birey ve mekân farkı gözetmeksizin her yerde her an meydana gelen olguları da toplumsal boyutta ele almamak yanlış olur.

 

Bu bağlamda toplumda yolsuzluk, aldatma ve intihar genelleşmişse bu durumu münferit bir vaka olarak görmek ya da göstermek de hiç doğru olmaz.

 

Toplumsal karşılığı olmayan girişimler münferit kalmaya ve unutulmaya mahkûmdur. Ancak süreklilik arz eden ya da kendi kendini tekrarlayan girişimleri aynı kategoride değerlendirmek doğru olmaz.



Bu anlamda doksanlı yıllardaki Banker faciaları ve devamında yaşanan yolsuzluklar toplumsal karşılığı olan olgulardır. 



Banker Kastelli, Banker Bako, Jet Fadıl, nam-ı diğer Parsadan toplumdaki köşe dönmek, köşe kapmak, köşe olmak güdüsünün toplumsal figürleridir.



Onları ortaya çıkaran da kendilerinin olağanüstü yetenekleri değil toplumun bizzat kendisidir. 

 

İsimleri dolandırıcılıkla özdeşleşmiş olan zatların yaptıkları işin toplumsal söylemdeki karşılığı ‘ava giden avlanır’ kavramıdır.



Bu ülkede o kadar çok kestirmeden köşeyi dönmeye çalışanlar var ki hiçbir ceza onları tuttukları yoldan geri çevirmeye yetmiyor.



Dahası bu ülkede aldanmaya ve aldatmaya, dolandırmaya ve dolandırılmaya hazır o kadar çok insan var ki onların ihtiyacına birileri cevap vermek zorunda kalıyor!

 

Zira dolandırıcılık, yolsuzluk ancak aldatılmaya hazır insanlar varsa mümkün oluyor. Kastelli’nin gidip Banker Bako’nun gelmesi, Banker Bako’nun gidip Jet Fadıl’ın gelmesi, Jet Fadıl’ın gidip “Tosuncuk”un gelmesi ve onun gidip “bitcoin Safiye’nin” gelmesi nedensiz değildir.

 

 Anlaşılan o ki dolandırıcılık ekonomisinde ciddi bir boşluk vardır. Bazı gözü açıklar işte bu boşluğu dolduruyor. 

 

Köşe dönücülüğün çok büyük müşterisi olduğunu görenler bu konudaki açıklığı kapatmak üzere harekete geçiyorlar.



Son günlerde ortaya çıkan “Bitcoin Safiye” işte bu boşluktan türemiştir. Sanal Safiye Türkiye'nin dört bir yanından yüzlerce kişiyi sanal para bitcoin borsasında dolandırdığı iddiasıyla tutuklanmıştır.



Mevcut yapı ve algı toplumda devam ettiği sürece, gider “Bitcoin Safiye” gelir Bitcoin Kafiye!



Toplu intiharlar!

 
 

İntihar özde bireysel bir eylemdir. Çaresiz bir var oluşa, çare sanılan bir yok oluşla cevap vermektir. 

 

Son zamanlarda ülkenin birçok farklı yerinde toplu intihar eylemleri meydana gelmektedir.



Nedenleri farklı ve çeşitli olmakla birlikte onurlu bir yaşam için çıkış yolu bulamayanlar, çaresizlik, mutsuzluk, ekonomik sıkıntılarıyla intihara yönelebiliyorlar. 

 

Toplumsal alarm veren birkaç güncel örnek şöyledir:

 

Birkaç ay önce Van’da okuldan çıkarak intihar etmek için bir tepeye tırmanan 5 kız öğrenciden birisi intihar ederken diğer dördü son anda intihardan vazgeçtiği haberi gündeme düşmüştü. Toplu intihar teşebbüsü olayı Mavi Balina oyunuyla ilişkilendirilmişti.



Beş altı gün önce İstanbul Fatih’te aynı evde yaşayan dört kardeş arsenik içmek suretiyle intihar ettikleri açıklandı. Ekonomik sıkıntı ve sağlık sorunları yüzünden bu yola teşebbüs edildiği iddiaları var.



Aynı hafta içerisinde 35 yaşında bir vatandaş Çağlayan Adliyesi’nin 6’ncı katından atlayarak intihar ettiği gündeme düştü. 



Bundan iki gün sonra da Antalya’da 8 katlı bir binanın en üst katında oturan bir çift ve iki çocuğu ölü bulundu. Geride baba bir de mektup bırakmış. İntiharın siyanür nedeniyle gerçekleştiği şüphesi var.



Neredeyse her gün bu tür haberler duyuyoruz, okuyoruz.



Benzer olaylar münferit ya da istisna olmaktan çıkıp toplumsal bir boyut kazandığı görülüyor. Yaşananların üstünü bireysel deyip kapatmamak gerekiyor.



Yaşananlar Türkiye’nin hasta bir toplum haline geldiğinin delilidir.

 

Toplum alarm veriyor!

 

Yetkililerin bir an önce uyanması gerekiyor!
  


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/toplum-alarm-veriyor-442188m.html

10 Eylül 2019 Salı

Yav he he... İsraf Yok!

 

 

 Yav he he... İsraf Yok!

 

 

Prof.Dr. Özcan Yeniçeri

 

 

İsraf bir parti ya da belediye meselesi değil sosyal, ahlaki ve yapısal bir meseledir. İstanbul Belediyesindeki kiralık araç israf konusu ise yalnızca bir ayrıntıdır.

 

 
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde fazla olduğu belirtilerek Yenikapı'da 1717 araç sergilendi. Olan biten "İBB'deki araç saltanatı teşhir ediliyor" başlığı altında kamuoyuna duyuruldu.

 
 
Buna karşın AK Parti sözcüleri de Yenikapı'da "hizmet araçlarını değil makam araçlarını görmek istiyoruz." şeklinde savunma yaptılar.

 
 
İktidar yanlısı köşe yazarları ise derhal karşı atağa geçerek "İBB'den kara propaganda", "Hizmet araçlarını makam aracı olarak sergilediler", "Yenikapı'da algı operasyonu" vb. diye yapılanları kamuoyuna pazarladılar.

 
 
İstanbul'un mevcut başkanına göre israf diz boyu, iktidar yanlısı odaklara göre ise ortada israf falan yok, şov var. Çünkü AK Parti'nin olduğu yerde israf olmazmış. Dolaysıyla Türkiye'de israf da yokmuş.
 
 


Çünkü "AK Parti israf yapmazmış!" İktidar yanlısı köşe yazarları, televizyon aydınları, kraldan çok kralcı kesilerek aynen böyle diyor. Gazetede köşe yazarı olan zat zinhar israfın olmadığını söylüyor. 



AK Partiyi din, iman, müslümanlık üzerinden savunuyor. Daha doğrusu israfı savunuyor. "AK Partililer yolsuzluk yapmazlar ama..." diyor ve devam ediyor.

 


Halbuki israf, lüks, şatafat Türkiye'nin baş belası sorunlarının başında geliyor. Ortada bu ülkenin kıt olan kaynaklarını kamu yararına kullanacak yerde hovardaca kullananlar var.



Dahası israf söz konusu olduğunda parti ya da iktidar muhalefet fark etmiyor.

 


Türkiye kaynaklarını israf eden, etkin, verimli ve iktisadi kullanamayan insanlar cennetidir.
 


Bunu görmüyorsanız, hiç bir şey görmüyorsunuz demektir.

 


İsraf ülkenin temel sorunudur!
 

 
 
 
Cumhurbaşkanlığı ve Bakanlıklar, Lale Devrini aratmayan büyük bir şatafat, lüks içinde görevlerini sürdürmektedir. Kamu kurumları için kiralanan binalar, araçlar, benzin paraları,  milyonları aşan çok da gerekli olmayan onarımlarla 18 yıldır milletin paralarını harvurup harman savurmada iktidar israfta sınır tanımıyor.

 
 
Onsekiz yıldır tek parti iktidarı olması denetimin yapılmasını engelliyor.

 
 
Sözgelimi eski Dışişleri Bakanı için kiralanan resmi konuta (2008 yılından 2012 yılına kadar) 4 yılda 1 milyon 820 bin 794 lira ödeme yapılmıştır. O zamanlar bu konutun aylık kirası 56.820 lira civarındaydı. TBMM'de verilen onca soru önergesi ve mücadeleye rağmen iktidar kiralamalar konusunda milletin paralarını harcamada makul bir çerçeveye çekilememiştir.

 
 
Demem o ki, israf İstanbul Belediyesi'ne ait bir sorun değildir. İsraf Türkiye'nin sorunudur.


 
Türkiye İsrafı Önleme Vakfı'nın hazırladığı rapor, Türkiye'de israfın ne derecelere ulaştığını ortaya koyuyor. Rapora göre, günde 6 milyon ekmek çöpe giderken, toplamda 555 milyar liralık kaynak israf ediliyor. Sadece musluklardan damlayan suyun ortaya çıkardığı israf tutarı ise 11 milyar lirayı buluyor.

 
 
İktidar on sekiz yıldır içerden ve dışarıdan israfla ilgili olarak yapılan hiç bir ikaza ve eleştiriye kulak asmamıştır. Aksine iktidar israf ve eleştirilere milyarlık saraylar, milyonluk Mercedesler, fahiş fiyatlarla kiralanan binalar ve araçlarla milyonluk uçak filolarıyla cevap vermiştir.

 
Yapılan hiçbir eleştiriye yetkililer kulak asmıyor inadına israfa, savurganlığa ve şatafata devam ediyorlar.
 
 
Halbuki, 2015 yılında Bülent Arınç, muhataplarına "İsrafın önünü alsak sizden vergi almamıza gerek kalmaz. 13 yıllık iktidarımızın her tarafı altın yazılarla, başarıyla doludur. Ama israf konusunda karnemiz kırıktır." demişti.

 
 
Muhalefeti dinlemiyorsunuz Arınç'ı dinleyin!

 
 
İsraf bir parti ya da belediye meselesi değil sosyal, ahlaki ve yapısal bir meseledir. İstanbul Belediyesindeki kiralık araç israf konusu ise yalnızca bir ayrıntıdır.

 
 
Açılışlarda, törenlerde, harcamalarda tevazu ve sadelik iktidarın yanına hiç uğramamaktadır. Cuma namazlarına bile onlarca lüks araçlarla gidilen bir ülkedir, Türkiye...


 
Adam çıkmış 'israf yok, hizmet var' diyor. Adanalıların tabiriyle biz de "Yav he he!" diyoruz.
 
 
 

20 Şubat 2019 Çarşamba

“Hırsız Bizim” Bir İtiraf mı?

 
 
 
 
“Hırsız Bizim” Bir İtiraf mı?
 
 
 
Ahmet Salih Erdoğan Erüz
 
 
 
 
AKP İlçe Başkanı: "Vatan hainlerinin yanında yer almaktansa, hırsız bizim hırsızımız, biz yanında yer alırız. Yarın burayı Allah korusun kaybetme durumunda, bunun hesabını veremeyiz.”

 
 
Yerel seçimlerle ilgili propaganda çalışmaları sırasında, AK parti yetkilisi, ittifak kurdukları partiden mevcut belediye başkanının yeniden seçilmesi için “Vatan hainlerinin yanında yer almaktansa, hırsız bizim hırsızımız, biz yanında yer alırız. 
 
 
Yarın burayı Allah korusun kaybetme durumunda, bunun hesabını veremeyiz.” demiş. Siyasi çılgınlığın hangi düzeye geldiğine bundan güzel örnek gösterilemez.
 
 
 
Yunan’ın kazanmasını tercih ettiğini söyleyen birisi, şimdi de tam ondan beklenebileceği biçimde “Şeriat gelsin de ülke batarsa batsın.” demiş. “Daha aşırısı olamaz.” demeyelim. Akıl sigortaları atmış, hiç aklımıza gelmeyen çok daha aşırı şeyler bulup söyleyeceklerine eminim artık.
 
 
 
İlk sözü neresinden tutup eleştireceğinizi şaşırıyorsunuz. Basit bir yerel seçimde kendilerine oy vermeyen herkesi - en azından milletin %50’sini - vatan hainliğiyle suçlamak nasıl bir vatan hainliği? Ülkeyi bölmek, milleti kardeş kavgasına sürüklemek birinci görev olmuş. 
 
 
Asıl vatan hainliği bu değil mi? Bu zavallı kendi iktidarına büyük zarar verdiğinin, ortaklarının belediye başkanına “Hırsız!” dediğinin bile farkında değil. 
 
 
Hırsız müttefik olunca destek mubah mıdır? Dinimizin Kur’ân-ı Kerîm ayetleriyle sabit “Nehy-i ani’l-münker, emr-i bi’l-maruf. (İyiliği emredip kötülüğü engelleme)” emri var. Peygamber Efendimiz (SAV), “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle müdahale etsin. Buna da gücü yetmezse, kalben buğz etsin. (gönülden reddetsin.) Bu ise imanın en zayıfıdır.” buyurmuyor mu? “Sütçünün şahidi yoğurtçu.” derler. Hırsızın destekçisi, hırsızlık cürmünün ortağı olmaz mı?
 
 
 
Sözün devamı adeta işlenmiş suçların itirafı. Belediye başkanlığını kaybetmeleri durumunda bunun hesabını veremeyeceklerini söylemiş. Geçmişi inceleyecek, yolsuzlukları belirleyecek, hesap soracak birilerinin seçimi kazanmasından endişeli. Demek verilemeyecek hesapları var.
 
 
 
“Şeriat gelsin de ülke batarsa batsın.” hezeyanına gelince akıl fukarası ya da Osmanlı Türkçesiyle “Zihnî melekelerinde teşevvüş hâsıl olmuş.” denir. Böylelerine “Kafadan gayr-ı müsellah.” da diyorlar. “Batmış ülke” sözü, Sevr kâbusunu hatırlatıyor. 
 
 
Batmış, esir olmuş bir ülkede şeriat nasıl yaşanır? Batılı bir tarihçinin de dediği gibi Balkanlar’dan sürülüp çıkarılan Türklüğün Anadolu’dan da sürülüp çıkarılması ne kadar sürerdi?

 
 
ŞU ÇEKİMSERLİK NASIL ŞEY?
 
 
Öteden beri Meclis oylamalarında “çekimserlik” seçeneğinin de olmasını utandırıcı bulurum. Tüzük mü, yasa mı değiştirilir; gereken yapılmalıdır. Çekimserlik oyları, eşi “Öğleye pilav mı yapayım, makarna mı?” diye sorunca, karar veremeyip çekimser kalmaya benzetilecek basitlikte değildir..
 
 
 
Siyasete atılmak; ülke yönetimine talip olmak, ben daha iyi yönetirim iddiasında bulunmaktır. Bir siyasi partinin ülkeyi ilgilendiren her konuda, en küçüğü dahil her sorun hakkında görüşü, tavrı, önerisi olmak zorundadır. 
 
 
Bunların bulunmaması, iktidara liyakatsizliğin, kapasitesizliğin ifadesidir. Bu yüzden çekimserlik oyu kullanmak, ya ülke sorunları hakkında ilgi ve bilginin olmadığını itiraftır ya da düşüncelerin ardında durmaktan korkulmaktadır. Bu durumda onların seçimlerde oy isteme hakkı da olamaz.
 
 
 
Aslında çekimserlik tarafsızlığı da yansıtmıyor. Oylamayı kaybeden taraf lehine oy verilmesi durumunda onları kazandıracakken çekimser kalınması, karşı taraf lehine sonuç doğurur. 
 
 
Dolaylı gibi görünen doğrudan destektir. 
 
 
Daha mertçe olan, kazanana dolaylı destek yerine onunla aynı yönde oy kullanmaktır. 
 
 
Çekimserlik oyu kullananlar kendi programlarına ve ideallerine aykırı bir konuya destek olmuşlarsa bu çekimserliğe ayrıca riya kokusu sinmiştir.
 
 
 
Bir örnek daha açıklayıcı olur: “Cellat hazırdı. Sultan, dokuz vezirine zanlı hakkındaki reylerini sordu. Dördü “Boynu vurulsun.” üçü “Serbest bırakılsın.” dedi. İkisi, adamın suçsuz olduğunu bildikleri halde çekimser kaldı. Üçe karşı dört oyla karar alındı ve masum adam katledildi. Hiçbir vicdani sorumlulukları olmadığına(!) inanan çekimser iki vezir, tam bir kalp huzuruyla(!) köşklerine döndü.” Çekimserlik işte böyle bir şey.
 
 
Seçim demokrasilerin vazgeçilmezidir. 1876’dan bu yana sayısız seçim yaşamış ülkemizde, bir kez daha yerel yönetimleri seçeceğiz. 
 
 
Birbirimizle savaşmayacağız. 
 
 
Filanın seçilmesi ya da seçilememesi, beka sorunu değildir. 
 
 
Kim seçilirse seçilsin, başarısının hepimiz için olacağına inanarak desteğinde olacağız.
 
 
 
 

15 Ocak 2019 Salı

Seçimler yaklaştı, ABD ile gerginlik başladı

 




 Seçimler yaklaştı, ABD ile gerginlik başladı 


Batuhan Çolak



Türkiye yaklaşık 2,5 ay sonra seçimlere girecek.



Seçim havası bir türlü oluşmadı. Sayılı günler kalmasına rağmen partiler adaylarını belirleyemiyor, teşkilatlar isimler üzerinde tartışmaktan vatandaşa gidemiyor. 



Daha bunun sandık görevlisi, propaganda süreci ve mitingleri olacak. Nasıl yetiştirecekler bilemiyorum.




Aslında sokağın tek gündemi var; ekonomi...


Yaşam şartları inanılmaz ağırlaştı.


Seçimler öncesinde fire vermek istemeyen AKP, bu yüzden medyadan sadece kendisinin söylediği sözlerle içerik üretmesini istiyor.



Örneğin durduk yere ortaya atılan "kenevir üreteceğiz" açıklaması sonrasında hükümete yakın medyanın başlıkları çok dikkat çekiciydi:


"Ekonomiye ciddi katkı sağlayacak."
"Dünya kenevir pazarı 4 milyar dolar."
"Kenevirde dışarıya mahkûm olmayacağız."



Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde PKK'nın en büyük gelir kalemlerinden birisi kenevirdir. Kenevir ekilen arazilerin çoğunluğundan örgüt pay alır, bazılarını doğrudan yönetir.



Geçtiğimiz aya kadar izinsiz kenevir üretenler hapis cezası alıyordu. Çünkü kenevir, uyuşturucu maddesi olarak yaygın bir şekilde kullanılıyor.



Bu kadar riskli ve her yana çekilebilecek bir konu ile ilgili yapılan yayınlara bakıldığında, medya manipülasyonunu net bir şekilde görebiliyorsunuz. 





Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu "enflasyonla mücadele" adı altında tabanca mermilerinin satışında indirime gitti.
Konu Meclis'e taşındı ancak hükümete yakın medyada tek bir ses duyulmadı.




Elimizde kalan son stratejik ve millî fabrikalarımızdan biri olan Tank Palet fabrikası Katar'a ve hükümete yakın iş adamlarına bırakılmak üzere.



Bu konuda çok önemli iddialar var. Medyanın büyük bir kesimine "sessizlik" talimatı veriliyor.



Cumhur ittifakının iki ortağı olan AKP ve MHP'den çıt yok. 



Cumhurbaşkanı Erdoğan ise konuyu geçiştirerek "sadece işletme devri olacak" dedi.



Görünen o ki şeker fabrikalarının göz göre göre yok edilmesi gibi bir süreç bizi bekliyor.




Bir diğer ve en önemli toplumsal sorun ise Suriyeli sığınmacılar. En büyük sansür de burada yaşanıyor. Yerel basın ve ulusal haber ajanslarının "Suriyelilerin karıştıkları asayiş olayları" ile alakalı herhangi bir haber üretmesine izin verilmiyor.



Cuma hutbelerinde geçmiş yıllarda hiç olmadığı kadar toplumsal birliktelik vurgusu yapılıyor. Sık sık "ensar-muhacir" referansıyla sığınmacılar konusunda hoşgörülü olunması çağrısı yapılıyor.




Yapılan tüm yönlendirme faaliyetlerine rağmen toplumsal sıkışma her geçen gün artıyor.



Şu an Türkiye'de kimse "yarınımdan ümitliyim, gelecek kaygım yok" cümlesini kuramıyor. Her an her şeye hazır olmamız gerekiyormuşçasına bir psikolojiye sahibiz.



Böyle bir tabloda oluşturulması gereken "büyük düşman profili" için de yine ABD devreye sokulmuş gözüküyor.



24 Haziran seçimlerine birkaç ay kala tavan yapan ABD-Türkiye gerginliği yeniden başlatıldı.


Ve yine Trump'ın tweetleri üzerinden!


 "Türkiye'den cevap gecikmedi, küstah ABD vs..." diye uzayıp giden başlıklar.



Propaganda sürecinde de yine ekonomideki olumsuzluklar dışarıya bağlanacak, ABD'den de gerekli mesajlar gelecek ve seçim sonrası yeni bir papaz iadesi resmine şahitlik edeceğiz.
Burada papaz mı verilir, yoksa başka bir söz ve uygulama mı olur bilemeyeceğiz.



Ama Trump-Türkiye gerginliği dediğimizde aklıma, Brunson'ın Beyaz Saray'da ağırlandığı anlar geliyor.



Trump'ın şu sözlerini unutmak ne mümkün "Erdoğan'a teşekkür etmek istiyorum. Kendisiyle çok iyi ilişkimiz var. Bu olayın daha önce çözülmemiş olmasına çok şaşırdım. Türkiye için de kolay bir durum değildi. Birçok şey yaşanıyor. Erdoğan'a bunu mümkün kıldığı için teşekkür ediyorum." 


Ve bugün yine aynı "ABD-Türkiye gerginliği büyüyor" başlıklarıyla gündem değişiyor.


Vatandaşla dalga geçmede sınır yok!


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/secimler-yaklasti-abd-ile-gerginlik-basladi-50406yy.htm 

18 Aralık 2018 Salı

İşini Kötü Yapan İnsanlar Ülkesi!

 

 

İşini Kötü Yapan İnsanlar Ülkesi!

 

Özcan Yeniçeri 

 

Türkiye, yaşadıklarından sonuç çıkarıp gerekli önlemleri almayan yetkililer cennetidir. 

Hatada ısrar, yanlışta direnme neredeyse ilke haline gelmiştir. 

 

 Bundan yaklaşık altı ay önce Çorlu’da Tren kazası meydana gelmişti. 

 

Bu kazada 24 kişi hayatını kaybetmiş 338 kişi de yaralanmıştı

 

  Tren raylarının altındaki toprağın zaman içinde boşaldığı ve kazanın bu rayların trenin geçtiği sırada çökmesiyle meydana geldiği anlaşıldı.

 

Bu defa Ankara-Konya seferini yapan Yüksek Hızlı Tren, YHT, Yenimahalle ilçesine bağlı Marşandiz İstasyonu’nda yol kontrolünden dönen lokomotif ile çarpıştı, 9 vatandaşımız hayatını kaybetti. 

 

Ankara-Sincan hattında yaşanan sinyalizasyon sorunu nedeniyle makinistlerin bir süredir telsizle haberleştiği iddia edildi.

 

Sincan-Kayaş hattının tam bitirilmeden, 24 Haziran seçimleri öncesinde, erkenden, sinyalizasyon sistemi kurulamadan açıldığı iddiaları var.

 

 Ulaştırma Bakanlığından konuyla ilgili olarak yapılan açıklamada “Lokomotifin orada olmaması gerekiyordu” denildi.

 

Hık mık, kem küm, mırın kırın etmeye gerek yok. 

Olmaması gereken yerde olmaması gereken zamanda bulunanlar bu kazaya neden olmuştur. 

Olan da dokuz vatandaşımızın hayatına olmuş, yüze yakın insanımız da bu kazada yaralanmıştır.

 

Seksen milyon vatandaşıyla Türkiye’ye geçmiş olsun. 

Herkes orada olabilir ve çöken ya da çarpışan demirlerin altında kalabilirdi.



Burası Türkiye, yani işini birinci sınıf yapmayan insanlar ülkesi!

Şairin dediği gibi “bedava yaşıyoruz bedava!
   

 

İşini birinci sınıf yapmayanlar!

 

Herkes bilmeli ki ne çekiyorsa işini birinci sınıf yapmayan yönetim ve insanlardan çekiyor.



Görevlere işini iyi yapmayan insanların getirildiği bir yerde felakete uğramak için başka bir şey yapmaya gerek yoktur.

 

Birinci sınıf olmayan insanlar siyasetçi ise mensuplarını, doktor ise hastalarını, kaptan ise yolcularını, patron ise sermayelerini israf ederler.



Bu tür insanların ne işleri doğrudur ne de doğru iş yaparlar.

  Yalnız kendilerini değil başında bulundukları kurumların ve ülkenin zamanını, kaynaklarını, yetenek ve yaratıcı gücünü heba ederler.



Yaşanan bu tür felaket ve kayıplardan daha vahimi, kayıplar karşısında sorumluların ve yönetimlerin takındıkları tavırdır. 

Yetkililer bu tür kazaları ve başarısızlıkları ihale etmekle meşguller.



Toplum ise uğradığı kazaları gün yaşayıp, gün unutur hale gelmiştir. 

İnsanlar bugün kitle katliamına dönüşen trafik kazalarını ve doğal felaketleri kanıksar haldedir.



Türkiye, yaşadıklarından sonuç çıkarıp gerekli önlemleri almayan yetkililer cennetidir. 

Hatada ısrar, yanlışta direnme neredeyse ilke haline gelmiştir.

  Burada yetkililerin olan bitenden çıkardıkları tek sonuç yalnızca kendilerinden öncekileri sorumlu tutmaktan ibarettir.


 

Türkiye’de sorumluluk ihracı, mal ve hizmet ihracının önüne geçmiştir

 

Onun için bu ülkede meydana gelen bir felaket ve başarısızlık nedeniyle istifa eden yönetici göremezsiniz.



Bu ülkede insanlar birinci sınıf muhafazakâr, sosyalist, etnikçi, mezhepçi, bölücü, kraldan çok kralcı da olabiliyor ama bir türlü işini birinci sınıf yapan insan olamıyor.

 

El yordamıyla iş gören, göz ucuyla bakan, kulak ucuyla da duyan siyasilerin ya da yetkililerin etkisinde olan Türkiye’de yöneticilerin kazaları kader olarak ilan etmesinden daha doğal bir şey olamaz.

 İnsanların bir biçimde yaptığı yanına kâr kalıyorsa, kalitesizliğin kader olmasından kimse yakınmamalıdır.

 

Yaşamın gerçekleri sanallık ve banallik kaldırmıyor. 

Her konuda yapılan hata ve ihanet teknik söz konusu olunca anlamını yitiriyor.

 Bu nedenle teknikle beşerin kurduğu ilişkilerde denge ve düzen esas olmalıdır.

 

Teknik sıfır hata ister

Sorumsuzluk, laubalilik, istismar, ciddiyetsizlikle birleşen kapitalist güdüyle tekniği tolera etmek mümkün değildir.



Teknik söz konusu olunca önce personele doğru iş vermek sonra da işi doğru yapıp yapmadığını kontrol etmek lazımdır. 

Ancak birinci sınıf insana birinci sınıf işi vererek birinci sınıf sonuç alabilirsiniz. 

Bunun başka bir yolu yoktur!

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/isini-kotu-yapan-insanlar-ulkesi-441173m.html