muhalefet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
muhalefet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2020 Cumartesi

Hizmet mi, İhanet mi?





Hizmet mi, İhanet mi?
 
 
Hasip Sarıgöz 
 
 

Böyle bir zamanda akılsızlık değil mi? 
 
 
Allah için, israf değil mi? 
 
 
Ve en önemisi de mali yönden millete ve devlete ihanet değil mi? 
 
 
Unutmayın, felaketlerin başlıca kaynağı ölçüsüz arzular, kalkanı ise ihtiyattır.
 
 
Millet can derdinde!
 

Bunlar Kanal!!!
 

Bütün dünya ülkeleri ellerindeki bütün imkânları Virüs'ü yenmeye kanalize ederken, bizimkiler Kanal'a kanalize ediyor!
 

Sanki para o kadar çok ki, paçalarımızdan akıyor. Baksanıza, yangından mal kaçırır gibi ihale ettiler!
 

Taktikleri her zaman aynı...
 

Halkın ilgisi şimdi Korona Virüs'ünde ya...
 

Nasıl olsa çoğu da evinde.
 

Yani PROTESTO EDEMEZLER...
 

Tam zamanı, çünkü şimdi engel olamazlar...
 
 
Eğer engel olmayı deneyecek olurlarsa da, Korona'yı bahane edip kolayca SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI uygulayabilirler!
 

Ayırmacı ve kayırmacı, ucube Başkanlık Sistemi de böyle gelmedi mi?
 

Askeri hastaneler böyle kapanmadı mı?
 

Şeker fabrikaları böyle satılmadı mı?
 

İyi de, yarının ne olacağı belli mi?
 
 
Ya bu Korona belası çok uzun sürerse???
 

O zaman Merkez Bankası'ndaki paramızın her bir kuruşuna ihtiyacımız olmayacak mı?
 

O halde; bu "isteseniz de istemeseniz de", "ben yaptım oldu" dayatmacılığı nedir?
 

Milletin yaşam hakkına tecavüz değil mi?
 

Tabiat ve ekoloji kurallarına muhalefet değil mi?
 

Milletin istikbaline hırsızlık değil mi?
 

Milletin değerlerine ve tercihlerine saygısızlık değil mi?
 

Siyasi ve konjonktürel fırsatçılık değil mi?
 
 
Yandaş ve kandaşların ceplerini doldurmak adına ahlaksızlık değil mi?

Böyle bir zamanda akılsızlık değil mi?
 

Allah için, israf değil mi?
 

Ve en önemisi de mali yönden millete ve devlete ihanet değil mi?
 

Unutmayın, felaketlerin başlıca kaynağı ölçüsüz arzular, kalkanı ise ihtiyattır.




14 Mart 2020 Cumartesi

Corona ya da Körü Körüne Siyaset!

 

 

Corona ya da Körü Körüne Siyaset!

 

Özcan Yeniçeri 

 

Tehlikeli olan Corana Virüsü değil körü körüne yapılan siyasettir. 

 

Zira virüs öldürür ama eninde sonunda veba gibi çaresi ya da aşısı bulunarak insanlığı tehdit etmekten çıkar.

 

 

 Her Salı günleri siyasi partiler TBMM’de gurup toplantıları yapar. Bu toplantılarda genel başkanlar konuşur. Konuşmalar bittiğinde topluma ne bir umut verilir ne de ülkenin önünü açan görüş ortaya çıkar. Siyasi parti yöneticileri birbirlerini suçlar, itham eder ve hatta iftira ederler.



Toplantılar bittiğinde farklı parti mensupları birbirlerine karşı daha da öfkeli hale gelir, gerilir, ötekileşir, ayrışır ve kamplaşırlar.



Partisini ve kendi ürettiği doğmalarını savunmak adına ülkesinin geleceğini ıskalayan siyasetçiler Corana’dan daha fazla milletin birliğine ve devletin diriliğine zarar vermektedir.



Son günlerde halk ve devlet haklı olarak Corana ile yatıp Corana ile kalkmaktadır. Ancak Türkiye’de asıl tehdit Corana’dan daha çok körü körüne yapılan siyasetten gelmektedir. Sonuçta Corana bir gün tedavi edilecek, çaresi ve ilacı da bulunacaktır. Ancak kör siyasetin ne tedavisi ne de iyileşmesi söz konusu olmayacaktır.

 

 Türkiye’deki siyasetin karakteristiği!

 

Türkiye’de her alandaki mücadele doğruyuyanlış gibi savunanlarla yanlışıdoğru gibi savunanlar arasında geçmektedir. Yanlışı birinci sınıf yapan siyasetçiler bu bağlamda her zaman doğruyu birinci sınıf yapamayan siyasetçileri yenmektedir. Siyasi konuşmalardaki seviyesizliğin, üslupsuzluğun, kalitesizliğin nedeni de budur.



Bu gelişmeler kötülerin iyileri siyasetten kovmalarıyla sonuçlanmaktır.



Türkiye’deki siyasetin bir başka çıkmazı da kendisinin yanılmaz/vazgeçilmez olduğunu, elinde gerçeği, hakkı ve hakikat tuttuğunu savunan siyasetçilerin kendi dışındaki herkesi batıl, hain ve sapkın olarak tanımlamasıdır.



Türkiye’de son zamanlarda alternatif fikir, proje ve düşünce üretemeyen siyasiler varlık gerekçelerini rakiplerinin yokluklarına, haklılıklarını da karşıtlarının haksızlıklarına indirgeyerek siyaset yapmaktadırlar.



İktidar partisi her şeye kadir bir biçimde ülkeyi yönetiyor. Suçu, başarısızlığı ve kötü sonucu muhalefete yüklüyor. Muhalefet ise iktidar partisinin gündemiyle toplumu meşgul ediyor. 



İktidarı ve muhalefetiyle Türkiye’de siyasilerin yaptığı şey toplumu germe, kamplaştırma, ayrıştırma, ötekileştirme ve kutuplaştırma faaliyetidir.



Bu anlamda iktidarın muhalefeti, muhalefetin iktidarı tanımlamakta kullandıkları sözcükler ancak bir savaşta düşmana karşı kullanılabilir. 



Siyasiler rakipleri olan parti mensuplarına uygun gördükleri kavramlardan bazıları şunlardır: ‘Etki ajanı’, ‘hain’, ‘beşinci kol’, ‘casus’, ‘yabancı projelerin adamı’, ‘gayri milli’,  ‘alçak’, ‘şerefsiz’, ‘Yunanlı’, FETÖ’cü vb.



Rakibine ‘hain’ diyenler aslında kendilerine vatansever, muhatabına ‘batıl’ diyenler kendilerini ‘hak’, karşıtlarını gayri milli sıfatını uygun görenler de kendilerini “milli” diye ilan etmektedirler.



Diğer yandan Türkiye’de siyasetinde partiler cemaatlere, cemaatlerin de partilere dönüştüğünü göstermektedir. Böylece partiler hizmet etme aracı olmaktan çıkmış hak/batıl mücadelesi, mutlak haklıların mutlak haksızlara karşı yürüttüğü bir çeşit savaş haline gelmiştir.



Diğer yandan bir siyasi görüşteki marjinal bir kişilik ve onun marazi bir ifadesi esas alınarak kitlelerin oy verdiği partiler anında gayri milli, proje partisi, FETÖ’cü ya da hain ilan edilebilmektedir.



Sonuçta siyasi rakipler birbirleri için “yaşasın cehennem” kavramını öngörmektedirler.



Bu durum hem siyasete hem de inanca olan saygıyı ortadan kaldırmıştır.



Hâlbuki siyasi bir hareket, ideoloji, düşünce ya da inanç tarzı (extrem) aşırı uç unsurlarıyla tanımlanamaz.Hareketleri ancak mensuplarının normal, sağduyulu ve sade davranışları tanımlar. Sapmalar normalleştirmek doğru bir bakış tarzı değildir.



Bu durum siyasetin ne denli ülkenin sorunlarından, toplumun taleplerinden, üretimin sıkıntılarından uzak kaldığını göstermektedir.  



Tehlikeli olan Corana Virüsü değil körü körüne yapılan siyasettir. Zira virüs öldürür ama eninde sonunda veba gibi çaresi ya da aşısı bulunarak insanlığı tehdit etmekten çıkar.



Pekiyi, acaba körü körüne siyasetten ülkeyi kurtaracak bir aşı bulunabilecek midir? Asıl sorulması ve cevabı bulunması gereken soru budur! 

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/corona-ya-da-koru-korune-siyaset-442539m.html 

16 Kasım 2019 Cumartesi

Çok ürkütücü bir alarm!..



 

Çok ürkütücü bir alarm!..

 

 Mehmet Faraç 

 


 Toplumun çeşitli katmanlarında şiddet içeren reflekslerde çok şaşırtıcı ve dehşet verici değişimler yaşanıyor...


Kendi içindeki sosyal bunalımları, ekonomik çıkmazların cenderesinde kangrenleştiren bir siyasal ortam dayatıyor bu değişimi...


Siyasal sistemin, yanlış ekonomik politikaları örtbas için topluma dayattığı baskılarla büyüyen işsizlik, geçim sıkıntısı ve pahalılık çıkmazı, yaşanan kaos ortamının en büyük gerekçeleridir...


Ve bir de yokluk içinde ayakta durmaya çalışan insanlar, vergi baskısıyla bunaltılınca, işte şiddet içeren refleksler şaşırtıcı biçimde yön ve yöntem değiştiriyor...




Evet; bunalıma sürüklenmiş kitlelerin çeşitli coğrafyalarda siyasal sisteme tepkileri nasıl değişim geçiriyorsa, Türkiye'de bu sıkıntılardan muzdarip insanların kendilerini ifade etmeleri, dışa vurmaları, çözüm ararken çaresizliğe düşmeleri de aynı biçimde, şoke edici bir değişimin çıkmazında sürükleniyor...


Fransa'da, Brezilya'da ve daha geçen haftalarda Irak'ta insanların yolsuzlukları, işsizliği,  pahalılığı, enflasyonu, zamları, geçim sıkıntısını ve de gelir dengesizliği rezaletini protesto için gösteri haklarını kullanmaları büyük güvenlik sıkıntılarına yol açmıştı...


İnsanlar elbette haklarını kırmadan-dökmeden yasal protesto yöntemlerini kullanarak yerine getirmeli ama Türkiye'de toplumun yıllardır içinde debelendiği çaresizlik ve en çok da işsizliğin sıkıntıları direkt bireyi, aileyi, toplumu vurmaya devam ediyor... 


Hem de en acımasız biçimde!..


Çaresizliğin dehşeti!..


Son yıllardaki olaylara dikkat ettiniz mi; toplumun kendi sıkıntılarını aşmak için gösterdiği refleksin içinde büyüyen şiddet, en çok bireyin kendisini ve yakın çevresini vuruyor, yaralıyor, hatta öldürüyor!..


Neler mi yaşanıyordu geçen aylarda Türkiye'de?.. 


Tarihte görülmemiş biçimde cinayet vakaları toplumu sarsarken, bir yandan da kadına yönelik şiddet ve cinayetlerde de ne yazık ki patlama oldu...


 "Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu"na göre, 2018 yılında 440, 2019'un ilk 6 ayında ise 214 kadın öldürüldü...
 
 
Ancak geçim sıkıntısı, işsizlik gibi sosyal bunalımlardan kaynaklanan sıkıntılar yalnızca aile içerisinde kanlı olaylara yol açmıyor, diğer taraftan ülkenin neredeyse her bölgesinde başta "pompalı" tüfekler olmak üzere, silahlarla gerçekleştirilen eylemler aileler ve aşiretler arasında büyük çatışmalara da neden oluyor...


Ne yazık ki bireyin direkt kendisini vuran ve karşısındakini de hedef alan eylemler bunlardan ibaret değil...


Toplu taşıma araçlarında kadın-çocuk demeden saldırılar, apartmanlarda-sitelerde komşu kavgaları, trafikte kadınları da hedef alan maganda vakaları, en küçük tartışmanın kan davasına yol açtığı çatışmalar ve ihtilaflarla yaşanan cinayet vakaları sıradan-basit anlaşmazlıklardan kaynaklanmıyor...


Tüm bu olayların kökeninde, en büyük gerekçe olarak hiç kuşkusuz geçim sıkıntısı, ağır vergilerin yol açtığı buhranlar, toplum psikolojisinin bozulması, işsizlik, enflasyon, iflaslar ve sosyo ekonomik çaresizlikler de var...


Peki; yazının başında, "toplumun çeşitli katmanlarında şiddet içeren reflekslerde çok şaşırtıcı ve dehşet verici değişimler yaşanıyor" derken, neye dikkat çekmek istedik?..


İşte bu sorunun cevabı, bireyi ve toplumu vuran şiddet olayları dışında, çok daha tehlikeli bir toplumsal trajediyi de gözler önüne seriyor...


Son olaylar dehşet verici, ürkütücü ve ardı ardına yaşandığı için de çarpıcı bir olaylar silsilesinin ne yazık ki "salgın"a dönüşmesi gibi!..


Girdap, siyanür, salgın!..


Evet; neler oluyor bu ülkede?..


Bu ülkenin kentleri, mahalleleri, ücra köşelerindeki apartmanları ve yoksul gecekonduları hangi vahşetlere mekan oluyor?..


İnsanlar içinde bulundukları derin buhranları aşamazken; yoksulların borç batağında ve kredi çıkmazında, elektrik borçlarını ödeyemedikleri için karanlıkta yaşamaya zorlandıkları evlerde ne tür vakalar yaşanıyor?..


Bu toplumun bireyleri, insanı sarsan sıradan intihar vakalarından kendilerini ve ailelerini aynı anda yok eden toplu intihar dehşetine nasıl mahkum olabiliyor?..


5 Kasımda; İstanbul-Fatih'te, elektrik borcu nedeniyle karanlıkta, açlık ve sefalet çıkmazında yaşamaya çalıştıkları bir virane apartmanda, 4 kardeşin kendilerini siyanürle ölüme sürüklemesinin nedeni ekonomik çıkmazlardı...


8 Kasımda, Antalya'da Selim Şimşek (36); eşi Sultan Şimşek (38) ile çocukları Ceren (9) ve Ali Çınar Şimşek'le (5) birlikte siyanürle intihar ederken de aynı sıkıntılardan muzdarip oldukları anlaşılmıştı; işsizlik ve geçim çıkmazı...


Korkutucu gidişat!..


Ve bu olayların ne yazık ki "salgın" olarak nitelendirilmesine yol açacak son vaka dün yine İstanbul'da yaşandı... Ne kadar acı ki, yine siyanürle toplu intihar!..


Bakırköy'de bir evde Bahattin Delen (38), eşi ve çiftin 6 yaşındaki oğullarının cansız bedeni bulundu, siyanür dehşeti yine ülke gündemine oturdu...


O halde Aile Bakanlığı'nın, üniversitelerin, vakıfların, toplum bilimcilerin, psikologların-sosyologların entegre bir proje ile harekete geçmesi gerekiyor...


Çünkü Türkiye; yıllardır trafikte, toplu taşıma araçlarında ve apartmanlardaki kavgalardan büyük aile ve aşiret çatışmalarına, pompalı tüfek saldırılarından kadın cinayetlerine giden süreçte iyice sarsılırken, son günlerde çok şaşırtıcı ve ürkütücü bir girdaba sürükleniyor; "toplu intiharlar!."


Sosyal medyada intihar haberlerinin veriliş biçimi tartışılırken, asıl gerçek ne yazık ki göz ardı ediliyor;


Devlet 15 gün içerisinde yaşanan 3 siyanürle toplu intihar vakasına rağmen ne zaman harekete geçecek, nasıl önlemler alacak ve ne tür rehabilitasyon çalışmaları yapacak acaba?..


Bu olayları işsizlik, yoksulluk, zamlar, enflasyon, ağır vergiler ve hayat pahalılığı gibi sosyo-ekonomik çarpıklıkların tetiklediği net olarak bilinirken, Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenler ne zaman harekete geçecekler?..


Ve en önemlisi de muhalefet partileri; Suriye tartışmaları, Trump muhabbetleri, medya geyikleri memleketi boş yere meşgul ederken, iktidarı sosyal buhranların yol açtığı trajedilere karşı ne zaman harekete geçmeye zorlayacak?..


Açıkça söylemek lazım; ardı ardına 3 siyanürlü toplu intihar vakası Türkiye'nin dehşet verici bir döneme sürüklendiğinin çok çarpıcı işaretidir...


Çünkü çaresiz bırakılan insanlar, içinde bulundukları girdabı tarihin hiç bir döneminde bu kadar sarsıcı biçimde dışa vurmamışlardı...


Toplum ağır, korkutucu ve sarsıcı vakalarla alarm veriyor!..


Uyarıyoruz; bu alarm çok ürkütücüdür ve çok tehlikelidir!..



https://www.yenicaggazetesi.com.tr/cok-urkutucu-bir-alarm-53919yy.htm

17 Mayıs 2019 Cuma

Sükûnet Kazandıracaktır!

 

 

Sükûnet Kazandıracaktır!

 

 

Prof.Dr. Özcan Yeniçeri

 

 

İktidar gerilimden beslendiği için ortamı giderek kızıştırıyor. Muhalefetin oyuna gelmemesi gerekiyor! 

 

Sükûnet kazandıracaktır. 

 


Türkiye’de uzun zamandan bu yana ilk kez bir ana muhalefet lideri linç girişimine muhatap oldu.

 

Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırıdan daha önemlisi saldırı sonrası iktidar mahfillerinin takındığı tavırdır.

 

Şiddetin lanetlenip, kınanıp ve linç girişimine kalkışanların en ağır biçimde cezalandırılması gerekirken böyle yapılmamıştır.

 

İktidar ve kökten yandaşları ‘şiddete karşıyız ama Kılıçdaroğlu da gittiği yeri bilecek’ türünden linçi masum gösteren ibretlik açıklamalar yaptı.

 

Daha da ilginç olan ise bu saldırıyı gerçekleştirenlerin tamamının yargı tarafından derhal serbest bırakılmış olmasıdır.

 

Kısa bir süre sonra da muhalif bir gazeteci ve televizyoncu Yavuz Selim Demirağ beyzbol sopalı yedi kişinin organize ve öldürücü bir saldırısına uğradı.

 

Demirağ hastanede yatarken saldırıyı yapanlar yakalandı.

 

 “Hayati Tehlikesi olmadığı” gerekçesiyle saldırganlar karakoldan, savcı talimatıyla mahkemeye dahi çıkarılmadan serbest bırakıldı.


  
İşin ilginç yanı Kılıçdaroğlu’na yönelik linç olayının sanıklarının mahkemede, Demirağ olayının sanıklarının karakoldan serbest kalmasıdır.  


Bu durumda sıradan muhalif bir vatandaşın saldırıya uğraması halinde saldırganın karakola gitmesine bile gerek kalmayacaktır.

 

Birden fazla kişi, örgütlü olarak ellerindeki beyzbol sopasıyla Demirağ’ın kafasına vurmuşlar. 


 Ama o sopalarla Demirağ’ın kafasına vuranlar “öldürmeye teşebbüs” filan etmiş olmuyorlar. 


Neyse ki onca darbeye rağmen -halen hastanade yatan Demirağ’ın- “hayati tehlikesi bulunmadığı” gerekçesiyle saldırganlar mahkemeye dahi çıkarılmadan karakoldan serbest bırakılmıştır!

 

Fiili yargıya göre muhaliflere karşı işlenen suç ancak ölmek ve öldürmekle (!) teşekkül ediyor


Diğer eylemler bir yolunu bulup takipsizlik ya da berat ile ödüllendiriliyor.

 

Yargının cezalandırmadığı bu tür saldırganlıkların sonuç itibarıyla teşvik anlamına geliyor. 


İktidar karşıtı unsurların susturulması ve susta tutulması için birilerinin bu durumdan vazife çıkardıkları açıktır.

 

Bu durumda birileri muhalifler için “eğer ölmezlerse yaşasın dayak” demiş oluyorlar.

 

Bu tür saldırıların adi ve rastlantısal olmadığı, faillerinin de herkesçe bilindiği bilinmektedir. Bu saldırıların sindirmek, susturmak, bastırmak ve ders vermek amaçlı olduğu açıktır.

 

Olgu ortadadır. Böyle bir asayiş, adalet ya da yargı anlayışı hukuk devleti bir yana yasa devletinde bile savunulamaz.

 

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki yargının bu şekilde işlediği ya da işletildiği bir yerde şiddeti önlemek mümkün olmaz.

 

Bu anlayış elbette çeteye bulanmış, kanla boyanmış ve kavgayla semirmiş tipler ortaya çıkaracaktır.

 

Bu durumda herkes kendi güvenliğini kendisi korumaya kalkacaktır.


Şiddet özendirilemez!

 

Bir gazeteci için yazı yazmak, konuşmak neyse bir şiddet şebekesi için de vurmak, kırmak, dövmek ve saldırmak, odur.

 

Hâlbuki kurallı şiddet devletin tekelindedir ve böyle bir şiddeti ancak devlet uygular. Kuralsız şiddet ise terörist tavrıdır.

 

Bu tür saldırıların iktidar yanlılarına yönelik olarak yapılmış olsaydı, yargının tutumu aynı mı olurdu? Sorusu kamuoyunda dillendirilmektedir.

 

Muhalif kesimin algısına göre -ki bu yüzde ellinin üzerindedir- adalet, hukuk ve yasalar onlar için işletilmemektedir.

 

Rakiplerine, karşıtlarına ya da muhaliflerine uygulanan şiddeti görmezlikten gelen ya da teşvik eden iktidarlar sonuçta kendi meşruiyetlerini kaybetmiş olurlar.

 

Kutuplaştırılmış, ayrıştırılmış, ötekileştirilmiş toplumsal yapılarda bu tür şiddet olayları önceden tahmini mümkün olmayan büyük olaylara neden olabilir.

 

Muhalif aktörlere yönelik olarak üst üste şiddet olaylarının yaşanması rastlantı değildir. İstanbul seçimlerinin yenilenmesine karar verilmesinin ardından şiddette görülen kıpırdanmalar tehlike sinyalleri vermektedir.

 

Tarafların giderek keskinleşmesi, sertleşmesi ve cepheleşmesi sonuçta herkesin pişman olacağı olayları tetikleyebilir.

 

23 Hazirana doğru siyasi ortamın daha da gerileceği bunun sokağa yansımaları olacağı açıktır.

 

İktidar gerilimden beslendiği için ortamı giderek kızıştırıyor.

 

Muhalefetin oyuna gelmemesi gerekiyor!

 

Sükûnet kazandıracaktır. 



http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/suk-net-kazandiracaktir-441667m.html 

10 Mayıs 2019 Cuma

Ülkücü'yü yaşatacağız ki; Türk Milleti yaşasın...

 

 

Ülkücü'yü yaşatacağız ki; Türk Milleti yaşasın...

 

Yıldırım Görgen

 

 

Biz zaferden değil, mücadeleden mükellefiz... 

 

Biz hala nefes alıyorsak mücadele bitmemiş demektir... 

 

Türk milletinin geleceğinden ve Turan'dan ümitliyiz.... 

 

Ülkücü'yü yaşatacağız ki; Türk Milleti yaşasın.

 

Bu mücadele; onurlu AB üyeliği yırtıp atarak, Çiçek bahçelerini mermer yaparak, genom projelerine dayalı Türklük tanımlamalarını yok ederek geldi...


Bu mücadelede, üzüldük, kırıldık, bazen itildik ama Sabrederek, sebat ederek, çalışarak, üreterek ama üç hilalin gölgesinden hiç ayrılmadan bugünlere geldi...


Bu mücadele; kişilere değil zihniyetlere karşı ülküdaşlık hukukuna her dem riayet ederek ahlakla şahsiyetle verildi...


Bugün söylenen, konuşulan, talep edilenlere bakın hepsini geçmiş zeminde bulacaksınız...


 Çünkü bu mücadele, kolay olanı tercih etmedi; yıka yıka değil, yapa yapa verildi...


Bu mücadele, demokrasi buhranı yaşayan ülkeye Yüzyıl önce getirdiği demokrasiyi yeniden inşa etmenin mücadelesi...


Bu mücadele, Türk Milliyetçiliğinin kurduğu devlete yeniden hakim kılınmasının mücadelesi...


Bu mücadele, Türk Milletinin demir çekirdeği olan Ülkücülüğün yeniden sosyal iktidarını inşa ederek Ülkücü İktidarın Turan'a yol almasının mücadelesi...


Kolay olmayacaktı; biliyorduk....


Kısa sürede neticelenmeyecekti; yıllarca sebat ettik...


Her türlü saldırını hedefi olacaktık; sabrettik...


İnandık ve hiç yılmadık....


Şimdi bu mücadele sonuç vermez diyorlar...


Yıllarca nasıl mücadele ettiysek yine öyle ederiz...


Türk Milletinin başına geçirilmeye çalışılan Başkanlık çuvalını mümessillerinin başlarına geçirip mücadeleye devam ederiz...


Biz zaferden değil, mücadeleden mükellefiz...


Biz hala nefes alıyorsak mücadele bitmemiş demektir...


Türk milletinin geleceğinden ve Turan'dan ümitliyiz....


Ülkücü'yü yaşatacağız ki; Türk Milleti yaşasın....



9 Mayıs 2019 Perşembe

Tarih Affetmez, Kaydeder

 

 

Tarih Affetmez, Kaydeder

 

 

Süleyman Pekin

 

 

Ne demiş yalan tozu, çıkar dozu ve ihanet pozu ile tarih yazmak isteyenlere Server Tanilli: “Tarih, insanın fotoğrafını bir kez çeker. Dikkat et, gözün kapalı çıkmasın.”

  

“Tarihten niye ders alamıyoruz? Çünkü ânı yaşamayı seviyoruz” diyor Alternatarih – Tarihi Yeniden Yorumlamak kitabında adamın biri. Şarkının birinde ‘Sakallı bir resimdi, kimdi / Ne kadar mütebessimdi’ diye tariflenen Karl Marks ise “Tarih, öldüreceklerinin önce gözlerini kör eder” demiş.

 

Ne NATO’nun ordu içinde çekirdek ordu, eğitim-sağlık- tarım-ticaret-sanayi-medya-diyanet-istihbarat içinde müessir çekirdek hücreler oluşturmasından ne de 15 Temmuz’da o çekirdek paketlerinden birinin ‘Paralel’ kodlamasıyla patlamasından ders aldık.

 

Ne diyordu Z kuşağı doğmadan önceki Kemancı şarkısı:  “Unutulmaz bu acı / Dertli dertli çal kemancı / Her aşkta hüsran oldu gönül / Bilmem bu kaçıncı!” Halimize bakanlar en az bir yarım asırdır dertli çalıyor zaten.

 

Batılıların en büyük gücü teknolojileri ve sistemleri değil bizim yani Doğuluların, Müslümanların, Türklerin karakteri zayıf yani ahlâkı defolu insan bolluğumuz. Gücümüz, parayı verenin düdüğünü çalmayacak adam sayısıyla sınırlı. Kur’an ayı Ramazan’da bile ahlâk aklımıza gelmez de orucu bozan şeyler, mukabele-teravih, iftar mönüsü vs. kafamızdan çıkmaz.

 

“Bu topluluğa ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar” der (Nisa 78) Kâinatı Kullanma Kılavuzumuz. Oktavyo Paz da “Tarihin satırları öyle kolayca silinemiyor; kapanan, kabuk bağlayan yaralardan bile kan sızdığı görülüyor” diyor.

 

 Sağ & Sol kavgası bitti, acısı kalbimizde yaşıyor. Türk & Kürt maçı bir oynanacak deniyor, bir iptal ediliyor ama yara kabuk bağlasa da iyileşmesine izin verilmiyor. Zaman zaman harlandırılan sonra da soğumaya bırakılan Alevî & Sünnî provokasyonlarının acı anıları bile bilinçaltında epey bir yer kaplıyor.

 

Son 10–12 yıldır da Laik & Dindar, Vesayetçi & Demokrat, Evet’çi & Hayır’cı gibi ikilemler üzerinden geliştirilen kutuplaştırma şimdilerde C. İttifakı & M. İttifakı noktasında tokuşturulmaya hazır. 31 Mart Seçimleri öncesindeki üsluba bakan tarihçiler çeyrek asır sonrasında bugünü yazarken bolca eleştirel yargı cümlesi kullanacaklar.

 

Korkumuz, futbol kültüründen hayatın her alanına transfer olan “Vur, kır, parçala; bu maçı kazan!” repliğinin sebepsiz yere yenilenen İstanbul Seçimleri’nde bilerek vites kolu olarak kullanılmasıdır. Sebepsiz deyince aklıma geldi: Ortaokul - lise yıllarında maç oynarken 5’te devre 10’da biter diye sözleşir, karşı taraf 10’ncu golü atarsa önce 12’ye ve sonra 15’e uzatırdık. Mızıkçılığımızın 20’ye kadar yolu vardı.

 

SakaryaÜniversitesi’nin Kocaeli yerelinde ve Türkiye genelinde tanınan meşhur bir tarihçisine bizden istediği ünlü İngiliz casusu Binbaşı Noel’le ilgili Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki faaliyetlerini öğrenci olarak aktarırken tarihi güncellemenin derdinde bir tarih öğretmeni olarak sormuştum: “100 yıl önceki Noel’i, Lavrens’i, Gertrud Bel’i ve yaptıklarını bilmek çok önemli ama şu anki Noellerin, Lavrenslerin, Bellerin üzerinde de çalışsak daha önemli değil mi? Hem tarihi geçmişten çıkarıp güne ve geleceğe de taşımış oluruz.”

 

Şeyh Nazım Kıbrısî’nin ayyuka çıkmış dış ilişkilerinden tutun başta Kraliçe Elizabet olmak üzere İngiliz Kraliyet Ailesinin tümden Hz. Muhammed’in soyundan gelen seyyidler olduğu yalanına kadar her şey ayan beyan ve Devletin istihbarat raporlarında bile ‘İngiliz ajanı’ kaydına rağmen neden yüksek lisans veya doktora seviyesinde irdelemeye tâbi tutulmaz.

 

Müridlerinin bazıları tez konusu yapılmayı bekliyor. Meselâ; şimdi hapiste gün sayan Kedicik-li Adnan, meselâ; Yunan’a, İngiliz’e, Amerikan’a toz kondurmayarak bu ülkede 40 yıl Osmanlıcılık adı altında Devletimizin Kurucusuna sövüp sayarak ölen Fesli Kadir. Bari tabutunu 1936’da Atatürk zamanındaki şekliyle kanunlaşan Türk Bayrağı’na sarmayaydınız. Cenazesinde yer alan siyasîler bence Seçim öncesi İngiltere’ye şirin gözükmek için gitmişlerdir.

 

Tarihle başladık, tarihle bitirelim. Ne demiş yalan tozu, çıkar dozu ve ihanet pozu ile tarih yazmak isteyenlere Server Tanilli: “Tarih, insanın fotoğrafını bir kez çeker. Dikkat et, gözün kapalı çıkmasın.”

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/suleyman-pekin/tarih-affetmez-kaydeder-441637m.html 

7 Mayıs 2019 Salı

Bu Sefer Üzerine Tüy Diktiler!

 

Bu Sefer Üzerine Tüy Diktiler!

 

 

Hasip Sarıgöz

 

 

Gün itibarı ile hukuk gasp edilmiş! Adalet öldürülmüş! Milli egemenlik iğfal edilmiş! Demokrasi mezara gömülmüş! Ve tam anlamıyla bir Parti Devleti kurulmuştur!

 

Söylenceye göre, “tüy dikmek” deyimi: Ortaçağ’da (özelikle de Fransa'da), soylusundan köylüsüne kadar oraya buraya pislemeyi adet edinmiş halkın, tuvaletini yaptıktan sonra kakasına tüy dikmesi, kuruyunca da bu tüyden tutup kakayı kaldırıp atmasından gelmiştir.

 

Bu küçük hikâyeyi niye mi anlattım?

 

O zaman, bırakalım şimdi Ortaçağ’ı ve gelelim günümüz Türkiye'sine...

 

Biliyorsunuz Yüksek Seçim Kurulu dün, Hükümetin baskısına dayanamayarak bir karar verdi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlık seçimini iptal etti.

 

Gerekçe ne?

 

Sandık görevlilerinin bir kısmının kamu görevlisi olmaması.

 

İyi de, sandık kurullarını kim seçti, kim görevlendirdi?

 

AKP...

 

İtiraz sürecinde itiraz eden oldu mu?

 

Hayır.

 

Her sandığın başında AKP ve MHP temsilcisi bulunuyor muydu?

 

Evet.

 

Her sandığın bulunduğu salonda AKP ve MHP müşahitleri yok muydu?

 

Evet vardı.

 

Muhtarlık oy pusulaları, İlçe Belediye Başkanlığı seçimi oy pusulaları, Belediye Meclisleri oy pusulaları ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi oy pusulaları aynı anda, aynı zarflara konularak, aynı sandıklara atılmadı mı?

 

Atıldı...

 

Üstelik kamu personeli olmayan bu görevliler, Başkanlık Referandumu ve Partili Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de görev almadılar mı?

 

Aldılar.


 

Öyle ise deyin bana şimdi: Muhtarlık seçimi tertemiz, İlçe belediyelerine çıkan oylar pırıl pırıl, Belediye meclisi seçimi hiç lekesiz... Ama gelin görün ki, Büyükşehir Belediyesi seçimi kirli ve şaibeli!

 

Bu nasıl oluyor?

 

Sandık kurullarına AKP tarafından yapılan kanunsuz görevlendirmeler; başkanlık referandumu ve Partili Cumhurbaşkanlığı seçimi de dahil olmak üzere, AKP'nin kazandığı seçimler için herhangi bir mahsur oluşturmazken, AKP'nin kaybettiği seçimin iptali için gerekçe oluyor!

 

Ey akıl! Ey izan! Ey mantık! Ey vicdan! Ey hukuk! Ey adalet! Ey HAK! Deyin hele bana bu nasıl oluyor?

 

Hep dış güç, dış güç diyorlardı ya, evet seçime dışarıdan kirli elini sokan bir dış güç gerçekten varmış. 

 

Tablo ortada, görünen o ki, O dış güç AKP Parti Devletinin ta kendisidir.
 

 

Gün itibarı ile hukuk gasp edilmiş! Adalet öldürülmüş! Milli egemenlik iğfal edilmiş! Demokrasi mezara gömülmüş! Ve tam anlamıyla bir Parti Devleti kurulmuştur!
 

 

Bunun adı “Otokratik Meşruti Monarşi”dir!

 

E ne olacak?

 

Bundan böyle; adaleti, demokrasiyi ve “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır!

 

Bir de Musalar...

 

Unutmayın, her firavun Musa'sını kendisi yetiştirirmiş. Görünen o ki, AKP de süratle kendi Ekremini yetiştiriyor.

 

Bu Hak adına iyi bir şey...

 

Çünkü düne kadar sadece belediyeleri kaybetmişlerdi, ama artık bugün itibarı ile iktidarlarını da kaybettiler!
 

 

Neden mi?

 

Çünkü devlet denen şey “adl ile abad, zulm ile berbat olur.”

 

Çünkü Büyük Türk Veziri Nizamülmülk'ün dediği gibi, “insanlar devletsiz yaşayabilirler, ama adaletsiz yaşayamazlar”!

 

Kararın açıklanmasının ardından gelen tepkilere bakılırsa, ruhun terazisi olan vicdanlar, bu adaletsizlik karşısında, en taş kalplilerde bile kanamaya başlamıştır!

 

Tabiri caizse, bu sefer pisliklerinin üzerine tüy diktiler.

 

6 Mayıs'ta asılan üç fidana, idam kararı mahkemede okurken, uzun olan fidan gülmüş. Sormuş hakim: “Niye gülüyorsun?” Uzun fidan cevap vermiş: “Arkanızda adalet yazıyor da, ona gülüyorum!

 

Şimdi biz vicdanı kanayanlar da acı acı gülüyoruz...

 

Ama göreceksiniz, sonunda Hak ve Adalet kazanacak.

 

Çünkü Haklının kazanması, Hak'kın rızasıdır.

 

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/hasip-sarigoz/bu-sefer-uzerine-tuy-diktiler-441632m.html 

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Ekonomi Nasıl Okunmalı?

 

 

Ekonomi Nasıl Okunmalı?

 

 

Nazım Peker

 

 

Tarım ülkesinde soğan ve patates tane ile alınır hale nasıl gelir? 

 

Bu ülkenin kültüründe patates ve soğan çuvalla alınırdı.

 

Ben Sn. Cumhurbaşkanı gibi akademik olarak ekonomi okumadım, ekonomistte değilim.

 

Gel gör ki altmış yıldır da yaşayan EKONOMİNİN içinde bir bireyim.

 

Ekonomi söyledikleri gibi ne uçuyor nede kaçıyor, felaket tellalı değilim ama pek iç açıcı da gözükmüyor.

 

Defalarca bir yapılanmadır gidiyor!

 

Merak ediyor musunuz YAPILANDIRMA nedir?

 

Son yıllarda hoş olmayan bu kelime çok duyuluyor…

 

Sıkıntıda olup da devlete borcunu ödeyemeyen mükelleflere devlet:” Gel bakalım sen bu borcu da vergiyi de ödeyemeyecek gibisin. 


Eeee bizimde hükümet olarak acilen paraya ihtiyacımız var. 


Öyleyse seninle anlaşak, uzlaşak; bu borcunu YAPILANDIRALIM önümüzdeki birkaç ayda ya da birkaç yılda öde.”


 Sonuç:


 

Çok Büyük Firmalarda zorda ki, devletle böyle bir yapılandırmaya gittiler.

 

Yetti mi? Hayır!

 

Anlı-şanlı böyük Futbol sektörü de yapılandırmaya gitti.

 

Yetti mi? Hayır!!!

 

Dev İnşaat ve otomobil sektörüne de düşük faizle ev ve otomobil sattırma YAPILANDIRMASI yapıldı.

 

Müzmin Kart borçluları yapılandırmaya gitti.

 

Çiftçi, esnaf, küçük ölçekli işletme ve diğerleri.

 

Neden yapılandırmaya gitmişler? Sözün özü ve kibarcası, YAPILANDIRMA demek BATAKTA demektir.
 

 

Elinizi vicdanınıza koyun ve sorun Allah aşkına; ZORDA olmayan bir kesim var mı?
 

Sordunuz mu? Bulamadınız mı?

 

TBMM’sinin geçinemeyen vekillerinin 4 TL’ye fırın kebabı yediği meclis lokantasına ne dersiniz?

 

Onlar zorda değiller. Vekil olarak seçiyoruz, kendilerini dokunulmaz kılıp, kendilerine özel yasalar çıkarıyorlar.

 

Dostlar! Elbette ülke batmaz, batırmazlar. Bataktan ödeme çıkmaz. Akıllı alacaklı da, borçlusunu batırmaz.

 

Ama hesap ödettirirler. Emir verirler, yeraltı ve yer üstü varlıklarını ipotek alırlar, biat ettirirler.

 

Zor günler bizleri bekliyor gibi. Masadakileri iştahla yiyenler, sofrayı kaldırtmak için yeni saflar arıyorlar.

 

Hazır olun! Bu faturayı da daha öncekiler gibi biz ve sizler beraber ödeyeceğiz. 


Ne olur, rica ediyorum; “Benim partim, benim liderim” demekten vaz geçelim de, “Benim ülkem” diyelim.

 

Tarım ülkesinde soğan ve patates tane ile alınır hale nasıl gelir? 


Bu ülkenin kültüründe patates ve soğan çuvalla alınırdı.
 

 

İşte ekonomiyi ben böyle okuyorum.

 

Esen kalınız.


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/nazim-peker/ekonomi-nasil-okunmali-441629m.html