hırsızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hırsızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2021 Cumartesi

YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR

 

 
 
 
YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

Türkiye’nin temel sorunları, gerçek sorunları vardır: Kalkınma, işsizlik, eğitim gibi… Kaynak kullanımı, yoksulluk, tarım, sanayi, borçlanma, dış bağımlılık, konut sorunu, trafik kazaları, kadın cinayetleri, din simsarlığı, toprak ağalığı gibi… Bunların çözümü cesaret ve büyük özveriler gerektirdiğinden, bilgi ve uzmanlık, yurtseverlik gerektirdiğinden çirkin politikacılar, entel “aydın”lar bu sorunlardan uzak dururlar. 
 
 

Sorunlarımızdan biri de –son günlerde ayyuka çıkarak iyice gündeme oturan- yolsuzluklardır. Anlaşılıyor ki, Türkiye artık tam bir yolsuzluklar cehennemine dönüşmüş bulunuyor; üstelik ahlaka büyük önem verdiğini söyleyen, İslam’ı bayrak yapan bir iktidar döneminde.
 


Her şeyin bir kökü, geçmişi vardır, değerli okur. Bundan yaklaşık 8 yıl kadar önce gazetelerden derlediğim şu haberlere bakın:
 
 

Yılda 1,5 milyar dolarlık akaryakıt kaçakçılığı… Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ile birçok bürokrat yargıda. - Tekstilde 1 katrilyonluk hayali ihracat…- SSK’da ilaç yolsuzluğu: Roche SSK’ya, piyasaya sattığının 2-3 katı fazla fiyatla ilaç sattı. SSK’nın iki üst düzey yöneticisi tutuklandı. - Maliye bakanının oğlu 4 bin ton mısır ithal etti; gümrük vergisi ithalden hemen sonra yüzde %70′e yükseltildi. - 30 trilyonluk buğday vurgunu… - Çevre ve Orman Bakanlığı bürokratları ihale kazanan firma tarafından ağırlandı. -TOKİ’de milletvekili ayrıcalıkları.
 
 

Hakkâri’de iş olanakları AKP’liler tarafından kontrol ediliyor. - Gümrükte büyük vurgun… - Seçmen listelerine mevtaları kim yazdırdı? - Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nce yapılan sınavlarda, sınav sorularını sızdırarak para karşılığı satan kopya şebekesi… - Sahte diploma ve denklik belgeleriyle “mimarlık” yapan 30 kişi yakalandı. Ardından, 37 kişinin de sahte belgelerle “inşaat mühendisliği” yaptığı belirlendi. - Anadolu liselerine ek yerleştirmedeki usulsüzlük... - Rüşvet dağıtıp ihaleleri kapmış! - Başbakanın eski özel kalem müdürü, görev yaptığı 5 yıl içinde İstanbul ve Ankara’da 5 değerli gayrimenkul sahibi oldu. - Sarıyer’de rüşvet operasyonu… - SGK’dan para alabilmek için sahte ameliyat belgeleri düzenlediler. - İlaç firmaları doktorlara rüşvet dağıttı. - Türkiye rüşvette Avrupa birincisi!...
 
 

Nedir bu korkunç olaylar değerli okur? Bunlar Türkiye’de her gün olup duran, giderek artan, günümüzde de bütün iğrençliğiyle devam eden binlerce yolsuzluk olayından sadece birkaçı... Evet, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’ni için için kemirip çöküşe götüren, ülkemizin başta gelen sorunlarından yolsuzluk batağının acı örnekleridir. Bunlar aynı zamanda devlet ve toplumun hızla kokuşup çürümekte olduğunun da göstergesidir.
 
 

Peki, yolsuzluk nedir, nasıl tanımlanır? Yolsuzluk kısaca “bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanmak”tır. Bu olgu, en geniş çaplı olarak siyasî ortamda, kamuda kendini gösterir; bu takdirde “politik yozlaşma” adıyla da anılır. Politik yozlaşma politik karar alıcıların özel çıkar sağlamak amacıyla, toplumda mevcut kuralları ihlal edici eylemlerde bulunmalarıdır. Başlıca şekilleri şunlardır: Rüşvet, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, oy ticareti, lobicilik, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, gönül yapma, politik dalavere.
 
 

Politik yozlaşma kamuya büyük zararlar verir: Toplumu, devleti kemirir. Sosyal ahlakı bozar. Kaynak israfına yol açar, gelir dağılımını olumsuz etkiler. Halkı devletinden soğutur, sosyal çatışmaları tetikler. Dayanışmayı, ulusal birliği zayıflatır. Devleti çöküşe bile götürebilir.



Kimlerdir bu yüz karası olaylara bulaşanlar? Ne yazık ki bizim insanlarımız, bizim yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz, bürokratlarımız, memurlarımız, bizim öğretmenlerimiz, okumuşlarımız, aydınlarımız, bizim gençlerimiz, bizim halkımız!... Son olanlara bakarsak: milletvekilleri, bakanlar, yargıçlar, belediye başkanları, iş adamları, medya mensupları…
 
 

Bu rezillikleri neden yapıyorlar? Çünkü büyük bir eksiklik var onlarda: Millî ahlak!... Eğer bu yurttaşlarımıza çocuk yaşlarından itibaren sağlam bir sosyal ahlak eğitimi verilseydi, bu aşağılıklara tevessül ederler miydi? En azından, sayıca bu kadar çok olur, ahlaksızlıkta bu kadar ileri giderler miydi? Peki, sosyal ahlak ya da Atatürk’ün deyişiyle Ulusal Ahlak nedir? Ulusal Ahlak “Milletin sosyal düzeni, huzuru, mutluluğu, güvenliği ve ilerlemesi için, yurttaşlardan her alanda ilgi, çalışma, nefsin feragatini isteyen” ahlaktır. Atatürk bu yüce ahlak anlayışını bizlere miras olarak bırakmıştı; çalışma ahlakını da: Bir hak ancak çalışmakla kazanılır!
 
 

Eğer genciyle, yetişkini ile, sonra gelen kuşaklar; Atatürk’ün millî ahlak öğüt ve kuralları çerçevesinde terbiye edilmiş, eğitilmiş olsaydı; o öğütleri, soludukları hava misali hayatlarının her anında yaşayıp uygulasalardı, rüşvet, irtikâp, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, torpil, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, soru satma, kopyacılık, sahtecilik gibi yüz karası eylemlere bu derecede kalkışırlar mıydı? Böyle ve yaygın cehalet de olunca Atatürk’ün şu öğüdüne de uyulmadı: Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki asıl cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgeçmesin!



Uyulmayınca ne oldu peki? Kaçınılmaz sonuç: kleptokrasi oldu!
 
 

Bir ülkede yolsuzlukların derecesi o ülkenin yönetim kadrosu, bunların ahlakı ve davranışlarıyla yakından ilişkilidir. Eğer bir ülkede yöneticiler yolsuzluğa batmış durumda ise, orada hâkim olan rejime kleptokrasi denir. Bir bilim adamımız, Prof. Dr. S. Kemal Erol, devletimize kök salmış olan ‘kleptokrasi kanseri’ni şöyle açıklıyor:
 
 

Kleptokrasi, “bir ülkede iktidarı ele geçiren bir siyasal grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması şeklinde kendisini gösteren bir hırsızlar rejimi”dir. Kleptokrat ise “hırsızlar rejimini yürüten, ülkede güç sahibi olan politikacı”dır.
 
 

Endonezya’da Suharto, İtalya’da Mussolini, eski Yugoslavya’da Slobodan Miloseviç, Filipinler’de Ferdinand Markos, Mısır’da Hüsnü Mübarek… kleptokrat örneklerinden sadece birkaçıdır. Dış güçlerin ve emperyalistlerin kuklası olan kleptokrat, her yerde –dilerim, Türkiye’de de- tarihin çöplüğündeki yerini almakta gecikmez.



Kaynak: Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020. (Yolsuzluk)
 

 

24 Mayıs 2021 Pazartesi

AKP’nin 2023 hedefleri/vaatleri ve iktisadî gerçekler

 


 
 
AKP’nin 2023 hedefleri/vaatleri ve iktisadî gerçekler


Aziz Dolu Atabey
 

İktisadî buhranlardan (crises) ve her ne kadar merkez sağ partiler dense de özelinde liberal/Batıcı olan siyasî akımların kısır partilerinden -affedersiniz- kısır çekişmelerinden bıkıp usanan dahası sol/sosyalist cephe üzerinden kurgulanan 28 Şubat tiyatrosu ile dinci eğilimlere yöneltilen Türk seçmeninin onay vermesiyle iktidara gelen AKP haklı veya haksız gerekçelerle uzun süre enkaz edebiyatı yaptı bildiğiniz üzere. 
 
 
 
Enkaz diye nitelendirdikleri ülkede satıp savılan fabrikalar, limanlar, madenler… ve saçıp savrulan paralar ise “enkaz”, “reklam arası” gibi seviyesiz ve hatta densiz nitelendirmelerde bulundukları cumhuriyetin 80 yıllık birikimiydi. Makarna keselerinden gözler kamaşıp, kömür torbalarından ufuklar karardığı için bütün çıplaklığı ile ortada duran bu gerçeği kimse gör(e)medi ne yazık ki..



Dünü mağdur, bugünü mağrur AKP’lilere göre iki cumhuriyet vardı; kendilerinden önce ve kendilerinin dönemi… 
 
 
Tavan yapmış bir kibir (libido) de cabası.. 
 
 
Civciv yumurtadan çıkmış, dönüp kabuğunu beğenmemiş hesabı.. AKP iktidara gelir gelmez kimi çevrelerin tanımlamasıyla çarpıcı (schock/şo:k) gelişmeler birbirini izledi. AB uyum yasaları, açılımlar, özelleştirmeler, yollar-köprüler… Örneğin AKP tarafından hazırlanan 10. Kalkınma Planı’ndaki 2023 hedeflerinden/vaatlerinden bazıları şunlardı:
 

¬ GSYH (toplam iktisadî üretim) 2 trilyon dolar
 

¬ Dışsatım (ihracat) 500 milyar dolar
 

¬ Kişi başına düşen millî gelir 25 bin dolar
 

¬ İşsizlik oranı % 5
 

Yıllık bazda olacağı öngörülen bu hedefler/vaatler gerçekten de çok iddialı söylemlerdi. Ayağı yere basmış basmamış kimin umurunda… Perşembenin gelişi, çarşambadan belli olur diyen atalara rahmet!..



Yarışın son düzlüğüne giren ve 18 yılda geldiği noktayı göstermesi açısından oldukça çarpıcı olan AKP’nin 2020 yılına ilişkin iktisadî (economic) verileri ise şu şekilde:
 

¬ GSYH (toplam iktisadî üretim) 5 trilyon 47 milyar 909 milyon Türk Lirası.. TL cinsinden yazdığımız bu veriyi 2020’nin yıllık dolar kuru ortalaması olan 7,04’e bölüp; dolar cinsini hesaplayabilirsiniz. Neyse, o güzel aklınızı yormayalım. 717 milyar dolar.. GSYH tutarı 2019’da 760 milyar dolar iken, 2020’de 43 milyar dolarlık bir azalma söz konusu bu arada..
 

¬ Dışsatım (ihracat) 169,5 milyar dolar.. 500 milyar dolarlık hedefin 3’te 1’lik oranını zar zor tutturabilmiş bir AKP yönetimiyle karşı karşıyayız.


¬ Kişi başına düşen millî gelir 60 bin 537 Türk Lirası.. Bu tutarı 2020’nin yıllık dolar kuru ortalaması olan 7,04’e böldüğünüzde kişi başına millî gelirin 8.599 dolar olduğunu görürsünüz. 2019’da bu tutar 9.127 dolar idi. Haliyle bir önceki yıla göre kişi başına düşen millî gelirde 528 dolar yani 3.717 lira 12 kuruş’luk bir azalma söz konusu.. 
 
 
Bu azalma 3-4 yerden maaş alan zübükleri etkilemeyebilir ama asgarî ücretle ailesini geçindirmeye çalışanlar için çok büyük kayıp.. 
 
 
Asgarî ücretliler demişken.. Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2014 yılında paylaştığı resmî verilerine göre Türkiye’deki kayıtlı (SGK’lı) işçi sayısının % 40’dan fazlası asgarî ücret çalışanı idi. Ve ilgili bakanlığın o tarihten sonra bir daha veri açıklamamasına rağmen bu oranın -kaçak işçi çalıştırmaları, kayıt dışı (gündelikçi) çalışanlar vb. ile birlikte- şimdilerde % 60’ları bulduğu dillendirilmekte.. 
 
 
Ülkede, emek sömürüsü almış başını gidiyor.
 

¬ İşsizlik oranı %13,2 olarak açıklandı. Bu resmî veri de gösterdi ki 2023 hedeflerinin/vaatlerinin iki katından fazla bir sapma söz konusu.. Üstelik de AKP yönetiminin -lise açar gibi- her ile açtığı üniversitelerin genç izsizliğini ötelemek suretiyle resmî veriye sağladığı olumlu katkıya rağmen..



Şu durumda AKP’nin, 2023 hedeflerinin/vaatlerinin çok uzağında kaldığı/kalacağı açıkça görülüyor. Bunlara bir de Türkiye’nin Kasım 2002’den Mayıs 2021’e kadar olan süreçte yıldan yıla artarak gelen Türkiye’nin toplam (brüt) dış borç verilerini eklerseniz, cin çarpmışa dönersiniz. 
 
 
 
Öyle ya, üretmeden tüketirseniz ve dahi tüketmeye devam ederseniz -sayenizde- 460 milyar doları bulan Türkiye’nin toplam dış borcunu -hadi kapatmanızdan da geçtik- nasıl döndüreceksiniz? 
 
 
Başka ülkeler misal yanıbaşınızdaki batık Yunanistan bile yıllık % 4-5 faizle borçlanırken; onun iki katı maliyetle borç alarak Çin’e vd. ülkelere çarpılmanız da cabası..
 
 
 
 Sahi “Bugün borç alan, yarın emir alır.” diyen hangi padişahtı? Hani Osmanlı torunusunuz ya… O açıdan şey ettik!.



Muska ve keramet öyküleriyle beyni iğfal edilmiş; okuyup araştırmayan, düşünüp sorgulamayan bir topluma siyasî fırka (party) başkanlarını kolaylıkla veli (çoğulu; evliya..) yani ermiş diye yutturabilirsiniz. 
 
 
 
Tıpkı İngiliz işgal ordusu komutanı Allenby’ye “el-nebi” diyen Filistinli safsalaklar örneğinde olduğu gibi!.. Peki aklı başında bir Arap’a göre Allenby ne olmalıydı? Ecnebi yani yabancı!.. 
 
 
Oysa onlar 751’den bu yana arkalarını kollayan -Müslüman- Türkleri yabancı saymayı yeğlemişledi. 
 
 
Dahası atadan kalma topraklarını yüksek (fahiş) fiyattan Yahudilere satmış ve aldıkları paraları yine bir başka Yahudi’nin gazinosunda yemişlerdi. 
 
 
Şimdilerde yersiz yurtsuz kalan torunları dipçik yiyor!.



Son olarak 1400’lerin sonundan 1900’lerin başına kadar geçen süreçte -neredeyse- devlet yönetiminden dışlanmış hatta horlanmış olan Türkiye Türklüğüne naçizane öğüdümüz, önerimiz… 
 
 
 
Devleti çıkar kümelerinden (hizip, group) alıp; size veren Atatürk’ün değerini bilin. 
 
 
Devletinize sahip çıkın. 
 
 
Oy kullanırken torunlarınızı düşünün. Orhun anıtlarında da yazdığı üzere oluk oluk kanınızın akmasını; kızlarınızın cariye, kızanlarınızın köle olmasını istemiyorsanız şayet.. 
 
 
Millî şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un dileğinin (dua), yakarışının Tanrı katında kabul görüp görmediğini bilmiyorsunuz sonuçta..



Aziz Dolu Atabey

Serik/Sarıobalı





11 Şubat 2020 Salı

Diyanet'i karıştıran olaylar!





 

Diyanet'i karıştıran olaylar!

 

Batuhan Çolak



Diyanet İşleri Başkanlığı son yıllarda en çok tepki çeken kurumlardan biri haline geldi.


AK Parti'nin Diyanet İşleri Başkanlığı'na getirdiği ilk isim Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'ydu.


Bardakoğlu yaklaşık 7 yıl görevinin başında kalırken; Cuma hutbelerine siyaset sokulmadı, FETÖ'nün Diyanet içindeki faaliyetleri konuşulmadı, Diyanet'in kurum kültürü zor da olsa korundu.


Ancak bu durum hükümeti rahatsız ediyordu. Bardakoğlu, Diyanet'in Cumhuriyet'in bir kurumu olduğu ve liyakat sisteminin bozulmaması gerektiği üzerindeki ısrarı AK Parti'den tepkiyle karşılanıyordu. "Bizim zor günlerimizde siz olmayacaksanız ne anlamınız kalıyor, bizi buraya halk seçti, getirdi, sizin de destek vermeniz gerekiyor" gibi baskılar Bardakoğlu'nu bunaltmıştı.




O günlerde, Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik algı operasyonları da devam ediyordu.


Bardakoğlu, "Atatürk'ün Diyanet İşleri Başkanlığı'na verdiği önemi ve itibarı bugüne kadar hiçbir zaman görmedik. O yüzden resepsiyonlara katılmayı uygun görmüyorum. Onun için iyi giyimliler arasında, sırada yürüyen bir kişi olmayı ben kurumuma ve konumuma karşı haksızlık olarak görüyorum" sözleriyle çarpıcı bir çıkış yapmıştı.


Ama bu çıkış cezasız kalmayacaktı. Diyanet'in birçok alanda gücü azaltılırken, kurum içinde Bardakoğlu aleyhine bir kadrolaşma ve atama zinciri gerçekleşti.


Bardakoğlu daha fazla devam edemeyeceğini anlayarak, istifasını verdi.


İşte o günden itibaren Diyanet, tamamen siyasetin kanatları altına girdi.


Siyasallaştı, liyakat ortadan kalktı.



Diyanet'i kuran Atatürk'e, Diyanet içinden hakaret ediliyor, Cuma hutbelerine siyaset karışıyor, lüks merakı her yanı sarıyordu.


Mehmet Görmez'in başkanlığı döneminde kendisine alınan Mercedes marka lüks makam aracı günlerce konuşulmuş, Erdoğan ise "çerez parası" olarak değerlendirmişti.



Diyanet İşleri'nın mevcut başkanı Ali Erbaş'ın yaptığı son açıklama epey konuşuldu.


Erbaş, Peygamber Eefendimiz Hz. Muhammed'e dayandırarak "Bir kuş yuvası kadar mescid yapan ve bu mescidlerin yolunu açan Kur'an kurslarına, Kur'an eğitim merkezlerine katkı sağlayan insanlara karşılığı cennette verilecektir" açıklaması yaptı.


Hz.Muhammed'in böyle bir sözünün bulunup bulunmadığı tartışması bir yana, sadece Kur'an kursu üzerinden cennetin müjdelenmesi İslam'a da aykırı... 


Ama Ali Erbaş için sorun yok!


Neyse, konumuz bu değil.


Konumuz Diyanet'te neler olduğu...


Diyanet'in siyasallaştığından, liyakatın ortadan kalktığından bahsetmiştik.


Ama kurumun içinde hâlâ direnen isimler ve yaşananlara tepki gösterenler var. Prof. Dr. Ramazan Muslu bu isimlerden biri.


 Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı... 


Kurumda başkandan sonra gelen ikinci kişi. Ama yaşananlar onu bile isyan noktasına getirmiş olmalı ki ani bir kararla sessiz sedasız istifasını verdi. İstifa kamuoyuna duyurulmadı.


Muslu'nun istifasının arkasında çok ciddi olaylar var.


Bunlardan biri Diyanet İşleri Başkanı'nın eşi Seher Erbaş'a tahsis edilen araç. Başkan Ali Erbaş'ın onayıyla Seher Hanım'a Diyanet'in araçlarından biri veriliyor, üzerine bir de şoför. Olay kurum içinde bazı isimlerin "doğru değil" çıkışıyla tartışılıyor. Bunun üzerine araç geri çekiliyor.


Sonrasında ne mi oluyor?


Diyanet Vakfı'ndan Toyota marka bir araç getirilip, Seher Hanım'ın kullanımına veriliyor. Aracın piyasa değeri 140 bin lira civarında.


Diyanet Vakfı'nın parası nereden geliyor? Tabi ki camilerde toplanan paralarımızdan... Hani her Cuma çıkışı Diyanet'in talimatıyla toplanan paralar var ya... Onların büyük bir kısmı bu vakfa aktarılıyor. Geri kalanı cami derneklerinin kontrolünde. Onların da nasıl harcandığını bilen yok.


Diyanet ile ilgili bilgiler bunlarla sınırlı değil tabi ki...


Diyanet İşleri Başkanı, Ankara Bilkent'te 3 katlı bir villada yaşıyor. Bu konut, Diyanet İşleri Başkanlarına ait. Ama Ali Erbaş'a yetmemiş olacak ki, İstanbul müftüsünün kullandığı konut da boşaltılıyor. Müftüye "sen çık" diyorlar. 


İstanbul'un kalburüstü yerlerinden biri olan Florya Şenlikköy mahallesinde dairenin içine epey bir tadilat yapılıp, Diyanet İşleri Başkanı'nın kullanımına veriliyor. Oysa bugüne kadar daireyi İstanbul müftüleri kullanıyordu. Buranın tadilat giderlerinin de Diyanet Vakfı üzerinden karşılandığı ifade ediliyor. Çünkü dairenin mülkü vakfa ait.


Asıl bomba Viyana'da yaşananlar.


İddianın sahibi "Ankara Kuşu" isimli Twitter hesabı.  


İddiaya göre, Diyanet Vakfı'nın Viyana sorumlusu akçeli işlere bulaştığı için görevden alınıyor. Bunu sindiremeyince Viyana'da para karşılığı bazı kadınlarla birlikte olduklarını itiraf ederek Diyanet İşleri Başkanlığı'nda çalışan 3 kişinin adını veriyor.


Soruşturma başlatılıyor ve olaya karışan 3 kişi de ihraç ediliyor.


Diyanet'te tüm bunlar yaşanırken önceki gün Başkan Ali Erbaş'ın Kur'an Kursu açıklaması aklıma geliyor.


İçim daha da sıkılıyor.




https://www.yenicaggazetesi.com.tr/diyaneti-karistiran-olaylar-54833yy.htm 



4 Şubat 2020 Salı

İslamcıların Amerika, Para ve Şehvet Aşkı

 
 
 
 
İslamcıların Amerika, Para ve Şehvet Aşkı
 
 
Yusuf Dülger
 
 
 
Bilmeliler ki, dünkü dinciler ve siyasal İslamcılar köprüyü geçinceye kadar kendilerine “Dayı” diyenleri ilk fırsatta nasıl uçuruma atmışlarsa, bugünküler de aynısını yaparlar ve yapacaklar.
 
 

Şu yazacaklarıma samimi ve dürüst Müslümanlar alınmasınlar. 
 
 
Benim kastettiklerim; siyasal İslamcılardır, hırsız ve ahlaksız dincilerdir.
 
 
 
Ankara’da, Torunlar Enerji’ye ait Başkentgaz şirketi vergi kaçırmak amacıyla 8 milyon dolar gibi bir parayı Kızılay’a hibe ediyor. 
 
 
Anlaşmalı olarak yapıldığı söylenen bu paranın 75.000 dolarını Kızılay kendisi alıyor, kalan 7.925.000 ABD dolarını “Ensar Vakfı”na veriyor. 
 
 
Ensar Vakfı da bu parayı Türken Vakfı’na aktarıyor. 
 
 
Yönetiminin kimlerden oluştuğu ve kimin yönlendirdiği bilinen Türken Vakfı da bu parayı New York merkezli Manhattan’da yaptırdığı lüks bir yurda gönderiyor.
 
 
Bu olaya, Ensar Vakfı’nın siciline, Kızılay’ın başındaki kişinin düşüncelerine, Kızılay’ın Beypazarı Sorumlusu hakkındaki gelişmelere, siyasal İslamcıların Amerikan emperyalizmi ve ABD doları ile olan ilişkilerine baktığımız zaman aklımıza şunlar geliyor:
 
 
Ensar Vakfı siyasal İslamcı bir vakıftır. Siyasal İslamcılık “dini hizmet, fakir öğrencilere yurt” gibi gerekçelerle, günümüze kadar hep “Dindarlık” üzerine bir toplum inşa etmeye çalışan, devlet kontrolünden uzak eğitim-öğretim modelleriyle “İmanlı Nesil-Altın Nesil” yetiştirme iddiasıyla çalışan bir vakıftır.
 
 
 Kontrolsüz/Kapalı yapılanmalarda her türlü ahlaksızlık söz konusu olabildiğinden, bir süre önce Ensar Vakfı’nın bir hocası vakfın Karaman Şubesi’nde oğlan çocuklarımızı kirletmiş ve bu çirkin olay örtbas edilmişti. 
 
 
Hatırlayın, zamanın ilgili bir bayan bakanı bu iğrenç olay için: “Bir kerede bir şey olmaz” demişti.
 
 
Bugün Kızılay’ın başında bulunan kişi:
 

“Fethullah Gülen Hocaefendiye acil şifalar dilerim” diyerek FETÖ terör örgütüne yakın, F. Gülen gibi bir CIA ajanının sevdalısı olduğunu ortaya koymuştur.
 
 
 
Kerem Kınık adındaki bu adam Atatürk’ün: “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü, “Yurtta sulh, vicdanda sulh” olarak tahrif etmiş, Atatürk’e karşı olan olumsuz tavrını ortaya koymuştur.
 
 
Bu adam: “Amerikalı bir arkadaşım Türkiye’de okuyan çocuklarının kendilerini Türk sandığını söyledi” diyerek Türk’e ve Türk milletine karşı olan mesafesini ortaya koymuştur.
 
 
Bu adam vergiye tabi bir parayı Kızılay aracılığıyla o malum vakfa aktararak vergi kaçakçılığına yardımcı olmuştur.
 

Ortaya yeni çıkan bir habere göre: Kızılay’ın Beypazarı sorumlusu A.K., ilçesindeki bir Kuran Kursunda yatılı okuyan 14 yaşındaki bir oğlan çocuğunu 5 yıl süreyle taciz etmiştir. 
 
 
Yani Kızılay’ın kendi çalışanlarında da lanetli suç işlenmektedir. 
 
 
Sormak lazım: Dinci ve siyasal İslamcı kişi ve kuruluşlardaki Lut Kavmi’nin melun fiili neden durmadan işleniyor?
 
 
Hepimizin alın teri paralarımız elden ele, kurumdan kuruma aktarılarak: Neden Amerika’daki bir inşaata gidiyor, o inşaat neden “Yatılı” bir yurt oluyor?
 
 
 Ahlaksızlık din-ahlak sömürüsüyle kolay yapıldığı için mi temiz paralarımız iğrenç yerlere gidiyor, bir düşünelim.
 
 
Sonra, bizim paralarımız neden “Yurt için” Amerika’ya gidiyor?
 
 
 Türkiye’deki yurt ihtiyacımız karşılandı da, sıra Amerika’ya mı geldi? 
 
 
Bu dincilerin ve siyasal İslamcıların Amerika sevgisi, Amerika bağı, Amerika yatırımı neden! 
 
 
Gördüğünüz gibi Siyasal İslamcılık demek, dincilik demek aynı zamanda Amerikancılık demektir. 
 
 
Hani bu siyasal İslamcılar ve dinciler Amerika karşıtı, Amerika düşmanı idiler? 
 
 
Demek bunlar yalancı ve münafık! 
 
 
Size bir başka gerçeği hatırlatayım: Kendi coğrafya ve kültürümüzü bırakarak Amerika’ya giden, Amerika da okuyup yetişen insanların büyük çoğunluğu “Amerikancı, Ilımlı İslamcı” olup çıkıyor. 
 
 
Dahası, böyleleri aynı zamanda yurduna ihanet eden bir CIA ajanı oluyor.
 

Dincilerin ve siyasal İslamcıların sözde tövbelerine, “Allah affetsin” demelerine ve efelenmelerine bakıp da: “Bunlar milli oldular, bunlar Amerika’ya kafa tutuyorlar, bunları ayakta tutalım, bunlarla milli cephe kuralım” diyenler yanılıyorlar. 
 
 
Çünkü bu siyasal İslamcılar kalıpsız. 
 
 
Çünkü bu dinciler omurgasız. 
 
 
Bu dinciler ve siyasal İslamcılar devrimci, yurtsever ve Atatürkçü olan kişi ve oluşumları bile kandırıyorlar. 
 
 
Bilmeliler ki, dünkü dinciler ve siyasal İslamcılar köprüyü geçinceye kadar kendilerine “Dayı” diyenleri ilk fırsatta nasıl uçuruma atmışlarsa, bugünküler de aynısını yaparlar ve yapacaklar.