islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2021 Perşembe

Kötünün kötüsü ''din simsarlığı''





 
Kötünün kötüsü ''din simsarlığı''
 

A. Yağmur TUNALI
 

Batı, dinin siyasete karışmasını uzun ortaçağlar tecrübesinden sonra başarabildi. Zorlu bir süreçtir. Bizde Ruhban Sınıfı olmamasına rağmen din adamlarının rolleri benzemiştir.
 
 

Tasavvuf tarafında durum farklıdır. Çünkü tasavvuf, yaradılışı din üzerinden yorumlarken dayatmaz, yaftalamaz, suçlamaz. Türk'ün karakteri tasavvufta kendisini bulur. Yılmaz Öztuna üstadımız "Osmanlı tarihinden tasavvufu çekerseniz, o büyük başarıların ardındaki ruh çekilir." meâlinde sözler ederdi. Osmanlı sisteminde son devre kadar tarikatların siyasete karışması düşünülemezdi. Yılmaz Öztuna bu konuda da şu formülü tekrarlardı: "Osmanlı saltanatı tekke ve zaviyeleri yürütenlere der ki, 'Ben dünya sultanıyım, sen gönül sultanısın.'" Bu çerçevede kalmak kaydıyle ve belli kontrol mekanizmalarıyla faaliyet gösterirlerdi. Babai isyanlarından, Selçuklu tecrübesinden sonra kurulan Osmanlı, tekkeler için böyle bir tedbir geliştirmiş ve güçlü dönemlerinde titizlikle uygulamıştı. 
 
 

Ne çare, o güzelim insan yetiştirme merkezleri de medrese etkisi ve başka sebeplerle bozuldu. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından yıllar önce bozulmuştu. Konumuzun bir tarafında bu bozulma da var. Fakat asıl mesele yaygın eğitim-öğretimde, sisteme hâkim olan yapıdadır. Bunun için medrese sistemine ve sonuçlarına bakmak lazım. Kısadan söyleyelim: "Medreselilerden çok çektik". Bu türden din ulemamız, Rabbânî'den Kadızâdeliler'e, devamları Birgivî'den Vânî Mehmed Efendi'ye kadar devleti çok uğraştırdılar. Kudretli zamanlarımızda da devlete nüfuz ederek canımızı yaktılar. İslam Ansiklopedisi'nden sadece Kadızâdeliler maddesini okuyan bile bunu görür ve bugün olanları da anlamaya yaklaşır.
 
 

Hatırlayalım



Son iki asır içinde devletimiz her bakımdan zayıfladı. Makam mevki hırsı galip gelen din adamlarının etkileri arttı ve başımıza açtıkları belâlarla boğuştuk. Düşmanla baş etmekten çetindi. Din her zaman yüze tutamak edilen bahaneydi. Şimdi olduğu gibi, gayeleri her zaman dünya saltanatıydı. Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet, bu yaşananlardan sonra işi sıkı tutmak istedi. Atatürk'ün din ve devlet işlerini birbirinden keskin çizgilerle ayırmak istemesi bu "devlet aklı"nın sonucudur. Bunları bilecek ve konuşacağız.
 
 

Bugünden farkı belirtmek için bir hususu bilmemiz lazım: Din simsarları Osmanlı'dan beri devlette hiçbir zaman tam hâkim olamamışlardı. Çünkü Osmanlı Hanedanı ve kurucu irade bu selefi anlayışlara hiçbir zaman yakın olmadı. Gelişen dünya şartlarına uzak din görüşünde değillerdi. Şimdi yaşadığımız, devletin tepesindekilerin bu anlayışta veya bunlara teslim olmasıdır. 
 
 
 
Bu hususa özellikle dikkat gerek: İhvan ve sair selefi anlayışlarla hayatımızı saran zihniyet bizde merkez fikir olamazdı. Yani, Türk toplum ve idarelerinin yabancı olmasa da bütünüyle yakınlaşmadığı, sıkça çatıştığı ve daima mücadele ettiği, başkalaşmış bir din yorumu karşısında olduğumuz açıktır. Dolayısıyla bu hâlin sürmeyeceği de bir tarih ve millet gerçeğidir.
 
 

İmam odur
 
 

Tarihe bakmak bu hâle nasıl düştüğümüzü görmek için gerekli. Son günlerin Ayasofya tartışmaları üzerine Klasik Osmanlı Dönemi'nin imam özelliklerini hatırlarsak dediklerim daha net düşünülür. Yeni harflerle de basılan Kanuni ve Fatih Vakfiyeleri'nde görevlilerde aranan özellikleri okuyan başka bir toplumdan bahsediyor zanneder. Uygulandığına dair kayıtları görünce şaşkınlığı büsbütün artar. Kanuni'nin Süleymaniye Vakfiyesi'ndeki görevli tariflerinin her biri için böyledir. İmamları şöyle tarif ediyor: "İki İmam; şerefi, temsil kudreti ve kültürüyle bilinen(nebih), yaşama pratiğini, değerlerini, hayata dair ölçüleri bilen, hak gözeten (fakih), dinin emirlerine sımsıkı bağlı, konulmuş usul ve ilkelere göre (şeriat) amel eden, Hâfız, sesi güzel, Kur'ân'ı düzgün ve güzel okuma kurallarını(tecvid) ve namazla ilgili meseleleri iyi bilen, zerâfet ve nezâket ehli kimseler.."
 
 

Nebih, fakih ve tecvid kelimelerini açarak vermek dışında Vakfiye'den sadeleştirerek aktardım. Fatih Altaylı ve başka köşe yazarlarının verdiği, "kendisi yakışıklı ve eşi güzel olacak, lisan bilecek" gibi hususlar Vakfiye'de yoktur. Ancak onlar da yanlış değildir. Çünkü çok yaygın rivayetlerdir. Ciddi yayınlara geçmesi, öteden beri anlatılması ve aktarılması belirtilenlere eklenen vasıflar olduğunu düşündürür.
 
 

Bu metinde geçen "zerâfet ve nezâket ehli" ibaresi önemlidir. Bu iki kelime bütün bir hayatı idare eden düşünüş, söyleyiş, tavır alış ve davranışları ifade eder. İncelmiş bir insan tipini ve yaşama anlayışını gösterir. Bugün, imamları geçtik, din alanında temsil görevi üstlenenler arasında nezaketi ve zarafetiyle öne çıkan kişiler varsa da enderdir. Nadir demiyorum, enderdir.
 
 
 
 Son yıllarda önemli yerlerde görev verilenler arasında bulunmadığını her gün bir vesileyle görmek talihsizliğini yaşıyoruz. Din dilinde ve hâlinde kabalık hâkimdir. On aydır, Osmanlı'nın camiler hiyerarşisinde birinci sıraya koyduğu Ayasofya sahnesinde yaşananlar aynadır. En hafif ifadeyle bu kabalığın hakarete çevrilen, hakikati baltalayan ileri bir örneğidir.

19 Nisan 2021 Pazartesi

Gizli din taşıyan Müslümanlar!

  


 

 Gizli din taşıyan Müslümanlar! 

 

Arslan Bulut


 

Türkiye, ekonomik, sosyal, siyasi ve askerî açıdan çok büyük bir dönüşüm yaşıyor. Sarıklı amiral vakası, bunun işaretidir.

 

Dönüşüm hamlelerinin temelinde "ümmet olma bilinci" var! Türk Milleti'nin bugünkü nesilleri, ümmet olma halini, "Türk Milleti'ndenim, İslam ümmetindenim" diye öğrenmiştir. 

 

 Dolayısıyla Ramazan ortamında olsa bile TRT'nin bir dini programında, millet olma bilinci bir kenara bırakılırken "ümmet olma bilinci"nin oluşturulmasından bahsedilmesi masum bir girişim değildir.


Yine camilerin okul olarak görülmeye başlanması ve yetişecek çocuklara ümmet bilinci verilmesinin ana program haline getirilmesi, İslami bir çabanın eseri değildir!


Savunduklarıyla ve yaptıklarıyla, camileri, Millî Eğitim'e bağlı okullara alternatif hale getirmeye çalışıyorlar. Kıbrıs'taki krizin sebebi de budur. 

 

Kur'an kurslarında yetişen çocukları yakından incelerseniz, çoğunlukla Allah'a kul, Hz. Peygambere ümmet olarak değil, tarikatın kurucusuna kul, şimdiki önderine ümmet haline geldiklerini tespit edersiniz. 

 

Tarikatlar, cemaatler, ruhban sınıfı haline gelmiş durumdadır. İslam'da ruhbanlık taslamak, kendi yolunu Allah'a giden yol olarak göstermek, Allah'a şirk koşmak demektir. Zira İslam'da Kur'an'ı anlayarak okumak esas olduğu gibi, Allah ile kul arasında hiçbir aracı kabul edilemez. 

 

İslam'a göre peygamberlerin görevi de sadece tebliğ idi...


Bir de uzun zamandan beri ülkeyi yöneten siyasi kadronun veya muhalefetin içinden birilerinin "Andımız"dan yani "Türk'üm, doğruyum"dan rahatsız oldukları, hem aldıkları kararlarla hem de söylemlerle sabittir!


AKP'nin bir dönem İstanbul İl Başkanlığı'nı yapmış, sonra da milletvekilliğine terfi ettirilmiş zat, "AKP sayesinde, hepimiz Türk olmaktan kurtulduk" diyebilmişti.


Esasen bu zihniyetin temelinde, etnik ırkçılık vardır. Dünyaya ırk penceresinden baktıkları için bir milletin ferdi olma durumunu içine sindirememişlerdir. 

 

Yani, 72 milletten veya ırktan oluşan ABD halkı "Amerikan milleti" olmayı şerefle kabul ediyor ama bizim etnikçiler, Türklüğü bir dayatma olarak görüyor! 

 

Türklüğe karşı savaş açamadığı zaman da "ümmet bilinci"ne veya "İbrahim milleti" çatısına kaçıyor!


Bütün bunlar bir tarafa, Orta Doğu'da sadece Türk kimliği değil Arap ve Fars kimliği de hedef alınmıştır. Bunu bizzat, Büyük Orta Doğu Projesi'ne son şeklini veren Bernard Lewis'ten dinlemiştim. 

 

Lewis, 1996 yılında İstanbul'da, "Orta Doğu kimliği üzerine" konulu bir konferans vermiş ve Türk, Arap, Fars gibi kimliklerin yerini Orta Doğu kimliğinin alabileceğini söylemişti.


Yapı Kredi Bankası tarafından bu konferans için Türkiye'ye getirilen Lewis, bir "Orta Doğu kimliği" oluşturulabileceğini söylemiş ve bu coğrafyadaki kimliklerin yapay olduğunu iddia etmişti. 

 

O tarihten sonra Türklükle uğraşan yerli yabancı herkes, Türk kimliğinin yapay olduğunu iddia etmişti. Yalnız "Türk tarihinin hakkından gelmek" gerektiğini de biliyor ama bunu başaramıyorlardı.


Şimdi Rauf Denktaş'ı Sampson'dan kaçarken gösteren dizi yayınlamak gibi hamlelerde bulunabiliyorlar! Bozkurt amblemli Türk Mukavemet Teşkilatı'ndan bahseden yok!

 

 
Lewis, konferansın sonuna doğru, bir düğmeye basarak bölgenin haritasını göstermişti. Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, Yemen ve Körfez ülkelerini gösteren dik bir harita... 

 

Bu harita, Tevrat'ta vaat edilmiş topraklar olarak geçen bölgeyi kapsıyordu ve İstanbul veya Kudüs merkezli olarak kurulması planlanan Orta Doğu Birleşik Devletleri'nin yani Büyük İsrail'in haritasıydı.


Kısacası, Türk kimliğiyle uğraşan sözde Müslümanlar aslında Büyük İsrail Projesi'ne hizmet etmektedir! Bir kısmı bunu bile bile yapmaktadır. 

 

Çünkü gerçekte gizli din taşımaktadırlar, Müslüman değillerdir!

 

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/gizli-din-tasiyan-muslumanlar-58839yy.htm

12 Mart 2021 Cuma

Eğitimi tarikatlara bırakmak




 
Eğitimi tarikatlara bırakmak

 
 
Ahmet GÜRSOY
 
 

Gazetelerde ve haber sitelerinde yayınlanan bir haber, ilgimi çekti. Haberde deniliyor ki: "Millî Eğitim Bakanlığı yine Tarikatlara Emanet."Bunda ne var diyenler olabilir. 
 
 
 
Bırakın Millî Eğitim Bakanlığı'nı Diyanet'in bile tarikatlara emanet olmaması gerekir.Neden?Tarikatlar çok mu kötü kurumlar?Hayır, tarikatlar, dini içerik üretimi açısından tartışılacak birer kurum olsalar da, İslam kültürünün kendi içinden doğmuş ve tarihsel süreçte, siyasete, topluma ve kültüre etki etmiş, yön vermiş kurumlardır. Varlık göstermesinin, kendini ifade etmesinin bir mahsuru yok.
 
 
 
Mahsurlu tarafı, tarikatın anladığı dini içeriğin, getirilip bütün topluma dayatılmasıdır. Tarikat dindarlığı, daraltılmış, inceltilmiş, toplumsal kesimlerin her alanda yaşaması mümkün olmayan dini içerikler sunar. 
 
 
 
Ve insanı; tek biçim, tek kalıp, tek doğruya iman etmesi gereken canlılar olarak görüp, bu doğru saydıklarını da kerametle ilişkilendirip, tartışılmasını günah sayan, oldukça sınırlandırmış bir hayat sunar.
 
 
 
Tarikatın "yol" edindiği tasavvuf, hem diyanetin ve hem de edebiyatın konusudur.Okullar bunu öğretebilir. Ancak, eğitimi, tarikatlar üzerinden verirseniz ortaya burada izahı zor bir toplum çıkar. 
 
 
 
Günümüzde tarikatlarda verilen dini eğitim dâhil, örgün eğitiminin en temel problemi nedir biliyor musunuz?Söyleyeyim: Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Görmez, bir konferansında "günümüzde dindarlık ahlak üretmiyor" diyor.İşte temel problem budur.
 
 
 
Tarikatların/tasavvuf ehlinin geçmişine bakın. Fani dünyayı değersizleştiren birer Allah dostudurlar. Parayla, pulla ilişkileri yoktur. Bir hırka, bir lokma. Birer doğruluk, dürüstlük ve ahlak abidesi kimselerdir. 
 
 
 
Bir de içinde yaşadığımız döneme bakın. Bırakın fani dünyadan el çekmeyi, tam tersine, ihalelere giriyor. Sahibi olduğu şirketlerde çalışanları işten atıyor, sendikalaşana kızıyor, bir devlet kurumunda işe girecek üyesine "hamili kart" yazıyor.Hani İslam'ın üzerine titrediği kul hakkı?Yandı bitti kül oldu.
 
 
 
Aynı şekilde diplomalı ilahiyatçıların ve imam hatiplilerin bürokraside, siyasette hâkim olduğu süreci yaşıyoruz, değil mi?Evet..Öyle ise bu ülkede hepimiz ne diye adalet arıyoruz?Neden hukuksuzluklar her gün gündemin en başında yer alıyor?N'oldu mübarek İslam'ın ahlakına? Bu insanlara neden tesir edemedi?
 
 
 
İçinde bulunduğumuz süreçte dindarlık, dini gerekçe göstererek, kitleleri iktidarın arkasında tutmaya yarıyor.  Eski Diyanet İşleri Başkanı Görmez Hoca'nın haklı tespitiyle "Dindarlık ahlak üretemiyor." Ancak siyaset üretiyor.Tıpkı Ayasofya imamının davranışlarındaki gibi.Tıpkı Ebu Bekir Sifil türü, ilahiyatçı olduğu söylenen kimselerin davranışlarında kesinlikle görülmediği gibi.
 
 
 
Bakınız, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, eğitimcilerin tamamının bir yere not edip, okuyup okuyup üzerinde bir kere daha düşünmesi için nasıl bir tespitte bulunuyor:       "Medrese denilince daha çok, 11. yüzyılda Abbasiler döneminde vezir Nizâmülmülk'ün açtığı Nizâmiye Medreseleri hatırlanır. Bu medreseler, katılığıyla bildiğimiz Şâfiîlik ve Eş'arîlik anlayışını güçlendirmek için kurulmuş, yenilik karşıtı geleneksel zihniyetin öncüsü olmuştur. 
 
 
 
Aynı katılık, yenilik karşıtlığı, ilmî ve fikrî gerilik, Osmanlı medreseleriyle İslam dünyasındaki benzerlerinin hâkim karakteri olarak günümüze kadar devam etmiştir. 
 
 
 
Halen birçok İslam ülkesinde yaşanan geri kalmışlık, hoşgörüsüzlük ve sair kronik sorunların başta gelen yapısal nedeni, sözünü ettiğim ulema zihniyetince medreselerde verilen geleneksel din eğitimi ve öğretimidir." Bu görüş, tarihsel gerçekliğe dayalı. Eğitim tarihi okuyan herkes bunu bilir.        
 
 
 
Tarikat eğitimi, Çağrıcı Hoca'nın söylediklerinin çok daha daraltılmış, hayatın pek çok alanında yaşanması imkânsız olanları içeriyor. 
 
 
 
Millî eğitimi bunlara teslim etmek, ülkeye, tarihe, geleceğimize yapılan en büyük kötülüktür. Ancak Türkiye çöksün isteyenler bunu yapabilir. 
 
 

8 Mart 2021 Pazartesi

CAMİ HAZİRELERİ TARİKAT VE CEMAATLERE Mİ TAHSİSLİ?

 


 
 
CAMİ HAZİRELERİ TARİKAT VE CEMAATLERE Mİ TAHSİSLİ?

 
Ömer Sağlam


İstanbul’a yaptıkları hizmetten çok 15 Temmuz 2016 günü yaşanan hain ve alçak darbe girişiminden sonra “Hainler Mezarlığı” kurmaya kalkışmasıyla[1], Diyanetin itirazı üzerine de dikmiş olduğu tabelayı kaldırmasıyla[2] belleklerde yer eden İBB Eski Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 14 Şubat 2021 günü Fatih Camii Haziresi’ne defnedildi malum.[3]
 
 

Bir hafta sonra olmak üzere; 21 Şubat 2021 günü bu sefer, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç ve bir zamanlar ismi “Alo Fatih” söylemiyle medyada günlerce tartışma konusu olan kişinin o olduğu iddia edilen[4] iş adamı Fatih Saraç’ın babaları da olan din adamı Muhammed Emin Saraç da Fatih Camii Haziresi’ne defnedildi.[5]
 
 

Bu gidişle korkarım, cami hazirelerinde bulunan padişah, şehzade, hanım sultan ve din ulularının türbeleri ve mezarları başka yere nakledilip, buralar büsbütün eş, dost ve yandaşlara tahsis edilecek!
 
 
 
Büyük İslam Alimi
 

Kadir Topbaş’ı az çok tanıyor kamuoyu. Zira görevde iken sık sık televizyon ekranlarına haber olurdu. Ancak Muhammed Emin Saraç’ı sanırım yeterince tanımıyoruz. Daha doğrusu, tanıyanlar iyi tanıyor da bizler fazla tanımıyoruz. Muhammed Emin Saraç’ın, tarikatlarla ve cemaatlerle ilişkisi var mıdır bilmiyorum; ancak hayat hikayesini okuduğumuzda onun da Nakşibendî Tarikatına mensup olabileceği kanaatine varıyoruz. Zira hakkında yazılan “Muhammed Emin Saraç, Tokat´ın Erbaa kazasının Tanoba köyünde doğdu. Babası Hafız Mustafa Efendi’dir. Dedesi Nakşibendiye´den Müderris Üzeyir Efendi Niksar´ın Keşfi Camii Medresesi´nde müderrisdi…”[6] şeklindeki ifadelerden böyle bir kanaate varmak herhalde mümkündür.
 
 

Haberlerde kendisinden “Büyük İslam Alimi”, Muhaddis, Müfessir ve fıkıhçı olarak bahsedildi.[7] Saygısızlık yapmak istemem ama “Büyük Alimlik”, herhalde ortaya konulan eserlerle, mevcut literatüre yeni şeyler kazandırmakla ve yeni düşünceler, yeni tezler ortaya koymakla olur. Ancak bakıyorum, merhumun, kayda değer bir telif eseri bulunmuyor. Sadece bazı Hadis ve Tefsir kitaplarının tercümesinde görev almış. Onun bu durumu; “O eser telif etmek yerine ders vermeyi tercih etmiş, binlerce öğrenci yetiştirmiştir! Kur’an hafızı olmuş ve birçok hadis kitabı okumuştur” şeklinde açıklanmış özgeçmişini yazanlarca. Dolayısıyla; Kur’an Hafızı olmanın yanı sıra, çok sayıda hadis ve fıkhi hüküm ezberlemiş olmalıdır. Büyük alim olmak için bunlar yeterliyse, elbette kimsenin söyleyeceği söz olamaz.
 
 

Özgeçmişinde bulunan bir detay özellikle dikkatimizi çekmiştir Muhammed Emin Saraç’ın. Çünkü Mısır’da kaldığı süre içerisinde aynı zamanda hemşehrisi de olan Mustafa Sabri Efendi ile onun yakın arkadaşı (ve aynı zamanda MHP Milletvekili Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası da olan) Yozgatlı İhsan Edendi’den dersler aldığı söyleniyor. Konuya ilişkin ifade tam olarak şöyle:
 
 

“Emin Saraç, Mısır’da 9 yıl kalarak eğitimine devam etti. Bu dönemde Muhammed Zahidü’l Kevserî, Osmanlı’nın son şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi, Yozgatlı İhsan Efendi, Muhammed Abdulvehhab Buhayri, Ahmed Fehmi Ebu Sünne, Ali Yakup Efendi, Abdulfettah eş-Şa’şa’dan istifade etti.”[8]
 
 

Geçtiğimiz yıllarda Tokat’ta bulunan bir İmam Hatip Lisesi’ne Mustafa Sabri adının verilmesinde bu ilişkinin etkisi var mı bilemeyiz ama bu girişim, ülke sathında büyük tepki çekmiş, bunun üzerine okulun adı “Jandarma Astsubay Üstçavuş Yakup Akdağ İHL” olarak değiştirilmişti.[9]
 
 

Haberde Mustafa Sabri için “Osmanlı’nın Son Şeyhülislamı” bilgisi verilmiş. Ancak bu bilgi yanlıştır. Osmanlı’nın son Şeyhülislamı Dürrizâde Abdullah Efendi’dir. Mustafa Sabri ise ondan bir önceki Şeyhülislam’dır. Milli Mücadele Aleyhtarı Teali İslam Cemiyeti Bildirisi’nin, ayrıca Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında verilen “İdam Fetvası”nın arkasında da onun olduğu bilinmektedir. İdam Fetvası’nı Mustafa Sabri yazmış, Dürrizade Abdullah ise sadece imzalamıştır. Teali İslam Cemiyeti’nin hain bildirisinin Mustafa Sabri’nin marifeti olduğunu ise bizzat İskilipli Mehmet Atıf söylemiştir İstiklal Mahkemesi’nde.[10]



Şeyhülislam sıfatıyla Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’in idam fetvasını veren Mustafa Sabri, aynı zamanda Vahdettin’e Sevr Anlaşması’nın kabulü yönünde görüş bildirenler arasındadır[11] ve kendisi “Vatan Haini” olarak damgalanan 150 kişilik listede “hükümet üyesi” sıfatıyla bulunanlardandır.[12]
 
 

Muhammed Emin Saraç’ın ders aldığı ve aynı zamanda MHP Milletvekili Ekmelettin İhsanoğlu’nun babası da olan Yozgatlı Mehmet İhsan Efendi ise Atatürk’ün Mehmet Akif’e sipariş ettiği Kur’an Tercümesi’ni, Akif’in vasiyeti üzerine yakan kişi olarak bilinmektedir.[13] Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra olmak üzere 1924 yılında Mısır’a gitmiş ve 1961 yılında ölünceye kadar Mısır’da kalmıştır. DP döneminde Yozgat mebuslarının ısrarı ile kendisine T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı teklif edildiği halde bu görevi kabul etmemiştir.[14] Bu bilgiler bize gösteriyor ki; Yozgatlı Mehmet İhsan Efendi de arkadaşı Mustafa Sabri kadar olmasa bile o tarihlerde Mısır’da kümelenen benzerleri gibi, Cumhuriyete ve inkılaplara mesafeli duranlardan birisidir. Bazı yazarlar, Mehmet Akif Ersoy’un da Cumhuriyete ve inkılaplara tepki amacıyla Mısır’a gittiğini söylerler.
 
 
Cami Hazireleri Tarikat ve Cemaatlere mi Tahsisli?
 
 

Bilindiği gibi Nakşibendi tarikatı mensupları genelde Süleymaniye Camii haziresine defnediliyorlar ki; en bilindikleri Nakşibendi Şeyhi Mehmet Zahid Kotku ile müritleri Hafize Özal ve Yusuf Bozkurt Özal’dır. Birisi Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın annesi, birisi de küçük kardeşidir malum.
 
 

2013 yılının 23 Şubat günü de bir başka ünlü Cemaat lideri Eyüp Camii’nin haziresine defnedilmişti bildiğim kadarıyla. İhlas Holding kurucu başkanı ve Işıkçılar Cemaati’nin lideri Enver Ören idi bu isim. Sevenlerinin adlandırmasıyla “Enver Ağabey”[15]
 
 

Arkasından yazılan bir yazıda şöyle denilmiş Enver Ören için: “Cuma akşamı Hakk’ın rahmetine kavuşan Türkiye’nin ve İhlas Holding ailesinin ‘Enver Ağabey’i Enver Ören’i sevenleri dün de yalnız bırakmadı. Önceki gün Eyüp Sultan Camii’nden on binler tarafından son yolculuğuna uğurlanan Enver Ağabey’in Eyüp’teki kabri gün boyu ziyaretçilerle dolup taştı. Eyüp Sultan Mezarlığı’nda, Kaşgâri Dergahı’nın hemen yanı başındaki aile kabristanında, hocası ve kayınpederi, büyük İslam âlimi Hüseyin Hilmi Efendi’nin (kuddisesirruh) yanına defnedilen Enver Ağabey’i ziyaret eden sevenleri, Kur’an-ı kerim ve dualar okudu. Türkiye’nin birçok ilinden kabre koşan ziyaretçiler arasında, Türkmenistan, Habeşistan, Bosna Hersek, Kosova, Almanya, Sudan, Kazakistan, Hindistan ve Irak gibi birçok ülkeden gelenler de vardı…”[16]
 
 

Bu on binlerin içinde İhlaszedeler de var mıydı bilmiyorum ama sanırım denilen kalabalıktakilerin hepsi hayır dua için gelmemişlerdir o şiddetli kış gününde cenazesine. Ki; o İhlas Finans, dolaylı olarak bizim de başımızı yemiştir. O sebeple hiç kimse Enver Ağabeyleri için benden hayır dua beklemesin!
 
 

Tarikat ve cemaat mensuplarının, umumiyetle padişahların, şehzadelerin, hanım sultanların, bazı din ulularının ve önemli şahsiyetlerin mezarlarının bulunduğu tarihi camilerin hazirelerine defnedilme hastalığı/alışkanlığı/geleneği, İstanbul’dan sonra sanırım Ankara’ya da sıçramış bulunuyor.
 
 

Zira okumakta olduğum kitapta gözüme ilişti; eski Ankara’nın merkezi olan Ulus semtindeki Hacı Bayram Veli Camii çevresinde yapılan çevre düzenlemeleri kapsamında, oradaki türbenin etrafında 34 mezarlık bir mezar alanı yaratılmış ve iddiaya göre; bu mezar yerleri Nakşibendi Tarikatı’na mensup Erenköy Cemaati’nin[17] Ankara’daki uzantısı olan Muradiye Vakfı kurucularından Mustafa Ahmet Kalfaoğlu ve eşi ile RP Bingöl Eski Milletvekili Hüsamettin Korkutata ve ailesinin de aralarında bulunduğu iktidara yakın bazı kişilere tahsis edilmiş! Yazarın iddiasına göre; Hüsamettin Korkutata’nın ailesi aynı zamanda ABB’den en çok ihale alanlar arasında bulunuyormuş.[18]
 
 

Bu iddia doğru mu bilmem. Ancak bize göre; eğer Hacıbayram’ı Veli Türbesi’nin yanına birileri defnedilecekse, bu birileri, Erenköy Cemaati’nin Ankara kolu olan Muradiye Vakfı’nın kurucuları veya Bingöllü Korkutata ailesi değil, Ankara’ya ve Türkiye’ye büyük hizmetleri dokunmuş kişiler olmalıdır. Mesela; Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi ve ailesi, Cebeci Asri Mezarlığı’nda yatarken, Kalfaoğlu ve Korkutata ailelerinin Hacıbayram Veli Türbesi’nin yanına defnedilmesini sadece Ankaralılar değil, herhalde Hacıbayram Veli de kabul etmez! Umarım, kitapta yazılanlar sadece bir iddiadan ibarettir!
 
 

Fatih ve Süleymaniye Camii hazirelerinin adeta tarikat ve cemaatlere tahsis edilmesi yanlıştır. Gara şehitlerinin cenazelerine fazla itibar etmeyen ümera ve vüzera takımının, din adamlarının cenazelerine gösterdikleri ilgi ise son derece ilginç ve üzücüdür!
 
 
Türbeler ve Tarihi Mezarlıklar Rant Alanı mı?
 
 

Fıkra bu ya; Kıbrıs’taki Türk varlığını arttırmak için Anadolu’dan Kıbrıs adasına nüfus kaydırılırken bizim Temel, zati eşyalarının arasına 7 göbek önceki dedesinin mezar taşını da koymuş. Sebebini sorduklarında, cevabı şu olmuş Temel’in:
 
 

-“Ula uşaklar, dedemin mezar taşını Kıbrıs’a dikeceğum. Rumlar -Ula Temel senin ne işun var bizim topraklarımızda- diye sorduklarında onlara diyecoğim ki; ula asıl sizin ne işinuz var Kıbrıs’ta. Bakın biz 7 göbektir ha purada yaşayruz!”
 
 

Kıssadan hisse: Mezar taşları yeri gelir “Tapu Senedi” vazifesi görebilir ve sizi hak sahibi bile yapabilir. Avukat yazar Abbas Bilgili’nin 26 Şubat Tarihli “MEZAR” başlıklı yazısını okuyunca hatırladım yukarıdaki fıkrayı.
 
 

Abbas Bilgili, Cumhurbaşkanının, İstanbul Eski Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın Fatih Camiii Haziresi’ne defni sırasında kullandığı “Orada da çok değerli arkadaşları olacak…” sözünden hareketle Cumhurbaşkanının “Başta Fatih Sultan Mehmet olmak üzere, aynı yere defnedilmiş zevatı kastettiği anlaşılıyor.” diyor ve özetle; hayatta olduğu gibi insanlar arasında öldükten sonra da ayrımcılık yapılmasının yanlış olduğunu, insanların cesetlerinin, değerli kabul edilen insanların yanına defnedilmekle, fazladan değer kazanamayacağını ve nereye defnedilirse defnedilsinler ancak dünyada işledikleri amellerine göre öbür dünyada karşılığını alacaklarını/göreceklerini söylüyor.[19]
 
 

Abbas Bilgili doğru söylüyor; Kadir Topbaş’ın veya bir başka kişinin, Fatih Sultan Mehmet’in Türbesi’ne yakın bir yere defnedilmeleri, onunla birlikte haşrolunacakları anlamına gelmemektedir. Fatih Sultan Mehmet vb. şahsiyetler, başkalarına şefaatçi de olamayacaktır. Çünkü, Tanrı öyle bir yetki vermemiştir insanlara. Bu bir nevi Tanrı’ya ricacı olmaktır ki; bu durumda Tanrı, tanrı olmaktan çıkar. Yani, Tanrı, haşa yapacağı işler ve kişiler konusunda kendisi bir türlü karar veremiyor da, başkalarının ricasıyla ikna oluyor ve insanları affediyor gibi bir anlam çıkar buradan. Böyle bir Tanrı kabulü İslam’a aykırıdır.
 
 

Şahsen ben Cumhurbaşkanının “Orada da çok değerli arkadaşları olacak.” sözüyle sadece “Fatih Sultan Mehmet vb.” şahısları kastettiğini sanmıyorum. Eğer sadece onları kastetseydi, “Orada kendisini çok değerli arkadaşları bekliyorlar” şeklinde yüklemi geçmiş zamanlı bir cümle kurardı. Oysa Cumhurbaşkanı “olacak” şeklinde yüklemi gelecek zamanlı bir cümle kurmuş bulunmaktadır. Bu cümle ile orada halihazırda kabirleri bulunan tarihi şahsiyetler kastedilmiş olabileceği gibi, sırada Kadir Topbaş’ın yanına defnedilecek başka kişilerin var olduğu da kastedilmiş olabilir! Nitekim Kadir Topbaş’tan bir hafta sonra aynı yere Muhammet Emin Saraç isimli din adamı defnedilmiştir. Muhtemelen Saraç Hoca’nın Fatih Camii Haziresi’ne defnedileceği önceden kararlaştırılmıştı ve Cumhurbaşkanı bu karardan haberdardı. Kadir Topbaş için kurduğu “Orada da çok değerli arkadaşları olacak.” cümlesini de muhtemelen bu sebeple kurmuştu!
 
 

Cumhurbaşkanının cümlesinde geçen “Çok değerli arkadaşlar” dan kasıt, Fatih Sultan Mehmet Han ve aynı haziredeki tarihi şahsiyetler olsa bile, bu zevatın, sonradan oraya defnedilenleri “Arkadaş” olarak kabul edecekleri de kuşkuludur! Çünkü insanlar arkadaşlarını kendileri seçer, başkasının zoruyla arkadaşlık olmaz!
 
 

Aslına bakılırsa, bazı kişilerin Fatih Camii, Süleymaniye Camii ve Eyüp Camii Haziresine defnedilmesi, aynı zamanda bir nevi rant elde etme yoludur! Zira, oraya defnedilenlerin yakınları, orada bir nevi hak sahibi yapılmaktadır. Defnedilen kişilerin cesetleri çürüyüp gitse bile orası artık o ailenin malı olmuş sayılır. Belli bir süre geçtikten sonra insanların aynı kabre gömülmelerinde dinen hiçbir sakınca olmadığına göre[20] ailenin geride kalan fertleri de zamanı gelince aynı mezara defnedilme talebinde bulunabilirler. Yani oradaki mezar taşları bir nevi tapu senedidir artık!
 
 

Enteresandır, bu tür mezarların satışı bile gündeme gelmiştir bu ülkede. Herifin birisi DİB eski başkanlarından Prof. Dr. Süleyman Ateş’e “Kayınvalidem vefat edeli 12 yıl oldu. Mezarı çok değerli bir yerde. -Onu satıp borcumuzu ödeyelim. Annemin kemiklerini de başka bir mezara naklederiz- şeklinde bir öneri geldi, ben buna karşı çıktım.” diye bir soru bile yöneltmiş; hoca da bunun caiz olabileceği yönünde görüş belirtmiştir.[21]
 
 

Yani, Fatih Camii, Süleymaniye Camii veya Eyüp Camii gibi tarihi eser niteliğindeki camilerin “Hazire” adı verilen bahçelerine yapılan definler, aynı zamanda defnedilenin ailesine hak sahipliği sıfatı kazandıran maksatlı definlerdir.
 
 

Yukarıda da değindiğim gibi ve iddiaya göre; İstanbul’daki uygulamanın bir örneği Ankara’da Hacıbayram Veli Camii ve Türbesi’nin bulunduğu alanda da yapılmış. Muradiye Vakfı kurucularından Mustafa Ahmet Kalfaoğlu ve eşi ile RP Bingöl Eski Milletvekili Hüsamettin Korkutata ve ailesinin de bulunduğu 34 kişiye Hacıbayram Camii Haziresinde mezar yeri tahsis edilmiş. Yazarın iddiasına göre; Hüsamettin Korkutata’nın ailesi aynı zamanda (256 milyon TL ve 56 ihale ile) ABB’den en çok ihale alanlar arasında bulunuyormuş.[22]
 
 

Oysa bilinmelidir ki; kutsal kitabımıza ve sevgili peygamberimize göre; insanların en hayırlısı insanlara yararlı olandır[23] ve üstünlük ancak takvadadır.[24] Herkesin ameli de kendinedir. Hiç kimsenin amelinin, başkasına faydası olmayacağı gibi, hiç kimse de hiç kimseye Allah katında ricacı olamaz ve Allah torpil ve rüşvet kabul etmez! “…Sizin için Allah’tan başka gerçek dost ve yardımcı yoktur.”[25] sözü bize değil, bizzat Yaratan’a aittir çünkü.
 
 

Ulemaya göre; bunun tek istisnası vardır, o da arkasında sadaka-i cariye türünden, insanların sürekli istifade edeceği eserler bırakan kişilerin amel defterleri kapanmaz ve insanlar o eserlerden istifade ettikçe, eser sahibine sevap yazılmaya devam eder. Ulemanın bu konuda dayandığı hadis şöyledir: ““İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir. Sadaka-i câriye yani faydası kesintisiz devam eden hayır, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.”[26]



Yüce Tanrı kitabında buyuruyor ki; “Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.[27] Ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı ve hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.”[28]
 
 

Kur’an’da benzer birçok başka ayet daha vardır ki; Kur’an-ı herhalde en iyi anlayan ve yorumlayan kişi olan Hz. Muhammed bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme Rabbine karşı kulluk vazifeni yap, Eğer Allah’tan nefsini satın alamazsan vallahi ben bile senin namına hiçbir şey yapamam…”[29]
 
 

Gerçek durum bu iken, bazı insanlara ayrıcalıklar tanıyarak, tarihi dokunun bozulması pahasına, tarihi eser niteliğindeki camilerin, tıpkı kendileri gibi tarihi eser niteliğinde olan hazirelerine defin yapılması yanlış oğlu yanlıştır. Falanca büyük din alimidir, filanca şeyhinin yanına defnedilmek istiyor, feşmekancanın bize büyük faydası dokunmuştur, kendisi ağabeyimizdir gibi suni gerekçelerle, tarihi yapıların çevresi siyasi rant alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Hatta bana kalırsa; bu gibi definler iptal edilerek, bu gibi insanlar, kendileri için hazırlanacak özel bir kabristana nakledilmelidir…




Dipnotlar:
 
 
[1] http://www.diken.com.tr/diyanet-itiraz-etti-hainler-mezarligi-tabelasi-kaldirildi/
[2] http://www.diken.com.tr/diyanet-itiraz-etti-hainler-mezarligi-tabelasi-kaldirildi/
[3] https://www.trthaber.com/haber/gundem/kadir-topbas-son-yolculuguna-ugurlandi-556271.html
[4] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/fatih-altayli-alo-fatih-ile-karistirilmak-bana-cok-dokundu-28056158 & https://odatv4.com/alo-fatihi-kim-akpli-yapti-2308141200.html
[5] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/muhammed-emin-sarac-son-yolculuguna-ugurlandi-41745623
[6] https://eminsarac.meb.k12.tr/icerikler/muhammed-emin-sarac-kimdir_933273.html & https://www.hurriyet.com.tr/gundem/muhammed-emin-sarac-kimdir-nereli-ve-kac-yasindaydi-hadis-alimi-m-emin-saracin-hayati-ve-biyografisi-41744893
[7] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/islam-dunyasindan-muhammed-emin-sarac-icin-taziye-mesajlari-yagdi-/2151747
[8] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/muhammed-emin-sarac-kimdir-nereli-ve-kac-yasindaydi-hadis-alimi-m-emin-saracin-hayati-ve-biyografisi-41744893
[9] https://www.ntv.com.tr/egitim/tokatta-okula-verilen-mustafa-sabri-efendi-ismi-tepkiler-uzerine-kaldirildi,Hk5sIAY_oEiUdkDZZm0CJw
[10] Ahmed Nedim’in, “Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları-1926, İstanbul- 1993” isimli eserinden aktaran Selim Yenikapı, bkz. “İskilipli Atıf Hoca’nın idam duruşması” başlıklı yazısı, https://www.dunyabulteni.net/belge-tarih/iskilipli-atif-hoca-nin-idam-durusmasi-h137169.html
[11] https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Sabri_Efendi
[12] https://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C3%BCzellilikler
[13] https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmed_%C4%B0hsan_Efendi
[14] https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-ihsan-efendi
[15] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/enver-oren-son-yolculuguna-ugurlandi/271695
[16] M.Sırrı Önür, “Enver Ağabey, çok sevdiği hocası ile yan yana” başlıklı yazısı, https://enveroren.wordpress.com/2013/05/14/enver-agabey-cok-sevdigi-hocasi-ile-yan-yana/)
[17] Erenköy Cemaati, Menemen İsyanı’nın arkasında olduğu gerekçesiyle 1930 yılında idam edilen Esat Erbili’nin halifesi Mehmet Sami Ramazanoğlu tarafından devam ettirilmiş edilmiş olup, Nakşibendi tarikatının esnaf ve iş adamları kolu olarak bilinir. M.S.Ramazanoğlu’ndan sonra cemaatin liderliğine Musa Topbaş, ondan sonra da Osman Nuri Topbaş geçmiştir. Topbaş ailesinin Kadir Topbaş ile akrabalık ilişkisi bulunmamaktadır.
[18] Murat Ağırel, Parsel Parsel, , Kırmızıkedi Yayınları, İstanbul, 2021, s, 104-105
[19] http://www.elit-haber.com/makale/mezar-m540.html
[20] Ayrıntılı bilgi için bkz. Süleyman Ateş “Bir kabre kaç kişi gömülür?” başlıklı yazısı. http://www.gazetevatan.com/suleyman-ates-13375-yazar-yazisi-bir-kabre-kac-kisi-gomulur-/
[21] Aynı yazı.
[22] Murat Ağırel, Parsel Parsel, , Kırmızıkedi Yayınları, İstanbul, 2021, s, 104-105
[23] Buhârî, Magâzî, 35.
[24] Kur’an-ı Kerim, Hucurât Sûresi, 49/13
[25] Kur’an-ı Kerim, Şûrâ, 42/31
[26] Müslim, Vasiyye, 14.
[27] Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 2/48.
[28] Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 2/123