Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2021 Salı

BAĞIMSIZLIĞIMIZA YÖNELTİLEN SİNSİ SİLAH: SIĞINMACI AKINLARI

 


 
 
BAĞIMSIZLIĞIMIZA YÖNELTİLEN SİNSİ SİLAH: SIĞINMACI AKINLARI
  
 
 Prof. Dr. Cihan Dura
 

 
Milyonlarca Suriyeli, Afrikalı, yüzbinlerce Afganlı… 
 
Bir istila, bir işgal gibi… 
 
Şu anda bile devam ediyor. Sanki askerî bir çıkarma, bir tür insan sevkiyatı yapılıyor.
 
Cumhuriyetimiz, birliğimiz, bağımsızlığımız böyle tehdit, böyle suikast görmedi!
 

Bu korkunç sığınmacı akınları öncelikle iki yönüyle ele alınmalıdır. Biri Millî Birliğimiz üzerindeki etkileri, öbürü Tam Bağımsızlığımız üzerindeki etkileri… 
 
 
Millî birliğimiz üzerindeki etkileri daha önceki bir yazımda Atatürkçe bir bakışla ele almıştım. Bu yazımda yine Atatürkçe bir yaklaşımla, bağımsızlığımız üzerindeki etkileri üzerinde duracağım.
 
 

Büyük Kurtarıcımız, Cumhuriyetimizin ölümsüz kurucusu M. K. Atatürk her sözü ve eylemiyle bize yol göstermekten de geri durmamış, birçok sorunumuza çare göstermiş, türlü tehlikelere karşı bizi uyarmıştır.
 
 
 Karşı karşıya bulunduğumuz bu son felaket konusunda da onun yol gösterici tespit ve uyarılarından yararlanacağım. Bu amaçla, Atatürk’ün fikir ve görüşlerinin tamamına yakınının yer aldığı Ataname adlı kitabımı açıyorum. Tam Bağımsızlık ilkesinin konuyla ilgi kurulabilecek dergelerini belirliyor, yöneltileri okuyor, gerekli notları alıyorum.
 
 

● Milletimizin karşı karşıya kaldığı saldırı ve felaketler hakkında bakın, neler diyor, nasıl uyarıyor bizi:
 

Biz Millî Mücadele sırasında hem istilacı Emperyalizm ile hem içerdeki ihanetle, bilgisizlikle, dinci cehaletle mücadele ettik. O bedhahlar ki, düşmanlarla birlikte vatan ve millet aleyhinde haince tertiplerde bulundular, vaatlere kapıldılar, vicdanlarını sattılar.
 

Emperyalizm bir ülkeyi çeşitli yollar kullanarak ele geçirir. Bu yollardan biri ekonomik, bilimsel ve insani maksatlar örtüsü altında ülkeye gelip ilerde istilalar hazırlamak için, çeşitli unsurları hükümete ve birbirine karşı tahrik etmektir. Bu yolu bize karşı da denemişlerdir.
 
 

Her ülkede ve her zaman olduğu gibi, kişisel gönenç ve çıkarını, vatan ve milletin zararında arayan sefiller vardı. Doğu işlerini çevirmekte ve zayıf noktaları bulmakta pek becerikli olan düşmanlarımız, bunu ülkemizde de adeta bir teşkilat haline getirmişlerdi. O sefiller vicdan yerine düşman parası taşıyan alçak şahıslardır. Onlar birtakım eli kanlı, muhteris, vatansız adamlardır ki, Sırf çıkar temini amacıyla yabancı parmağı ve parasıyla, ulusal varlık ve bağımsızlık için mücadele eden milletin evlatlarını birbirine kırdırmaya çalıştılar. Allah’ın laneti düşmana yardım eden bu hainlerin üzerine olsun. Bir ülkenin, düşmandan zarar görmesi acıdır. Fakat kendi soyundan, büyük tanıdığı insanlardan vefasızlık, felaket görmesi ondan daha acıdır.
 
 

Bizim baş düşmanımız, bağımsızlığımızın haini İngiltere’dir. İngilizler Müslüman ve özellikle Türk olunca, insan hayatına zerre kadar değer vermezler. Türkiye hakkındaki suikastın bin türlü eserini göstermekten zevk duyarlar. Hile ve şiddete başvurarak kendi bencil emel ve amaçlarına boyun eğdirmeye çalışırlar. Nitekim millî ve siyasî varlığımızı imhaya kalkıştılar. Milletimizi parçalamaya ve vatanımızı Ermeni ayakları altında çiğnetmeye yönelik entrikalar çevirdiler.
 
 

Ulusal bağımsızlığımızı ortadan kaldırmak isteyen emperyalist güçlerin kullandıkları temel hıyanet aracı İslam’dı. Yeni Türkiye’yi de iç isyanlar çıkartarak güçten düşürmeye çalışmışlardır. Dahası, fiilen bunlara katılan İstanbul hükümetinin çıkarttığı karışıklıklardan doğan yerel anlaşmazlıklarla da uğraşmak zorunda kaldık.
 
 

İngilizlerin düzenlediği planın esas hatları önce milleti iç nifaka düşürmekti. İngilizlerin bu nifak siyaseti, kendini hep bölme ve parçalama çabası şeklinde göstermiştir. Bu çaba yalnız dinsel planda kalmamış, etnik gruplar arasında da uygulanmıştır. Nifak siyaseti, emperyalizmin, sömürge ülkelerde her türlü direnci kırmak için başvurduğu değişmez araçtır. Nitekim Türkiye’de de dinsel bölücülüğün yanı sıra yalnız Ermeni, Nasturi, Rum gibi Hıristiyan unsurları kışkırtmakla yetinmemiş, Çerkez, Kürt ve hatta Lazlık gibi bölünmeleri de kullanmaya çalışmıştır.,
 
 

İngilizler ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından yoksun bırakmaya da teşebbüs ettiler. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lâzımdır. Buna da kalkıştılar. Böylece, milleti koyun sürüsü gibi boğazlamak için önlerinde engel kalmayacaktı.
 
 

Bir acı gerçek de şuydu: Millî Mücadele yıllarında ülkemizde çok miktarda yabancı parası ve propaganda dolaşıyordu. Bundaki gaye, millî hareketi sonuçsuz bırakmak, millî emelleri felce uğratmak, Yunan ve Ermeni emellerini, vatanın bazı kısımlarını işgal gayelerini kolaylaştırmaktı.
 
 

Eğer her dediğine boyun eğerseniz, düşmanın ihtiraslarının önüne geçemezsiniz. Bize birçok iyilik vadeden bir devlet, karşılığında bizden ne istiyor, hangi menfaatleri bekliyor, bu mutlaka hesaba katılmalıdır. Yabancıların gösterdiği yolda kurtuluş çaresi aramak abestir ve sonu mutlaka hüsrandır.
 
 

İşte milletimizin bu halini, son bir yok edici darbe vurmak fırsatını bekleyen düşmanlarımız vesile kabul etti ve gerekli ânın geldiğini sandılar. Karar verildi, hareket başladı. Artık maskeler atıldı. Türkiye parçalanacak, Türkiye halkı esir, alçalmış, sefil ve perişan edilecekti. Maksat bu idi ve bu zalimce amaca ulaşmak için hatır ve hayale gelmeyen her türlü yola başvuruldu. Özellikle Batının bazı hükümetleri ve bazı siyasi ricali bunun böyle olmasında ısrar ediyordu.
 
 

● Biz her iki düşmanı da yendik. Ancak onlar aslında sadece sinmişti, koşullar elverdiği gün yeniden ortaya çıkacaklardı. Onun için milletimi onlara karşı uyarmaktan asla geri durmadım.
 
 

Gerçekten, düşmanlıklar bitmedi, devam etti; Cumhuriyetimiz Lozan’dan sonra da kendi haline bırakılmadı. Birtakım iç isyanlar, dış gailelerle genç cumhuriyetimizin temelini sarsmaya devam ettiler. Bizden sonraki o zayıf ve kararsız hükümetler ki, Emperyalizm’in baskılarına boyun eğerek iç kuvvetlerin gelişmesini kısıtladılar. Kuzu kuzu uygulanan Randall’ların, Baker’lerin, Thornbourgh’ların raporları, Avrupa Birliği tuzağı… Bütün bunlar, tıpkı Millî Mücadele yıllarında olduğu gibi Türkiye’nin kuşatılmasını ve içerden çökertilmesini amaçlıyordu.
 
 

Düşmanlarımız o kadar çok ve kalplerinde, vicdanlarında ve kafalarında aleyhimize besledikleri duygular ve düşünceler o kadar kuvvetlidir ki, bugün o duygu ve düşüncelerin bertaraf edildiğini sanmak, gaflete düşmek olur.
 
 

● Şimdi Ebedi Önderimizin bu ikaz ve uyarılarını, dikkatimizi çektiği ulusal varlığımıza yönelik imha silahlarını daha net ve belirgin, aklımızda kalacak şekilde kısa kısa ifade edelim.
 
 

1- Millî Mücadele’de iki düşmanla mücadele edilmiştir: Bir, İstilacı Emperyalizm; iki, içerdeki ihanet, bilgisizlik ve dinci cehalet.
 

2- Düşmanların amacı Türkiye’yi parçalamaktı, milletimizi esir, sefil ve perişan etmekti. Bu amaca ulaşmak için her türlü yolu denediler. Ülkemiz hakkında suikast, hile ve şiddete başvurdular, entrikalar çevirdiler.
 

3- Emperyalizm ve iç düşmanlar temel ihanet aracı olarak İslam’ı kullandılar. İç isyanlar ve karışıklıklar çıkardılar: Bölmek ve parçalamak amacıyla milletimizi iç nifaka düşürdüler, etnik unsurları kışkırttılar. Ordumuzu dağıtıp imha etmeyi hedeflediler.
 

4- Millî emelleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emellerini ve vatanın bazı kısımlarını işgal gayelerini kolaylaştırmak, milleti birbirine kırdırmak için çok miktarda yabancı para dağıttılar, propagandalar yaptılar.
 

5- Devletimizi Lozan’dan sonra da rahat bırakmadılar. Birtakım iç isyanlar, dış gailelerle genç cumhuriyetin temelini sarsmaya devam ettiler.
 

6- Kısacası: istila, ihanet, cehalet, suikast, hile, şiddet, entrika, nifak siyaseti, etnik kışkırtma, ordunun imhası, para dağıtma, propaganda…Ne ararsan var.
 

7- Türkiye Cumhuriyeti’ni de içinden oyarak çökertmek istiyorlar. Emperyalizm’in ve işbirlikçilerinin, bu amaçla kullandığı bütün bu yöntemler bugün de geçerlidir.
 

Görüyorsun değerli okur, düşmanlar neler yapmış, bize karşı ne ahlaksız yöntemler uygulamışlar. Kuşkusuz yeni yöntemler geliştirmekten de geri durmadılar. İşte bunlardan biri de hedef ülkelere yapılan ‘sığınmacı ‘sevkiyatları’dır, göç mühendisliğidir. 
 
 
Şöyle ki:
 

a- Göç ve sığınmacılık 21’inci yüzyılda ülkelerin güç mücadelesinde kullandıkları en önemli bir silah haline gelmiştir. Göç artık bir etik sorun değil askeri ve politik bir silah olarak görülmektedir. Bu istilanın ilk hedeflerinden biri de Türkiye’dir. [Kayahan Uygur].
 

b- Göç mühendisliği bugün emperyalizmin bir iç savaş ve yıkım planı olarak kendini gösteriyor. ABD ve AB tarafından ülkemizde sahnelenen “göç mühendisliği” oyunu, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye'nin varlığına yönelik en ciddi tehdittir: Ülkemizde bir savaş silahı olarak stratejik ‘göç mühendisliği' yürütülüyor. ABD, Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkıp ‘Federe İslam Devleti’ni kurma hedefini siyasal yollarla başaramadığı takdirde bir iç savaş tezgâhlayacaktır [Uğur Dündar].
 


KAYNAKLAR: Cihan Dura, Ataname, Doğu Kitabevi, 2019; Kayahan Uygur, “Türkiye Hızla Uçuruma Sürüklenmekte…”. Odatv4.com,15.8.2021; Uğur Dündar, “Göç Mühendisliği Emperyalizmin İç savaş ve Yıkım Planıdır”, Sözcü Gazetesi, 21.8.2021.


5 Temmuz 2021 Pazartesi

ÖZELLEŞTİRME NEDİR, KİMLER İÇİN YAPILIYOR?

 


 
 
ÖZELLEŞTİRME NEDİR, KİMLER İÇİN YAPILIYOR?
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

AKP iktidarı Cumhuriyet’in kurduğu fabrikaları 20 yıldır satıyor. Devlete, millete ait üretim tesisi neredeyse kalmadı. Son olarak, Ordumuzun tank-palet fabrikasını elden çıkardılar. Kırıkkale'de Makine Kimya Endüstrisi'ni, anonim şirkete dönüştürerek, satmanın hukuki altyapısını oluşturuyorlar. Oysa bu kurum silah üretiyor, mühimmat üretiyor. Kırıkkale'yi Kırıkkale yapan bu kurum.
 
 
 
 Cumhuriyeti kuranlar, Kurtuluş Savaşı’nı verenler Anadolu'nun merkezine entegre bir silah sanayisi kurmak istediler. O entegre silah sanayisinin adı Makine Kimya Endüstrisi Kurumu'dur. Şimdi de onu, ülkemizin savunma gücünü bitiriyorlar. Makine ve Kimya Endüstrisi Anonim Şirketi Hakkında Kanun Teklifi, AKP milletvekillerince acele hazırlanarak Meclis Başkanlığına sunuldu, aynı hızla yasalaştırıldı. Dahası var: Şehir hastanelerinin yönetimi de yabancılara devrediliyor.
 
 

Birkaç ay önce, Mart, Nisan (2021) aylarında da Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile Kuzey Çevre Otoyolu’nun yüzde 51’ini Çinli bir şirkete sattılar. Cumhurbaşkanlığı kararıyla 5 hidroelektrik santral özelleştirme kapsamına alındı, Ayrıca on iki özelleştirme kararı alındı. Satışları Resmi Gazete’de yayımlandı. Sümer Holding’in iki taşınmazı satıldı. Türkiye Şeker Fabrikaları’nın Eskişehir, Karaman ve Sivas’taki parsellere ilişkin özelleştirme planları onaylandı.



Nedir bu özelleştirme çılgınlığı değerli okur, özelleştirme nasıl bir şeydir?
 
 

Özelleştirme basit bir tanımla kamu mülkünün (fabrika, tesis, toprak) yerli veya yabancı özel şahıslara satılmasıdır. Türkiye’de 1990’lardan beri özelleştirme yapılıyor. Önce yavaş başladı, sonra hızlandı, bu hükümet zamanında doruğa ulaştı.
 
 

Özelleştirme bir Batı icadı ve dayatmasıdır. Batı Emperyalizmi’nin dünya görüşü olan Liberalizm’in bir gereği, olmazsa olmazıdır. Emperyalizm’in, dev küresel şirketlerin, Çevre ülkelerine yönelik 5 ekonomik, 2 politik silahından biridir. Ekonomik silahlar serbest mübadele, borçlandırma, özelleştirme, yabancı sermaye girişi, toprak sattırmadır; politik silahlar ise azınlıklar ve etnisite, sahte demokrasidir.
 
 

Liberalizm, bilindiği gibi ekonomide devleti istemez. Eğer varsa, devlet işletmeleri satılır, özelleştirilir. Türkiye gibi bir ülke serbest ticarete açılıp borçlanmaya başlayınca, sıra özelleştirmeye gelir. Çünkü dış finansman sorunu vardır, ağırlaşmıştır. Özelleştirmenin başka amaçları da vardır: Bir ulusal kalkınma programı olmayan hükümetler iş yapabilmek, iktidarda kalabilmek için yabancı paraya (dövize) muhtaçtır; Batılı para babalarına yaptıkları borçları, faizleriyle geri ödemek zorundadırlar. Bu paraları yeterli miktarda sağlayamayınca, kurtuluş yolu olarak milletin mallarını satma yoluna başvururlar. 
 
 
 
Türkiye’de özellikle son hükümetler döneminde yapılan, budur. Yoksul milletimizin büyük özverilerle 80 yılda oluşturduğu sermaye birikimi; özelleştirme yoluyla iç ve dış bedhahlara peşkeş çekilmiştir, çekilmektedir.
 
 
 
 Yüzlerce üretim tesisi yok pahasına iç fırsatçıların, yabancı vurguncuların mülkiyetine geçmiş, bunların tapulu malı olmuştur, olmaktadır. En stratejik tesisler bile yabancılara satılarak, ülke ekonomisi savunmasız hale getirilmiştir.
 
 

Özelleştirme, başta ABD, Batı oligarşisinin, para babalarının kendi çıkarları için geliştirdiği, 1979 yılından itibaren dünyayı etkisi altına alan Neoliberalizm’in, daha doğrusu bu öğretinin temeli olan bir varsayımın, rekabet varsayımının bir gereğidir. Liberalizm, bugünkü adıyla “Neoliberalizm” Batılı kapitalistlerin, küresel şirketlerin dünya görüşüdür. 
 
 
 
Batı oligarşisi; insan kanı ve kemikleriyle yoğrulmuş 500 yıllık kazanımlarını kaybetmemek, kalıcılığını güvence altına almak, daha da zenginleşmek için bu görüşü bütün dünyaya zorla yaymaya, iç bedhahların desteğiyle tüm gereklerini yaptırmaya çalışmaktadır. İşte tam bu noktada karşımıza çıkıyor özelleştirme, Neoliberalizm’in hayat damarlarından biri olarak…


1970’lerin sonlarından beri dünyaya özelleştirmeyi dayatan, bizim teslimiyetçi politikacı, iş adamlarımız ve yöneticilerimiz eliyle Türkiye’ye de uygulatan, Amerika Birleşik Devletleri ve onun anası olan İngiltere’dir, Avrupa Birliği’dir. Hedeflerini gerçekleştirmek için de dünya çapında bir örgütlenmeye gitmişlerdir. Küresel özelleştirme örgütlenmesinin temel kurumları; Chicago Okulu, Thatcherizm, Adam Smith Enstitüsü, Miras Vakfı, Birleşik Devletler Uluslararası Gelişme Ajansı, Özel Girişim Bürosu, Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası’dır.
 
 

Küresel özelleştirme örgütlenmesi; kurban seçilen, hedef olan ülke içinde destek bulmadıkça hiçbir şey yapamaz, hedefini gerçekleştiremez. Bu sebeple dış güçler tuzaklarına düşürdükleri ülke içinde de örgütlenmeyi sağlayarak, bir özelleştirme örgütünün kurulmasını sağlar. 
 
 
 
Örneğin ülkemizde 1994’te Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nı, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nu kurdurmuşlardır.
 
 
 
 Bundan başka, hukukî alt yapıyı da oluştururlar. Meclis’ten ihtiyaç duydukları yasaları çıkartırlar. Medyada, politikada, üniversitelerde yuvalanmış bilinçli, bilinçsiz adamları (çoğunlukla iç bedhahlar) aracılığıyla, yoğun bir ideolojik koşullandırma kampanyası başlatır ve sürdürürler. Satılacak kuruluşların başlarına kendilerine bağlı insanların getirilmesini sağlarlar.
 


Sonuç yerine, M. K. Atatürk’ün iç ve dış düşmanlarla (bedhahlarla) ilgili tanımlarını vermekle yetineceğim.
 
 

Dış düşmanlar bizi sömürge yapmak ister, gelişmemizi istemezler. İstilacı-sömürgeci Bunlar Batı ülkeleri, ulusal bağımsızlığımıza kasteden emperyalist güçler, kısacası Emperyalizmdir. 
 
 
 
İç düşmanlar ise aramızdan çıkan hainlerdir. Dış düşmandan daha tehlikeli, daha zararlıdırlar. Kendi çıkarları için yabancılarla, emperyalistlerle işbirliği yapan fesat güçleridir.
 
 

Kaynak: Cihan Dura, Türkiye’ye Batı Saldırısı: Ekonomimiz Hangi Silahlarla İşgal Ediliyor? Galeati Yayıncılık, Ank., 2020. (4. Bölüm: Özelleştirme)
 

(1.7.2021)

1 Temmuz 2021 Perşembe

MARMARA NEDEN ÖLÜYOR?

 


 
 
MARMARA NEDEN ÖLÜYOR?
 
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 
 

Bir millete yakışan, hayatı gerçeklerle düzenlemektir. Hayatına dünya gerçekleriyle düzen vermeyi bilmeyen milletler felaketten, belalardan kurtulamaz, yok da olabilir. Gerçekler ise ancak yaşanan dünya ile doğrudan ilgilenerek, aklını kullanarak, gözlem ve muhakeme yaparak keşfedilir. Gerçekler hiçbir yerde hazır değildir, araştırmak, gözlem yapmak, kafa yormak gerekir.
 
 

Gerçekler asıl veya sözde olabilir. Ben, sen, hepimiz, millet olarak ‘asıl’ olan gerçeklerin gündeme getirilmesi için uğraş vermeliyiz. Bunları dert edindiği ve çözümlediği ölçüde, siyasal tercihlerimizi yapmalıyız. Çünkü hayatı asıl yapanlar gerçeklerdir, asıl sorunlarımız bunlardır, sorunlarımıza çare de ancak onlardadır.
 
 

Örneğin verimli tarım arazilerimiz… Tarım arazileri doğanın en değerli bağışlarından biridir insanlara, bir topluma. Öyledir ama, biz bu gerçeği hakkıyla takdir edebiliyor muyuz? Aklın ve bilimin yolundan giderek, bu kıt kaynakların değerlerini bilip koruyor, asıl kullanılmaları gereken alanlarda, akıllıca kullanıyor muyuz? Ne yazık ki, hayır… 
 
 
 
Tam tersine, biz bu paha biçilmez alanları 3-5 rantçı daha da zengin olsun diye betonlaştırıyoruz. Dahası bu rezilliği, bu akılsızlığı yapanlar karşısında başta hükümetler, sessiz kalıyor, yapılana göz yumuyor, tepki bile göstermiyoruz. Bütün yeşil alanlarımız çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya. Bu, asla yerel bir sorun değildir, bütün Türkiye ödüyor bu ihmallerin bedelini.
 
 

Nehirlerimiz de aynı durumda, Gediz, Ergene, diğerleri sanayi tesislerinin, kentlerin kimyasal ve evsel atıklarıyla yıllardır, sürekli zehirleniyor. Ormanlar, yeşil alanlar yok ediliyor. Oysa evimizin önündeki bir ağacın, onun tek bir yaprağının bile dünyanın dengesine, yaşam kalitesine bir katkısı var.
 
 

Son 50 yılda Türkiye 1 milyon hektardan fazla sulak alanını kaybetti, bu alanları ziyaret eden kuş sayısı da azaldı. Sulak alanlar ve lagünler sadece kuşlar için değil, insanlar için, gelecek kuşaklar için de çok önemli. Dünyadaki sulak alanlar, tropikal yağmur ormanları kadar biyolojik üretkenliğe sahip.
 
 

Ders mi alıyoruz bu kayıplardan, önlem mi alıyoruz, çocuklarımıza doğayı koruma kültürü mü aşılıyoruz, hayır!
 
 

Türkiye bugün bunca yıl sonra korkunç bir çevre sorunuyla daha sarsılıyor: Marmara Denizimiz can çekişiyor, Marmara ölüyor!
 
 

Bu iç denizimiz son mart ayından bu yana giderek yayılan, deniz salyası (müsilaj) sorunu ilekarşı karşıya... Denizin üstünde beyaz, köpük gibi görünen bu oluşum, denizin altında geniş alanlara uzanıyor. Problemin kaynağı olarak hızlı ve plansız şehirleşme, sanayi tesislerinin atıkları, bu nedenlerle artan kirlilik ve ısınma, Marmara’yı oksijensiz bırakan “vahşi” rant projelerini gösteriyorlar. Ve şu korkunç hükmü verenler de var: “Marmara Denizi çoktan öldü, görünen manzara bir cesedin çürümesinden ibaret!”,
 



Marmara neden ölüyor, çünkü:
 
 

-Öyle bir kültürümüz var ki, yüzyıllardır aklı ve bilimi dışlıyor. İnsanlarımızı çağdaş ve bilimsel bir kültürle yetiştirmiyoruz. Atatürk’ün “bilimcilik devrimi”ni yaşatamadık. Hiçbir doğal kaynağımızı akıllıca ve bilimsel şekilde kullanmıyoruz, bu hatamızın bedelini fazlasıyla ödüyoruz.
 
 

-Kaynaklarımızın başına getirdiğimiz kişiler bilimin gerçeklerinden habersizler ya da kişisel veya sınıfsal çıkarları gereği onları görmezden geliyorlar: Ekonomi biliminin bir ilkesi vardır ki, her kaynağın topluma en fazla fayda sağlayacağı alana tahsis edilmesidir. Bu tahsis yapılırken, yalnızca parasal kazanç ve kâr hesabıyla hareket etmek veya yetinmek çok tehlikelidir. Parasal kazancın yanı sıra o kaynağın bugün ve yarın topluma sağlayacağı -ölçülen, ölçülemeyen- bütün faydalar hesaba katılmalıdır.
 
 

-Sorun sanayileşmekle, ekonomik büyümeyle bitmiyor. Batı kaynaklı ekonomi biliminde büyüme bilimsel kılıfa sokularak putlaştırılmıştır. İşine geldiği için onu putlaştıran, Batı kapitalizmidir, Emperyalizm’in Türkiye’deki işbirlikçileridir. Çünkü Batı’nın üretimine ve yatırımlarına pazar bulması büyümeye bağlıdır, tabii Türkiye’deki işbirlikçilerinin alacakları pay da...
 
 

-Doğada her şey birbirine bağlıdır: Denizler, akarsular, ormanlar, yağışlar, fırtınalar, sulak alanlar, barajlar, hayvanlar, insanlar... Birinde yaptığımız bir yanlışlık, zincirleme olarak bütün diğerlerini etkiler. Onun içindir ki devlet yönetimi akıllı, bilgili, ahlaklı adamlar ister. Devletin başına, kaynakların başına basit siyasetçileri değil, kaliteli insanları getirmek gerekiyor. Bir baraj inşaatı ile kuşların yaşamı, ormanlık alanda altın madeni çıkarmakla yörenin iklimi ve yaşam kalitesi arasında bağlantı kurabilenleri, toplum lehine akıllı, bilimsel, dengeli kararlar alabilenleri... Goethe’nin dediği gibi, her ne sebeple olursa olsun, “en önemli şeyler asla en önemsizlerin insafına bırakılmamalıdır.” 
 
 

Yine bunun içindir ki, Türkiye’de uygulanan, ucubeleştirilmiş ‘demokrasi’ rejimine, her yönüyle -seçmeni, seçileni, seçimi ve kurumlarıyla- bir çekidüzen vermek artık kaçınılmaz bir noktaya gelmiştir. Yoksa bu gidişle, önümüzdeki yüzyılda Türkiye diye bir ülkeden eser kalmayacak gibidir.
 
 

Kaynak:Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020, (Kaynak Kullanımı: Etkinlik).

28 Haziran 2021 Pazartesi

TÜRKİYE, SONUNDA TÜRKLERE KALIR

 

 
 
 
 
TÜRKİYE, SONUNDA TÜRKLERE KALIR
 
 
 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 
 

Türkiye sonunda kime kalacak sorusu, son günlerde çok satan bir kitabın adı olarak kulislerde en çok tartışılan soru olarak gündeme geliyor. Normal koşullarda hiçbir zaman böyle bir sorunun sorulmaması gerekirken, tam bu aşamada gündeme gelmesi, çok satan bir kitabın başlığı olarak kamuoyu önüne çıkartılmasının pek de rastlantı olmayacağı, kitabı yazan iktisatçı yazarın herhalde bir bildiği vardır düşüncesini gündeme getirmekte, birbirini izleyen olayların son derece hızlı bir tempoda gündemi oluşturması insanların başlarını döndürürken, ister istemez akıldan geçebilecek bir sorunun Türkiye’nin geleceği ile ilgili olması, ne oluyoruz ya da nereye gidiyoruz gibi soruların çok sıklıkla sorulduğu bir aşamada, Türkiye en sonunda kime kalacak, kim bu ülkeye ya da vatana sahip olacak gibi diğer soruları ortaya çıkartmakta ve bütün Türk toplumunun bu tür sorular ile her aşamada karşı karşıya kaldığı bir süreçte, Türk devletinin ve Türk ulusunun geleceğini bütünüyle ortaya koyan bir çizgide, Türkiye’nin sonunda kime kalacağı ana gündem maddesi olarak da öne çıkabilmektedir.
 
 
 

Bu yazının başlığı ile ilgili soru aslında bütün ülkelerde gündeme gelebilecek ve her devletin çatısı altında tartışılabilecek bir konudur. Bu ana soru doğrultusunda aslında her ülke için, gelecekte ne olacağı ve o ülkenin sonunda kime kalacağı merak konusu olabilir. Yer yüzü haritasında yer alan tüm devletler ya da ülkeler incelenirse, hepsinin birbirinden çok farklı bir konuma sahip olduğu her devletin çok farklı koşullara ya da özelliklere sahip bulunduğu ve bu yüzden hiçbir ülkenin ya da devletin birbiri için tam bir ölçü olamayacağı genel olarak benimsenen bir durumdur. Ülkeler ya da devletler düzeyinde bir karşılaştırma yapılırsa o zaman birbirinden çok farklı özelliklerin ve durumların söz konusu olabileceği, bu nedenle kesin hatlarıyla bir genelleme yapılamayacağı görülebilmektedir. Hiçbir ülke ya da devlet başkaları için tam anlamıyla bir ölçü olamaz ama karşılaştırma durumlarında genel bir fikir sahibi olabilmek açısından bazı ipuçlarıyla ülkelerin geleceği açısından dayanak noktaları oluşturabilirler. Başka ülkelerin durumları ya da konumlarına dayanılarak gündeme getirilebilecek değerlendirmeler bazen eksik kalabilir, bazen da yeterli görünebilir. Bu iki seçenekten hangisinin öne çıkacağı yapılacak değerlendirmelerde bilimsel ve gerçekçi yol ve yöntemlerin kullanılabilmesine bağlıdır.,
 
 
 

Durduk yerde hiçbir ülkede, o ülkenin sonunda kime kalacağı gibi bir sorun ortaya atılmaz ya da gündeme getirilmez. Ama bir ülkede böylesine bir sorun öne çıkarılabiliyorsa ya da Türkiye’de olduğu gibi bu başlıkta bir kitap hazırlanabiliyorsa o zaman bir anormal durum var demektir. 
 
 
 
 Bu durumda o anormalliğin ele alınması ve incelenmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti gibi kuruluşundan bu yana doksan yılı geride bırakmış ve birkaç yıl sonra yüzüncü yılını kutlama aşamasına gelebilecek güce ve potansiyele sahip orta boy bir devlette sorulmaması gereken bir soru olarak, Türkiye’nin sonunda kime kalacağının sorulabilmesi hem çok üzücü hem de çok düşündürücü bir durumun varlığını ortaya koymaktadır. Böylesine bir sorunun varlığı ya da sorunun sorulabilmesi, bir ülkede geleceği belli olmayan bir durumun olduğunu ve bu doğrultudaki belirsizliğin insanların kafasını karıştırdığını, o ülkede yaşamakta olan insanların kafalarının sürekli olarak bu gibi sorunlar ile dolu olduğunu da göstermektedir.
 
 
 

Yeryüzünde var olan iki yüzden fazla devlet, üzerinde kurulu bulunduğu toprakların jeopolitik konumuyla beraber devletin ve toplumun yapısı ve bu yapılara göre düzenlenmiş olan devlet modelinin geçerli olup olmadığı ya da geleceğe dönük bir kalıcılığa sahip olup olmadığı gibi değerlendirilmek durumundadırlar. Bir devletin bu doğrultuda ele alınması ya da kendi ülkesindeki insan toplumunun üyeleri tarafından bu doğrultuda değerlendirilmesi, gelecekte neler olacağı ya da ülkenin başına ne gibi sorunların çıkacağı ile yakından ilgili bir durumdur. Herhangi bir ülkede işler iyi gitmiyorsa, halk kitleleri ile devlet yapısı arasında ya da izlenen politikalar doğrultusunda ciddi çelişkiler ve yanlışlıklar birbirini izliyorsa herkes nereye gidildiği ya da ülkede neler olduğu konularında telaşa düşebilir ya da korkuya kapılarak gelecek hakkında olumsuz düşüncelere sahip olabilir. En küçük bir olumsuzluk karşısında morali bozulan ya da paniğe kapılarak yakın gelecek konusunda, umutsuzluğa ya da karamsarlığa sürüklenebilen normal insan tipleri, bu gibi istenmeyen olumsuz olayların ya da gelişmelerin ülkeyi içine düşüreceği olumsuz koşullara ya da uçurumun kenarına doğru devleti sürükleyebileceği gibi kötü durumlara karşı tepki gösterebilir ya da kendini koruma refleksi doğrultusunda karşı çıkabilirler, böylesine istenmeyen bir olumsuz durumun gündeme gelmesini önleyebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapabilirler, karşıt tutumları örgütleyerek kamuoyu önünde bunları sergileyebilirler.
 
 
 

Normal koşullarda her devlet birbiriyle rekabet içinde rakip olarak hareket eder. Büyük devletler küçük ve orta boy devletler üzerinde baskı ve hegemonya oluşturma arayışı içinde davranırlar. Bir büyük devlet kendisinden küçük olan komşusu devletleri bölgesel hegemonya planları doğrultusunda etkisi altına alabilir, zaman içerisinde bu gibi devletleri kendisine bağlayabilir. İşte bu aşamada bu duruma düşen küçük ya orta boy devletlerin gelecekleri tartışma konusu haline gelir. Hem o devletin vatandaşları hem de bölgede yaşayan diğer insan toplulukları söz konusu devletin ne olacağı, nereye gideceği ya da kendini yönetemez bir duruma sömürgeci politikalar yüzünden düştüğü aşamada, bu kötü gidişin sonunda o ülkenin kime kalacağı sorusunu sormaya ve buna yanıt aramaya başlarlar. Tarihsel süreç içerisinde, birçok küçük ya da orta boy devlet, büyük devletlerin baskıları ve de çekişmeleri yüzünden kendi kendilerini yönetemez bir aşamaya geldiklerinde, hangi büyük devletin eline düşeceği, hangi emperyal devletin sömürgesi konumuna sürükleneceği ve bu yüzden de kime kalacağı, haklı bir sorular olarak sorulma aşamasına gelebilmektedir. Zaman dilimleri içerisinde güçlenen devletler, büyümenin ve kendi bölgelerinde daha etkin olabilmenin yollarını ararlarken, kendiliğinden yakın komşuları durumunda olan daha küçük devletler üzerinde etkilerini artırabilmektedirler. Böylece, güçlü devletler daha zayıf ve küçük bölge devletlerinin kontrolünü ele geçirme aşamasına geldiklerinde, kendi kendini yönetme şansını yitirmiş olan küçük ya da zayıf devletler sonunda büyük devletlerin eline düşebilmekte ya da emperyalist güç merkezlerinin eline düşerek birilerinin malı ya da arka ya da yan bahçeleri konumuna düşebilmektedirler.
 
 
 

Büyük balığın küçük balığı yutması nasıl bir doğa yayası ise, büyük devletlerin de yanı başlarındaki küçük devletçikleri yutmaları da aynı doğa yasasının devletler arası alanda gündeme gelmesidir. Büyük devletler daha da büyürken küçük komşularını ya da zayıf bölge devletlerini kendi baskı veya denetimleri altına alabilmektedirler. Zaman içerisindeki yakınlaşmalar da büyük devletlerin küçük devletleri yutarak kendi sınırları içine alabilmelerini ve bu doğrultuda baskıcı ya da zorlayıcı politikalar aracılığı ile, küçük ya da orta boy devletleri kendi sınırları içine alarak, bunlara eyalet ya da vilayet statüsü kazandırdıklarını göstermektedir. Geçmişten gelen tarihsel süreç içerisinde, işgal ya da sömürgecilik sonrasında ortaya çıkarak bağımsızlık kazanmış olan birçok küçük ya da orta boy devlet, emperyal saldırılar, hegemonya arayışları ya da baskıcı siyasetler yüzünden otonom statülerini ellerinden kaçırabilmektedirler. Otonomisini koruyamayan devletler, büyük güçlerin çekişme alanı konumuna sürüklenince her türlü emperyal senaryoya açık bir duruma gelmektedirler. Büyük devletler sahip oldukları hegemonya gücünü yanı başlarındaki diğer devletlere taşımaya yöneldikleri zaman, hedef ülke konumundaki küçük devletler emperyalistlerin ellerine düşebilmekte ve kendi ülkelerinin insanlarının ya da toplumunun öz malı olması gereken siyasi ve demokratik yapılarının başkalarının elinde oyuncağa dönüştüğünü görmektedirler. Zayıflayan devletlerin ülkeleri yol geçen hanına dönüşebilmekte, bu gibi siyasal yapılanmaların altında varlıklarını sürdürebilmek isteyen toplumlar, halk toplulukları ya da ulusal yapılar bu gibi olumsuz durumlara karşı isyan ederek yepyeni bir yapılanmanın arayışı içerisine girebilmektedirler.
 
 
 

Yanı başındaki küçük ya da orta boy devletleri zamanla kendine bağlayabilen, ya da bu doğrultuda bunları baskı ya da kontrol altına alabilen büyük devletlerin bulundukları bölgedeki diğer devletler üzerinde bu gibi saldırgan heveslerini tatmin edebildiklerini, bu aşamadan sonra bölge dışına çıkarak daha geniş alanlarda hegemonya artırma peşinde koşabildiklerini tarihin aynası bugünlere yansıtmaktadır. Sınır komşularına ya da bölge devletlerine karşı geliştirmiş oldukları emperyal baskı ve oyunları bu aşamadan sonra bütün dünya yüzeyinde geliştirmeye çaba gösterdikleri anlaşılmaktadır. Önce kendi ülkesinde güçlenen devletler, bölgelerinde egemenliği sağladıktan sonra ulusla arası alanda daha geniş küresel hegemonyalar peşinde koştukları anlaşılmaktadır. Dünya tarihi bu gibi emperyal devletler, planlar ve de senaryolar ile dolu bulunmaktadır. İnsanlığın ya da dünya halklarının bir türlü emperyalizm belasından kurtulamamalarının ardında hem insanın karakteri hem de insan toplumları içinden çıkmış olan devlet yapılanmaları arasındaki çekişme ve rekabetin önemli ölçülerde payı bulunmaktadır. Bu gibi çekişme ve rekabet düzenleri doğrultusunda bütün küçük ve orta boy devletler emperyal güçlerin hedefi konumundadırlar. Bölgesel hegemonyasını pekiştiren büyük devletler emperyal bir güç olarak dünya sahnesine çıktıkları zaman, karşılarına çıkan her ülkeye girmek ve bu ülkelerdeki devlet düzenlerini kendilerine bağlayarak bir yeryüzü imparatorluğu arayışı içine girebilmektedirler. Böylesine bir süreçte, birçok küçük ülke ya da orta boy devlet, sürecin sonunda emperyal güçlerin eline geçebilmektedir. O zaman da o ülkeler kendi halkına ya da ulusuna değil ama, başka devlet ya da güçlerin eline kalabilmektedir. Bu tür olumsuz bir süreç yaşayan toplumlar kendi ülkelerinin hangi emperyal gücün eline geçeceği ya da emperyal güçler arasında nasıl bir paylaşım savaşına sahne olacağı konusunda düşünceler geliştirebilmektedirler.
 
 
 

Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın merkezi coğrafyasındaki büyük devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun çökertilişinden sonra, bu imparatorluğun merkezi topraklarında kurulmuş olan bir orta boy devlettir. Merkezi alanda kurulu olduğu için, dünya imparatorluğu kurmak ya da böyle bir yapılanmayı ele geçirmek isteyen bütün emperyal devletler ya da güçlerin merkezi alanı ele geçirme girişimlerinde Türk devleti başlıca hedef ülke konumundadır. Tarih ve de coğrafya bilgileri, böylesine önemli ve kritik bir konuma sahip olan Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği konusunu iyice ilginç kılmakta ve bu sorunun açıklığa kavuşturulması doğrultusunda geliştirilen fikir jimnastiği girişimleri de çok çeşitlilik içerdiği için Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın geleceğini tam olarak açıklayamamakta ve bu nedenle de Türkiye’nin kimin eline geçeceği konusu iyice tartışma alanlarında öne çıkmaktadır. Neden bu topraklar üzerinde böyle bir devlet yapısı oluşturulmuştur. Tarihin gelişme seyri içinde neden bu coğrafya da Türk ulusu tarih sahnesine çıkmış ve kendi ulus devletini üniter ve merkezi bir model içinde oluşturabilmiştir? Dünya haritasının ortalarında yer alan Türk devletinin, geçmişten gelen tarih birikimi ve bugün de devam edip giden coğrafi konumu, ülkenin ve devletin geleceğini değerlendirebilmek açısından doğru ve güçlü bir çıkış noktasını göstermektedir. Yirminci yüzyılın başlarında ortalık alanda böylesine bir devlet modeli gündeme getirilerek örgütlenirken, gelecekte bu devletin nasıl yoluna devam edebileceği konusunda tam anlamıyla bir değerlendirme yapılabilmiş midir? Devletin kurucu kadroları, örgütleyici öncülerinin bu gibi soruları kendilerine sormuş ve bunları yanıtlayarak hareket etmiş oldukları düşünülmelidir.
 
 
 

Dünyanın merkezine gelmek, merkezi alanı ele geçirerek buradan küresel bir hegemonya düzeni kurabilmek, doğunun ve batının önde gelen büyük güçlerinin ya da emperyal devletlerinin her zaman için ana hedeflerinden birisi olmuştur. Yer yüzünün en büyük kıtası olan Asya’da kurulmuş olan bütün büyük devletler kendi bölgelerinin kontrolünü ele geçirdikten sonra dünyanın merkezi alanına gelerek buralara da sahip olmak ve dünyayı bu orta alandan yönetmek istemişlerdir. Moğollar, Timurlar, İlhanlılar, Persler doğudan gelen büyük güçler olarak merkezi alanı ele geçirebilmenin peşinde koşmuşlardır. Bu doğu güçleri merkezi alanı tam olarak ele geçirememişler ama kendi bölgelerinden getirdikleri insan toplulukları zaman içerisinde merkezi coğrafyaya dağılarak yerleştikleri yerlerde, merkezi coğrafyanın yerleşik halklarını meydana getirmişlerdir. Batı’dan gelen Haçlı seferleri de geçici olmuş, bunların en sonuncusunda kurulmuş olan Haçlı devleti yüz yıllık bir zaman dilimi sonrasında çökmüştür. Haçlılar da merkezi alana hakim olamadıkları için Anadolu ve çevresinde kalıcı bir hegemonya düzeni kuramamışlardır. Merkezi alanda Türk nüfus yayılırken ve Türkler ile İslam dini arasında kaynaşma ile kalıcı devlet düzenleri oluşturulurken Avrupa üzerinden gönderilen Haçlı seferleri sonuçsuz kalmış, Haçlılar kalıcı bir düzen kuramamışlardır. Eski Roma ve Bizans İmparatorlukları gibi büyük merkezi bir imparatorluk peşinde koşan Vatikan yönetimindeki Hrıstiyan Avrupa kıtası, bu gibi planlarda başarısız kalınca, merkezi coğrafyada Selçuklular ile kurulmuş olan Türk insiyatifi daha da güçlenerek yayılmış ve ikinci aşamada Osmanlı imparatorluğu olarak devam ederek, bin yıllık bir Türk hegemonyası dünyanın ortasında kalıcı bir doğrultuda kurumlaştırılmıştır.
 
 
 

Haçlıların başaramadığı merkezi alan yerleşimini daha sonraki aşamada, Ruslar güneye doğru inerken İngilizler başarmış, Fransızları da yanına alan Büyük Britanya İmparatorluğu Osmanlı devletinin çöküş aşamasında Kıbrıs adası üzerinden bölgeye gelerek Orta Doğu topraklarına yerleşmiştir. Osmanlı sonrası dönemde İngilizlerin planları doğrultusunda bir merkezi alan yapılanması gündeme getirilmiş ve Fransız İmparatorluğunun desteği ile de batının sömürgeci düzeni Kuzey Afrika üzerinden Orta Doğu bölgelerine taşınmıştır. Böylece, Osmanlı imparatorluğunun dağılışıyla beraber merkezi coğrafyada ortaya çıkmış olan otorite boşluğu alanı doldurulmaya çalışılmıştır. İngilizler ve Fransızlar girmiş oldukları Osmanlı topraklarını parçalayarak kendi hegemonyaları altında sömürgeciliği merkezi coğrafyaya getirmişlerdir. Böylece Osmanlı toprakları, devletin çöküşü sonrasında batının en güçlü iki sömürgeci imparatorluğuna kalmıştır. O dönemde daha güçlü dünya devletleri olmadığı için İngiltere ve Fransa merkezi alan topraklarını istedikleri gibi paylaşmışlar ve Mısır’ın başkenti Kahire’de çizmiş oldukları harita ile bütün Osmanlı topraklarının batı emperyalizminin yeni sömürgeleri konumuna düşürmüşlerdir. Ne var ki, bu emperyalistler, Türkiye’nin kurucu önderi Atatürk’ün söylediği gibi geldikleri gibi gitmek zorunda kalmışlar ve yirminci yüzyılın konjonktürü içinde ortaya çıkan yeni gelişmeler batının temsilcisi iki büyük sömürgecinin kurdukları düzenlerinin önünü keserek daha farklı yapılanmaların önünü açmıştır.
 
 
 

İslamiyetin çıkışından sonra güçlenen Araplar, Anadolu’ya gelerek yayılmışlar ama İstanbul’u fethedemeyince, bu ülkeyi terk ederek geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Araplar sonrasında Selçuklular Türk topluluklarını merkezi bölgelere taşıyarak, bu alanın halk topluluklarının oluşumuna yardımcı olmuşlar daha sonraki aşamada da Osmanlılar, bir büyük imparatorluk olarak merkezi coğrafyayı egemenlikleri altına alınca batılı güçlerin hedefi haline gelmişlerdir. Osmanlı imparatorluğunun son yüzyılı içinde Ruslar güçlenerek güneye inmek istemişler, Almanlar birleşerek bir büyük imparatorluk kurunca doğuya açılarak, dünyanın merkezi alanlarını içine alan çok büyük bir Töton imparatorluğu oluşturmak istemişlerdir. Ne var ki, Birinci dünya savaşı öncesindeki bu iki girişi, Büyük Britanya İmparatorluğunun Orta Doğu’ya gelerek yerleşmesi ve Fransa’yı yanına alarak, Rusya ve Almanya’ya karşı çıkmasıyla önlenmiştir. Ruslar sıcak denizlere inmek için güneye doğru ilerlerken Osmanlının elindeki Kırım ve Kafkasya’yı ele geçirmişler, Almanlar da birlik sağlayınca Balkanlar üzerinde baskı kurarak Osmanlı hegemonyasının Avrupa topraklarının dışına atılmasında etkili olmuşlardır. Ruslar doğu Anadolu üzerinden Ermenileri kullanarak Anadolu’yu ele geçirmeye çalışırken, Almanlar Birinci Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’a gelerek yerleşmeye başlamışlar, savaşı kazanarak on milyon Alman vatandaşını Anadolu topraklarına getirerek yerleştirebilmenin çabası içinde olmuşlardır. İstanbul, İzmir, Edirne, Adana, Trabzon, Zonguldak, Erzurum, Kars, Van ve Diyarbakır gibi on büyük Anadolu kentine birer milyon Alman yerleştirerek, Anadolu’yu bütünüyle Almanlaştırmak isteyen Alman emperyalizmi, Birinci Dünya Savaşını kaybedince geri çekilmek zorunda kalmış ve böylece, Almanların dünyayı Anadolu üzerinden yönetme planları çökmüştür. Almanlar ile Ruslar Birinci cihan savaşı sonrasında geri çekilmek durumunda kalmışlardır.
 
 
 

Araplar onuncu yüzyılda, Ruslar ve Almanlar on dokuzuncu yüzyılda, Birinci Dünya savaşı sonrasında İngilizler yirminci yüzyılda Anadolu’ya yerleşmek istemişler ama sonunda geldikleri gibi gitmek zorunda kalmışlardır. İkinci dünya savaşı sonrasında ise, Amerikalılar Orta Doğu’ya gelmişler ve Osmanlı topraklarının merkezi ülkesinde yer alan Türkiye’yi Nato askeri ittifakı içerisine alarak; Türkiye’ye yerleşmeye başlamışlardır. O dönemin koşullarında var olan Sovyet İmparatorluğunu gerekçe gösteren Amerikan emperyalizmi, komünizm tehlikesini öcü göstererek, merkeze yerleşmiş ve Türkiye üzerinden koruyucu kalkan oluşturarak, iki bin yıl sonra Orta Doğu’da bir Yahudi devletinin kuruluşunu sağlamıştır. Böylece, Arapların, Rusların, Almanların ve İngilizlerin tam olarak yerleşemedikleri Anadolu toprakları üzerine Amerikalılar kendi kontrolleri altındaki Nato askeri yapılanması üzerinden yerleşerek, çok sayıda askeri üs kurmuş ve geleceğe dönük olarak merkezi alan yerleşimini güvence altına almıştır. Böylece, Osmanlı sonrasında, Anadolu toprakları Amerikalılara kalmış gibi bir durum yaratılmıştır. Devleti Aliye denilen merkezi büyük devletin yıkılması sonrasında, Amerikalıların Yahudilerle birlikte bölgeye gelerek yerleşmeleri, eski Roma İmparatorluğu toprakları üzerinde yeni Roma hegemonyası arayışlarını gündeme getirmiştir. Arapların kalabalık bir nüfus ile yaşadığı Orta Doğu hem Arapların hem de Türklerin elinden alınmış, Yahudilere kutsal topraklar verilirken, Anadolu üzerinden Türk varlığı ile Nato üzerinden kontrol altına alınmıştır. Bir anlamda, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde kalan Türklerin milli vatanı olan Anadolu’ya Nato’nun yerleşmesiyle birlikte Türkiye sanki Amerikalılara kalmış gibi bir olumsuz durum ve görünüm yaratılmıştır.
 
 
 

Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Misak-ı Milli sınırları içerisinde yaşamını sürdürmek zorunda kalan eski Osmanlı ahalisi, bir ulusal kurtuluş savaşı vererek, tarihsel süreç ve savaş konjonktürü içerisinde var olma mücadelesi vererek ve bir anlamda ölüm kalım savaşını kazanarak kendi ulus devletini kurmuş, böylece hem uluslaşarak Türkleşmiş hem de ulus devletini kurarak, sınırları önceden ilan edilen milli vatan toprakları üzerinde ulus devlet oluşumu tamamlanmıştır. Osmanlı gibi çok uluslu ve çok dinli heterojen bir siyasal yapının çöküşünden sonra, Osmanlının merkezi toprakları Türklere kalmış ve Türkler’de bu toprakların geleceği için savaşarak Anadolu ve Rumeli’yi vatanlaştırmışlardır. Türkler kendilerine kalan bu ülkeyi vatanlaştırırlarken, aynı zamanda ulus devletlerini de oluşturarak, gelecekte de bu topraklar üzerinde kalıcı olabilmenin ön hazırlıklarını tamamlamışlardır. Atatürk’ kurucu önder olarak geçmişten gelen tarihsel süreci iyi değerlendirmiş, Anadolu yarımadasının Türklere kalmasını sağlayarak, bunu aynı zamanda geleceğe dönük bir biçimde de kurumlaştırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti böylesine ulusal bir çabanın sonucu olarak tarih sahnesine çıkmış ve güçlü bir örgütlenme sayesinde de yirmi birinci yüzyıla kadar gelerek, kurucusunun söylediği gibi ilelebet payidar olabilmenin şanslarını yakalayabilmiştir. Türkler, atalarından miras olarak aldıkları vatanlarını aynı titizlikle koruyarak yollarına devam etmişler, vatanlarını hiç kimseye bırakmamışlardır. Araplara, Almanlara, Ruslara ve İngilizlere yar olmayan Anadolu topraklarının Amerikalılara da yar olmasına izin verilmemiş ve küreselleşme ya da Büyük Orta Doğu projesi gibi siyasal planlar doğrultusunda Türklerin ana vatanları ellerinden alınamamıştır. Nato ile Türkiye’ye giren Amerikan emperyalizmi, çok uluslu şirketleri bu bölgeye getirerek Türk topraklarına yerleştirmek istemiş ama bu doğrultudaki emperyal zorlamalara rağmen, bütünüyle Türkiye’yi ele geçirerek tarih sahnesinden böylesine olağanüstü bir süreçte kurulmuş olan bir devletin tasfiye edilmesinde başarılı olamamıştır.

 
 
İki büyük dünya savaşı arasında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yirmi birinci yüzyılda geçmişten gelen birikimin desteği ile yoluna devam edebilmesi için, Türkiye’nin ülke ve devlet olarak Türklerin elinde olması gerekmektedir. Türkler geçmişin olaylarını iyi gözlemleyerek ve karşılaştıkları ters durumlar karşısında gerekli olan önlemleri alarak yollarına devam etmek zorundadırlar. Türkler bu doğrultuda hem vatanlarına hem de devletlerine sahip çıkarak, bunları destekleyerek yollarına devam etmek durumundadırlar. Ulusal bir kurtuluş savaşı sayesinde kazanılmış olan bağımsız yaşama hakkı, Türkler açısından son derece kutsal bir haktır ve hiçbir biçimde vazgeçilemeyecektir. Tam bağımsız bir çağdaş cumhuriyet devletinin çatısı altında hem ulusal hem üniter hem de merkezi bir güçlü devlete sahip olma şansını yakalamış olan Türklerin bu durumdan vazgeçmelerini beklemek ve hele Türkiye’nin başkalarının ellerine geçmesine seyirci kalmalarını beklemek pek de gerçekçi bir yaklaşım olarak görünmemektedir. Hiçbir insan alıştıklarından vazgeçemez. Herkes alıştığı yaşam biçimi ve düzeni ile hayatını devam ettirmek ister. Böylesine bir doğal hakkı Türklerin elinden alarak, Türkiye gibi bir ülkede başkalarının egemen olmalarını düşünmek ya da sağlamak tamamen gerçek dışı bir durumdur. Türkler Düveli Muazzama denilen en büyük emperyalizme karşı savaşarak kendi bağımsız devletlerini oluşturdukları gibi, yüz yıl sonra da gene aynı doğrultuda yola devam ederek geleceğin dünyasında da bugünkü tam bağımsız yaşam düzenlerini sürdüreceklerdir. Bu yönü ile Türkiye’den vazgeçmeyecekler ve hem ülkelerine hem de devletlerine sahip çıkarak, merkezi alanda daha güçlü bir ulus devleti oluşturarak var olmaya devam edeceklerdir.
 
 

“Türkiye kime kalacak?” sorusunun yanıtı, gene Türkler olacaktır, çünkü Türkler eskisi gibi bir vatansever olarak hem ülkelerine hem de devletlerine sahip çıkmaya devam edecekler ve bu doğrultuda bütün saldırılara ve siyasal kışkırtmalara karşı mesafeli davranmaya bilinçli olarak devam edeceklerdir.  
 
 
 
Kitabın yazarı, kitabı başbakanın yazdırdığını kapakta ilan etmektedir. Başbakanın giderek sertleşen tavırlarının, sesini yükselterek toplumun belirli kesimleri ile kavgalı bir durum yaratmasının ülkede ciddi bir hesaplaşma ve gerginliğe neden olduğu, büyük rüyalar peşinde koşarken bundan çok daha büyük kabuslara sürüklenildiğini, böylesine bir olumsuz sürecin sonucunda ülkede kavganın giderek tırmanacağını ve bunun sonunda da Türkiye’nin kimin elinde kalacağının tahminleri yapılmaya çalışılmaktadır. Bugünün iktidar partisinin, küreselleşme sürecinin getirmiş olduğu değişim ve dönüşümleri batı desteği ile zorla uygulamaya çaba göstermesinin ülkede ciddi bir hesaplaşma yarattığı ve bu durumda da yakın gelecekte Türkiye’yi kimlerin yöneteceğinin ya da Türkiye’nin bu gibi olumsuz bir tırmanış karşısında kimin elinde kalacağının tahmini yapılmaya çalışılmaktadır. Kapitalist emperyalizmin zorla dayatmış olduğu politikaların Türkiye’yi ciddi bir ayrışma noktasına sürüklemesi, insan hakları üzerinden etnik kavganın, inanç özgürlüğü üzerinden dinler kavgası ile cemaatlar çekişmesinin tırmandırılması, ekonomik programlar üzerinden de yeni sömürgeciliğin bir çuval halinde Türkiye’nin başına geçirilmek istenmesi yakın gelecek açısından ciddi belirsizlikler sinyali vermektedir. Bu üç tehlikeli süreç devam ettiği noktada, Türkiye’de ulusal, üniter, merkezi ve laik devlet modeli zarar görmekte, giderek tırmanan alt kimlik kavgaları yüzünden Türkiye bir iç hesaplaşma ve bölgesel çatışmalara doğru sürüklenerek, Lozan’dan gelen statüsünü kaybetmek tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu aşamada ülkenin belirli bölgelerinde alt kimlikli devletçikler yaratılmaya çalışılmakta, Osmanlının çöküşüyle beraber yurt dışına giden gayrimüslim gruplar yeniden Türkiye’nin belirli bölgelerine yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Dini cemaatların da dış desteklerle çok güçlenmesi noktasında, Türkiye’nin geleceğinde hem etnik hem dinsel hem de emperyal kavgalar giderek tırmanma göstermektedir. Merkezi alanda emperyal devletlerin etkilerini artırma girişimleri de savaş tehlikesini artırarak, Anadolu’nun geleceğinde yabancı devletlerin hegemonyasının önünü açmakta ve bu doğrultuda Türkiye’nin geleceğini ciddi bir tartışma konusu haline getirmektedir.
 
 

Küreselleşmenin başlamasından sonra çeyrek yüzyıl geçtiği için artık, bütün plan ve programlar kesin hatlarıyla ortaya çıkmış ve kesinlik kazanmıştır. Bu nedenle, ulus devletlere karşı çıkan batı emperyalizmi, büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projeleriyle Türkiye’ye yerleşmeye çalışırken, Türk ülkesine fazlasıyla Amerikalı ve Musevi iş adamı ya da sermaye sahibi gelerek yerleşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti emperyal politikalar ile teslim alınırken, yabancıların ülkeye gelerek yerleşmelerinin önü açılmakta ve sonunda Türkiye Türklerin elinden alınarak yabancılara teslim edilmeye çalışılmaktadır. Yüz yıl önce aynı oyun oynanmış ve Türkiye’nin topraklarına emperyal güçler ve yabancı sermaye gelerek yerleşmeye çalışmıştır. Ne var ki, o dönemde Türk halkı bir ulusal kurtuluş savaşı vererek ülkeyi kurtarmış ve bağımsız devlet yapısını kurmuştur. Böylece, Türkiye yirminci yüzyılda Türklere kalmıştır. Şimdi yirmi birinci yüzyılda aynı oyun ikinci kez oynanırken gene aynı sonuç ortaya çıkacak ve Türk ulusu kendi ülkesine, kaynaklarına ve zenginliklerine sahip çıkarak Türkiye’nin Türklerin elinde kalkmasını sağlayacaktır. Tarih ders almasını bilenler açısından bir tekerrürden ibarettir. Dün ulusal kurtuluş savaşı vererek Türkiye’ye sahip olan Türk ulusu, yeni dönemde yeniden bir ulusal kurtuluş mücadelesi vererek eskisi gibi ülkesine ve devletine sahip çıkarak, emperyalizmin Türkiye’yi tarih sahnesinden silme girişimlerini ikinci kez önleyecektir.  
 
 
 
Bu çekişme ve hesaplaşmaların sonunda, Türkiye gene Türklere kalacaktır. Alt kimlikçi girişimlerin bölücülüğü ya da kapitalistlerin emperyalist saldırıları ve bazı kesimlerin işbirlikçiliği, bu kutsal var olma mücadelesini ortadan kaldıramayacaktır. Her kesimin bu durumu bilmesinde, ülke ve dünya barışı açısından yarar vardır. Türkler her zaman olduğu gibi vatanlarına sahip çıkacaklardır. 
 
 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN