döviz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
döviz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2021 Çarşamba

İslamcı Faiz Ekonomisi


 
 
İslamcı Faiz Ekonomisi
 

Aziz Dolu Atabey
 
 

Üretmeden tüketmek doğanın kuralına aykırıdır. Üretmeden tüketim ekonomisi de hakeza. Bu durum borçlanmayı getirir. Borçlanma da bağımlılığı..
 
 
 Tıpkı ayının burnundaki halka, halkanın ucundaki zincir, zincirin ucunu tutan yaban el gibi.. İpin ucu, puştun eline geçmeye görsün.
 

Osmanlı’nın çöküşü devşirme paşalar, softa din adamlarıyla başlar; Osmanlıcılarla özellikle de İslamcılarla son bulur. Birçoğu etnik özürlü kişilerin (zevat) sefa sürdüğü çöküş döneminden geriye borç parayla yaptırılmış -Barok ve Rokoko tarzı- birkaç saray ve yine Boğaz’daki birbirinden süslü yalılar kalır. 
 
 
İngiltere’nin komaya soktuğu, Rusya’nın “Hasta Adam” dediği, Türk olmayan tebanın bakımını üstlenmediği gibi gereken özeni de göstermediği Osmanlı aslında ötenazi hakkını kullanmıştır. 
 
 
Ötenazi kararını verme, cenazeyi kaldırma, Türkiye Cumhuriyetini kurma görevinin ağırlığı da -Gâzi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere- Türkçülerin omuzlarına yüklenir. Yedi düvele göğüslerini siper etmeleri de cabası..
 
 
 Kurtuluş Savaşı başarısız olsaydı ilk kim ya da kimler asılırdı bir düşünün bakalım. Ve elinde yağlı urganla “Kıptî” rolünü kim/kimler oynardı? Durum böyleyken, Türk öykücülüğünün pîri (duayen) Ömer Seyfettin yatacak bir mezarı bile zor bulur bu topraklarda. 
 
 
Yine gün geçmiyor ki Atatürk’ün manevî varlığına saldıran bir zırtapoz çıkmasın.. Yazık!
 

İslamcıların, Cumhuriyet döneminde tekrar palazlanması ABD’nin “Yeşil Kuşak” doktrini ile olur. Öncesinde ise İngiltere, İsrail, İran gibi ülkelerin ülkemizde kurduğu/kurdurduğu cemaat-tarikat türü merdivenaltı oluşumlar Yeşil Kuşak tohumunun yeşermesi, boy atması için uygun iklim koşullarını zaten hazırlamıştır. 
 
 
Atatürk tarafından -adı büyük, varlığı güdük- şeyhülislamlık makamı kaldırılarak yerine kurulan üstelik de tam anlamıyla kurumsallaşmış olan Diyanet’in içinin boşaltılması; imamlar camilere kapatılırken, cemaat-tarikat üyelerinin çarşıya-pazara, okula-kışlaya salınması ise ne büyük bir aymazlık.. 
 
 
Gelinen noktada mankurtlaştırılmış on binlerin, yüz binlerin oyları, paraları daha da kötüsü (vahim) yönetim erki (irade), sezgisi (feraset), anlayışı (idrak), vicdanı ve hatta ruhu -sözde- din adamı, hoca kisvesi altındaki birkaç cemaat-tarikat zübüğü eliyle iç ve dış bağlantılı kimi odaklara peşkeş çekilmektedir. Neyin karşılığında?!.
 

Atatürk döneminde mucizeler ortaya koyan Türkiye ekonomisinde 1940’lı-50’li yıllarda işler yolunda gitmemeye başlar. 60’lı-70’li yılllarda taşlar yerinden oynar. 80’lerden itibaren -muhabbet tellallığı Malatyalı Kezban’a toslayan- eski İslamcı Turgut Özal ve onunla aynı kulvarda yol tepen -sözde- liberaller Türkiye’yi borç batağına sürükler. 
 
 
Ülke, faiz sarmalında debelenip durur yıllar yılı.. Böylelikle -emperyalist- ABD’nin elinde birer elma şekeri olan ve içlerinde elma yerine ayva bulunan Dünya Bankası, IMF gibi modern zamanların tefeci kurumları eliyle Türk dış politikası baskı altına alınır. Hatta iç politikası bile… 
 
 
Peki, buna benzer bir durum başka nerede görülür? Osmanlı’da!.. Tarih, 1800’lü yılların tekrarıdır (tekerrür) bir yerde. Ağalar, “Osmanlı torunuyuz.” derken doğru söylüyor anlayacağınız.
 

Zayıflıklarına, aksaklıklarına rağmen yine de en iyi yönetim şekli cumhuriyet ve/veya demokrasidir. 
 
 
Bu yönetim biçiminin zayıflıkları nelerdir? Okuyup araştırmayan, sorgulamayan bilgisiz (cahil) halk kitleleri… 
 
 
Aksaklıklara gelince; birkaç genel başkan, genel başkanların seçtiği birkaç yüz milletvekili ve yine konu mankeni olmaktan öteye geç(e)meyen birkaç bin delege ile oynanan orta oyununun cumhuriyet ve/veya demokrasi sanılması, cumhuriyet ve/veya demokrasi olarak sunulması…
 
 
 Kısacası (vel’hasıl) iş halkta; halkın sezgisinde (feraset), vicdanında bitiyor. George Orwell’in (Corç Orvil) de dediği gibi; “Rüşvetçi politikacıları, düzenbazları, hırsızları ve hainleri seçen halk, kurban değil suç ortağıdır.” öyle ya. Konuyla ilgili olması açısından, -kesin olmamakla birlikte- 
 
 
Tanrı’nın elçisi (resul-i el-ilah/resulâllah) Hz. Muhammed’e ait olduğu söylenen anlam yüklü bir sözle noktayı koyalım: 
 
 
“Siz nasıl (kimseler) olursanız öyle yönetilirsiniz.”
 

Aziz Dolu Atabey
Sarıabalı-29.09.2021

5 Temmuz 2021 Pazartesi

ÖZELLEŞTİRME NEDİR, KİMLER İÇİN YAPILIYOR?

 


 
 
ÖZELLEŞTİRME NEDİR, KİMLER İÇİN YAPILIYOR?
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

AKP iktidarı Cumhuriyet’in kurduğu fabrikaları 20 yıldır satıyor. Devlete, millete ait üretim tesisi neredeyse kalmadı. Son olarak, Ordumuzun tank-palet fabrikasını elden çıkardılar. Kırıkkale'de Makine Kimya Endüstrisi'ni, anonim şirkete dönüştürerek, satmanın hukuki altyapısını oluşturuyorlar. Oysa bu kurum silah üretiyor, mühimmat üretiyor. Kırıkkale'yi Kırıkkale yapan bu kurum.
 
 
 
 Cumhuriyeti kuranlar, Kurtuluş Savaşı’nı verenler Anadolu'nun merkezine entegre bir silah sanayisi kurmak istediler. O entegre silah sanayisinin adı Makine Kimya Endüstrisi Kurumu'dur. Şimdi de onu, ülkemizin savunma gücünü bitiriyorlar. Makine ve Kimya Endüstrisi Anonim Şirketi Hakkında Kanun Teklifi, AKP milletvekillerince acele hazırlanarak Meclis Başkanlığına sunuldu, aynı hızla yasalaştırıldı. Dahası var: Şehir hastanelerinin yönetimi de yabancılara devrediliyor.
 
 

Birkaç ay önce, Mart, Nisan (2021) aylarında da Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile Kuzey Çevre Otoyolu’nun yüzde 51’ini Çinli bir şirkete sattılar. Cumhurbaşkanlığı kararıyla 5 hidroelektrik santral özelleştirme kapsamına alındı, Ayrıca on iki özelleştirme kararı alındı. Satışları Resmi Gazete’de yayımlandı. Sümer Holding’in iki taşınmazı satıldı. Türkiye Şeker Fabrikaları’nın Eskişehir, Karaman ve Sivas’taki parsellere ilişkin özelleştirme planları onaylandı.



Nedir bu özelleştirme çılgınlığı değerli okur, özelleştirme nasıl bir şeydir?
 
 

Özelleştirme basit bir tanımla kamu mülkünün (fabrika, tesis, toprak) yerli veya yabancı özel şahıslara satılmasıdır. Türkiye’de 1990’lardan beri özelleştirme yapılıyor. Önce yavaş başladı, sonra hızlandı, bu hükümet zamanında doruğa ulaştı.
 
 

Özelleştirme bir Batı icadı ve dayatmasıdır. Batı Emperyalizmi’nin dünya görüşü olan Liberalizm’in bir gereği, olmazsa olmazıdır. Emperyalizm’in, dev küresel şirketlerin, Çevre ülkelerine yönelik 5 ekonomik, 2 politik silahından biridir. Ekonomik silahlar serbest mübadele, borçlandırma, özelleştirme, yabancı sermaye girişi, toprak sattırmadır; politik silahlar ise azınlıklar ve etnisite, sahte demokrasidir.
 
 

Liberalizm, bilindiği gibi ekonomide devleti istemez. Eğer varsa, devlet işletmeleri satılır, özelleştirilir. Türkiye gibi bir ülke serbest ticarete açılıp borçlanmaya başlayınca, sıra özelleştirmeye gelir. Çünkü dış finansman sorunu vardır, ağırlaşmıştır. Özelleştirmenin başka amaçları da vardır: Bir ulusal kalkınma programı olmayan hükümetler iş yapabilmek, iktidarda kalabilmek için yabancı paraya (dövize) muhtaçtır; Batılı para babalarına yaptıkları borçları, faizleriyle geri ödemek zorundadırlar. Bu paraları yeterli miktarda sağlayamayınca, kurtuluş yolu olarak milletin mallarını satma yoluna başvururlar. 
 
 
 
Türkiye’de özellikle son hükümetler döneminde yapılan, budur. Yoksul milletimizin büyük özverilerle 80 yılda oluşturduğu sermaye birikimi; özelleştirme yoluyla iç ve dış bedhahlara peşkeş çekilmiştir, çekilmektedir.
 
 
 
 Yüzlerce üretim tesisi yok pahasına iç fırsatçıların, yabancı vurguncuların mülkiyetine geçmiş, bunların tapulu malı olmuştur, olmaktadır. En stratejik tesisler bile yabancılara satılarak, ülke ekonomisi savunmasız hale getirilmiştir.
 
 

Özelleştirme, başta ABD, Batı oligarşisinin, para babalarının kendi çıkarları için geliştirdiği, 1979 yılından itibaren dünyayı etkisi altına alan Neoliberalizm’in, daha doğrusu bu öğretinin temeli olan bir varsayımın, rekabet varsayımının bir gereğidir. Liberalizm, bugünkü adıyla “Neoliberalizm” Batılı kapitalistlerin, küresel şirketlerin dünya görüşüdür. 
 
 
 
Batı oligarşisi; insan kanı ve kemikleriyle yoğrulmuş 500 yıllık kazanımlarını kaybetmemek, kalıcılığını güvence altına almak, daha da zenginleşmek için bu görüşü bütün dünyaya zorla yaymaya, iç bedhahların desteğiyle tüm gereklerini yaptırmaya çalışmaktadır. İşte tam bu noktada karşımıza çıkıyor özelleştirme, Neoliberalizm’in hayat damarlarından biri olarak…


1970’lerin sonlarından beri dünyaya özelleştirmeyi dayatan, bizim teslimiyetçi politikacı, iş adamlarımız ve yöneticilerimiz eliyle Türkiye’ye de uygulatan, Amerika Birleşik Devletleri ve onun anası olan İngiltere’dir, Avrupa Birliği’dir. Hedeflerini gerçekleştirmek için de dünya çapında bir örgütlenmeye gitmişlerdir. Küresel özelleştirme örgütlenmesinin temel kurumları; Chicago Okulu, Thatcherizm, Adam Smith Enstitüsü, Miras Vakfı, Birleşik Devletler Uluslararası Gelişme Ajansı, Özel Girişim Bürosu, Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası’dır.
 
 

Küresel özelleştirme örgütlenmesi; kurban seçilen, hedef olan ülke içinde destek bulmadıkça hiçbir şey yapamaz, hedefini gerçekleştiremez. Bu sebeple dış güçler tuzaklarına düşürdükleri ülke içinde de örgütlenmeyi sağlayarak, bir özelleştirme örgütünün kurulmasını sağlar. 
 
 
 
Örneğin ülkemizde 1994’te Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nı, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nu kurdurmuşlardır.
 
 
 
 Bundan başka, hukukî alt yapıyı da oluştururlar. Meclis’ten ihtiyaç duydukları yasaları çıkartırlar. Medyada, politikada, üniversitelerde yuvalanmış bilinçli, bilinçsiz adamları (çoğunlukla iç bedhahlar) aracılığıyla, yoğun bir ideolojik koşullandırma kampanyası başlatır ve sürdürürler. Satılacak kuruluşların başlarına kendilerine bağlı insanların getirilmesini sağlarlar.
 


Sonuç yerine, M. K. Atatürk’ün iç ve dış düşmanlarla (bedhahlarla) ilgili tanımlarını vermekle yetineceğim.
 
 

Dış düşmanlar bizi sömürge yapmak ister, gelişmemizi istemezler. İstilacı-sömürgeci Bunlar Batı ülkeleri, ulusal bağımsızlığımıza kasteden emperyalist güçler, kısacası Emperyalizmdir. 
 
 
 
İç düşmanlar ise aramızdan çıkan hainlerdir. Dış düşmandan daha tehlikeli, daha zararlıdırlar. Kendi çıkarları için yabancılarla, emperyalistlerle işbirliği yapan fesat güçleridir.
 
 

Kaynak: Cihan Dura, Türkiye’ye Batı Saldırısı: Ekonomimiz Hangi Silahlarla İşgal Ediliyor? Galeati Yayıncılık, Ank., 2020. (4. Bölüm: Özelleştirme)
 

(1.7.2021)

4 Haziran 2021 Cuma

DÜNYA DEVLERİYLE ANLAŞMANIN SONU NE OLUR?

 


 
 
DÜNYA DEVLERİYLE ANLAŞMANIN SONU NE OLUR?


Prof. Dr. Cihan Dura
 

26 Mayıs 2021… basında bir haber: “Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan 20 dev şirketin CEO'su ile yatırım zirvesi: Türkiye pandemi sonrası küresel sermayeyi çekmek için düğmeye bastı. 
 
 
Cumhurbaşkanı; aralarında Microsoft, Netflix, Google, Intel, General Electric'in yer aldığı dünya devi 20 ABD'li şirketin üst düzey yöneticileriyle video konferans aracılığıyla görüşecek.”
 

Bu haber bana bundan yedi yıl önce yayınladığım “Başbakan Dünya Devleri ile Ne Konuştu” başlıklı bir yazımı* hatırlattı. Faydalı olacağı düşüncesi ile, aşağıda bir özetini sunuyor, ardından bir sonuca varıyorum.
 

● Dünya devleri Türkiye’ye yatırımı görüşecek. Başbakan R. T. Erdoğan başkanlığında toplanacak olan 8. Yatırım Danışma Konseyi'ne, Avrupa Yatırım Fonu, 17 dünya devi şirketin başkanı ve CEO'su, Türkiye’den TÜSİAD, TOBB, TİM, YASED gibi özel sektör kuruluşları katılıyor.
 

Toplantı dolayısıyla aldığım notlar şöyle:
 

Türkiye’de 100 000 kilometrekareden fazla bir vatan parçası; maden arama ruhsatı verilerek, 20 kadar Amerikan, Anglo-Amerikan ve Kanadalı şirketin kullanımına terk edilmiş bulunuyor.

 
Ulus ötesi şirketler nerdeyse 200 yıldır dünya kaynaklarını paylaşma yarışı içinde. Bu süreçte iki uygulama görülüyor.

 
1) Birincisi, küresel şirketlerin geçmişte uyguladıkları yöntem… Endonezya bunun çarpıcı bir örneği. Bu Müslüman ülke 1960’ların sonunda, ulus-ötesi şirketlerin talanına sahne oldu. 
 
 
Önce ülkenin başındaki diktatör, Suharto ayarlandı. Ardından, Endonezya’nın bütün doğal kaynakları masaya yatırıldı. 
 
 
Kaynakların üzerine hangi şirketler üşüşmemişti ki: Rockefeller ve Rothschild’ların petrol şirketleri, İngiliz Kraliyet ailesi kartelinin şirketleri, General Motors, British American Tobacco, US Steel, Freeport McMoran, Alcao, Inco, BHP Billiton, Rio Tinto...
 

Sözde, Endonezya kalkındırılacaktı. Gerçekte yapılan, Endonezya’yı yabancılara pazarlamaktan ibaretti: Sonuçta, ülkenin bütün doğal kaynakları ulus-ötesi maden şirketlerinin kontrolüne ve mülkiyetine geçti.
 

2) İkinci olarak, paylaşım Dünya Ekonomik Forumu tarafından düzenlenen yıllık toplantılarda yapılıyor. İsviçre’nin Davos kentinde yapılan toplantılara politikacı ve akademisyenlerle küresel finans tekelleri; gıda ve tütün tekelleri, madencilik tekelleri katılıyor. Tabiî, toplantılara az gelişmiş ülkelerin üst düzey yöneticileri de davet edilmektedir. 
 
 
Örneğin Türkiye’den ilk katılan Turgut Özal oldu; sonra, AKP hükümetinin Devlet Bakanı Ali Babacan... Bunun ardından, Başbakan R. T. Erdoğan… Toplantılarda AGÜ yetkilileri ülkelerindeki yatırım ortamını nasıl iyileştirdiklerini, hangi “reform”ları yapacaklarını anlatır. 
 
 
Buna karşılık, ulus-ötesi şirketlerin sözcüleri de kendi isteklerini sıralar. Örneğin: Doğal kaynakların kullanılmasında ‘ulusal çıkarların gözetilmesi koşulu’nun kaldırılması, uluslararası tekellere petrol, maden ve orman kaynaklarını sınırsız şekilde kullanma olanağı tanınması... 
 
 
Karşılıklı sözler verilir, vaatler alınır. Şirketler; kendi çıkarları doğrultusunda o ülkede başlatılacak gelişmeleri, gerekli yasal mevzuatın düzenlenip uygulanmasını yönlendirecek, kontrol edeceklerdir.
 

● Ve 2.11.2012 tarihli “Yabancı Sermaye Efsanesi” adlı makalemden satırlar...
 

Türkiye 1980’lerden beri, bütün umudunu dış kaynağa, bu kapsamda yabancı sermaye girişine bağlayan bir ülke durumuna geldi. Ekonomik büyümesini neo-liberal politikalardan, yabancı sermaye girişinden bekliyor. 
 
 
Tabiî yabancı kapitalist; Türkiye’ye girmek için ülke kaynaklarından en rahat şekilde faydalanacağı hukukî yapılar, birtakım örgütler istiyor. Türkiye’de bu isteğe uygun kurumlar oluşturulmuştur. 
 
 
Örgütlerden biri Yatırım Danışma Konseyi’dir. Türkiye’de 2000’li yıllardan bu yana uygulanan ekonomi politikalarında Yatırım Danışma Konseyi’nin önemli bir rolü vardır. 
 
 
Konsey’in mimarları IMF ve Dünya Bankası’dır. Dünya Bankası’nın işbirliğiyle oluşturulan bu kuruluştan beklenen işlev; Türkiye’de, yatırım yapacak uluslararası şirketlerin çıkarlarına uygun bir yapı oluşturmak, gerekli yapısal değişimi yönlendirmek ve gerçekleştirmektir. Ülkemizde yıllardan beri çıkarılan pek çok yasa ve diğer mevzuat değişiklikleri, Yatırım Danışma Konseyi’ndeki çokuluslu tekeller ve sermaye örgütleri temsilcileri öyle ‘tavsiye ettiği’ için yapılmıştır.


Uluslararası ilişkilerin önde geleni ekonomik ittifaklardır.
 

Peki, Atatürk ne diyor bu anlaşmalar hakkında:
 

“Uluslararası dostlukların, ilgililere sağladığı menfaatleri ve getirebileceği sonuçları daima göz önünde tutmak ne kadar faydalı ise, küçük devletlerin büyük devletlerle ittifakında mevcut olan bir tehlikeyi de unutmamak gerekir. 
 
 
Güçlü ile zayıfın ittifakı; dış şekli ne olursa olsun, kuvvetsizin kuvvetliye tabi olması, onun emri altına girmesi gibi bir olaydır. 
 
 
Türkiye için, Batı ile uyuşmak kaçınılmaz olarak köleleşme anlamına gelir.” [ATANAME (2019), Uluslararası İlişkiler, 5]



* Cihan Dura, “Başbakan Dünya Devleri ile Ne Görüştü?” http://www.cihandura.com/tr/makale/babakan-duenya-devler-le-ne-goeruetue
 

18 Mart 2021 Perşembe

EKONOMİNİN İKİ ANA SORUNU

 


 
 
EKONOMİNİN İKİ ANA SORUNU

Prof. Dr. Cihan Dura
 
 

Türkiye ekonomisinin pek çok önemli sorunu vardır: Enflasyon, bütçe açığı, tasarruf yetersizliği, kalkınma gibi. Bunlardan başta gelen ikisi de dış açık ve işsizlik sorunlarıdır.
 
 

1) Dış Açık
 
 

Dış açık Türkiye’nin en çetin bir sorunudur. AKP iktidarı ile birlikte çok daha belirleyici ve kaygılandırıcı bir karakter kazanmıştır. Eğer bir ülke diğer ülkelerle ekonomik ilişkileri dolayısıyla, bir yıl içinde elde ettiği döviz gelirleri toplamından daha fazla döviz harcaması yaparsa, fazladan yaptığı harcamaya ‘dış açık’, diğer bir deyişle ‘cari açık’ denir. Dış açık ülkemizin çözümü uzun zamana bağlı, köklü değişiklikler getiren, kısacası yapısal bir sorunudur.
 
 

Türkiye’nin 2000’li yıllardaki birikimli cari açığı 344 milyar dolardı. Demek ki ekonomi ortalama olarak her yıl 34 milyar dolar açık verdi. Bu rakam günümüzde ortalama 40 milyar dolardır.
 
 

Türkiye ekonomisi neden sürekli dış açık veriyor?
 
 

a) Bir görüşe göre dış açığın belirleyicilerinden bazıları yapısal faktörlerdir. Yapısal faktörler ekonominin oluşum biçiminden kaynaklanır. Gereğinden düşük döviz kuru, ulusal paranın aşırı değerliliği böyledir. Aşırı değerlilik dünya pazarlarında ihraç ürünlerini pahalılaştırır, yabancı malları ise Türkiye’de nispeten ucuzlatır. Kritik hammaddelere, özellikle de enerjide aşırı derecede dışa bağımlılık da yapısal bir faktör olarak nitelenebilir. Bu kapsamda liberalizmin, halkın tercihlerinde kaymalara sebep olması da zikredilebilir. Ülkemizde ithal mallarına talebin, liberal politikalarla geniş ölçüce teşvik edildiği bir gerçektir.
 
 

b) Ancak, diyebilirim ki bütün bunların ötesinde, dış açığın asıl sebebi; dünya ölçeğinde, zengin ülkeler lehine işleyen, Türkiye’nin de kurbanı olduğu bir tutsaklık mekanizmasıdır. Nedir, nasıldır bu mekanizma? Son dönemleri esas alırsak, şöyle açıklayabilirim:
 
 

-Türkiye’ye emperyalist ülkeler tarafından Neoliberalizm dayatıldı, bu çerçevede serbest mübadele kabul ettirildi. İthalat arttı, sanayileşme durdu (rekabet gücü, döviz kuru, tüketici tercihi, dış bağımlılıkta ülke aleyhine oluşumlar).
 
 

-Ülke mali bakımdan sıkıntıya düşünce dış borçlanma (faiz ödemelerinin artması, geri ödemeler) ve özelleştirmeler başladı. Özelleştirmelerle ülkenin fabrikaları, bankaları, limanları yabancılara satıldı (kâr transferlerinin başlaması ve artması).
 
 

-Küresel şirketler yabancı sermaye yoluyla ülkeye girmeye başladı (yeni kâr transferleri, sanayileşmenin durması).
 
 

-En sonra bir üretim faktörü olan ülke toprakları da satış listesine girdi (yabancıların taşınmazlarımız üzerinden kazançları, bunların transferleri).
 
 

Tutsaklık mekanizması bu işleyişi ile, dış dengeyi sürekli olarak Türkiye aleyhine çevirdi: Cari açık artarak kronikleşti, yapısal hale geldi.
 
 

2) İşsizlik Sorunu
 
 

İkinci ana sorun işsizliktir.
 
 

Bir ekonominin başarısı her şeyden önce, ülkenin insanlarına iş alanı açma derecesiyle ölçülür. Türkiye ekonomisine bu ölçüt açısından bakalım. Görünen, AKP hükümetinin büyük başarısızlığıdır. Kanıtlarını aşağıda veriyorum. 
 
 

AKP’nin ilk iktidar yılı olan 2003’te işsizlik oranı yüzde 10,5’ti. Bu oran 2017’de yüzde 10,9’dur. 2019’da ise yüzde 13,4’e yükselmiştir. Kaldı ki, bunlar resmî rakamlar olup asla güvenilir değildir. TÜİK AKP hükümetlerinin baskısına boyun eğerek başlıca istatistik verileri manipüle etmekte, iktidarı başarılı gösterecek düzeylere taşımaktadır. Gerçek verilere yaklaşmak için bu rakamların en az iki katını almak gerekir. Örneğin, 2019 işsizlik oranı yüzde 13,4 değil, yaklaşık yüzde 27 civarındadır. Bunun anlamı şudur: Türkiye’de çalışabilecek durumda olan her 100 kişiden 27’si işsizdir. Oran gençlerde çok daha yüksektir.
 
 

Nitekim BETAM Direktörü Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, Mayıs 2020’de yaptığı bir açıklamada, "İşsizlik tsunami boyutlarında… İşsizlik oranı büyük olasılıkla yüzde 24-25’i bulacak. Genç işsizlik oranı yüzde 40’a ulaşabilir" diyordu.
 
 

İşsizlik oranının yüksek olmasının sebepleri de dış açık hakkında ileri sürdüğüm sebeplerle aynıdır. Türkiye neden yeterli ölçüde yeni iş alanları açamıyor? Çünkü Türkiye’nin sanayileşmesi engellenmiştir. Merkez ülkeleri kendi işsizlik oranları artmasın diye Türkiye gibi Çevre-ülkelerin sanayileşmesini çelmeliyor. Merkez ülkelerinde iş alanı açılması, bizim gibi ülkelerde işsizliğin artmasına bağlı. Niteliksiz emek bir tarafa, Türkiye kıt kaynaklarını ayırarak yetiştirdiği nitelikli insanları bile çalıştıracak yeterli miktarda iş alanı açamıyor. Bu da doğal olarak istatistiklere işsizlik oranının yükselmesi şeklinde yansıyor. İkinci sebep ise, Merkez ülkeler karşısında eğilip bükülen, teslimiyetçi bir tutum takınan, AKP gibi hükümetlerdir. Bunlar Derin-Merkez’in çıkarlarını koruyan, kendilerine dikte edilmiş olan politikaları uygulamaktadır.
 
 

İşsizliği düşürmenin en sağlam çözümü yurt içinde yatırım yaparak yeni üretim kapasitesi oluşturmak, istihdam yaratacak tesisler kurmaktır. Yeni üretim bilindiği gibi yeni üretim faktörü talebi, bu arada yeni işgücü talebi yaratacaktır. Ancak Türkiye’de temel hedef bu değil, bu yol denenmiyor. Bütün umut -özellikle AKP iktidarı ile birlikte- yabancı sermayeye bağlanmış görünüyor.
 
 
 




24 Eylül 2020 Perşembe

YABANCI SERMAYENİN OLUMSUZ ETKİLERİ


 
 
 
 
YABANCI SERMAYENİN OLUMSUZ ETKİLERİ
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

 
Uluslararası iktisat teorisine göre, yabancı sermayenin, ev sahibi ülkeye sağladığı ekonomik yararlar şunlardır:
 

- Yabancı sermaye ev sahibi ülkenin yatırım oranını yükseltir. Sermaye birikimini ve üretim kapasitesini artırır.
 

- Ülkeye ileri teknoloji ve işletmecilik bilgisi getirir.
 

- İthal ikamesi ve ihracatı artırma etkileriyle, dış açığı azaltır.


- Yurt içi rekabeti artırır, tekelciği kırar.
 

- İşsizlik sorunun çözümüne katkıda bulunur.
 

- Sağladığı kârlar yoluyla, vergi gelirini artırır.
 
 

Bununla birlikte unutmamak gerekir ki bu sonuçlara soyut teorik modeller çerçevesinde varılmıştır. Her teori zihinsel bir oluşumdur. Her ne kadar bu oluşumda gözlemin de payı varsa da, teoriler önemli ölçüde varsayımlara dayanır. Varsayımlar ise, teoriyi gerçeklikten uzaklaştırır.
 
 

Öte yandan yabancı sermayenin elbette olumsuz etkileri de vardır. Türkiye’nin –hamiyetsiz patronu, politikacısı ve bürokratıyla, televole aydını ve dolarcı medyasıyla- mutlu azınlığı, yabancı sermayenin hep olumlu yönlerinden söz eder. Daima bu etkileri ön plana çıkararak yabancı sermayeye toz kondurmaz, göklere çıkarırlar.
 
 
 
 Yabancı sermayenin sakıncalarını halktan gizlerler. Onlara göre yabancı sermaye uğruna, Türkiye her özveride bulunmalı, bağımsızlığını, hattâ onurunu bile feda etmelidir. Siz hele bir yabancı sermayeyi eleştirin, kıyameti koparırlar: Ne dinozorluğunuz kalır, ne eski kafalılığınız, ne vatan hainliğiniz.
 
 

Acaba bu tek boyutlu bakış, ölçüsüz ve çılgınca tepki neden? Çünkü bu gruplar yabancılarla birlik olarak Türk halkının kanını emerler; tıpkı Osmanlı zamanındaki azınlıklar, levantenler, yerli kompradorlar gibi.
 
 

Ben burada yabancı sermayenin olumsuz yönleri üzerinde duracağım. Amacım, yabancı sermayenin yıkıcı yönü üzerine, tıpkı gümrük birliği konusunda 1995’de yapıldığı gibi özenle çekilen perdeyi aralamaktır.
 
 

Emperyalizmin işbirlikçileri yabancı sermayenin hep olumlu görünen yönlerini öne çıkarır ve överler. Oysa yabancı sermayenin son derecede önemli sakıncaları vardır. Halkın kanını emenler bu yıkıcı etkileri görmezden gelir, üstünü örter, halktan özenle gizlerler. Sanayileşmesini yüksek oranda ulusal kaynaklara dayandıramamış ülkelere, yabancı sermaye yalnızca felaket getirir. Çünkü yabancı yatırımların etkileri gelişmiş ülkede başka, az gelişmiş ülkede başkadır. Dünyada yabancı sermaye ile kalkınmış tek bir ülke yoktur.
 
 

Yabancı sermayenin olumsuz etkileri şunlardır: Bağımsızlığın yok olması, düalizm, dış bağımlılık, haksız rekabet, dış dengesizlik, teknolojik bağımlılık, kalkınmanın engellenmesi. Türkiye’ye yabancı sermaye girdiği ölçüde, bu etkiler de kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak ve tahribatlarını yapacaktır.
 
 

A) Türkiye’nin Bağımsızlığı Yok Olacaktır
 
 

Ülkeye plansız olarak, büyük boyutlarda sokulan yabancı sermaye; ulusal işletmeler üzerinde denetim kurarak, üretim sektörlerine el koyarak ulusal ekonomiyi ele geçirecektir. Böyle bir durum ülkenin ekonomik ve siyasal bağımsızlığının yok olması demektir.
 
 

Ülke bağımsız ekonomi politikaları izleyemeyeceği gibi, siyasal kurumlar da yabancıların kontrolüne geçecektir. Yabancı sermayenin özellikle kimya, demir-çelik, petrol, enerji gibi kilit sanayilerde yatırım yapması halinde, tehlikenin boyutları çok daha geniş olacaktır.
 
 

B) Türkiye Düalist Bir Yapı Kazanacaktır
 
 

Yabancı sermaye, ekonominin bütünlüğünü bozar. Bu etki “ileri teknoloji” girişinin bir sonucudur: Yabancı sermayeli şirketlerde ileri üretim teknolojileri kullanılırken, yerli şirketlerde geleneksel üretim teknikleri kullanılırsa, ekonomi ikili (düalist) bir yapı kazanmaya başlar. Ekonomi birbirinden kopuk, iki parçaya bölünür.
 
 

C) Dış Bağımlılık Artacaktır



Yabancı firma Türkiye’nin “tüketimi daraltmak, yerli üretimi artırmak“ amacıyla koyduğu dış ticaret kısıtlamalarını aşar. Tüketimi kısılmak istenen malı yurt içinde üretir. Dolayısiyle tüketim kısılamayacaktır. Yabancı şirketin üretimi de bütünüyle ulusal nitelikte değildir. Çünkü üretim sürecine son aşamalardan başlar. Asıl üretim girdilerini, ithalat yoluyla ana merkezden sağlar.
 
 

Sonuçta yerli üretim dışa bağlı hale gelecek, ekonominin döviz rezervleri üzerindeki baskı ağırlaşacaktır.



D) Haksız Rekabet ve Tekelleşme Olacaktır
 
 

Yabancı sermaye işletmelerinin arkasında dev sermaye, ileri teknoloji ve yöneticilik bilgisi vardır. Oysa yerli firmalar küçüktür, belirtilen avantajlardan yoksundur. Bu dengesizlik, yabancı sermayeye bir haksız rekabet üstünlüğü sağlayacaktır. Ulusal firmalar yabancı işletmelerle rekabet edemeyecek, endüstriyi terk edecek ve yok olacaktır. Yabancı işletmeler, zamanla tekelci konuma geçecektir.
 
 

E) Dış Dengesizlik Şiddetlenecektir
 
 

Yabancı şirketler çoğunlukla ihracat yapmaz. Üretim girdilerini de yurt dışından, ana merkezden ithal ederler. Ayrıca her yıl ana ülkeye kâr aktarımı yaparlar. Bu olgular Türkiye’nin ödemeler bilançosunu olumsuz etkileyecek, dış açığını artıracaktır.
 
 

F) Türkiye’nin Teknolojik Bağımlılığı Artacaktır
 
 

Yabancı işletmeler araştırma ve geliştirme (A v G) faaliyetlerini, yatırımcı ülkede (ana merkezde) toplar. Ev sahibi ülke bu faaliyetlere katılamadığından, yeni teknikleri sürekli olarak yurt dışından ithal etmek zorunda kalır.
 
 

Yabancı sermayenin ülkeye yeni teknoloji getirme olasılığı da zayıftır. Çünkü küresel ölçekte sermayeler arasındaki rekabet teknolojiye dayanmakta. Bunun bir sonucu şudur: Bir teknoloji, demode olmadan, uluslar arası ticarete konu olmamaktadır (Ürün devreleri teorisi).
 
 

Yabancı sermayenin bu özelliği Türkiye’nin Batı ülkelerine teknolojik bağımlılığının şiddetlenmesi sonucunu doğuracaktır.
 
 

G) Türkiye’nin Gelişmesi Engellenecektir
 
 

Yabancı sermaye yatırımları Türkiye’nin, kalkınma planlarında belirlediği hedeflere ulaşmasını engelleyebilir.
 
 

Dünya çapındaki faaliyetlerini daima kendi amaçları doğrultusunda sürdüren çok uluslu şirketlerin çıkarları, ulusal kalkınma planımız ile çelişkiye düşebilir. Bu çelişkili durum sürdükçe, gelişme hızımız düşük kalacaktır.
 
 

H) İstihdam ve Gelir Etkisi Sınırlı Olacaktır
 
 

1) Günümüzde dünya ölçeğinde hareket halindeki yabancı sermayenin teknolojik içeriği giderek yoğunlaşmaktadır. Bunun, istihdam bakımından anlamı şudur: Doğrudan yabancı sermayenin teknolojik içeriği arttıkça, gittikçe daha yüksek kaliteli eleman talep etmektedir. Yüksek nitelikli emek bir de görece ucuzsa yabancı sermayenin keyfine diyecek yoktur. Dolayısiyle emeğin genellikle düşük nitelikli ve verimsiz olduğu Türkiye gibi ülkelerde yeni iş yaratma kapasitesi sınırlı olacaktır.
 
 

2) Yabancı sermayenin üretim ve gelir etkisi her zaman olumlu değildir. Ancak, girmesini iyi göstermek için bu yönde propagandası yapılır. Bir örnek, tütünden verilebilir [N. Doğru, Cumhuriyet, 27.2.2002]. Bilindiği gibi dünya sigara devi firmalar, yerli holdinglerle işbirliği yaparak Türk piyasasına girerken, yurtsever çevreler Türk tütüncülüğü ve sigara üretimi açısından kaygılarını dile getiriyorlardı. Bu itirazlara yerli işbirlikçiler şöyle karşı çıkıyorlardı: bir topluluğun yok olması gibi, endüstri yok olacaktır.” “Korkmayın, bu fabrikalar Türkiye’de kurulunca yalnız sigara kaçakçılığı bitmekle kalmayacak, aynı zamanda Türk tütün çiftçisi de bu sigaraların üretiminde kullanılacak Amerikan tipi tütün yetiştirecek. Dolayısiyle yaratılan gelirin büyük bölümü, Türkiye’de kalacak. Millîci olmayın, yabancı sermaye düşmanlığı yapmayın.”
 
 

Bakın daha sonra neler oldu: İç pazarda, ithal yabancı tütünle üretilen sigaraların payı hızla artarken, yerli tütünle üretilen yerli sigaraların satışı geriledi. Türkiye’de Amerikan tütünü, Adapazarı’ndaki göstermelik ekim dışında yetiştirilmedi. TBMM, IMF’nin isteğiyle yasa çıkararak, tütün üretimine desteği kaldırdı. Üretici, ortada bırakıldı. Türkiye’de sigara üreten yabancı firmalar, gereksindikleri Amerikan tipi tütünü, ABD çiftçisinden satın alıyorlar. Tütün ithalatına yapılan döviz ödemeleri her yıl artarak, 2000 yılında 350 milyon doları buldu.