osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2021 Çarşamba

İslamcı Faiz Ekonomisi


 
 
İslamcı Faiz Ekonomisi
 

Aziz Dolu Atabey
 
 

Üretmeden tüketmek doğanın kuralına aykırıdır. Üretmeden tüketim ekonomisi de hakeza. Bu durum borçlanmayı getirir. Borçlanma da bağımlılığı..
 
 
 Tıpkı ayının burnundaki halka, halkanın ucundaki zincir, zincirin ucunu tutan yaban el gibi.. İpin ucu, puştun eline geçmeye görsün.
 

Osmanlı’nın çöküşü devşirme paşalar, softa din adamlarıyla başlar; Osmanlıcılarla özellikle de İslamcılarla son bulur. Birçoğu etnik özürlü kişilerin (zevat) sefa sürdüğü çöküş döneminden geriye borç parayla yaptırılmış -Barok ve Rokoko tarzı- birkaç saray ve yine Boğaz’daki birbirinden süslü yalılar kalır. 
 
 
İngiltere’nin komaya soktuğu, Rusya’nın “Hasta Adam” dediği, Türk olmayan tebanın bakımını üstlenmediği gibi gereken özeni de göstermediği Osmanlı aslında ötenazi hakkını kullanmıştır. 
 
 
Ötenazi kararını verme, cenazeyi kaldırma, Türkiye Cumhuriyetini kurma görevinin ağırlığı da -Gâzi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere- Türkçülerin omuzlarına yüklenir. Yedi düvele göğüslerini siper etmeleri de cabası..
 
 
 Kurtuluş Savaşı başarısız olsaydı ilk kim ya da kimler asılırdı bir düşünün bakalım. Ve elinde yağlı urganla “Kıptî” rolünü kim/kimler oynardı? Durum böyleyken, Türk öykücülüğünün pîri (duayen) Ömer Seyfettin yatacak bir mezarı bile zor bulur bu topraklarda. 
 
 
Yine gün geçmiyor ki Atatürk’ün manevî varlığına saldıran bir zırtapoz çıkmasın.. Yazık!
 

İslamcıların, Cumhuriyet döneminde tekrar palazlanması ABD’nin “Yeşil Kuşak” doktrini ile olur. Öncesinde ise İngiltere, İsrail, İran gibi ülkelerin ülkemizde kurduğu/kurdurduğu cemaat-tarikat türü merdivenaltı oluşumlar Yeşil Kuşak tohumunun yeşermesi, boy atması için uygun iklim koşullarını zaten hazırlamıştır. 
 
 
Atatürk tarafından -adı büyük, varlığı güdük- şeyhülislamlık makamı kaldırılarak yerine kurulan üstelik de tam anlamıyla kurumsallaşmış olan Diyanet’in içinin boşaltılması; imamlar camilere kapatılırken, cemaat-tarikat üyelerinin çarşıya-pazara, okula-kışlaya salınması ise ne büyük bir aymazlık.. 
 
 
Gelinen noktada mankurtlaştırılmış on binlerin, yüz binlerin oyları, paraları daha da kötüsü (vahim) yönetim erki (irade), sezgisi (feraset), anlayışı (idrak), vicdanı ve hatta ruhu -sözde- din adamı, hoca kisvesi altındaki birkaç cemaat-tarikat zübüğü eliyle iç ve dış bağlantılı kimi odaklara peşkeş çekilmektedir. Neyin karşılığında?!.
 

Atatürk döneminde mucizeler ortaya koyan Türkiye ekonomisinde 1940’lı-50’li yıllarda işler yolunda gitmemeye başlar. 60’lı-70’li yılllarda taşlar yerinden oynar. 80’lerden itibaren -muhabbet tellallığı Malatyalı Kezban’a toslayan- eski İslamcı Turgut Özal ve onunla aynı kulvarda yol tepen -sözde- liberaller Türkiye’yi borç batağına sürükler. 
 
 
Ülke, faiz sarmalında debelenip durur yıllar yılı.. Böylelikle -emperyalist- ABD’nin elinde birer elma şekeri olan ve içlerinde elma yerine ayva bulunan Dünya Bankası, IMF gibi modern zamanların tefeci kurumları eliyle Türk dış politikası baskı altına alınır. Hatta iç politikası bile… 
 
 
Peki, buna benzer bir durum başka nerede görülür? Osmanlı’da!.. Tarih, 1800’lü yılların tekrarıdır (tekerrür) bir yerde. Ağalar, “Osmanlı torunuyuz.” derken doğru söylüyor anlayacağınız.
 

Zayıflıklarına, aksaklıklarına rağmen yine de en iyi yönetim şekli cumhuriyet ve/veya demokrasidir. 
 
 
Bu yönetim biçiminin zayıflıkları nelerdir? Okuyup araştırmayan, sorgulamayan bilgisiz (cahil) halk kitleleri… 
 
 
Aksaklıklara gelince; birkaç genel başkan, genel başkanların seçtiği birkaç yüz milletvekili ve yine konu mankeni olmaktan öteye geç(e)meyen birkaç bin delege ile oynanan orta oyununun cumhuriyet ve/veya demokrasi sanılması, cumhuriyet ve/veya demokrasi olarak sunulması…
 
 
 Kısacası (vel’hasıl) iş halkta; halkın sezgisinde (feraset), vicdanında bitiyor. George Orwell’in (Corç Orvil) de dediği gibi; “Rüşvetçi politikacıları, düzenbazları, hırsızları ve hainleri seçen halk, kurban değil suç ortağıdır.” öyle ya. Konuyla ilgili olması açısından, -kesin olmamakla birlikte- 
 
 
Tanrı’nın elçisi (resul-i el-ilah/resulâllah) Hz. Muhammed’e ait olduğu söylenen anlam yüklü bir sözle noktayı koyalım: 
 
 
“Siz nasıl (kimseler) olursanız öyle yönetilirsiniz.”
 

Aziz Dolu Atabey
Sarıabalı-29.09.2021

5 Temmuz 2021 Pazartesi

ÖZELLEŞTİRME NEDİR, KİMLER İÇİN YAPILIYOR?

 


 
 
ÖZELLEŞTİRME NEDİR, KİMLER İÇİN YAPILIYOR?
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

AKP iktidarı Cumhuriyet’in kurduğu fabrikaları 20 yıldır satıyor. Devlete, millete ait üretim tesisi neredeyse kalmadı. Son olarak, Ordumuzun tank-palet fabrikasını elden çıkardılar. Kırıkkale'de Makine Kimya Endüstrisi'ni, anonim şirkete dönüştürerek, satmanın hukuki altyapısını oluşturuyorlar. Oysa bu kurum silah üretiyor, mühimmat üretiyor. Kırıkkale'yi Kırıkkale yapan bu kurum.
 
 
 
 Cumhuriyeti kuranlar, Kurtuluş Savaşı’nı verenler Anadolu'nun merkezine entegre bir silah sanayisi kurmak istediler. O entegre silah sanayisinin adı Makine Kimya Endüstrisi Kurumu'dur. Şimdi de onu, ülkemizin savunma gücünü bitiriyorlar. Makine ve Kimya Endüstrisi Anonim Şirketi Hakkında Kanun Teklifi, AKP milletvekillerince acele hazırlanarak Meclis Başkanlığına sunuldu, aynı hızla yasalaştırıldı. Dahası var: Şehir hastanelerinin yönetimi de yabancılara devrediliyor.
 
 

Birkaç ay önce, Mart, Nisan (2021) aylarında da Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile Kuzey Çevre Otoyolu’nun yüzde 51’ini Çinli bir şirkete sattılar. Cumhurbaşkanlığı kararıyla 5 hidroelektrik santral özelleştirme kapsamına alındı, Ayrıca on iki özelleştirme kararı alındı. Satışları Resmi Gazete’de yayımlandı. Sümer Holding’in iki taşınmazı satıldı. Türkiye Şeker Fabrikaları’nın Eskişehir, Karaman ve Sivas’taki parsellere ilişkin özelleştirme planları onaylandı.



Nedir bu özelleştirme çılgınlığı değerli okur, özelleştirme nasıl bir şeydir?
 
 

Özelleştirme basit bir tanımla kamu mülkünün (fabrika, tesis, toprak) yerli veya yabancı özel şahıslara satılmasıdır. Türkiye’de 1990’lardan beri özelleştirme yapılıyor. Önce yavaş başladı, sonra hızlandı, bu hükümet zamanında doruğa ulaştı.
 
 

Özelleştirme bir Batı icadı ve dayatmasıdır. Batı Emperyalizmi’nin dünya görüşü olan Liberalizm’in bir gereği, olmazsa olmazıdır. Emperyalizm’in, dev küresel şirketlerin, Çevre ülkelerine yönelik 5 ekonomik, 2 politik silahından biridir. Ekonomik silahlar serbest mübadele, borçlandırma, özelleştirme, yabancı sermaye girişi, toprak sattırmadır; politik silahlar ise azınlıklar ve etnisite, sahte demokrasidir.
 
 

Liberalizm, bilindiği gibi ekonomide devleti istemez. Eğer varsa, devlet işletmeleri satılır, özelleştirilir. Türkiye gibi bir ülke serbest ticarete açılıp borçlanmaya başlayınca, sıra özelleştirmeye gelir. Çünkü dış finansman sorunu vardır, ağırlaşmıştır. Özelleştirmenin başka amaçları da vardır: Bir ulusal kalkınma programı olmayan hükümetler iş yapabilmek, iktidarda kalabilmek için yabancı paraya (dövize) muhtaçtır; Batılı para babalarına yaptıkları borçları, faizleriyle geri ödemek zorundadırlar. Bu paraları yeterli miktarda sağlayamayınca, kurtuluş yolu olarak milletin mallarını satma yoluna başvururlar. 
 
 
 
Türkiye’de özellikle son hükümetler döneminde yapılan, budur. Yoksul milletimizin büyük özverilerle 80 yılda oluşturduğu sermaye birikimi; özelleştirme yoluyla iç ve dış bedhahlara peşkeş çekilmiştir, çekilmektedir.
 
 
 
 Yüzlerce üretim tesisi yok pahasına iç fırsatçıların, yabancı vurguncuların mülkiyetine geçmiş, bunların tapulu malı olmuştur, olmaktadır. En stratejik tesisler bile yabancılara satılarak, ülke ekonomisi savunmasız hale getirilmiştir.
 
 

Özelleştirme, başta ABD, Batı oligarşisinin, para babalarının kendi çıkarları için geliştirdiği, 1979 yılından itibaren dünyayı etkisi altına alan Neoliberalizm’in, daha doğrusu bu öğretinin temeli olan bir varsayımın, rekabet varsayımının bir gereğidir. Liberalizm, bugünkü adıyla “Neoliberalizm” Batılı kapitalistlerin, küresel şirketlerin dünya görüşüdür. 
 
 
 
Batı oligarşisi; insan kanı ve kemikleriyle yoğrulmuş 500 yıllık kazanımlarını kaybetmemek, kalıcılığını güvence altına almak, daha da zenginleşmek için bu görüşü bütün dünyaya zorla yaymaya, iç bedhahların desteğiyle tüm gereklerini yaptırmaya çalışmaktadır. İşte tam bu noktada karşımıza çıkıyor özelleştirme, Neoliberalizm’in hayat damarlarından biri olarak…


1970’lerin sonlarından beri dünyaya özelleştirmeyi dayatan, bizim teslimiyetçi politikacı, iş adamlarımız ve yöneticilerimiz eliyle Türkiye’ye de uygulatan, Amerika Birleşik Devletleri ve onun anası olan İngiltere’dir, Avrupa Birliği’dir. Hedeflerini gerçekleştirmek için de dünya çapında bir örgütlenmeye gitmişlerdir. Küresel özelleştirme örgütlenmesinin temel kurumları; Chicago Okulu, Thatcherizm, Adam Smith Enstitüsü, Miras Vakfı, Birleşik Devletler Uluslararası Gelişme Ajansı, Özel Girişim Bürosu, Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası’dır.
 
 

Küresel özelleştirme örgütlenmesi; kurban seçilen, hedef olan ülke içinde destek bulmadıkça hiçbir şey yapamaz, hedefini gerçekleştiremez. Bu sebeple dış güçler tuzaklarına düşürdükleri ülke içinde de örgütlenmeyi sağlayarak, bir özelleştirme örgütünün kurulmasını sağlar. 
 
 
 
Örneğin ülkemizde 1994’te Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nı, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nu kurdurmuşlardır.
 
 
 
 Bundan başka, hukukî alt yapıyı da oluştururlar. Meclis’ten ihtiyaç duydukları yasaları çıkartırlar. Medyada, politikada, üniversitelerde yuvalanmış bilinçli, bilinçsiz adamları (çoğunlukla iç bedhahlar) aracılığıyla, yoğun bir ideolojik koşullandırma kampanyası başlatır ve sürdürürler. Satılacak kuruluşların başlarına kendilerine bağlı insanların getirilmesini sağlarlar.
 


Sonuç yerine, M. K. Atatürk’ün iç ve dış düşmanlarla (bedhahlarla) ilgili tanımlarını vermekle yetineceğim.
 
 

Dış düşmanlar bizi sömürge yapmak ister, gelişmemizi istemezler. İstilacı-sömürgeci Bunlar Batı ülkeleri, ulusal bağımsızlığımıza kasteden emperyalist güçler, kısacası Emperyalizmdir. 
 
 
 
İç düşmanlar ise aramızdan çıkan hainlerdir. Dış düşmandan daha tehlikeli, daha zararlıdırlar. Kendi çıkarları için yabancılarla, emperyalistlerle işbirliği yapan fesat güçleridir.
 
 

Kaynak: Cihan Dura, Türkiye’ye Batı Saldırısı: Ekonomimiz Hangi Silahlarla İşgal Ediliyor? Galeati Yayıncılık, Ank., 2020. (4. Bölüm: Özelleştirme)
 

(1.7.2021)

28 Haziran 2021 Pazartesi

TÜRKİYE, SONUNDA TÜRKLERE KALIR

 

 
 
 
 
TÜRKİYE, SONUNDA TÜRKLERE KALIR
 
 
 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 
 

Türkiye sonunda kime kalacak sorusu, son günlerde çok satan bir kitabın adı olarak kulislerde en çok tartışılan soru olarak gündeme geliyor. Normal koşullarda hiçbir zaman böyle bir sorunun sorulmaması gerekirken, tam bu aşamada gündeme gelmesi, çok satan bir kitabın başlığı olarak kamuoyu önüne çıkartılmasının pek de rastlantı olmayacağı, kitabı yazan iktisatçı yazarın herhalde bir bildiği vardır düşüncesini gündeme getirmekte, birbirini izleyen olayların son derece hızlı bir tempoda gündemi oluşturması insanların başlarını döndürürken, ister istemez akıldan geçebilecek bir sorunun Türkiye’nin geleceği ile ilgili olması, ne oluyoruz ya da nereye gidiyoruz gibi soruların çok sıklıkla sorulduğu bir aşamada, Türkiye en sonunda kime kalacak, kim bu ülkeye ya da vatana sahip olacak gibi diğer soruları ortaya çıkartmakta ve bütün Türk toplumunun bu tür sorular ile her aşamada karşı karşıya kaldığı bir süreçte, Türk devletinin ve Türk ulusunun geleceğini bütünüyle ortaya koyan bir çizgide, Türkiye’nin sonunda kime kalacağı ana gündem maddesi olarak da öne çıkabilmektedir.
 
 
 

Bu yazının başlığı ile ilgili soru aslında bütün ülkelerde gündeme gelebilecek ve her devletin çatısı altında tartışılabilecek bir konudur. Bu ana soru doğrultusunda aslında her ülke için, gelecekte ne olacağı ve o ülkenin sonunda kime kalacağı merak konusu olabilir. Yer yüzü haritasında yer alan tüm devletler ya da ülkeler incelenirse, hepsinin birbirinden çok farklı bir konuma sahip olduğu her devletin çok farklı koşullara ya da özelliklere sahip bulunduğu ve bu yüzden hiçbir ülkenin ya da devletin birbiri için tam bir ölçü olamayacağı genel olarak benimsenen bir durumdur. Ülkeler ya da devletler düzeyinde bir karşılaştırma yapılırsa o zaman birbirinden çok farklı özelliklerin ve durumların söz konusu olabileceği, bu nedenle kesin hatlarıyla bir genelleme yapılamayacağı görülebilmektedir. Hiçbir ülke ya da devlet başkaları için tam anlamıyla bir ölçü olamaz ama karşılaştırma durumlarında genel bir fikir sahibi olabilmek açısından bazı ipuçlarıyla ülkelerin geleceği açısından dayanak noktaları oluşturabilirler. Başka ülkelerin durumları ya da konumlarına dayanılarak gündeme getirilebilecek değerlendirmeler bazen eksik kalabilir, bazen da yeterli görünebilir. Bu iki seçenekten hangisinin öne çıkacağı yapılacak değerlendirmelerde bilimsel ve gerçekçi yol ve yöntemlerin kullanılabilmesine bağlıdır.,
 
 
 

Durduk yerde hiçbir ülkede, o ülkenin sonunda kime kalacağı gibi bir sorun ortaya atılmaz ya da gündeme getirilmez. Ama bir ülkede böylesine bir sorun öne çıkarılabiliyorsa ya da Türkiye’de olduğu gibi bu başlıkta bir kitap hazırlanabiliyorsa o zaman bir anormal durum var demektir. 
 
 
 
 Bu durumda o anormalliğin ele alınması ve incelenmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti gibi kuruluşundan bu yana doksan yılı geride bırakmış ve birkaç yıl sonra yüzüncü yılını kutlama aşamasına gelebilecek güce ve potansiyele sahip orta boy bir devlette sorulmaması gereken bir soru olarak, Türkiye’nin sonunda kime kalacağının sorulabilmesi hem çok üzücü hem de çok düşündürücü bir durumun varlığını ortaya koymaktadır. Böylesine bir sorunun varlığı ya da sorunun sorulabilmesi, bir ülkede geleceği belli olmayan bir durumun olduğunu ve bu doğrultudaki belirsizliğin insanların kafasını karıştırdığını, o ülkede yaşamakta olan insanların kafalarının sürekli olarak bu gibi sorunlar ile dolu olduğunu da göstermektedir.
 
 
 

Yeryüzünde var olan iki yüzden fazla devlet, üzerinde kurulu bulunduğu toprakların jeopolitik konumuyla beraber devletin ve toplumun yapısı ve bu yapılara göre düzenlenmiş olan devlet modelinin geçerli olup olmadığı ya da geleceğe dönük bir kalıcılığa sahip olup olmadığı gibi değerlendirilmek durumundadırlar. Bir devletin bu doğrultuda ele alınması ya da kendi ülkesindeki insan toplumunun üyeleri tarafından bu doğrultuda değerlendirilmesi, gelecekte neler olacağı ya da ülkenin başına ne gibi sorunların çıkacağı ile yakından ilgili bir durumdur. Herhangi bir ülkede işler iyi gitmiyorsa, halk kitleleri ile devlet yapısı arasında ya da izlenen politikalar doğrultusunda ciddi çelişkiler ve yanlışlıklar birbirini izliyorsa herkes nereye gidildiği ya da ülkede neler olduğu konularında telaşa düşebilir ya da korkuya kapılarak gelecek hakkında olumsuz düşüncelere sahip olabilir. En küçük bir olumsuzluk karşısında morali bozulan ya da paniğe kapılarak yakın gelecek konusunda, umutsuzluğa ya da karamsarlığa sürüklenebilen normal insan tipleri, bu gibi istenmeyen olumsuz olayların ya da gelişmelerin ülkeyi içine düşüreceği olumsuz koşullara ya da uçurumun kenarına doğru devleti sürükleyebileceği gibi kötü durumlara karşı tepki gösterebilir ya da kendini koruma refleksi doğrultusunda karşı çıkabilirler, böylesine istenmeyen bir olumsuz durumun gündeme gelmesini önleyebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapabilirler, karşıt tutumları örgütleyerek kamuoyu önünde bunları sergileyebilirler.
 
 
 

Normal koşullarda her devlet birbiriyle rekabet içinde rakip olarak hareket eder. Büyük devletler küçük ve orta boy devletler üzerinde baskı ve hegemonya oluşturma arayışı içinde davranırlar. Bir büyük devlet kendisinden küçük olan komşusu devletleri bölgesel hegemonya planları doğrultusunda etkisi altına alabilir, zaman içerisinde bu gibi devletleri kendisine bağlayabilir. İşte bu aşamada bu duruma düşen küçük ya orta boy devletlerin gelecekleri tartışma konusu haline gelir. Hem o devletin vatandaşları hem de bölgede yaşayan diğer insan toplulukları söz konusu devletin ne olacağı, nereye gideceği ya da kendini yönetemez bir duruma sömürgeci politikalar yüzünden düştüğü aşamada, bu kötü gidişin sonunda o ülkenin kime kalacağı sorusunu sormaya ve buna yanıt aramaya başlarlar. Tarihsel süreç içerisinde, birçok küçük ya da orta boy devlet, büyük devletlerin baskıları ve de çekişmeleri yüzünden kendi kendilerini yönetemez bir aşamaya geldiklerinde, hangi büyük devletin eline düşeceği, hangi emperyal devletin sömürgesi konumuna sürükleneceği ve bu yüzden de kime kalacağı, haklı bir sorular olarak sorulma aşamasına gelebilmektedir. Zaman dilimleri içerisinde güçlenen devletler, büyümenin ve kendi bölgelerinde daha etkin olabilmenin yollarını ararlarken, kendiliğinden yakın komşuları durumunda olan daha küçük devletler üzerinde etkilerini artırabilmektedirler. Böylece, güçlü devletler daha zayıf ve küçük bölge devletlerinin kontrolünü ele geçirme aşamasına geldiklerinde, kendi kendini yönetme şansını yitirmiş olan küçük ya da zayıf devletler sonunda büyük devletlerin eline düşebilmekte ya da emperyalist güç merkezlerinin eline düşerek birilerinin malı ya da arka ya da yan bahçeleri konumuna düşebilmektedirler.
 
 
 

Büyük balığın küçük balığı yutması nasıl bir doğa yayası ise, büyük devletlerin de yanı başlarındaki küçük devletçikleri yutmaları da aynı doğa yasasının devletler arası alanda gündeme gelmesidir. Büyük devletler daha da büyürken küçük komşularını ya da zayıf bölge devletlerini kendi baskı veya denetimleri altına alabilmektedirler. Zaman içerisindeki yakınlaşmalar da büyük devletlerin küçük devletleri yutarak kendi sınırları içine alabilmelerini ve bu doğrultuda baskıcı ya da zorlayıcı politikalar aracılığı ile, küçük ya da orta boy devletleri kendi sınırları içine alarak, bunlara eyalet ya da vilayet statüsü kazandırdıklarını göstermektedir. Geçmişten gelen tarihsel süreç içerisinde, işgal ya da sömürgecilik sonrasında ortaya çıkarak bağımsızlık kazanmış olan birçok küçük ya da orta boy devlet, emperyal saldırılar, hegemonya arayışları ya da baskıcı siyasetler yüzünden otonom statülerini ellerinden kaçırabilmektedirler. Otonomisini koruyamayan devletler, büyük güçlerin çekişme alanı konumuna sürüklenince her türlü emperyal senaryoya açık bir duruma gelmektedirler. Büyük devletler sahip oldukları hegemonya gücünü yanı başlarındaki diğer devletlere taşımaya yöneldikleri zaman, hedef ülke konumundaki küçük devletler emperyalistlerin ellerine düşebilmekte ve kendi ülkelerinin insanlarının ya da toplumunun öz malı olması gereken siyasi ve demokratik yapılarının başkalarının elinde oyuncağa dönüştüğünü görmektedirler. Zayıflayan devletlerin ülkeleri yol geçen hanına dönüşebilmekte, bu gibi siyasal yapılanmaların altında varlıklarını sürdürebilmek isteyen toplumlar, halk toplulukları ya da ulusal yapılar bu gibi olumsuz durumlara karşı isyan ederek yepyeni bir yapılanmanın arayışı içerisine girebilmektedirler.
 
 
 

Yanı başındaki küçük ya da orta boy devletleri zamanla kendine bağlayabilen, ya da bu doğrultuda bunları baskı ya da kontrol altına alabilen büyük devletlerin bulundukları bölgedeki diğer devletler üzerinde bu gibi saldırgan heveslerini tatmin edebildiklerini, bu aşamadan sonra bölge dışına çıkarak daha geniş alanlarda hegemonya artırma peşinde koşabildiklerini tarihin aynası bugünlere yansıtmaktadır. Sınır komşularına ya da bölge devletlerine karşı geliştirmiş oldukları emperyal baskı ve oyunları bu aşamadan sonra bütün dünya yüzeyinde geliştirmeye çaba gösterdikleri anlaşılmaktadır. Önce kendi ülkesinde güçlenen devletler, bölgelerinde egemenliği sağladıktan sonra ulusla arası alanda daha geniş küresel hegemonyalar peşinde koştukları anlaşılmaktadır. Dünya tarihi bu gibi emperyal devletler, planlar ve de senaryolar ile dolu bulunmaktadır. İnsanlığın ya da dünya halklarının bir türlü emperyalizm belasından kurtulamamalarının ardında hem insanın karakteri hem de insan toplumları içinden çıkmış olan devlet yapılanmaları arasındaki çekişme ve rekabetin önemli ölçülerde payı bulunmaktadır. Bu gibi çekişme ve rekabet düzenleri doğrultusunda bütün küçük ve orta boy devletler emperyal güçlerin hedefi konumundadırlar. Bölgesel hegemonyasını pekiştiren büyük devletler emperyal bir güç olarak dünya sahnesine çıktıkları zaman, karşılarına çıkan her ülkeye girmek ve bu ülkelerdeki devlet düzenlerini kendilerine bağlayarak bir yeryüzü imparatorluğu arayışı içine girebilmektedirler. Böylesine bir süreçte, birçok küçük ülke ya da orta boy devlet, sürecin sonunda emperyal güçlerin eline geçebilmektedir. O zaman da o ülkeler kendi halkına ya da ulusuna değil ama, başka devlet ya da güçlerin eline kalabilmektedir. Bu tür olumsuz bir süreç yaşayan toplumlar kendi ülkelerinin hangi emperyal gücün eline geçeceği ya da emperyal güçler arasında nasıl bir paylaşım savaşına sahne olacağı konusunda düşünceler geliştirebilmektedirler.
 
 
 

Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın merkezi coğrafyasındaki büyük devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun çökertilişinden sonra, bu imparatorluğun merkezi topraklarında kurulmuş olan bir orta boy devlettir. Merkezi alanda kurulu olduğu için, dünya imparatorluğu kurmak ya da böyle bir yapılanmayı ele geçirmek isteyen bütün emperyal devletler ya da güçlerin merkezi alanı ele geçirme girişimlerinde Türk devleti başlıca hedef ülke konumundadır. Tarih ve de coğrafya bilgileri, böylesine önemli ve kritik bir konuma sahip olan Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği konusunu iyice ilginç kılmakta ve bu sorunun açıklığa kavuşturulması doğrultusunda geliştirilen fikir jimnastiği girişimleri de çok çeşitlilik içerdiği için Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın geleceğini tam olarak açıklayamamakta ve bu nedenle de Türkiye’nin kimin eline geçeceği konusu iyice tartışma alanlarında öne çıkmaktadır. Neden bu topraklar üzerinde böyle bir devlet yapısı oluşturulmuştur. Tarihin gelişme seyri içinde neden bu coğrafya da Türk ulusu tarih sahnesine çıkmış ve kendi ulus devletini üniter ve merkezi bir model içinde oluşturabilmiştir? Dünya haritasının ortalarında yer alan Türk devletinin, geçmişten gelen tarih birikimi ve bugün de devam edip giden coğrafi konumu, ülkenin ve devletin geleceğini değerlendirebilmek açısından doğru ve güçlü bir çıkış noktasını göstermektedir. Yirminci yüzyılın başlarında ortalık alanda böylesine bir devlet modeli gündeme getirilerek örgütlenirken, gelecekte bu devletin nasıl yoluna devam edebileceği konusunda tam anlamıyla bir değerlendirme yapılabilmiş midir? Devletin kurucu kadroları, örgütleyici öncülerinin bu gibi soruları kendilerine sormuş ve bunları yanıtlayarak hareket etmiş oldukları düşünülmelidir.
 
 
 

Dünyanın merkezine gelmek, merkezi alanı ele geçirerek buradan küresel bir hegemonya düzeni kurabilmek, doğunun ve batının önde gelen büyük güçlerinin ya da emperyal devletlerinin her zaman için ana hedeflerinden birisi olmuştur. Yer yüzünün en büyük kıtası olan Asya’da kurulmuş olan bütün büyük devletler kendi bölgelerinin kontrolünü ele geçirdikten sonra dünyanın merkezi alanına gelerek buralara da sahip olmak ve dünyayı bu orta alandan yönetmek istemişlerdir. Moğollar, Timurlar, İlhanlılar, Persler doğudan gelen büyük güçler olarak merkezi alanı ele geçirebilmenin peşinde koşmuşlardır. Bu doğu güçleri merkezi alanı tam olarak ele geçirememişler ama kendi bölgelerinden getirdikleri insan toplulukları zaman içerisinde merkezi coğrafyaya dağılarak yerleştikleri yerlerde, merkezi coğrafyanın yerleşik halklarını meydana getirmişlerdir. Batı’dan gelen Haçlı seferleri de geçici olmuş, bunların en sonuncusunda kurulmuş olan Haçlı devleti yüz yıllık bir zaman dilimi sonrasında çökmüştür. Haçlılar da merkezi alana hakim olamadıkları için Anadolu ve çevresinde kalıcı bir hegemonya düzeni kuramamışlardır. Merkezi alanda Türk nüfus yayılırken ve Türkler ile İslam dini arasında kaynaşma ile kalıcı devlet düzenleri oluşturulurken Avrupa üzerinden gönderilen Haçlı seferleri sonuçsuz kalmış, Haçlılar kalıcı bir düzen kuramamışlardır. Eski Roma ve Bizans İmparatorlukları gibi büyük merkezi bir imparatorluk peşinde koşan Vatikan yönetimindeki Hrıstiyan Avrupa kıtası, bu gibi planlarda başarısız kalınca, merkezi coğrafyada Selçuklular ile kurulmuş olan Türk insiyatifi daha da güçlenerek yayılmış ve ikinci aşamada Osmanlı imparatorluğu olarak devam ederek, bin yıllık bir Türk hegemonyası dünyanın ortasında kalıcı bir doğrultuda kurumlaştırılmıştır.
 
 
 

Haçlıların başaramadığı merkezi alan yerleşimini daha sonraki aşamada, Ruslar güneye doğru inerken İngilizler başarmış, Fransızları da yanına alan Büyük Britanya İmparatorluğu Osmanlı devletinin çöküş aşamasında Kıbrıs adası üzerinden bölgeye gelerek Orta Doğu topraklarına yerleşmiştir. Osmanlı sonrası dönemde İngilizlerin planları doğrultusunda bir merkezi alan yapılanması gündeme getirilmiş ve Fransız İmparatorluğunun desteği ile de batının sömürgeci düzeni Kuzey Afrika üzerinden Orta Doğu bölgelerine taşınmıştır. Böylece, Osmanlı imparatorluğunun dağılışıyla beraber merkezi coğrafyada ortaya çıkmış olan otorite boşluğu alanı doldurulmaya çalışılmıştır. İngilizler ve Fransızlar girmiş oldukları Osmanlı topraklarını parçalayarak kendi hegemonyaları altında sömürgeciliği merkezi coğrafyaya getirmişlerdir. Böylece Osmanlı toprakları, devletin çöküşü sonrasında batının en güçlü iki sömürgeci imparatorluğuna kalmıştır. O dönemde daha güçlü dünya devletleri olmadığı için İngiltere ve Fransa merkezi alan topraklarını istedikleri gibi paylaşmışlar ve Mısır’ın başkenti Kahire’de çizmiş oldukları harita ile bütün Osmanlı topraklarının batı emperyalizminin yeni sömürgeleri konumuna düşürmüşlerdir. Ne var ki, bu emperyalistler, Türkiye’nin kurucu önderi Atatürk’ün söylediği gibi geldikleri gibi gitmek zorunda kalmışlar ve yirminci yüzyılın konjonktürü içinde ortaya çıkan yeni gelişmeler batının temsilcisi iki büyük sömürgecinin kurdukları düzenlerinin önünü keserek daha farklı yapılanmaların önünü açmıştır.
 
 
 

İslamiyetin çıkışından sonra güçlenen Araplar, Anadolu’ya gelerek yayılmışlar ama İstanbul’u fethedemeyince, bu ülkeyi terk ederek geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Araplar sonrasında Selçuklular Türk topluluklarını merkezi bölgelere taşıyarak, bu alanın halk topluluklarının oluşumuna yardımcı olmuşlar daha sonraki aşamada da Osmanlılar, bir büyük imparatorluk olarak merkezi coğrafyayı egemenlikleri altına alınca batılı güçlerin hedefi haline gelmişlerdir. Osmanlı imparatorluğunun son yüzyılı içinde Ruslar güçlenerek güneye inmek istemişler, Almanlar birleşerek bir büyük imparatorluk kurunca doğuya açılarak, dünyanın merkezi alanlarını içine alan çok büyük bir Töton imparatorluğu oluşturmak istemişlerdir. Ne var ki, Birinci dünya savaşı öncesindeki bu iki girişi, Büyük Britanya İmparatorluğunun Orta Doğu’ya gelerek yerleşmesi ve Fransa’yı yanına alarak, Rusya ve Almanya’ya karşı çıkmasıyla önlenmiştir. Ruslar sıcak denizlere inmek için güneye doğru ilerlerken Osmanlının elindeki Kırım ve Kafkasya’yı ele geçirmişler, Almanlar da birlik sağlayınca Balkanlar üzerinde baskı kurarak Osmanlı hegemonyasının Avrupa topraklarının dışına atılmasında etkili olmuşlardır. Ruslar doğu Anadolu üzerinden Ermenileri kullanarak Anadolu’yu ele geçirmeye çalışırken, Almanlar Birinci Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’a gelerek yerleşmeye başlamışlar, savaşı kazanarak on milyon Alman vatandaşını Anadolu topraklarına getirerek yerleştirebilmenin çabası içinde olmuşlardır. İstanbul, İzmir, Edirne, Adana, Trabzon, Zonguldak, Erzurum, Kars, Van ve Diyarbakır gibi on büyük Anadolu kentine birer milyon Alman yerleştirerek, Anadolu’yu bütünüyle Almanlaştırmak isteyen Alman emperyalizmi, Birinci Dünya Savaşını kaybedince geri çekilmek zorunda kalmış ve böylece, Almanların dünyayı Anadolu üzerinden yönetme planları çökmüştür. Almanlar ile Ruslar Birinci cihan savaşı sonrasında geri çekilmek durumunda kalmışlardır.
 
 
 

Araplar onuncu yüzyılda, Ruslar ve Almanlar on dokuzuncu yüzyılda, Birinci Dünya savaşı sonrasında İngilizler yirminci yüzyılda Anadolu’ya yerleşmek istemişler ama sonunda geldikleri gibi gitmek zorunda kalmışlardır. İkinci dünya savaşı sonrasında ise, Amerikalılar Orta Doğu’ya gelmişler ve Osmanlı topraklarının merkezi ülkesinde yer alan Türkiye’yi Nato askeri ittifakı içerisine alarak; Türkiye’ye yerleşmeye başlamışlardır. O dönemin koşullarında var olan Sovyet İmparatorluğunu gerekçe gösteren Amerikan emperyalizmi, komünizm tehlikesini öcü göstererek, merkeze yerleşmiş ve Türkiye üzerinden koruyucu kalkan oluşturarak, iki bin yıl sonra Orta Doğu’da bir Yahudi devletinin kuruluşunu sağlamıştır. Böylece, Arapların, Rusların, Almanların ve İngilizlerin tam olarak yerleşemedikleri Anadolu toprakları üzerine Amerikalılar kendi kontrolleri altındaki Nato askeri yapılanması üzerinden yerleşerek, çok sayıda askeri üs kurmuş ve geleceğe dönük olarak merkezi alan yerleşimini güvence altına almıştır. Böylece, Osmanlı sonrasında, Anadolu toprakları Amerikalılara kalmış gibi bir durum yaratılmıştır. Devleti Aliye denilen merkezi büyük devletin yıkılması sonrasında, Amerikalıların Yahudilerle birlikte bölgeye gelerek yerleşmeleri, eski Roma İmparatorluğu toprakları üzerinde yeni Roma hegemonyası arayışlarını gündeme getirmiştir. Arapların kalabalık bir nüfus ile yaşadığı Orta Doğu hem Arapların hem de Türklerin elinden alınmış, Yahudilere kutsal topraklar verilirken, Anadolu üzerinden Türk varlığı ile Nato üzerinden kontrol altına alınmıştır. Bir anlamda, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde kalan Türklerin milli vatanı olan Anadolu’ya Nato’nun yerleşmesiyle birlikte Türkiye sanki Amerikalılara kalmış gibi bir olumsuz durum ve görünüm yaratılmıştır.
 
 
 

Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Misak-ı Milli sınırları içerisinde yaşamını sürdürmek zorunda kalan eski Osmanlı ahalisi, bir ulusal kurtuluş savaşı vererek, tarihsel süreç ve savaş konjonktürü içerisinde var olma mücadelesi vererek ve bir anlamda ölüm kalım savaşını kazanarak kendi ulus devletini kurmuş, böylece hem uluslaşarak Türkleşmiş hem de ulus devletini kurarak, sınırları önceden ilan edilen milli vatan toprakları üzerinde ulus devlet oluşumu tamamlanmıştır. Osmanlı gibi çok uluslu ve çok dinli heterojen bir siyasal yapının çöküşünden sonra, Osmanlının merkezi toprakları Türklere kalmış ve Türkler’de bu toprakların geleceği için savaşarak Anadolu ve Rumeli’yi vatanlaştırmışlardır. Türkler kendilerine kalan bu ülkeyi vatanlaştırırlarken, aynı zamanda ulus devletlerini de oluşturarak, gelecekte de bu topraklar üzerinde kalıcı olabilmenin ön hazırlıklarını tamamlamışlardır. Atatürk’ kurucu önder olarak geçmişten gelen tarihsel süreci iyi değerlendirmiş, Anadolu yarımadasının Türklere kalmasını sağlayarak, bunu aynı zamanda geleceğe dönük bir biçimde de kurumlaştırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti böylesine ulusal bir çabanın sonucu olarak tarih sahnesine çıkmış ve güçlü bir örgütlenme sayesinde de yirmi birinci yüzyıla kadar gelerek, kurucusunun söylediği gibi ilelebet payidar olabilmenin şanslarını yakalayabilmiştir. Türkler, atalarından miras olarak aldıkları vatanlarını aynı titizlikle koruyarak yollarına devam etmişler, vatanlarını hiç kimseye bırakmamışlardır. Araplara, Almanlara, Ruslara ve İngilizlere yar olmayan Anadolu topraklarının Amerikalılara da yar olmasına izin verilmemiş ve küreselleşme ya da Büyük Orta Doğu projesi gibi siyasal planlar doğrultusunda Türklerin ana vatanları ellerinden alınamamıştır. Nato ile Türkiye’ye giren Amerikan emperyalizmi, çok uluslu şirketleri bu bölgeye getirerek Türk topraklarına yerleştirmek istemiş ama bu doğrultudaki emperyal zorlamalara rağmen, bütünüyle Türkiye’yi ele geçirerek tarih sahnesinden böylesine olağanüstü bir süreçte kurulmuş olan bir devletin tasfiye edilmesinde başarılı olamamıştır.

 
 
İki büyük dünya savaşı arasında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yirmi birinci yüzyılda geçmişten gelen birikimin desteği ile yoluna devam edebilmesi için, Türkiye’nin ülke ve devlet olarak Türklerin elinde olması gerekmektedir. Türkler geçmişin olaylarını iyi gözlemleyerek ve karşılaştıkları ters durumlar karşısında gerekli olan önlemleri alarak yollarına devam etmek zorundadırlar. Türkler bu doğrultuda hem vatanlarına hem de devletlerine sahip çıkarak, bunları destekleyerek yollarına devam etmek durumundadırlar. Ulusal bir kurtuluş savaşı sayesinde kazanılmış olan bağımsız yaşama hakkı, Türkler açısından son derece kutsal bir haktır ve hiçbir biçimde vazgeçilemeyecektir. Tam bağımsız bir çağdaş cumhuriyet devletinin çatısı altında hem ulusal hem üniter hem de merkezi bir güçlü devlete sahip olma şansını yakalamış olan Türklerin bu durumdan vazgeçmelerini beklemek ve hele Türkiye’nin başkalarının ellerine geçmesine seyirci kalmalarını beklemek pek de gerçekçi bir yaklaşım olarak görünmemektedir. Hiçbir insan alıştıklarından vazgeçemez. Herkes alıştığı yaşam biçimi ve düzeni ile hayatını devam ettirmek ister. Böylesine bir doğal hakkı Türklerin elinden alarak, Türkiye gibi bir ülkede başkalarının egemen olmalarını düşünmek ya da sağlamak tamamen gerçek dışı bir durumdur. Türkler Düveli Muazzama denilen en büyük emperyalizme karşı savaşarak kendi bağımsız devletlerini oluşturdukları gibi, yüz yıl sonra da gene aynı doğrultuda yola devam ederek geleceğin dünyasında da bugünkü tam bağımsız yaşam düzenlerini sürdüreceklerdir. Bu yönü ile Türkiye’den vazgeçmeyecekler ve hem ülkelerine hem de devletlerine sahip çıkarak, merkezi alanda daha güçlü bir ulus devleti oluşturarak var olmaya devam edeceklerdir.
 
 

“Türkiye kime kalacak?” sorusunun yanıtı, gene Türkler olacaktır, çünkü Türkler eskisi gibi bir vatansever olarak hem ülkelerine hem de devletlerine sahip çıkmaya devam edecekler ve bu doğrultuda bütün saldırılara ve siyasal kışkırtmalara karşı mesafeli davranmaya bilinçli olarak devam edeceklerdir.  
 
 
 
Kitabın yazarı, kitabı başbakanın yazdırdığını kapakta ilan etmektedir. Başbakanın giderek sertleşen tavırlarının, sesini yükselterek toplumun belirli kesimleri ile kavgalı bir durum yaratmasının ülkede ciddi bir hesaplaşma ve gerginliğe neden olduğu, büyük rüyalar peşinde koşarken bundan çok daha büyük kabuslara sürüklenildiğini, böylesine bir olumsuz sürecin sonucunda ülkede kavganın giderek tırmanacağını ve bunun sonunda da Türkiye’nin kimin elinde kalacağının tahminleri yapılmaya çalışılmaktadır. Bugünün iktidar partisinin, küreselleşme sürecinin getirmiş olduğu değişim ve dönüşümleri batı desteği ile zorla uygulamaya çaba göstermesinin ülkede ciddi bir hesaplaşma yarattığı ve bu durumda da yakın gelecekte Türkiye’yi kimlerin yöneteceğinin ya da Türkiye’nin bu gibi olumsuz bir tırmanış karşısında kimin elinde kalacağının tahmini yapılmaya çalışılmaktadır. Kapitalist emperyalizmin zorla dayatmış olduğu politikaların Türkiye’yi ciddi bir ayrışma noktasına sürüklemesi, insan hakları üzerinden etnik kavganın, inanç özgürlüğü üzerinden dinler kavgası ile cemaatlar çekişmesinin tırmandırılması, ekonomik programlar üzerinden de yeni sömürgeciliğin bir çuval halinde Türkiye’nin başına geçirilmek istenmesi yakın gelecek açısından ciddi belirsizlikler sinyali vermektedir. Bu üç tehlikeli süreç devam ettiği noktada, Türkiye’de ulusal, üniter, merkezi ve laik devlet modeli zarar görmekte, giderek tırmanan alt kimlik kavgaları yüzünden Türkiye bir iç hesaplaşma ve bölgesel çatışmalara doğru sürüklenerek, Lozan’dan gelen statüsünü kaybetmek tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu aşamada ülkenin belirli bölgelerinde alt kimlikli devletçikler yaratılmaya çalışılmakta, Osmanlının çöküşüyle beraber yurt dışına giden gayrimüslim gruplar yeniden Türkiye’nin belirli bölgelerine yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Dini cemaatların da dış desteklerle çok güçlenmesi noktasında, Türkiye’nin geleceğinde hem etnik hem dinsel hem de emperyal kavgalar giderek tırmanma göstermektedir. Merkezi alanda emperyal devletlerin etkilerini artırma girişimleri de savaş tehlikesini artırarak, Anadolu’nun geleceğinde yabancı devletlerin hegemonyasının önünü açmakta ve bu doğrultuda Türkiye’nin geleceğini ciddi bir tartışma konusu haline getirmektedir.
 
 

Küreselleşmenin başlamasından sonra çeyrek yüzyıl geçtiği için artık, bütün plan ve programlar kesin hatlarıyla ortaya çıkmış ve kesinlik kazanmıştır. Bu nedenle, ulus devletlere karşı çıkan batı emperyalizmi, büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projeleriyle Türkiye’ye yerleşmeye çalışırken, Türk ülkesine fazlasıyla Amerikalı ve Musevi iş adamı ya da sermaye sahibi gelerek yerleşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti emperyal politikalar ile teslim alınırken, yabancıların ülkeye gelerek yerleşmelerinin önü açılmakta ve sonunda Türkiye Türklerin elinden alınarak yabancılara teslim edilmeye çalışılmaktadır. Yüz yıl önce aynı oyun oynanmış ve Türkiye’nin topraklarına emperyal güçler ve yabancı sermaye gelerek yerleşmeye çalışmıştır. Ne var ki, o dönemde Türk halkı bir ulusal kurtuluş savaşı vererek ülkeyi kurtarmış ve bağımsız devlet yapısını kurmuştur. Böylece, Türkiye yirminci yüzyılda Türklere kalmıştır. Şimdi yirmi birinci yüzyılda aynı oyun ikinci kez oynanırken gene aynı sonuç ortaya çıkacak ve Türk ulusu kendi ülkesine, kaynaklarına ve zenginliklerine sahip çıkarak Türkiye’nin Türklerin elinde kalkmasını sağlayacaktır. Tarih ders almasını bilenler açısından bir tekerrürden ibarettir. Dün ulusal kurtuluş savaşı vererek Türkiye’ye sahip olan Türk ulusu, yeni dönemde yeniden bir ulusal kurtuluş mücadelesi vererek eskisi gibi ülkesine ve devletine sahip çıkarak, emperyalizmin Türkiye’yi tarih sahnesinden silme girişimlerini ikinci kez önleyecektir.  
 
 
 
Bu çekişme ve hesaplaşmaların sonunda, Türkiye gene Türklere kalacaktır. Alt kimlikçi girişimlerin bölücülüğü ya da kapitalistlerin emperyalist saldırıları ve bazı kesimlerin işbirlikçiliği, bu kutsal var olma mücadelesini ortadan kaldıramayacaktır. Her kesimin bu durumu bilmesinde, ülke ve dünya barışı açısından yarar vardır. Türkler her zaman olduğu gibi vatanlarına sahip çıkacaklardır. 
 
 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 
 

 

1 Haziran 2021 Salı

TÜRKİYE‘Yİ TÜRKÇÜLÜK KURDU


 
 
TÜRKİYE‘Yİ TÜRKÇÜLÜK KURDU

 
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
 

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletini Türkçülük akımı kurmuştur.  
 
 
Türklerin tarihin en eski dönemlerinden bu yana var olmaları ve birçok devlet kurmalarına rağmen, sadece Türklerin var olması Osmanlı sonrası dönemde yeterli olmamış, Türkler imparatorluğun başında bulunmalarına aynı zamanda devlet gücüne sahip bulunmalarına rağmen, büyük bir Türk devleti olan Osmanlı imparatorluğunu kaybetmek durumunda kalmışlardır. O dönemin koşullarında imparatorluklar cihan savaşı ile birlikte ortadan kalkarlarken dünyanın her yerinde ulus devletlere yönelme süreci başlamış ve bunun sonucunda da Osmanlı sonrası dönemde eski imparatorluk toprakları üzerinde alt kimlikler üzerinden ulus devlet arayışları öne çıkmıştır. İmparatorluklar geniş alanlara yayılan devletler olmaları nedeniyle, kozmopolit toplum yapılarına sahip olduklarından, devletin dağılma noktasında her kafadan bir ses çıkmış ve bu durumun sonucunda da belirli bölgelerde toplanmış olan alt kimlikli etnik ve kültürel toplulukların yaşadıkları alanlar üzerinde özgürlük arayarak, daha küçük devlet yapılanmaları ile birlikte ayrı devlet oluşumlarına yönelmişlerdir. İmparatorlukların merkezleri çökünce, merkezlere karşı başkaldıran büyük şehirler ya da bölgesel toplulukların kendi devletlerini kurma yoluna girerek, geleceğin ulus devletlerini yaratmayı da kapsayan bir yeni yapılanma dönemi gündeme gelmiştir. Dünya savaşı her kıtada önemli değişiklikler meydana getirdiği için, yeni durumlara uygun yapılanmalara yönelerek devlet sayısını artıracak ölçüde adımlar atılmıştır. Bu yüzden imparatorluklar sonrasında yeni devletler çağımızın ulus devlet kimliği ile ortaya çıkmışlardır.
 

Ulus devletlerin kurulması aşamasında ya uluslar önceden oluşmuş ve daha sonraki aşamada kendi devletlerini kurmuşlardır ya da imparatorlukların parçalanması sonrasında ortaya çıkan daha küçük topraklar üzerinde yaşayan insan toplulukları, kendisini korumak üzere önce bir devlet kurar ve ikinci aşamada da devletin yapacağı sosyal ve kültürel çalışmalarla yeni kurulan devlet kendi ulusunu oluşturarak, devletin ulusal toplum ile bütünleşmesini sağlar. Bu ayırımla konu ele alındığında, Türk devletinin tarih sahnesine çıkışında her iki yoldan gelen farklı etkilerin bulunduğu görülmektedir. Bu açıdan tarih öncesi dönemlerden gelen bir çizgide Türkler her dönemde var olmuşlar ve kendilerini temsil eden hanedanlar üzerinden Türk devletleri kurmuşlardır. N e var ki, uluslaşma olmadığından hanedanların kurucu şefleri aynı zamanda devletin başı olmuş ve yeni devletler ülkedeki siyasal güce sahip olan Türk asıllı kralın ya da imparatorun hegemonyası altında belirli dönemlerde kendi toprakları üzerinde egemen olmuşlardır. Millet esaslı devletlerde geçmişten gelen uluslaşma sürecinin ortaya çıkardığı ulusal yapı zamanla kendi ulus devletini kurabilmektedir. Devlet esaslı siyasal yapılanmalarda ise, tüm devletler kendi ulus devletini ilan ederek uluslaşma sürecinin esaslarına uygun bir çizgide dünya haritasındaki yerlerini almaya çalışmaktadırlar. Böylece devlet ya da millet esaslı ortaya çıkışlar sayesinde dünya haritasındaki ülkeler, imparatorluklardan ulus devletlere dönüşmüş ve bunların özünde yer aldığı siyasal oluşumlar yirminci yüzyılı ulus devletler çağı haline getirmiştir.
 

Türkiye’de ise özel konum nedeniyle, Müslüman milletten laik ulus devlete geçiş süreci yaşanmış ve bütün toplum laiklik esası ile dinsel yapı ve yaşamın dışına çıkarılarak millet ve devlet dengesi kurulmasına çalışılmıştır. Bu çabaların sonucunda Müslüman millet ile laik devletin birlikte var olabilmesi için çalışılmıştır. Türkiye’nin bulunduğu Orta Doğu bölgesinde İslamiyet çok ağırlıklı olduğu için genelde İslam devlet modeline uygun devletler Osmanlı sonrasında bölgeye yayılmışlardır. Bunların içinde sadece Türk devleti laik bir cumhuriyet olarak Atatürk tarafından kurulmuştur. Tüm bölge ülkeleri için emsal oluşturabilecek yeni devlet yapılanması, ulusal kurtuluş savaşı sonrasında gündeme getirilerek tartışma alanında her yönü ile incelenmeye çalışılmıştır. Arap kökenli ülkeler de din etkisi çok fazla olduğu için bu ülkelerde Arap kökenli olmanın üzerin pek fazla durulmamıştır. Orta kuşakta yer alan bütün Arap devletlerinin hepsinin Müslüman olması ümmetçilik üzerinden bir İslam milleti yaratmış gibi bir ortam hazırlamıştır. Müslüman ülkelerde daha çok din ağırlıklı bir İslam milliyetçiliği öne geçince Arap ülkelerinde yeni yapılanma Müslümanlık üzerinden oluşturulmuştur. Arap ülkeleri eskisi gibi din etkisiyle yeni devlet biçimine geçerken, Arap milliyetçiliğinin gereklerini yerine getirerek, Türkiye’de olduğu gibi laik bir devlet kurarak Arap milliyetçiliğinin dengelenmesi düşünülmemiştir. Ulus devletler çağında Arap topluluklarının eskisi gibi İslam devleti modelinde ısrar ederek laik devlet yapılanmasına geçmemeleri kurdukları devletlerin çağdaş anlamda laik bir düzen getirmemesi gibi olumsuz bir durum yaratmıştır. Laiklikten uzak kalan siyasal yapılanmaların nasıl orta çağ düzeni içinde kaldıklarını zamanla Orta Doğu ülkelerinde görmek mümkün olabilmiştir. Türkiye çağdaş bir devlet olmaya yönelirken, Ortaçağ değerlerine ve düzenine karşı çıkmıştır. 
 

Türkiye Cumhuriyeti Türk halkının katılımı ile kurulurken köklü bir devrim yapılmış ve din devletinden vazgeçilerek daha işin başında çağdaş bir düzen oluşumuna öncelik tanınmıştır. Laik devletin kuruluşu beraberinde Müslüman milletten Türk ulusuna geçiş dönüşümünü de gerçekleştirmiştir. İmparatorlukların çatısı altında koruma altına alınmış olan din düzenlerinin yeni dönemde devam ettirilmesi, ülkelerin koşullarına göre ayarlanmış ve orta kuşakta yer alan Müslüman ülkelerde dinin toplumsal yaşamda ağırlığını devam ettirmesi laik devlet düzenleri kurulmasını önlemiştir. Türkiye’de ise Osmanlı döneminden kalma gayrimüslim nüfusun ağır basması nedeniyle modern Türk Cumhuriyeti kurulurken, Müslümanlar ile birlikte gayrimüslim toplum kesimlerinin de yer alarak katıldığı birçok kültürlü toplum yapısı içinde yeni bir ulusal oluşuma öncelik verilmiştir. Üç kıta ortasında kurulan çağdaş cumhuriyetin beraberinde laik bir devlet düzeni getirmesinin ana nedeni olarak, Balkanlar ve Kafkaslar bölgelerindeki çok dinli yapıların rolü görülmüştür. Kuzey Asya’dan ve Balkanlar’dan gelen Musevi ve Hristiyan dini mensubu olan bazı Türk asıllı toplulukların Türkiye’ye gelirken bu farklı dinleri ile birlikte geldikleri görülmüş ve bu durumun etkileri ile birlikte Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde görülen laik düzeninin de toplumla birlikte kaynaşmaya çaba gösteren bu kesimlerin talep ve isteklerinin yansımaları üzerinden kurulmuştur. Cumhuriyetin ilanı sırasında üç büyük tek tanrılı dinin içinden gelen kesimlerin temsili ile çağdaş laiklik düzenine geçiş sağlanmıştır. Bu noktada, ulus devletlerin çıkışı ile imparatorluktan gelen düzenler tümüyle yıkılmıştır.
 

Osmanlı devleti gibi çok uluslu bir imparatorluğu dağılışı aşamasında, Balkan bölgesinde İslam ve diğer iki tek tanrılı dinin çekişme ve çatışma içine sürüklenmesi yüzünden çok insanın öldürülmesi de yeni devletin kuruluşu sırasında dikkate alınarak, bu gibi olumsuz durumların önlenmesi için de laiklik düzeninin kurulması öncelikle gündeme getirilmiştir. Osmanlı yönetiminin farklı din taşıyan toplum kesimlerine hoşgörülü davranması nedeniyle, bu devletin barışı Balkanlar ve Kafkasya bölgelerinde olduğu gibi Orta Doğu ülkelerinde de dini kesimler arasında barış ortamı kurularak korunmuştur. Avrupa kıtasının büyük ve gelişmiş Hristiyan ülkeleri laiklik düzenini kabul etmelerine rağmen, kıtanın doğusunda yer alan eski Osmanlı ülkeleri kendi aralarında bir Balkan savaşı yürüterek bu bölgenin kan gölüne dönüşmesine yol açmışlardır. Balkan bölgesinde üç büyük dine mensup birçok insan yüzyıllarca Osmanlı barışı altında varlıklarını sürdürmelerine rağmen, dağılma aşamasına gelindiğinde, Vatikan destekli Hristiyan topluluklar Müslümanlar ve Musevilere saldırarak önce kendi ulus devletlerini kurmaya ve ikinci aşamada ise bu devletlerin sınırlarını genişletmeye kalkışmayla bölge barışını yıkarak, Müslüman ve Musevi nüfusların yok edilmesine çaba göstermişlerdir. Bütünüyle Hristiyan bir Avrupa isteyen Vatikan bu doğrultuda Hristiyan toplulukları kışkırtırken, yeni dönemdeki ulusal yapılanmanın ötesinde yeniden Ortaçağ karanlığını yansıtan toplu katliamların birbiri ardı sıra gündeme gelmesine yol açmışlardır. Bu durumda Balkan ülkeleri Osmanlıdan ayrılırken ulusçuluk hareketi etkisiyle ulus devlet olarak ortaya çıkmışlar ama Avrupa kıtasını Hristiyanlığa dayanan tek bir din devleti yapmak isteyenler ise, yeniden din savaşlarını hortlatarak dünya barışını ortadan kaldırmışlardır. Uluslaşma süreçleri bütün devletleri iç çatışma ve karışıklıklara sürüklerken, bir yandan da yeni alt kimliklerin yarattığı farklı ulus devletler ortaya çıkmıştır.
 

Türkiye Cumhuriyeti’ni Türkler kurmuştur. 
 
 
 Kendi halinde dünyanın çeşitli bölgelerine yayılarak yaşamlarını sürdürmekte olanların ya da ekmek kavgası doğrultusunda geçim sorunlarını karşılamaya çalışanların, böylesine çağdaş bir devlet kuramayacakları açıktır. Bu nedenle Türk devletinin arkasında kendi halinde yaşayan Türkleri değil ama tarihten gelen bilgi birikimi, dünya siyaseti ve insanlığın içinde bulunduğu konjonktürler hakkında bilgi sahibi olan ve bu doğrultudaki çabaları sistemli bir yönde kullanan Türklerin oluşturdukları, Türklük bilinci ve buna dayanan Türkçülük hareketi Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin dünya haritasındaki yerini almasına giden yolu kat ederek, bugünlere kadar gelebilmiştir. Böylesine bir süreci başlatan ve bugünlere kadar getiren siyasal oluşum Türkçülük hareketi olmuştur. Bir anlamada bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan siyasal ve toplumsal gücün Türkçülük hareketi olduğu bilinmektedir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti adı ile bir Türk devleti çağdaş dünyada var olabiliyorsa, bunun arkasında örgütlü bir yapılanmanın ve stratejinin bulunduğunu görmek gerekmektedir. Türk ulus devletine doğru gidişin hem öncüsü hem de örgütleyicisi durumunda olan bir Türkçülük akımının belirli bir zaman dilimi sonrasında ortaya çıkarak öne geçtiği ve örgütlenerek son hedef olan bağımsız Türk devletini kurduğunu, tarihteki gelişmeler göstermekte ve buralardan gelen gerçekler de geleceğin cumhuriyet kuşaklarına bugünkü Türk devletinin nerelerden geldiğini ve nasıl bir süreç içinde bugünkü yapılanma modeline eriştiğini ve neden Atatürk’ün devlet modeline yönelindiğini iyi görmek gerekmektedir .
 

Türkçülük hareketine yön gösteren Türklük olgusu ile bugünlerde Türk dünyasının elinde olan bilgi birikiminin her yönü ile ele alınarak incelenmesiyle, Türklük olgusundan Türkçülük hareketine nasıl geçildiği çeşitli yönleriyle öne çıkmaktadır. Tarih öncesi dönemde dünya tarihinde yer almış olan proto -Türkler’den başlayarak, bugünün yaşanan dönemlerine kadar Türklük olgusunu ve Türklerin konumunu her yönü ile ele alarak incelemek, Türklük üzerinden Türkçülük hareketinin aydınlığa kavuşmasını ve bugünün Türkçülük hareketinin her yönü ile Türk kamuoyu tarafından öğrenilerek bilinmesini sağlayacaktır.  
 
 
Bu gibi gerçeklerin incelenmesi sayesinde varılacak yeni siyasal bilinçlenme ile Türkçülük hareketinin gelişmesi ve Türklük olgusunun bugünün dünyasına daha ağırlıklı bir biçimde girmesini günümüzün genç Türk kuşakları sağlayacaklardır. Türkçülük hareketinin eseri olan Türk devletinin gelecekteki yeri ve yükselişi bir Türklük bilinci içinde, genç kuşakların nöbeti devralarak daha üst düzeydeki hedeflere ulaşılması ile mümkün olabilecektir. Yirminci yüzyılın başlarında neden böyle bir Türk devletinin kurulduğunu ve bu devletin nasıl bir yüzyılı geride bırakarak, yirmi birinci yüzyıla geldiğini Türk dünyasının iyi bilmesi ve bu bilgi üzerine Türk devletine sahip çıkılarak, çağdaş cumhuriyet yönetiminin sonsuza kadar yaşamasını sağlayacak bir atılımın gerçekleşebilmesi için bu çizgide yeni adımların atılması gerekmektedir.
 

Kurtuluş savaşı sonrasında devlet kurulurken bütün eski Osmanlı vatandaşlarına Türklük statüsü normal koşullarda tanınmıştır. Ayrıca terk edilen Osmanlı topraklarından göçmen olarak merkezi ülke olan Anadolu topraklarına gelen eski Osmanlı ahalisini de, merkeze geldikten sonra aynı statü tanınarak işin başında homojen bir toplum yapısı ile ulus devletin inşasına girişilmiştir. Osmanlıların farklı alt kimliklerden gelmesi kuruluş aşamasında bazı zorluklar yaratmış ama Kemalist devlet bilinçli bir ulus devletçi yaklaşımı kararlı bir biçimde uygulayarak, üniter bir devletin halk tabanının uluslaşmış bir yapıda ortaya çıkarılması hedefi doğrultusunda, tabanının ulusal çizgide örgütlenmesi için çaba gösterilmiştir. Yeni devletin nüfusu imparatorluk alanından geldiği için farklı kimlikler önceleri korunmaya çalışılmış ama göçmenlerin getirilerek ülkenin çeşitli bölgelerine yerleştirilmesi sırasında, bu kozmopolit nüfusun kaynaştırılmasına olanak sağlayan ve zaman içinde ulusal kaynaşmayı gerçekleştirecek bir entegrasyon sürecinin hızla devreye sokulmasıyla, ulus devletler çağında uluslaşma sürecinin tamamlanmasına çalışılmıştır.
 

Balkan savaşlarının kaybedilmesiyle birkaç milyonluk büyük bir Balkan göçmeni grup Anadolu yarımadasına gelerek Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni vatandaşları olmaya çalışıyorlardı. Daha sonraki yıllarda Mübadele Antlaşması ile belirli kurallara bağlanacak olan nüfus kaydırma operasyonlarında Anadolu Hristiyanları ile Balkan Türkleri takas edilerek yeni ulus devletin tabanında daha istikrarlı bir homojen yapılanmaya gidilmesi için çaba gösterilmiştir. 
 
 
İngilizler alt kimlikçi bir federasyonu Osmanlı mirasından çıkarmaya çaba gösterirken, Türkçülük hareketinin bilinci temsilcisi olan milli kadrolar savaş koşullarında yepyeni bir ulusu tarih sahnesine çıkarıyorlardı. Balkanlar elden gittikten sonra Anadolu’nun geleceği için mücadele eden Kuvayı Milliye hareketi, Balkan göçmenlerini batı Anadolu bölgesine yerleştirerek vatan savunması sırasında bu kadrolardan yararlanmaya çalışıyordu. Bulgar ve Makedonya asıllı Balkan göçmenleri ayrı ayrı bölgelere yerleştirilirken hem grup oluşumlarına hem de bölge dengelerine dikkat edilerek ,yeni devletin nüfus coğrafyasının dengeli bir biçimde olmasına çaba gösteriliyordu . Birinci Dünya savaşı ilerledikçe Anadolu yarımadası daha da önem kazanıyor ve Türk devletini çevreleyen bölgelerden akın akın insanlar, Atatürk Cumhuriyetine gelerek ve vatandaşlık statüsü alarak Anadolu topraklarına yerleşmek için can atıyorlardı. 
 
 
Daha önce ilan edilmiş olan Misakı Milli sınırları doğrultusunda vatan ilan edilen alanının, göçmen dalgaları ile doldurulması için çalışılırken, dünya devletleri ailesine üye olabilecek düzeyde yeterli ve güçlü bir ulus devlet kurulması için çaba harcanıyordu. Anadolu’nun zengin toprakları vatan olarak ilan edildikten sonra, bu yeni vatanın her bölgesinin gelecekte Türk ulusu ile uyumlu bir bütünleşme sürecine girebilmesi hedefleniyordu.
 

Anadolu Müslümanları Avrupa kaynaklı Haçlı ordularına karşı direnerek işgal ordularının ülkeden çıkmasını sağlıyorlardı. Anadolu’da Müslüman Türklere karşı savaşan tüm orduların daha çok Hristiyan asıllı olmaları yüzünden Müslümanlar bu duruma karşı çıkarak silahı alıp dağa çıkıyorlar ve ülkede direnme noktaları oluşturarak Avrupa merkezli haçlı ordularının önlerini keserek saldırgan orduları Akdeniz’e doğru püskürtüyorlardı. Anadolu’nun gayrimüslim gruplarını İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya gibi Hristiyan kökenli emperyalist ülkeler kontrol altına alarak, Türk ve Müslüman Anadolu halkına karşı kullanabilmenin arayışı içine giriyorlardı. İngilizler Yunanlıları, Fransızlar Ermenileri, Ruslar Gürcüleri Türklere karşı kullanırken, sahip oldukları gayrimüslim yapıların verdiği avantaj olarak beliren yakınlıkları Türk ve Müslüman direnişine karşı kullanıyorlardı. Doğu Anadolu’da Gürcü, Rum ve Ermeni asıllı imparatorluk kalıntısı Müslüman olmayan nüfus topluluklarının Osmanlı sonrası dönemde de sahip oldukları haklar üzerinden varlıklarını sürdürmeleri meselesi öne çıkarken, Kemalist rejim batılı düşmanların topluca saldırılarına karşı eski Osmanlı ahalisi olan Anadolu halkını bir araya getirerek, uluslaştırabilmenin yollarını arıyordu. Savaş uzayıp gittikçe Anadolu: Müslümanları Ankara’da merkezi olarak örgütlenen Kuvayı milliye hareketinin çatısı altında toplanıyordu. Doğu Anadolu’da Gürcistan ve Ermenistan meselelerini Rusya aracılığı ile çözüme kavuşturan Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu’nun ortası ile kuzeyi ve güneyinde oluşan cephelerde işgal orduları ile savaşmak zorunda kalıyordu. Merkezi alandaki savaş bir Müslüman ve Hristiyan çatışmasına dönünce, gelecekte merkezi coğrafya toprakları üzerinde hak iddia etmeye çalışan Siyon hareketinin Suriye ve Çanakkale savaşları sırasında Siyon Katır birlikleri kurarak, geleceğe doğru bir hazırlık içinde girdikleri anlaşılmıştır. Nitekim Müslüman ve Hristiyan nüfusların dışında kalan Musevi grupları da Anadolu yarımadasının batı bölgelerine yerleşerek, geleceğin Orta Doğusunda Büyük İsrail projesi doğrultusunda yer kapmaya çalıştıkları görülmektedir. Özellikle Balkan savaşları ve mübadele uygulamaları sırasında fazlasıyla hareketlilik kazanan Musevi gruplar, Anadolu ile Balkanlar arasında bir batı köprüsü kurarak etkin olmaya çalışmışlar, Anadolu bölgesinde gündeme gelen bütün siyasal gelişmeleri ya yakından izleyerek ya da içine girerek siyasal açıdan da etkinliklerini geliştirmeye çalışmışlardır. Ülkenin daha çok batı bölgesine yerleşen bu gruplar daha çok deniz kenarında yer alan il ve ilçeleri yeni yerleşim merkezlerine dönüştürmeye çalışırken, Kemalist rejimden yana çıkarak hiçbir biçimde azınlık hakkı talep etmemişler ama bütün siyasal gelişmelerin de içinde yer almışlardır. Bu tür bir tutum başlangıçta sorun çıkarmamış ama zamanla birçok sorunun doğmasına yol açmıştır.
 

Türkiye Türk ve Müslüman bir devlet olarak Türkçülük akımının etkisiyle kurulmaya çalışılırken, öncelik gayrimüslim sorununun çözülmesine tanınmıştır. Yedi yüzyıl boyunca Hristiyan ordular ile savaşmak zorunda kalan Türkler ve Müslümanlar, Gürcüler, Ermeniler, Pontuslular gibi Hristiyan Anadolu’da yeni bir ulus devletin kaynaştırıcı ortamında aynı çatı altında bir araya gelirlerken, Anadolu yarımadası üzerinde bir Hristiyan devlete izin verilmemiştir, Musevilerin nüfusu devlet kurmaya yetecek düzeyde fazla olmadığı için, bu gruplar Birinci Dünya savaşı yıllarında Sion Katır birlikleri aracılığı ile geleceğin sinyallerini vermeye çalışmışlardır. Bu doğrultuda Türk ve Müslüman ahalinin içinde fazlasıyla Musevi asıllı vatandaşların yer almasıyla birlikte, ulusal kurtuluş savaşı sonrası dönemde siyonizmin Büyük İsrail projesi, bölgenin ana süreci olarak gündeme getirilerek tüm bölge ülkelerine dayatılmıştır. 
 
 
Türkiye Cumhuriyeti açıkça dünya kamuoyu önünde laik devlet ve Müslüman millet modeli ile kurulurken, aynı dönemde Sion katır birlikleri sonrasında, bu kez Sion insan birlikleri çeşitli alanlarda devreye sokularak geleceğin merkezi coğrafyasının kuruluşu aşamasında İsrail merkezli bir yapılandırmanın öncülüğü örgütlenmeye çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti böylesine bir siyasal sürecin tam ortasında tarih sahnesine çıkarken, bölgesel bir imparatorluğa karşı bir ulus devlet bilinci ve gücü olarak kimlik kazanmaya çalışmıştır. Ne var ki, geleceğe dönük bölgesel federasyon modelleri dışarıdan dinler adına zorla bölge ülkelerine dayatılırken, Türkiye’ye de bu doğrultuda baskılar yapılmış ve hatta Türk dış politikası bu doğrultuda uluslararası güç merkezleri tarafından bu doğrultuda ayarlanmaya çalışılmıştır. 
 
 
Osmanlı sonrasında merkezi alandaki bütün gelişmelerin arkasında Büyük Orta doğu, Yeni Bizans ya da Büyük İsrail gibi bölgesel federasyon projelerinin baskılarla dayatıldığı bu aşamada, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk ve Müslüman bir ulus devlet olarak yoluna devam etme konusunda fazlasıyla zorlandığı görülmüştür.


Üç büyük dinin var olma , çekişme ve çatışma süreçlerinin devam edip gittiği merkezi bölgenin geleceğindeki belirsizlik bu işlerin tam göbeğinde kurulması ve geleceğe dönük olarak kurumlaşması sırasında ,dış güçlerin fazlasıyla devreye girerek kendi plan ve programları doğrultusunda Türkiye’nin iç işlerine karıştıkları, kendilerine yakın kadroların işbaşına getirilmeleri ve hatta kendi yetiştirdikleri elemanları devlet ve toplum yönetiminde öne çıkararak, yeni Orta Doğu planları doğrultusunda farklı yapılanmalar için bunlardan fazlasıyla yararlanıldığı görülmektedir. 
 
 
 Dinin siyasete alet edilmesi gibi bir olumsuz gelişmenin toplumsal tabana din ve inanç merkezleri üzerinden yayılması, iki dünya savaşı sonrasında orta dünyaya barışın gelmesini önlemiştir. 
 
 
 Cumhuriyetin kurucu kadrosu bütün bu gelişmeleri bilerek izlediği için, yeni başkent Ankara’da güçlü bir merkezi yönetimin kurulmasına öncelik verilmiştir. Dinlerin ve mezheplerin kavga ve çekişme alanlarının tam ortalarında bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkan Türkiye’nin devlet modeli, içinde bulunduğu merkezi alanının öne çıkardığı siyasal sorunların birinci derecede muhatabı olarak, her aşamada bölgesel planların dayattığı projelerle karşı karşıya kalmıştır. İmparatorluğun mirası bir Müslüman halk tabanını kendisine vatandaş tabanı olarak kabul eden Türk devleti, gelecek kavgalarının çok yoğun yaşandığı bir süreçten geçerken, yüz yıl önceden kalan çeşitli siyasal ve ekonomik sorunlarla karşı karşıya gelmektedir. 
 
 
Proje dayatmalarının Türkiye’nin önünü kestiği aşamalarda, Türkiye bu bölgenin ana sorunu olan din kavgalarından kurtulmak üzere Avrupa tipi bir laiklik anlayışını kabul ederek yoluna devam etmek istemiştir. Ne var ki, Türk devletinin laik yapısını yanlış anlayarak, bir anlamda İslam karşıtı bir tutuma doğru sürüklemeleri, Türk modeli olarak geliştirilen laik devlet Müslüman millet beraberliğini bozarak bir barış ortamını çekişme ve çatışma yapılanmasına dönüştürmesi, emperyalist güçlerin merkezi alandaki Türk devlet modelini ortadan kaldırmasının ana nedeni olarak öne çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti böylesine bir çıkmaz içinde olduğunu bilerek hareket ettiği için kendi modeli üzerinde bugüne kadar ısrar ederek bölgedeki istikrarlı durumun ortadan kaldırılmasına izin vermemiştir. 
 
 
İmparatorluk sonrasında bir ulusal kimlik ve devlet yapısı inşa edilmeye çalışılmasının ana nedeni bu durum olarak görünmektedir. Din esaslı imparatorlukların parçalanmasıyla ulus devletlerin önü açılırken, devletlerin ulusal yapıları ve ulus toplum tabanlarının zayıflatılmasıyla sonuç alınmaya gidilmiştir.
 

Türkiye çok uluslu bir toplumdan bir ulus devlet çıkararak ülkenin birliğini din üzerinden sağlamaya çalışırken, diğer yandan İslamın dışındaki dinler, siyasete dini karıştırarak ve dinsel örgütlenmelerini güçlendirerek, ulus devletleri tasfiye etmenin arayışı içinde olmuşlardır. 
 
 
Musevilik ve Hristiyanlık bu doğrultuda orta dünyada etkinlik sağlamaya çalışırken, Türk ulus devleti hem laik yapısı ile hem de güçlendirilmiş ulusal tabanı ile harekete geçerek, her türlü çok kültürcü ya da kozmopolit siyasal girişimlere karşı üniter ve ulusal yapılanması ile karşı duruyordu. Laik devlet ile dengelenen Türk Müslümanlığı her türlü alt kimliğin geride bırakılacağı bir entegrasyon planı olarak devreye sokulurken, çağdaş bir cumhuriyetin çatısı altında bütün vatandaşlar laiklik düzeninde eşit yurttaşlar olarak benimseniyorlardı. Fransız filozoflarının ortaya koyduğu ulus devlet modelini Türkiye kabul ederken Ernest Renan’ın ulus tanımını ve uluslaşma modelini kabul ederek din esaslı devletlere karşı direnme yoluna gidiyordu. Renan’ın tanımına göre, dil, din, ırk, kültür, vatan, ahlak, ortak yaşam ve ekonomi gibi unsurların bir araya geldiği bir vatandaşlar topluluğunun ulus olarak benimsenmesi Türk modelinin ilk esasıdır.  
 
 
İkinci esası ise, Atatürk’ün dile getirdiği gibi “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir” prensibidir.  
 
 
Türkiye’nin geliştirdiği Türklük olgusu, geleneksel klasik Fransız anlayışına dayanan milliyet anlayışı ile, Türkiye Cumhuriyeti’ne dayanan yurttaşlık anlayışının bir arada ele alınmasıyla oluşturulan karma bir ulus devlet yapılanmasıdır. Burada Türk milliyeti ile Türk yurttaşlığı birlikte uygulamaya sokulurken, Türklük olgusunun cumhuriyetçi bir çizgide birlikte ele alınmasıyla oluşturulan karma sentezci yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti devletinin temelini ortaya koymaktadır.” Türkiye ahalisi din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık bağı ile Türk olarak kabul edilir. “biçimindeki bir madde Türk anayasasında bir dönem yer almış ve Kemalist devlet modelinin anayasaya yansıması olarak geçerlilik kazanmıştır. 
 
 
Çok uluslu Müslüman millet sentezi olarak görülen Türkiye Cumhuriyeti modeli, hem devlet millet kaynaşmasına hem de devlet ile milletin ayrı ayrı statülerde olmasına dayanmaktadır. Bu doğrultuda Türk-İslam sentezi gibi yaklaşımların emperyalist ülkeler tarafından kullanılarak, Türkiye’nin hem Türk dünyasına hem de Müslüman dünyaya karşı emperyal çizgide kullanılması gibi bazı senaryoların zaman zaman ortaya çıkması nedeniyle, Türk devleti gene emperyalist çekişmelerin tam ortalarına doğru sürüklenmektedir.
 

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş aşamasında bütün Müslümanları vatandaş olarak benimsemiştir. Gayrimüslim toplulukları azınlık olarak görerek onlara azınlık hakkı tanımıştır. Ne var ki, cumhuriyetin çağdaş bir yapılanmaya laiklik ilkesini benimseyerek yönelmesi aşamasında, Museviler azınlık haklarından vazgeçerek çağdaş cumhuriyetin eşit vatandaşları olarak, bütün hak ve özgürlükleri kullanmak istemişlerdir. Türklük temelinde bir araya gelemeyen Türkiye vatandaşlarına Müslümanlık bir birlik modeli olarak öneriliyor, ya da alt kimlikli yurttaşların Türkçe öğrenmeleriyle de Türklük olgusu hayata geçiriliyordu. 
 
 
Türkiye’nin komşusu olan Arap ülkeleriyle yüzyıllarca imparatorluk çatısı altında birlikte yaşamaları, Misakı Milli sınırları içinde Türk asıllı olmayan Müslümanlar ile Türk asıllı Müslümanların birlikte ve eşit koşullarda yaşayabilmelerinin Türk devlet modeli çatısı altında mümkün olabildiği öne çıkmıştır. İslamiyet Müslüman toplulukların Türkler ile bütünleşmesini sağlarken, diğer dinlere mensup olanlar bu durumun dışında kalarak hak ve özgürlüklerini kullanamaz bir noktaya geliyorlardı. Bu gibi gayrimüslim Türk vatandaşları için de Kemalist devlet “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları düzenleyerek gayrimüslimlerin Türkleşmelerini gerçekleştirmeye çalışıyordu. 
 
 
Müslümanlar İslam üzerinden Türkiye ile bütünleştirilirken, gayrimüslimlerin de Türkçe üzerinden Türkleştirilmeleri sağlanarak, homojen bir uyumluluk düzeni Türk devletinin çatısı altında uygulanmaya çalışılıyordu. Trakya bölgesinde bu doğrultuda yapılan çalışmaların bir kısmı ters tepince, Kemalist yönetim gereken önlemleri alarak, gene toplumsal taban üzerinde kaynaştırıcı ve bütünleştirici girişimlerde bulunuyordu. 
 
 
Diğer ulus devletler gibi Türk devleti de toplumsal tabanını ulusal entegrasyon programları ile bütünleştirmeye çabalarken, Türkiye’yi bölmek isteyen emperyalist politikalar doğrultusunda, Türkiye asimilasyoncu olarak gösterilmekten kurtulamıyordu. Entegrasyon kavramını görmek istemeyenler asimilasyon kavramıyla uluslaşmayı durdurmaya çalışıyorlardı.
 

Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet öncülüğünde Türkiye toplumunun hızla uluslaştırılabilmesi için çeşitli ulusçuluk projeleri hazırlanarak toplum içinde uygulanmalarına çalışılıyordu. 
 
 
Bu çizgide hareket eden bir Kemalist aydın Türkiye halkının Türkleşmesi doğrultusunda on ilke öneriyordu:
 

1-Türkçe konuşulmalı, 
 
2-Türkçe dua edilmeli, 
 
3- Çocuklara Türkçe isim konulmalı ,
 
4-Çocuklar Türk okullarına gönderilmeli, 
 
5-Türklerle aynı ortamlarda yaşamalı, 
 
6-Okullarda Türkçe eğitim yapılmalı, 
 
 7-Türk toplumuyla bütünleşilmeli,
 
 8-Vatandaşlık hakları kullanılmalı, 
 
8 -Ekonomide görev üstlenmeli, 
 
9-Azınlık zihniyeti terk edilmeli, 
 
10- Eğitimde sadece Türkçe kullanılmalı,
 

Bu on ilke doğrultusunda hem yerleşik Türklerin hem de eski imparatorluk ülkelerinden gelen göçmenlerin hızla cumhuriyetçi bir çizgide, Türk olabilmelerini sağlama doğrultusunda seferberliklere kalkışılması gerekiyordu. Zamanla Türkçe öğrenemeyen, ya da Müslüman tabana karşı çıkan bazı gayrimüslim grupların çeşitli tepkileri ile karşılaşılmış ama savaşlar sonrası dönemde, zamanla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes, Türkiye anayasasında güvence altına alınan cumhuriyetin temel ilkeleri hedefinde, düzenli ve güvenli devlet politikaları uygulama alanına getirilince, Türk toplumunun yüzde doksanı bir ortak rıza oluşumu içinde devlet ile uyum içinde yaşamaya ve çalışmalara yönelmişlerdir.
 
 
 Türk devletinin yaptığı bilinçli programlar aracılığı ile Türk toplumunun daha üst düzeyde uluslaşmasının gerçekleştirilmesi aşamalarında, asimilasyon suçlamalarıyla entegrasyon stratejilerinin önlerinin kesilmesi, Türk ulus devletinin geleceği açısından dikkatle izlenmesi gereken durumlardır. Bu doğrultuda ulus devletler arasında sürüp giden ulusal rekabet çekişmelerinin belirli bir ölçüde uluslaşma süreçlerine zarar verdikleri, bütün dünya ülkelerinde görülmekte olan bir durumdur. 
 
 
Türk ulus devleti Atatürk ve arkadaşları tarafından sağlam temeller üzerine kurulduğu için gelecekte bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti emin adımlarla yoluna devam edebilecektir.
 

Kemalist dönem geride kalmıştır ama henüz Türkiye Cumhuriyeti anayasası yürürlüktedir. Atatürk’ten gelen temel ilkeler ve onun ortaya koyduğu devlet modeli, günümüzde Atatürk karşıtı çevreler tarafından paradigmanın iflası gibi uydurma senaryolarla devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Küresel emperyalizmin yeni dünya düzeni politikalarında ulus devlet düşmanlığı öne geçerken, Türklerin ulus devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti hem kapitalist hem de komünist bakış açıları ile küçümsenerek, yıkılmaya çalışılmakta ve bu gibi haksız ve yersiz saldırılara da paradigma gibi ne olduğu belli olmayan bazı yeni kavramlar öne çıkarılarak ve insanlarda akıl ve fikir kargaşası yaratılarak sonuç alınmaya çalışılmaktadır. 
 
 
Sovyetler Birliğinin çökertilişi gibi Kemalist devlet modelini de benzer bir biçimde devre dışı bırakmaya hevesli saldırgan ve yıkıcı unsurların, emperyalist ve Siyonist devlet modellerini Türkiye üzerinde geçerli kılmak üzere Atatürk’ün devlet modelini dünya haritası üzerinden silmek üzere, küresel kapitalizmin finanse ettiği uydurma paradigma senaryoları ile Türkiye Cumhuriyeti’ni karşı karşıya getirmektedirler. 
 
 
Unutulmasın ki, Türk devletinin kuruluşunun arkasında on bin yıllık tarihi birikim ile, yüz elli yıllık Türkçülük birikimi vardır. Bu durumu iyi anlayabilmek için Türk tarih tezi ile birlikte, Türkçülüğün tarihinde birbiri ardı sıra ortaya çıkan gelişmeleri bir bütünlük içerisinde incelemek gerekmektedir. 
 
 
Anadolu yarımadası üzerindeki Türkiye’yi, Türkçülük hareketi ile birlikte Türk ulusunun kurduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekmektedir. Atatürk bütün bu birikimi Türkiye’ye kazandıran bir kurucu önder olarak, günümüzde gene Türklere yol göstermeye devam etmektedir. Bu yüzden Türkler, Türkçüler ve Atatürkçüler gelecekte birlikte mücadele edecektir.