türkiye cumhuriyet devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye cumhuriyet devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2021 Salı

TÜRKİYE‘Yİ TÜRKÇÜLÜK KURDU


 
 
TÜRKİYE‘Yİ TÜRKÇÜLÜK KURDU

 
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
 

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletini Türkçülük akımı kurmuştur.  
 
 
Türklerin tarihin en eski dönemlerinden bu yana var olmaları ve birçok devlet kurmalarına rağmen, sadece Türklerin var olması Osmanlı sonrası dönemde yeterli olmamış, Türkler imparatorluğun başında bulunmalarına aynı zamanda devlet gücüne sahip bulunmalarına rağmen, büyük bir Türk devleti olan Osmanlı imparatorluğunu kaybetmek durumunda kalmışlardır. O dönemin koşullarında imparatorluklar cihan savaşı ile birlikte ortadan kalkarlarken dünyanın her yerinde ulus devletlere yönelme süreci başlamış ve bunun sonucunda da Osmanlı sonrası dönemde eski imparatorluk toprakları üzerinde alt kimlikler üzerinden ulus devlet arayışları öne çıkmıştır. İmparatorluklar geniş alanlara yayılan devletler olmaları nedeniyle, kozmopolit toplum yapılarına sahip olduklarından, devletin dağılma noktasında her kafadan bir ses çıkmış ve bu durumun sonucunda da belirli bölgelerde toplanmış olan alt kimlikli etnik ve kültürel toplulukların yaşadıkları alanlar üzerinde özgürlük arayarak, daha küçük devlet yapılanmaları ile birlikte ayrı devlet oluşumlarına yönelmişlerdir. İmparatorlukların merkezleri çökünce, merkezlere karşı başkaldıran büyük şehirler ya da bölgesel toplulukların kendi devletlerini kurma yoluna girerek, geleceğin ulus devletlerini yaratmayı da kapsayan bir yeni yapılanma dönemi gündeme gelmiştir. Dünya savaşı her kıtada önemli değişiklikler meydana getirdiği için, yeni durumlara uygun yapılanmalara yönelerek devlet sayısını artıracak ölçüde adımlar atılmıştır. Bu yüzden imparatorluklar sonrasında yeni devletler çağımızın ulus devlet kimliği ile ortaya çıkmışlardır.
 

Ulus devletlerin kurulması aşamasında ya uluslar önceden oluşmuş ve daha sonraki aşamada kendi devletlerini kurmuşlardır ya da imparatorlukların parçalanması sonrasında ortaya çıkan daha küçük topraklar üzerinde yaşayan insan toplulukları, kendisini korumak üzere önce bir devlet kurar ve ikinci aşamada da devletin yapacağı sosyal ve kültürel çalışmalarla yeni kurulan devlet kendi ulusunu oluşturarak, devletin ulusal toplum ile bütünleşmesini sağlar. Bu ayırımla konu ele alındığında, Türk devletinin tarih sahnesine çıkışında her iki yoldan gelen farklı etkilerin bulunduğu görülmektedir. Bu açıdan tarih öncesi dönemlerden gelen bir çizgide Türkler her dönemde var olmuşlar ve kendilerini temsil eden hanedanlar üzerinden Türk devletleri kurmuşlardır. N e var ki, uluslaşma olmadığından hanedanların kurucu şefleri aynı zamanda devletin başı olmuş ve yeni devletler ülkedeki siyasal güce sahip olan Türk asıllı kralın ya da imparatorun hegemonyası altında belirli dönemlerde kendi toprakları üzerinde egemen olmuşlardır. Millet esaslı devletlerde geçmişten gelen uluslaşma sürecinin ortaya çıkardığı ulusal yapı zamanla kendi ulus devletini kurabilmektedir. Devlet esaslı siyasal yapılanmalarda ise, tüm devletler kendi ulus devletini ilan ederek uluslaşma sürecinin esaslarına uygun bir çizgide dünya haritasındaki yerlerini almaya çalışmaktadırlar. Böylece devlet ya da millet esaslı ortaya çıkışlar sayesinde dünya haritasındaki ülkeler, imparatorluklardan ulus devletlere dönüşmüş ve bunların özünde yer aldığı siyasal oluşumlar yirminci yüzyılı ulus devletler çağı haline getirmiştir.
 

Türkiye’de ise özel konum nedeniyle, Müslüman milletten laik ulus devlete geçiş süreci yaşanmış ve bütün toplum laiklik esası ile dinsel yapı ve yaşamın dışına çıkarılarak millet ve devlet dengesi kurulmasına çalışılmıştır. Bu çabaların sonucunda Müslüman millet ile laik devletin birlikte var olabilmesi için çalışılmıştır. Türkiye’nin bulunduğu Orta Doğu bölgesinde İslamiyet çok ağırlıklı olduğu için genelde İslam devlet modeline uygun devletler Osmanlı sonrasında bölgeye yayılmışlardır. Bunların içinde sadece Türk devleti laik bir cumhuriyet olarak Atatürk tarafından kurulmuştur. Tüm bölge ülkeleri için emsal oluşturabilecek yeni devlet yapılanması, ulusal kurtuluş savaşı sonrasında gündeme getirilerek tartışma alanında her yönü ile incelenmeye çalışılmıştır. Arap kökenli ülkeler de din etkisi çok fazla olduğu için bu ülkelerde Arap kökenli olmanın üzerin pek fazla durulmamıştır. Orta kuşakta yer alan bütün Arap devletlerinin hepsinin Müslüman olması ümmetçilik üzerinden bir İslam milleti yaratmış gibi bir ortam hazırlamıştır. Müslüman ülkelerde daha çok din ağırlıklı bir İslam milliyetçiliği öne geçince Arap ülkelerinde yeni yapılanma Müslümanlık üzerinden oluşturulmuştur. Arap ülkeleri eskisi gibi din etkisiyle yeni devlet biçimine geçerken, Arap milliyetçiliğinin gereklerini yerine getirerek, Türkiye’de olduğu gibi laik bir devlet kurarak Arap milliyetçiliğinin dengelenmesi düşünülmemiştir. Ulus devletler çağında Arap topluluklarının eskisi gibi İslam devleti modelinde ısrar ederek laik devlet yapılanmasına geçmemeleri kurdukları devletlerin çağdaş anlamda laik bir düzen getirmemesi gibi olumsuz bir durum yaratmıştır. Laiklikten uzak kalan siyasal yapılanmaların nasıl orta çağ düzeni içinde kaldıklarını zamanla Orta Doğu ülkelerinde görmek mümkün olabilmiştir. Türkiye çağdaş bir devlet olmaya yönelirken, Ortaçağ değerlerine ve düzenine karşı çıkmıştır. 
 

Türkiye Cumhuriyeti Türk halkının katılımı ile kurulurken köklü bir devrim yapılmış ve din devletinden vazgeçilerek daha işin başında çağdaş bir düzen oluşumuna öncelik tanınmıştır. Laik devletin kuruluşu beraberinde Müslüman milletten Türk ulusuna geçiş dönüşümünü de gerçekleştirmiştir. İmparatorlukların çatısı altında koruma altına alınmış olan din düzenlerinin yeni dönemde devam ettirilmesi, ülkelerin koşullarına göre ayarlanmış ve orta kuşakta yer alan Müslüman ülkelerde dinin toplumsal yaşamda ağırlığını devam ettirmesi laik devlet düzenleri kurulmasını önlemiştir. Türkiye’de ise Osmanlı döneminden kalma gayrimüslim nüfusun ağır basması nedeniyle modern Türk Cumhuriyeti kurulurken, Müslümanlar ile birlikte gayrimüslim toplum kesimlerinin de yer alarak katıldığı birçok kültürlü toplum yapısı içinde yeni bir ulusal oluşuma öncelik verilmiştir. Üç kıta ortasında kurulan çağdaş cumhuriyetin beraberinde laik bir devlet düzeni getirmesinin ana nedeni olarak, Balkanlar ve Kafkaslar bölgelerindeki çok dinli yapıların rolü görülmüştür. Kuzey Asya’dan ve Balkanlar’dan gelen Musevi ve Hristiyan dini mensubu olan bazı Türk asıllı toplulukların Türkiye’ye gelirken bu farklı dinleri ile birlikte geldikleri görülmüş ve bu durumun etkileri ile birlikte Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde görülen laik düzeninin de toplumla birlikte kaynaşmaya çaba gösteren bu kesimlerin talep ve isteklerinin yansımaları üzerinden kurulmuştur. Cumhuriyetin ilanı sırasında üç büyük tek tanrılı dinin içinden gelen kesimlerin temsili ile çağdaş laiklik düzenine geçiş sağlanmıştır. Bu noktada, ulus devletlerin çıkışı ile imparatorluktan gelen düzenler tümüyle yıkılmıştır.
 

Osmanlı devleti gibi çok uluslu bir imparatorluğu dağılışı aşamasında, Balkan bölgesinde İslam ve diğer iki tek tanrılı dinin çekişme ve çatışma içine sürüklenmesi yüzünden çok insanın öldürülmesi de yeni devletin kuruluşu sırasında dikkate alınarak, bu gibi olumsuz durumların önlenmesi için de laiklik düzeninin kurulması öncelikle gündeme getirilmiştir. Osmanlı yönetiminin farklı din taşıyan toplum kesimlerine hoşgörülü davranması nedeniyle, bu devletin barışı Balkanlar ve Kafkasya bölgelerinde olduğu gibi Orta Doğu ülkelerinde de dini kesimler arasında barış ortamı kurularak korunmuştur. Avrupa kıtasının büyük ve gelişmiş Hristiyan ülkeleri laiklik düzenini kabul etmelerine rağmen, kıtanın doğusunda yer alan eski Osmanlı ülkeleri kendi aralarında bir Balkan savaşı yürüterek bu bölgenin kan gölüne dönüşmesine yol açmışlardır. Balkan bölgesinde üç büyük dine mensup birçok insan yüzyıllarca Osmanlı barışı altında varlıklarını sürdürmelerine rağmen, dağılma aşamasına gelindiğinde, Vatikan destekli Hristiyan topluluklar Müslümanlar ve Musevilere saldırarak önce kendi ulus devletlerini kurmaya ve ikinci aşamada ise bu devletlerin sınırlarını genişletmeye kalkışmayla bölge barışını yıkarak, Müslüman ve Musevi nüfusların yok edilmesine çaba göstermişlerdir. Bütünüyle Hristiyan bir Avrupa isteyen Vatikan bu doğrultuda Hristiyan toplulukları kışkırtırken, yeni dönemdeki ulusal yapılanmanın ötesinde yeniden Ortaçağ karanlığını yansıtan toplu katliamların birbiri ardı sıra gündeme gelmesine yol açmışlardır. Bu durumda Balkan ülkeleri Osmanlıdan ayrılırken ulusçuluk hareketi etkisiyle ulus devlet olarak ortaya çıkmışlar ama Avrupa kıtasını Hristiyanlığa dayanan tek bir din devleti yapmak isteyenler ise, yeniden din savaşlarını hortlatarak dünya barışını ortadan kaldırmışlardır. Uluslaşma süreçleri bütün devletleri iç çatışma ve karışıklıklara sürüklerken, bir yandan da yeni alt kimliklerin yarattığı farklı ulus devletler ortaya çıkmıştır.
 

Türkiye Cumhuriyeti’ni Türkler kurmuştur. 
 
 
 Kendi halinde dünyanın çeşitli bölgelerine yayılarak yaşamlarını sürdürmekte olanların ya da ekmek kavgası doğrultusunda geçim sorunlarını karşılamaya çalışanların, böylesine çağdaş bir devlet kuramayacakları açıktır. Bu nedenle Türk devletinin arkasında kendi halinde yaşayan Türkleri değil ama tarihten gelen bilgi birikimi, dünya siyaseti ve insanlığın içinde bulunduğu konjonktürler hakkında bilgi sahibi olan ve bu doğrultudaki çabaları sistemli bir yönde kullanan Türklerin oluşturdukları, Türklük bilinci ve buna dayanan Türkçülük hareketi Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin dünya haritasındaki yerini almasına giden yolu kat ederek, bugünlere kadar gelebilmiştir. Böylesine bir süreci başlatan ve bugünlere kadar getiren siyasal oluşum Türkçülük hareketi olmuştur. Bir anlamada bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan siyasal ve toplumsal gücün Türkçülük hareketi olduğu bilinmektedir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti adı ile bir Türk devleti çağdaş dünyada var olabiliyorsa, bunun arkasında örgütlü bir yapılanmanın ve stratejinin bulunduğunu görmek gerekmektedir. Türk ulus devletine doğru gidişin hem öncüsü hem de örgütleyicisi durumunda olan bir Türkçülük akımının belirli bir zaman dilimi sonrasında ortaya çıkarak öne geçtiği ve örgütlenerek son hedef olan bağımsız Türk devletini kurduğunu, tarihteki gelişmeler göstermekte ve buralardan gelen gerçekler de geleceğin cumhuriyet kuşaklarına bugünkü Türk devletinin nerelerden geldiğini ve nasıl bir süreç içinde bugünkü yapılanma modeline eriştiğini ve neden Atatürk’ün devlet modeline yönelindiğini iyi görmek gerekmektedir .
 

Türkçülük hareketine yön gösteren Türklük olgusu ile bugünlerde Türk dünyasının elinde olan bilgi birikiminin her yönü ile ele alınarak incelenmesiyle, Türklük olgusundan Türkçülük hareketine nasıl geçildiği çeşitli yönleriyle öne çıkmaktadır. Tarih öncesi dönemde dünya tarihinde yer almış olan proto -Türkler’den başlayarak, bugünün yaşanan dönemlerine kadar Türklük olgusunu ve Türklerin konumunu her yönü ile ele alarak incelemek, Türklük üzerinden Türkçülük hareketinin aydınlığa kavuşmasını ve bugünün Türkçülük hareketinin her yönü ile Türk kamuoyu tarafından öğrenilerek bilinmesini sağlayacaktır.  
 
 
Bu gibi gerçeklerin incelenmesi sayesinde varılacak yeni siyasal bilinçlenme ile Türkçülük hareketinin gelişmesi ve Türklük olgusunun bugünün dünyasına daha ağırlıklı bir biçimde girmesini günümüzün genç Türk kuşakları sağlayacaklardır. Türkçülük hareketinin eseri olan Türk devletinin gelecekteki yeri ve yükselişi bir Türklük bilinci içinde, genç kuşakların nöbeti devralarak daha üst düzeydeki hedeflere ulaşılması ile mümkün olabilecektir. Yirminci yüzyılın başlarında neden böyle bir Türk devletinin kurulduğunu ve bu devletin nasıl bir yüzyılı geride bırakarak, yirmi birinci yüzyıla geldiğini Türk dünyasının iyi bilmesi ve bu bilgi üzerine Türk devletine sahip çıkılarak, çağdaş cumhuriyet yönetiminin sonsuza kadar yaşamasını sağlayacak bir atılımın gerçekleşebilmesi için bu çizgide yeni adımların atılması gerekmektedir.
 

Kurtuluş savaşı sonrasında devlet kurulurken bütün eski Osmanlı vatandaşlarına Türklük statüsü normal koşullarda tanınmıştır. Ayrıca terk edilen Osmanlı topraklarından göçmen olarak merkezi ülke olan Anadolu topraklarına gelen eski Osmanlı ahalisini de, merkeze geldikten sonra aynı statü tanınarak işin başında homojen bir toplum yapısı ile ulus devletin inşasına girişilmiştir. Osmanlıların farklı alt kimliklerden gelmesi kuruluş aşamasında bazı zorluklar yaratmış ama Kemalist devlet bilinçli bir ulus devletçi yaklaşımı kararlı bir biçimde uygulayarak, üniter bir devletin halk tabanının uluslaşmış bir yapıda ortaya çıkarılması hedefi doğrultusunda, tabanının ulusal çizgide örgütlenmesi için çaba gösterilmiştir. Yeni devletin nüfusu imparatorluk alanından geldiği için farklı kimlikler önceleri korunmaya çalışılmış ama göçmenlerin getirilerek ülkenin çeşitli bölgelerine yerleştirilmesi sırasında, bu kozmopolit nüfusun kaynaştırılmasına olanak sağlayan ve zaman içinde ulusal kaynaşmayı gerçekleştirecek bir entegrasyon sürecinin hızla devreye sokulmasıyla, ulus devletler çağında uluslaşma sürecinin tamamlanmasına çalışılmıştır.
 

Balkan savaşlarının kaybedilmesiyle birkaç milyonluk büyük bir Balkan göçmeni grup Anadolu yarımadasına gelerek Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni vatandaşları olmaya çalışıyorlardı. Daha sonraki yıllarda Mübadele Antlaşması ile belirli kurallara bağlanacak olan nüfus kaydırma operasyonlarında Anadolu Hristiyanları ile Balkan Türkleri takas edilerek yeni ulus devletin tabanında daha istikrarlı bir homojen yapılanmaya gidilmesi için çaba gösterilmiştir. 
 
 
İngilizler alt kimlikçi bir federasyonu Osmanlı mirasından çıkarmaya çaba gösterirken, Türkçülük hareketinin bilinci temsilcisi olan milli kadrolar savaş koşullarında yepyeni bir ulusu tarih sahnesine çıkarıyorlardı. Balkanlar elden gittikten sonra Anadolu’nun geleceği için mücadele eden Kuvayı Milliye hareketi, Balkan göçmenlerini batı Anadolu bölgesine yerleştirerek vatan savunması sırasında bu kadrolardan yararlanmaya çalışıyordu. Bulgar ve Makedonya asıllı Balkan göçmenleri ayrı ayrı bölgelere yerleştirilirken hem grup oluşumlarına hem de bölge dengelerine dikkat edilerek ,yeni devletin nüfus coğrafyasının dengeli bir biçimde olmasına çaba gösteriliyordu . Birinci Dünya savaşı ilerledikçe Anadolu yarımadası daha da önem kazanıyor ve Türk devletini çevreleyen bölgelerden akın akın insanlar, Atatürk Cumhuriyetine gelerek ve vatandaşlık statüsü alarak Anadolu topraklarına yerleşmek için can atıyorlardı. 
 
 
Daha önce ilan edilmiş olan Misakı Milli sınırları doğrultusunda vatan ilan edilen alanının, göçmen dalgaları ile doldurulması için çalışılırken, dünya devletleri ailesine üye olabilecek düzeyde yeterli ve güçlü bir ulus devlet kurulması için çaba harcanıyordu. Anadolu’nun zengin toprakları vatan olarak ilan edildikten sonra, bu yeni vatanın her bölgesinin gelecekte Türk ulusu ile uyumlu bir bütünleşme sürecine girebilmesi hedefleniyordu.
 

Anadolu Müslümanları Avrupa kaynaklı Haçlı ordularına karşı direnerek işgal ordularının ülkeden çıkmasını sağlıyorlardı. Anadolu’da Müslüman Türklere karşı savaşan tüm orduların daha çok Hristiyan asıllı olmaları yüzünden Müslümanlar bu duruma karşı çıkarak silahı alıp dağa çıkıyorlar ve ülkede direnme noktaları oluşturarak Avrupa merkezli haçlı ordularının önlerini keserek saldırgan orduları Akdeniz’e doğru püskürtüyorlardı. Anadolu’nun gayrimüslim gruplarını İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya gibi Hristiyan kökenli emperyalist ülkeler kontrol altına alarak, Türk ve Müslüman Anadolu halkına karşı kullanabilmenin arayışı içine giriyorlardı. İngilizler Yunanlıları, Fransızlar Ermenileri, Ruslar Gürcüleri Türklere karşı kullanırken, sahip oldukları gayrimüslim yapıların verdiği avantaj olarak beliren yakınlıkları Türk ve Müslüman direnişine karşı kullanıyorlardı. Doğu Anadolu’da Gürcü, Rum ve Ermeni asıllı imparatorluk kalıntısı Müslüman olmayan nüfus topluluklarının Osmanlı sonrası dönemde de sahip oldukları haklar üzerinden varlıklarını sürdürmeleri meselesi öne çıkarken, Kemalist rejim batılı düşmanların topluca saldırılarına karşı eski Osmanlı ahalisi olan Anadolu halkını bir araya getirerek, uluslaştırabilmenin yollarını arıyordu. Savaş uzayıp gittikçe Anadolu: Müslümanları Ankara’da merkezi olarak örgütlenen Kuvayı milliye hareketinin çatısı altında toplanıyordu. Doğu Anadolu’da Gürcistan ve Ermenistan meselelerini Rusya aracılığı ile çözüme kavuşturan Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu’nun ortası ile kuzeyi ve güneyinde oluşan cephelerde işgal orduları ile savaşmak zorunda kalıyordu. Merkezi alandaki savaş bir Müslüman ve Hristiyan çatışmasına dönünce, gelecekte merkezi coğrafya toprakları üzerinde hak iddia etmeye çalışan Siyon hareketinin Suriye ve Çanakkale savaşları sırasında Siyon Katır birlikleri kurarak, geleceğe doğru bir hazırlık içinde girdikleri anlaşılmıştır. Nitekim Müslüman ve Hristiyan nüfusların dışında kalan Musevi grupları da Anadolu yarımadasının batı bölgelerine yerleşerek, geleceğin Orta Doğusunda Büyük İsrail projesi doğrultusunda yer kapmaya çalıştıkları görülmektedir. Özellikle Balkan savaşları ve mübadele uygulamaları sırasında fazlasıyla hareketlilik kazanan Musevi gruplar, Anadolu ile Balkanlar arasında bir batı köprüsü kurarak etkin olmaya çalışmışlar, Anadolu bölgesinde gündeme gelen bütün siyasal gelişmeleri ya yakından izleyerek ya da içine girerek siyasal açıdan da etkinliklerini geliştirmeye çalışmışlardır. Ülkenin daha çok batı bölgesine yerleşen bu gruplar daha çok deniz kenarında yer alan il ve ilçeleri yeni yerleşim merkezlerine dönüştürmeye çalışırken, Kemalist rejimden yana çıkarak hiçbir biçimde azınlık hakkı talep etmemişler ama bütün siyasal gelişmelerin de içinde yer almışlardır. Bu tür bir tutum başlangıçta sorun çıkarmamış ama zamanla birçok sorunun doğmasına yol açmıştır.
 

Türkiye Türk ve Müslüman bir devlet olarak Türkçülük akımının etkisiyle kurulmaya çalışılırken, öncelik gayrimüslim sorununun çözülmesine tanınmıştır. Yedi yüzyıl boyunca Hristiyan ordular ile savaşmak zorunda kalan Türkler ve Müslümanlar, Gürcüler, Ermeniler, Pontuslular gibi Hristiyan Anadolu’da yeni bir ulus devletin kaynaştırıcı ortamında aynı çatı altında bir araya gelirlerken, Anadolu yarımadası üzerinde bir Hristiyan devlete izin verilmemiştir, Musevilerin nüfusu devlet kurmaya yetecek düzeyde fazla olmadığı için, bu gruplar Birinci Dünya savaşı yıllarında Sion Katır birlikleri aracılığı ile geleceğin sinyallerini vermeye çalışmışlardır. Bu doğrultuda Türk ve Müslüman ahalinin içinde fazlasıyla Musevi asıllı vatandaşların yer almasıyla birlikte, ulusal kurtuluş savaşı sonrası dönemde siyonizmin Büyük İsrail projesi, bölgenin ana süreci olarak gündeme getirilerek tüm bölge ülkelerine dayatılmıştır. 
 
 
Türkiye Cumhuriyeti açıkça dünya kamuoyu önünde laik devlet ve Müslüman millet modeli ile kurulurken, aynı dönemde Sion katır birlikleri sonrasında, bu kez Sion insan birlikleri çeşitli alanlarda devreye sokularak geleceğin merkezi coğrafyasının kuruluşu aşamasında İsrail merkezli bir yapılandırmanın öncülüğü örgütlenmeye çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti böylesine bir siyasal sürecin tam ortasında tarih sahnesine çıkarken, bölgesel bir imparatorluğa karşı bir ulus devlet bilinci ve gücü olarak kimlik kazanmaya çalışmıştır. Ne var ki, geleceğe dönük bölgesel federasyon modelleri dışarıdan dinler adına zorla bölge ülkelerine dayatılırken, Türkiye’ye de bu doğrultuda baskılar yapılmış ve hatta Türk dış politikası bu doğrultuda uluslararası güç merkezleri tarafından bu doğrultuda ayarlanmaya çalışılmıştır. 
 
 
Osmanlı sonrasında merkezi alandaki bütün gelişmelerin arkasında Büyük Orta doğu, Yeni Bizans ya da Büyük İsrail gibi bölgesel federasyon projelerinin baskılarla dayatıldığı bu aşamada, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk ve Müslüman bir ulus devlet olarak yoluna devam etme konusunda fazlasıyla zorlandığı görülmüştür.


Üç büyük dinin var olma , çekişme ve çatışma süreçlerinin devam edip gittiği merkezi bölgenin geleceğindeki belirsizlik bu işlerin tam göbeğinde kurulması ve geleceğe dönük olarak kurumlaşması sırasında ,dış güçlerin fazlasıyla devreye girerek kendi plan ve programları doğrultusunda Türkiye’nin iç işlerine karıştıkları, kendilerine yakın kadroların işbaşına getirilmeleri ve hatta kendi yetiştirdikleri elemanları devlet ve toplum yönetiminde öne çıkararak, yeni Orta Doğu planları doğrultusunda farklı yapılanmalar için bunlardan fazlasıyla yararlanıldığı görülmektedir. 
 
 
 Dinin siyasete alet edilmesi gibi bir olumsuz gelişmenin toplumsal tabana din ve inanç merkezleri üzerinden yayılması, iki dünya savaşı sonrasında orta dünyaya barışın gelmesini önlemiştir. 
 
 
 Cumhuriyetin kurucu kadrosu bütün bu gelişmeleri bilerek izlediği için, yeni başkent Ankara’da güçlü bir merkezi yönetimin kurulmasına öncelik verilmiştir. Dinlerin ve mezheplerin kavga ve çekişme alanlarının tam ortalarında bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkan Türkiye’nin devlet modeli, içinde bulunduğu merkezi alanının öne çıkardığı siyasal sorunların birinci derecede muhatabı olarak, her aşamada bölgesel planların dayattığı projelerle karşı karşıya kalmıştır. İmparatorluğun mirası bir Müslüman halk tabanını kendisine vatandaş tabanı olarak kabul eden Türk devleti, gelecek kavgalarının çok yoğun yaşandığı bir süreçten geçerken, yüz yıl önceden kalan çeşitli siyasal ve ekonomik sorunlarla karşı karşıya gelmektedir. 
 
 
Proje dayatmalarının Türkiye’nin önünü kestiği aşamalarda, Türkiye bu bölgenin ana sorunu olan din kavgalarından kurtulmak üzere Avrupa tipi bir laiklik anlayışını kabul ederek yoluna devam etmek istemiştir. Ne var ki, Türk devletinin laik yapısını yanlış anlayarak, bir anlamda İslam karşıtı bir tutuma doğru sürüklemeleri, Türk modeli olarak geliştirilen laik devlet Müslüman millet beraberliğini bozarak bir barış ortamını çekişme ve çatışma yapılanmasına dönüştürmesi, emperyalist güçlerin merkezi alandaki Türk devlet modelini ortadan kaldırmasının ana nedeni olarak öne çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti böylesine bir çıkmaz içinde olduğunu bilerek hareket ettiği için kendi modeli üzerinde bugüne kadar ısrar ederek bölgedeki istikrarlı durumun ortadan kaldırılmasına izin vermemiştir. 
 
 
İmparatorluk sonrasında bir ulusal kimlik ve devlet yapısı inşa edilmeye çalışılmasının ana nedeni bu durum olarak görünmektedir. Din esaslı imparatorlukların parçalanmasıyla ulus devletlerin önü açılırken, devletlerin ulusal yapıları ve ulus toplum tabanlarının zayıflatılmasıyla sonuç alınmaya gidilmiştir.
 

Türkiye çok uluslu bir toplumdan bir ulus devlet çıkararak ülkenin birliğini din üzerinden sağlamaya çalışırken, diğer yandan İslamın dışındaki dinler, siyasete dini karıştırarak ve dinsel örgütlenmelerini güçlendirerek, ulus devletleri tasfiye etmenin arayışı içinde olmuşlardır. 
 
 
Musevilik ve Hristiyanlık bu doğrultuda orta dünyada etkinlik sağlamaya çalışırken, Türk ulus devleti hem laik yapısı ile hem de güçlendirilmiş ulusal tabanı ile harekete geçerek, her türlü çok kültürcü ya da kozmopolit siyasal girişimlere karşı üniter ve ulusal yapılanması ile karşı duruyordu. Laik devlet ile dengelenen Türk Müslümanlığı her türlü alt kimliğin geride bırakılacağı bir entegrasyon planı olarak devreye sokulurken, çağdaş bir cumhuriyetin çatısı altında bütün vatandaşlar laiklik düzeninde eşit yurttaşlar olarak benimseniyorlardı. Fransız filozoflarının ortaya koyduğu ulus devlet modelini Türkiye kabul ederken Ernest Renan’ın ulus tanımını ve uluslaşma modelini kabul ederek din esaslı devletlere karşı direnme yoluna gidiyordu. Renan’ın tanımına göre, dil, din, ırk, kültür, vatan, ahlak, ortak yaşam ve ekonomi gibi unsurların bir araya geldiği bir vatandaşlar topluluğunun ulus olarak benimsenmesi Türk modelinin ilk esasıdır.  
 
 
İkinci esası ise, Atatürk’ün dile getirdiği gibi “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir” prensibidir.  
 
 
Türkiye’nin geliştirdiği Türklük olgusu, geleneksel klasik Fransız anlayışına dayanan milliyet anlayışı ile, Türkiye Cumhuriyeti’ne dayanan yurttaşlık anlayışının bir arada ele alınmasıyla oluşturulan karma bir ulus devlet yapılanmasıdır. Burada Türk milliyeti ile Türk yurttaşlığı birlikte uygulamaya sokulurken, Türklük olgusunun cumhuriyetçi bir çizgide birlikte ele alınmasıyla oluşturulan karma sentezci yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti devletinin temelini ortaya koymaktadır.” Türkiye ahalisi din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık bağı ile Türk olarak kabul edilir. “biçimindeki bir madde Türk anayasasında bir dönem yer almış ve Kemalist devlet modelinin anayasaya yansıması olarak geçerlilik kazanmıştır. 
 
 
Çok uluslu Müslüman millet sentezi olarak görülen Türkiye Cumhuriyeti modeli, hem devlet millet kaynaşmasına hem de devlet ile milletin ayrı ayrı statülerde olmasına dayanmaktadır. Bu doğrultuda Türk-İslam sentezi gibi yaklaşımların emperyalist ülkeler tarafından kullanılarak, Türkiye’nin hem Türk dünyasına hem de Müslüman dünyaya karşı emperyal çizgide kullanılması gibi bazı senaryoların zaman zaman ortaya çıkması nedeniyle, Türk devleti gene emperyalist çekişmelerin tam ortalarına doğru sürüklenmektedir.
 

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş aşamasında bütün Müslümanları vatandaş olarak benimsemiştir. Gayrimüslim toplulukları azınlık olarak görerek onlara azınlık hakkı tanımıştır. Ne var ki, cumhuriyetin çağdaş bir yapılanmaya laiklik ilkesini benimseyerek yönelmesi aşamasında, Museviler azınlık haklarından vazgeçerek çağdaş cumhuriyetin eşit vatandaşları olarak, bütün hak ve özgürlükleri kullanmak istemişlerdir. Türklük temelinde bir araya gelemeyen Türkiye vatandaşlarına Müslümanlık bir birlik modeli olarak öneriliyor, ya da alt kimlikli yurttaşların Türkçe öğrenmeleriyle de Türklük olgusu hayata geçiriliyordu. 
 
 
Türkiye’nin komşusu olan Arap ülkeleriyle yüzyıllarca imparatorluk çatısı altında birlikte yaşamaları, Misakı Milli sınırları içinde Türk asıllı olmayan Müslümanlar ile Türk asıllı Müslümanların birlikte ve eşit koşullarda yaşayabilmelerinin Türk devlet modeli çatısı altında mümkün olabildiği öne çıkmıştır. İslamiyet Müslüman toplulukların Türkler ile bütünleşmesini sağlarken, diğer dinlere mensup olanlar bu durumun dışında kalarak hak ve özgürlüklerini kullanamaz bir noktaya geliyorlardı. Bu gibi gayrimüslim Türk vatandaşları için de Kemalist devlet “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları düzenleyerek gayrimüslimlerin Türkleşmelerini gerçekleştirmeye çalışıyordu. 
 
 
Müslümanlar İslam üzerinden Türkiye ile bütünleştirilirken, gayrimüslimlerin de Türkçe üzerinden Türkleştirilmeleri sağlanarak, homojen bir uyumluluk düzeni Türk devletinin çatısı altında uygulanmaya çalışılıyordu. Trakya bölgesinde bu doğrultuda yapılan çalışmaların bir kısmı ters tepince, Kemalist yönetim gereken önlemleri alarak, gene toplumsal taban üzerinde kaynaştırıcı ve bütünleştirici girişimlerde bulunuyordu. 
 
 
Diğer ulus devletler gibi Türk devleti de toplumsal tabanını ulusal entegrasyon programları ile bütünleştirmeye çabalarken, Türkiye’yi bölmek isteyen emperyalist politikalar doğrultusunda, Türkiye asimilasyoncu olarak gösterilmekten kurtulamıyordu. Entegrasyon kavramını görmek istemeyenler asimilasyon kavramıyla uluslaşmayı durdurmaya çalışıyorlardı.
 

Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet öncülüğünde Türkiye toplumunun hızla uluslaştırılabilmesi için çeşitli ulusçuluk projeleri hazırlanarak toplum içinde uygulanmalarına çalışılıyordu. 
 
 
Bu çizgide hareket eden bir Kemalist aydın Türkiye halkının Türkleşmesi doğrultusunda on ilke öneriyordu:
 

1-Türkçe konuşulmalı, 
 
2-Türkçe dua edilmeli, 
 
3- Çocuklara Türkçe isim konulmalı ,
 
4-Çocuklar Türk okullarına gönderilmeli, 
 
5-Türklerle aynı ortamlarda yaşamalı, 
 
6-Okullarda Türkçe eğitim yapılmalı, 
 
 7-Türk toplumuyla bütünleşilmeli,
 
 8-Vatandaşlık hakları kullanılmalı, 
 
8 -Ekonomide görev üstlenmeli, 
 
9-Azınlık zihniyeti terk edilmeli, 
 
10- Eğitimde sadece Türkçe kullanılmalı,
 

Bu on ilke doğrultusunda hem yerleşik Türklerin hem de eski imparatorluk ülkelerinden gelen göçmenlerin hızla cumhuriyetçi bir çizgide, Türk olabilmelerini sağlama doğrultusunda seferberliklere kalkışılması gerekiyordu. Zamanla Türkçe öğrenemeyen, ya da Müslüman tabana karşı çıkan bazı gayrimüslim grupların çeşitli tepkileri ile karşılaşılmış ama savaşlar sonrası dönemde, zamanla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes, Türkiye anayasasında güvence altına alınan cumhuriyetin temel ilkeleri hedefinde, düzenli ve güvenli devlet politikaları uygulama alanına getirilince, Türk toplumunun yüzde doksanı bir ortak rıza oluşumu içinde devlet ile uyum içinde yaşamaya ve çalışmalara yönelmişlerdir.
 
 
 Türk devletinin yaptığı bilinçli programlar aracılığı ile Türk toplumunun daha üst düzeyde uluslaşmasının gerçekleştirilmesi aşamalarında, asimilasyon suçlamalarıyla entegrasyon stratejilerinin önlerinin kesilmesi, Türk ulus devletinin geleceği açısından dikkatle izlenmesi gereken durumlardır. Bu doğrultuda ulus devletler arasında sürüp giden ulusal rekabet çekişmelerinin belirli bir ölçüde uluslaşma süreçlerine zarar verdikleri, bütün dünya ülkelerinde görülmekte olan bir durumdur. 
 
 
Türk ulus devleti Atatürk ve arkadaşları tarafından sağlam temeller üzerine kurulduğu için gelecekte bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti emin adımlarla yoluna devam edebilecektir.
 

Kemalist dönem geride kalmıştır ama henüz Türkiye Cumhuriyeti anayasası yürürlüktedir. Atatürk’ten gelen temel ilkeler ve onun ortaya koyduğu devlet modeli, günümüzde Atatürk karşıtı çevreler tarafından paradigmanın iflası gibi uydurma senaryolarla devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Küresel emperyalizmin yeni dünya düzeni politikalarında ulus devlet düşmanlığı öne geçerken, Türklerin ulus devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti hem kapitalist hem de komünist bakış açıları ile küçümsenerek, yıkılmaya çalışılmakta ve bu gibi haksız ve yersiz saldırılara da paradigma gibi ne olduğu belli olmayan bazı yeni kavramlar öne çıkarılarak ve insanlarda akıl ve fikir kargaşası yaratılarak sonuç alınmaya çalışılmaktadır. 
 
 
Sovyetler Birliğinin çökertilişi gibi Kemalist devlet modelini de benzer bir biçimde devre dışı bırakmaya hevesli saldırgan ve yıkıcı unsurların, emperyalist ve Siyonist devlet modellerini Türkiye üzerinde geçerli kılmak üzere Atatürk’ün devlet modelini dünya haritası üzerinden silmek üzere, küresel kapitalizmin finanse ettiği uydurma paradigma senaryoları ile Türkiye Cumhuriyeti’ni karşı karşıya getirmektedirler. 
 
 
Unutulmasın ki, Türk devletinin kuruluşunun arkasında on bin yıllık tarihi birikim ile, yüz elli yıllık Türkçülük birikimi vardır. Bu durumu iyi anlayabilmek için Türk tarih tezi ile birlikte, Türkçülüğün tarihinde birbiri ardı sıra ortaya çıkan gelişmeleri bir bütünlük içerisinde incelemek gerekmektedir. 
 
 
Anadolu yarımadası üzerindeki Türkiye’yi, Türkçülük hareketi ile birlikte Türk ulusunun kurduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekmektedir. Atatürk bütün bu birikimi Türkiye’ye kazandıran bir kurucu önder olarak, günümüzde gene Türklere yol göstermeye devam etmektedir. Bu yüzden Türkler, Türkçüler ve Atatürkçüler gelecekte birlikte mücadele edecektir.
 

21 Mayıs 2021 Cuma

TARIM ALANLARIMIZ NEDEN YOK EDİLİYOR?

 


 
 
TARIM ALANLARIMIZ NEDEN YOK EDİLİYOR?

 
Prof. Dr. Cihan Dura


 
 
TBMM Küresel İklim Değişikliği Araştırma Komisyonu’na göre 2001 yılında 26,4 milyon hektar olan tarım alanımız 2020 yılında 23,1 milyon hektara geriledi. Tarım alanlarında 19 yılda yaşanan kayıp yüzde 12 oldu! 
 
 
Bu, 2001-2020 yılları arasında toplam 15 Hatay büyüklüğünde tarım arazisinin kaybı anlamına geliyor. Öte yandan, 2011 yılında Türkiye’de, 68 milyar dolar olarak gerçekleşen tarımsal hasıla 47 milyar dolara düşmüş bulunuyor. Çiftçi sayısı ise son 12 yılda yarı yarıya azaldı.

 
Bir vursanız bin ah dinlersiniz tarım sektörümüzden: Her yıl tonlarca toprağımız erozyonla denizlere taşınıyor. İnşaat ve yeni tarım alanları elde etmek için mera ve doğal orman alanlarımız barbarca yok ediliyor. Meralardaki azalma korkunç ölçülerde. Or­manlarımız da öyle, süratle azalıyor. Tohum sorunumuz var. Cehalet simgesi hükümetler çitçileri İsrail tohumuna mahkûm etmiş bulunuyor.
 

Tarım alanlarımız? Göz göre göre yok oluyorlar! Üretim yetersiz, çiftçilerimiz tarlalarını terk ediyor. Peki, neden böyle? İki sebeple açıklayacağım tarımın yaşadığı bu çöküşü; biri iç kaynaklı, diğeri dış...
 

 
A) Hayat gerçeklerle düzenlenir. Hayatına dünya gerçekleriyle düzen vermeyi başaramayan toplumların başı beladan kurtulmaz, hatta zamanla bozulur ve dağılırlar. Gerçekler ise ancak dünya ile ilgilenerek, gözlem ve muhakeme yaparak bulunur. Türkiye bugün güçlü ve güvenilir bir ekonomiye sahip değil. Bunun birinci sebebi; Atatürk’ün “Hayatta en hakikî mürşit bilimdir” ilkesine rağmen, bilimleri varlık ve geleceğimizi belirleyen bir konuma oturtmamış olmamızdır. Bilim Türkiye’de esas itibariyle lafta vardır, uygulamada dışlanır. Bilimsel anlayış siyasette ve yönetimde belirleyici değildir, çağdışı zihniyet, kişi ve sınıf çıkarları öndedir. Bu yüzdendir ki, her yıl her alanda büyük kayıplara uğruyoruz. Birçok somut örnek verilebilir buna. Biri de tarım alanlarımızda olup bitendir.
 

●Verimli tarım arazileri doğanın en değerli armağanlarından biridir bir topluma. Öyledir ama, biz bu gerçeği hakkıyla takdir edebiliyor muyuz? Aklın ve bilimin yolundan giderek, değerlerini bilip koruyor, asıl kullanılmaları gereken şekilde kullanıyor muyuz onları? Tam tersine, bu paha biçilmez alanları 3-5 rantçı daha da zenginleşsin diye köstebek gibi kazıyor, betonlaştırıyoruz. Dahası bu rezilliği, bu akılsızlığı yapanlar karşısında başta hükümetler, sessiz kalıyor, yapılana göz yumuyor, tepki bile göstermiyoruz.
 

Türkiye tarım arazilerini yıllardır kaybediyor. Alternatif marjinal tarım arazileri olmasına rağmen, geniş ve verimli tarım arazileri tarım dışı amaçlarla, şehirleşme, sanayi tesisleri, turizm, madencilik amacıyla kullanılıyor. İmara açılıyor, yerleşim ve sanayi alanına dönüştürülüyor. Yerleşime açılabilecek verimsiz alanlar olmasına rağmen; yatırım yapılıp sulamaya açılmış tarım arazileri bile tarım dışı kullanıma tahsis ediliyor. Birinci sınıf tarım arazilerini köstebek gibi oyuyor, kazıyor, taş ocakları açıyor, tuğla fabrikaları kuruyorlar. 
 

En verimli tarım arazileri bile imara açılıyor! Bugün yerleşim ve sanayi alanlarının önemli bir bölümü verimli tarım arazisi niteliğindedir. Yerleşime açılabilecek verimsiz alanlar olmasına rağmen arazilerin tarım dışı kullanıma açılması büyük israftır; vatana ihanetten başka bir anlam taşımaz. Kayıp bununla bitmiyor: Yeterli gelir sağlayamayan çiftçi, toprağı ekmekten vazgeçiyor. Tarımdan soğuyor, tarlasını satarak kentlere dar atıyor kendini.
 

● Evet, bu yapılanlar birey ve şirket açısından kârlı işler… Vahşi kapitalizmin mantığına uygun işler... Ancak toplum açısından korkunç birer kayıp, aynı zamanda birer doğa cinayetidir. Üç beş kişi kolayından para kazanıyor, zenginleşiyor; ancak toplum olarak kat kat fazla zararlara uğruyoruz, yerine konulamaz şekilde en değerli kaynaklarımızı kaybediyoruz. Fakat doğa öcünü alır, o kişilerden değil, doğrudan doğruya bütün bir toplumdan, hepimizden alır.
 

B) Türkiye tarımsal kapasitesi çok büyük bir ülke… 1990’lı yıllara kadar tarımda kendine yeterli 7 ülkeden biriydi. Bugünse tam tersi bir konumda. Birçok tarımsal ürünü, hatta en zorunlu olanları ithalat yoluyla sağlıyoruz.
 

Peki, neden bu hale geldik? İkinci bir sebep daha var.
 

Emperyalist Batı (İngiltere, ABD, Fransa…) teknolojik ve ekonomik gücüne dayanarak, diğer ülkelere hep kendi çıkarlarına uygun politikalar dayatmıştır. Savaş sonrası dönemde Avrupa tarım ve hayvancılık sektörlerine büyük yatırımlar yapmış, kendine şu hedefi çizmişti: Tarımda kendi kendine yeterli duruma gelmek… 1970’li yıllarda bu hedefine ulaştı. Dahası ürün fazlaları vermeye başladı. Dağlar gibi tarımsal ürün stokları oluştu. Bu ürün fazlaları eritilmeliydi. Nasıl? Tabii bulacakları yeni pazarlar sayesinde!
 

Ne yapılacaktı? Diğer ülkelerin tarımsal üretim kapasiteleri çökertilecekti! Eğer bunu başarırlarsa, o ülkeler; sanayi ürünlerine ek olarak, ihtiyaç duydukları tarımsal ürünleri de zorunlu olarak Batı’dan satın alacaklardı. Sorunu Türkiye özeline taşırsak, ABD ve AB’nin (özellikle İngiltere-Almanya-Fransa’nın) çıkarları; Türkiye’nin yalnız sanayide değil tarımda da, “üretici değil tüketici” konumuna getirilmesini gerektiriyordu. Türkiye 70 milyona yaklaşan nüfusu ile, yeni tarımsal ürün ihracat pazarları peşindeki Batı’ya iştah açıcı bir ülke olarak görünüyordu. Elverişli politikalar yoluyla, diğer az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de -iç düşmanlarla işbirliği yaparak- tarım sektörünü çökertmeye, tarımsal kapasite ve potansiyeli yok etmeye koyuldular. Hükümetlerimiz -bilerek veya bilmeyerek- bu hain dayatmaya boyun eğdiler. Yapılan korkunç hatânın sonucu ise ancak bu son yıllarda fark ediliyor!
 

Kaynaklarını akıllıca kullanmayan bir toplum, hatâsının bedelini eninde sonunda öder.
 

Her kaynak topluma en fazla fayda sağlayacağı alana tahsis edilmelidir. Doğada her şey birbirine bağlıdır; barajlar, akarsular, bahçeler, fırtınaları, yağışlar, sulak alanlar, kuş türleri örneğinde olduğu gibi. Bir alanda yaptığımız hata, zincirleme olarak bütün diğerlerini etkiler. Onun içindir ki devlet yönetimi akıllı, bilgili, sosyal ahlaklı adamlar ister. Ne ormanlar, ne sulak alanlar, ne tarım arazileri Türkiye’de cahil yöneticilerin aldıkları yanlış kararlar yüzünden yok olup gitti, gidiyor.
 

Demokrasi gereklidir. Ancak Türkiye’deki rejim gerçek demokrasi değildir. Öyledir diyerek sanal bir Türkiye yaratılıp, ülke yönetimi, ülkenin yazgısı “bilim-engelli”lere, sosyal ahlak yoksunlarına, işbirlikçilere teslim edilirse, olacağı işte budur. Bu gidişle, kurtuluş da yoktur.
 

Atatürk Nutuk’ta ne diyordu:
 

Bağımsızlığımızın düşmanı olan, bizi ekonomimizi geliştirme gayretinden, alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar ülkemizi sömürge yapmak, bunun için de uyanmamızı, kalkınmamızı istemeyenlerdir. 
 
 
Ancak, bizim için dış düşmanlardan daha zararlı, daha öldürücü birileri daha vardır ki onlar da iç bedhahlardır, aramızdaki hainlerdir. Ulusal bağımsızlığımızın en büyük düşmanı, asıl bunlardır.
 

20 Mayıs 2021 Perşembe

TÜRKİYE’DE ANA MESELE

 


 
TÜRKİYE’DE ANA MESELE
 
 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN



Türkiye Cumhuriyeti bir Türk devletidir ve Türklüğün ana vatanı olarak kabul edilmiştir. 
 
 Osmanlı sonrası dönemde bir ulus devlet kurulması için karar alındığında, ortada çok gelişmiş bir ulusal yapı bulunmuyordu. Üç kıta arasında yer alan merkezi bir konumda bulunan Anadolu yarımadası, yedi yüz yıl Osmanlı imparatorluğunun merkezi toprakları olarak hizmet vermiş olan Anadolu toprakları, daha sonraki aşamada bir ulus devletin merkezi alanı olarak önemli bir misyonu yerine getiriyordu. Daha önceki dönemlerde Roma, Bizans ve Selçuklu İmparatorlukları zamanında da benzeri bir misyonu yerine getiren Anadolu yarımadası, bugünün koşullarında eski imparatorluk mirası bir yükü üstlenirken, gene benzeri bir işlevi yerine getiriyordu. Dünyanın ortasında yer alan merkezi coğrafya, sürekli olarak imparatorlukların yayıldığı bir alan olmasına rağmen, çevresinde yer alan bölgelerin öne çıkardığı bir nüfus sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Eskiden büyük devletler ve imparatorluklar merkezi alanda yayılırken, daha sonraki dönemde ulusların tarih sahnesine çıkması ile birlikte içine girilen ulus devletler çağında da Anadolu yarımadasının sahip olduğu milli sınırlar içerisinde bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkıyordu.
 
 

Müslüman ümmetinden ve Osmanlı devletinden uzaklaşmanın başlaması ile birlikte Anadolu halkı yeni bir ulusal gelecek ararken, Müslümanlıkla birlikte bir de Türkleşme dönemi başlamış ve bu doğrultuda Anadolu yarımadasındaki yeni ulus devletleşme ortaya çağdaş bir ulusal cumhuriyetin çıkışını sağlamıştır. Avrupa kıtasında yaşanan Rönesans ve reformların getirdiği yenilikler, bir yeni oluşum olarak aydınlatma devrimini yaratınca ortaçağ dönemi geride kalmış ve yeni dönemde bilim ve kültüre dayanan bir yeni yapılanma sayesinde, o dönemde dünyayı yöneten Avrupa devletleri zaman içerisinde uluslaşmanın öncülüğünü yapmışlardır. Orta çağ boyunca küçük küçük şehir devletlerinde yaşamaya çalışan insanlık, aydınlanma devrimi sonrasında bilimin ve kültürün temellendirdiği yeni ve yakın çağlara uzanarak modern çağların ulus devlet yapılanmasına doğru bir gidişi gündeme getiriyordu. Etnik ve dini cemaatlerin siyasal aktivizasyonu ile birlikte önce bir kültürel canlanma ve toplumsal yaşama geçiş ve daha sonraki aşamada ise, vatan ve soy konularında ortaya çıkan bilinçlenme ile birlikte uluslaşmanın ilk adımları atılıyordu. Osmanlı devletinin sürekli savaşlara girmesi nedeniyle zayıf düşmesi yüzünden kamu düzeni çöküşü ile karşı karşıya kalınmıştır. Avrupa kıtasının büyük devletleri merkezi alanda güçlü bir devlet görmek istemedikleri için, yok etme politikalarını düzenli olarak kullanmışlardır. Özellikle Almanya ve Rusya arasında merkezi alana sahip çıkma hedefi doğrultusunda çekişmeler yaşanırken, Osmanlı devleti sürekli savaşmak zorunda kalıyor ve bu süreçte de birçok ülke ve bölge imparatorluğun elinden çıkarken, bu topraklar üzerinde yaşayan bölge halklarının bir kısmı da kopup giden topraklar ile birlikte, Osmanlı hegemonya alanından çıkarak, yeni ulus devletlerin oluşumu için elverişli ortam yaratıyorlardı. Osmanlı’nın toprak kaybı özellikle Balkanlar bölgesinde yeni ve küçük ulus devletçiklerin kurulmasına giden yeni bir süreci olayların önüne getiriyordu. Balkanlar’daki milliyetçilik rüzgarları Müslümanları ve Yahudileri bu bölgedeki yerleşik düzenlerinden uzaklaştırırken, mikro milliyetçilik akımları üzerinden yeni ulus devletler birbiri ardı sıra dünya sahnesine çıkıyorlardı.
 
 

Hristiyanlar ve Müslümanlar arasında giderek artan gerilimler ve siyasal çekişmeler ortalığı karıştırınca Osmanlı millet sisteminden gelen toplum yapısı dağılma noktasına geldi ve Balkanlar’daki etnik azınlıklar Osmanlı hegemonyasına karşı çıkarak, küçük küçük ulus devletlerini kurarak modern çağlarda diğer ulus devletler ile rekabet ve çekişme içinde siyasal yapılanmalarını tamamlamaya çalıştılar. Balkanlardaki Hristiyan uluslar sahip oldukları dinsel birliktelikten giderek, homojen bir ulus devlet oluşturma yolunda emin adımlarla ilerliyorlardı. Önce küçük devletlerini kuranlar daha sonraki aşamada rakip komşu devletlere karşı güçlenmek doğrultusunda, devletlerini büyütmek amacıyla komşu devletlere saldırıya geçerek hegemonya kavgasına girişiyorlardı. Din üzerinden uluslaşmaya yönelmek ve kendi dini üzerinden yeni bir ulus yaratma girişimlerinde, bu kez Osmanlı sonrasında kurulan Hristiyan küçük devletler tarih sahnesine çıkarak dünyanın jeopolitik merkez bölgesinde Müslümanlığa karşı Hristiyanlığın Avrupa ve Vatikan destekli uzantılarını oluşturarak, yeni kurulan Türk devleti için Hristiyanlık dininin geçmişten gelen bir batı baskısı siyasal kutuplaşma yoluyla kurulmakta olan yeni cumhuriyetin, Musevilerin kontrolü altında bir Türk devleti olmasına giden yolun önü kesilmek isteniyordu. İmparatorluğun çöküşü ve dağılması üzerine Vatikan komutasındaki Hristiyan dünya, Balkanları bir geçiş köprüsü konumunda kullanarak Anadolu yarımadası ile bağlantısını geleceğe dönük bir biçimde korumak istiyordu. Vatikan merkezli Hristiyan Avrupa gelecekte komşu olacağı ya da daha yakın ilişkiler içinde olacağı, Asya kıtasına yönelik olarak genişlemek ve orta dünya bölgelerinde yeni Hristiyan küçük devletler kurarak, bunlar ile bir merkezi bir ittifak çatısı altında bir arada olmayı hesaplıyorlardı. Ne var ki, Balkan savaşları ile başlayan Hristiyan-Musevi çekişmesi daha sonraki aşamada Hristiyan-Müslüman çekişmesine dönüşerek Hristiyanlık dünyasının Yunanistan üzerinden önce merkezi alana daha sonraları da Asya kıtasına yayılma planlarını ortadan kaldırıyordu.
 
 

Balkanlar da ortaya çıkan bu dinler arası çatışma, Balkan savaşları ve daha sonraki aşamada da Çanakkale savaşları ile devam ediyor ve Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu eski Osmanlı bölgelerinde Müslüman halk ile Hristiyan topluluklar arasında bir iç savaş süreci gündeme geliyordu. Osmanlı ahalisi içinde nüfusun dörtte üçe yakın büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle Ermeni, Rum, Bulgar ve Süryaniler gibi Hristiyan dinine sahip bulunan topluluklar, Birinci Cihan savaşına doğru yavaş yavaş imparatorluk arazisi sürüklenirken, Osmanlı devletinin gayrimüslüm kalıntıları olan Hristiyan nüfusun önemli bir kısmı Akdeniz limanlarından gemi ve vapurlara binerek imparatorluk sahasının dışına çıkarak, Avrupa ve Amerika kıtalarındaki boş olan sömürge devletlerinin topraklarına giderek yerleşiyorlardı. Böylece Birinci Dünya savaşının başlaması üzerine merkezi coğrafyadan batı ülkelerine doğru göç hareketleri artıyordu. Hristiyanlık dininin bütün dünyaya yayılması hakkındaki Vatikan projesi böylece uygulama alanına sokulurken, Osmanlı Hristiyanları daha çok Güney Amerika ülkelerini yeni yurtları görerek buralara yerleşiyorlardı. Amerikan kıtasının da Avrupa kıtasında olduğu gibi Hristiyanlığın birleştirici çatısı altında Vatikan’ın hegemonya alanının genişlemesi, Osmanlı Hristiyanlarının kıta değiştirerek Güney Amerika ülkelerine gitmeleri sayesinde gerçeklik kazanıyordu. İlk bin yılda Avrupa Hristiyanlaşırken, ikinci bin yılda Amerika kıtasının Hristiyanlaşmasına Osmanlı göçmenleri Kuzey ve Güney Amerika kıtalarına yerleşerek yardımcı oluyorlardı. Milat döneminden sonra iki bin yıl devam eden bu kavganın bugünkü uzantısında Vatikan’ın Asya kıtasını da Avrupa gibi bir Hristiyan kıtasına dönüştürme projesinin ilk adımları o dönemde atılmak istendiği için, Türkiye’nin Trakya ve Ege bölgelerinde yeni Hristiyan devletler kurarak buralardan Asya kıtasının içlerine doğru bir yayılma hazırlığı göstermişlerdir. Dinler arasındaki bu kavga bölge ülkelerini derinden etkilerken, Birinci Dünya savaşı sonrasında Osmanlı imparatorluğu dağılırken, Avrupa Musevileri göç ve mübadele yolu ile eski imparatorluk topraklarına yerleşerek, Avrupa kıtasında iki bin yıl süren din kavgasını Orta Doğu bölgesine taşımışlardır.
 
 

Din kavgası yüzünden Avrupa da kurdurulmayan Yahudi devletinin önce Balkanlar’da sonra Ege bölgesinde kurulması için Musevi lobileri çok baskılar uygulamışlar ve en sonunda Yahudi devleti olarak İsrail yirminci yüzyılın ortalarında kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti tam bu arada bir devlet olarak kurulma şansını elde etmiştir. 
 
 
Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Rusya’da bir Sovyet devrimi gerçekleştirilerek, Rusya’nın kontrolü altında kalan dünyanın beşte bir toprak parçaları üzerinde dinsizlik düzeni kabul edilmiş ve bu doğrultuda bütün camiler ile kiliseler kapatılmıştır. Dünyanın kuzey bölgesinde bir dinsizlik düzeni kurulurken ve bu durumun ortaya çıkardığı dinsizlik uygulaması tüm Asya kıtası üzerinde uygulamaya geçirilirken, Sovyetler Birliği ile müstakbel İsrail arasında kalan orta bölgede eski Osmanlı toprakları merkeze alınarak bir Türk devleti kurulmuştur. Ne var ki, SSCB gibi bir kocaman imparatorluk Rusya merkezli olarak örgütlenirken, İslam dünyasının tam ortasına Avrupa’da kurulamayan İsrail devletinin kurulması, Rusya merkezli dinsizlik düzeninin geçerli olduğu Sovyetler Birliğinin, İslam dünyasına karşı oluşturduğu dinsizlik düzeni dengesi arasında mümkün olabilmiştir. Hristiyan Avrupa ülkeleri kendi ülkelerinde Yahudi devleti kurulmasına izin vermezlerken Amerikan Yahudi lobilerinin özellikle Hazar lobisinin destekleyerek örgütlediği Sovyetler Birliği gibi bir dev ülke, dinsizlik düzeninin temsilcisi olarak büyük İslam coğrafyasını dengeleyerek, ikinci dünya savaşı sonrasında İsrail devletinin Orta Doğu bölgesinde kurulmasının önünü açmıştır. Merkezi alanda İsrail kurulmadan önce bir sosyalist imparatorluğun oluşturularak büyük İslam potansiyelinin tam ortasında Yahudi devletinin kurulması çok zor olmuş ve bu devletin kurulmasından sonra geçen yarım yüzyılı aşkın süre merkezi alanı sürekli savaş bölgesine dönüştürmüştür. Dinsizlik imparatorluğu İslamın gücünü dengelerken, dünyayı Amerika’dan yöneten Musevi lobilerinin destekleri ile ikinci dünya savaşı sonrasında İsrail, Orta Doğu’da bağımsız bir devlet olarak kuruluyordu. Birinci Dünya savaşı sonrasında kurulması planlanan İsrail devleti, Edirne’den göç eden Türk asıllı bir Yahudi asıllı olan İngiliz başbakanı Churchil’in karşı çıkması yüzünden, İsrail kurulamamış ve savaşı kazanan İngiliz başbakanı Siyonistlerin yoğun çalışmaları sonucunda, genel seçimleri kaybederek muhalefete düşmesi yüzünden, İsrail’in kurulabilmesi için yeni bir yol açılmış ve bu yol insanlığı İkinci Dünya savaşı felaketine sürüklemiştir. Siyonistler Hitler gibi anormal birisini bularak ve onun üzerinden Nazizm’i örgütleyerek ve sonunda Almanya ile Sovyetler Birliğini savaştırarak kutsal topraklar ilan edilen Filistin bölgesinde Yahudi devletini kurmuşlardır.
 
 

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Sovyetler Birliği dünyanın ikinci büyük gücü olarak Asya’nın kuzey bölgesinde egemenliğini sürdürüyor ve bu doğrultuda da bölgedeki bütün İslam devletlerini dengeleyerek İsrail devletine karşı bir büyük İslam savaşının gündeme gelmesini önlüyordu. Bu çerçevede İsrail devletini ilk tanıyan devlet Sovyetler Birliği oluyor ve ABD’nin de hemen tanıdığı İsrail oluşumunu tanımak Türkiye’nin önüne yeni bir görev gibi getiriliyordu. Amerika ve Rusya’nın tanıdığı İsrail devletini Musevi lobilerinin yoğun desteği ve baskıları ile Türkiye Cumhuriyeti de tanımak zorunda kalıyordu. İkinci dünya savaşına kadar Türkiye bölgedeki İslam devletleri ile olan ilişkilerini ayarlayarak, Sovyetler Birliği ve batılı emperyalist devletlere karşı bölgesel savunma ve dayanışma ittifakları oluşturmaya çalışırken, İsrail devletinin kuruluşu Amerikan Musevi lobileri aracılığı ile tamamlanmaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu Cumhurbaşkanı Atatürk bölge devletlerinin karşı çıktığı İsrail yapılanmasına karşı uzak duruyor ve batı dünyasından bölgeye transfer edilen bu Siyonist devletin dünya barışını tehdit edeceğini görerek de bu oluşuma destek vermiyordu Merkezi coğrafya İsrail devletinin kurulması doğrultusunda yeniden yapılandırılırken, Sovyetler Birliği’nin tam da dünya savaşı sırasında New York borsasından gönderilen milyonlarca dolar maddi yardımın, Troçki tarafından Moskova’ya gönderilmesi ile Kızıl Ordu kurularak, bütün Rusya ve komşularının bir araya geldiği büyük ideolojik imparatorluk kurularak orta dünya alanları tümüyle bu büyük yapılanmanın hegemonyasına terk ediliyordu. Solculuk görünümünde bir dinsizlik düzeni Müslüman dünyanın tam ortasında farklı dinden bir devlet yapılanmasının yerleştirilmesini daha kolay bir duruma getiriyordu. Osmanlı imparatorluğunun yerine, Büyük İsrail Federasyonu planının uygulanabilmesi doğrultusunda elverişli bir ortam hazırlanıyordu. Nitekim daha sonra ortaya çıkan birçok gerçek böylesine bir uluslararası planın olduğunu ve gelecekte bütün bölge devletlerinin bu emperyalist proje doğrultusunda yeniden yapılandırılması gerektiğini, birçok siyasal gelişme ortaya koymuştur. Sovyetler Birliğinin kurulması sonrasındaki Orta Doğu konjonktürü Yahudi devleti olarak İsrail’i öne çıkarmış ve bunun sonucunda bölgedeki eski Osmanlı toprakları, Avrupa’dan gelen ulus devlet modeli üzerinden İngilizlerin Sevr planı aracılığı ile dönüştürülmeye çalışılmıştır. 
 
 
 
Yüz yıl önce İngiliz planı ile ulus devletleri bölgeye taşıyan uluslararası konjonktür, bugün de Büyük İsrail planı doğrultusunda eyalet devletlerini gündeme getirerek var olan devletlerin içinden en az on küçük devlet çıkartmak üzere bölge savaşlarını Orta Doğu’da sürdürmektedirler.
 
 

İşte Türkiye Cumhuriyeti iki bin yıllık dinler savaşı Avrupa’dan Asya kıtasına taşınırken tam o dönemin ortalarında kurulmuştur. Dinler açısından bir yanı ile Hristiyan dünyası, diğer yanı ile İslam dünyası ve üçüncü olarak da Asya kıtasında var olan ülkelerin arka planda yer aldığı kozmopolit dinler dünyası arasında sıkışıp kalan Türkiye Cumhuriyeti, aynı zamanda SSCB gibi dinsizlik rejimi ile Orta Doğu’nun tam ortasında yer alan bir ülke olarak, kuruluşu sırasında dinler arası diyalog sağlayacak bir laiklik modeli esas alınmıştır. Hristiyan Avrupa ile Müslüman merkezi bölge arasında kalan bir ülke olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa’nın yanında Müslüman ülke olarak yer almasını Vatikan ve Avrupa ülkeleri uygun görmemiş ve engelleme yapmışlardır. Sınır komşusu olarak İslam ülkelerini Balkanlar’da görmek istemeyen Hristiyan Avrupalılar yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başta kuruluşu sırasında laikliği zorlamışlar ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasasında yer alan ama sonradan değiştirilen maddelerinde var olan “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslam’dır “hükmü kaldırılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik yapılanmasının önü açılmıştır. Batı dünyasından gelen bu baskılar Türk devletinin Müslüman devlet olmasını önlemiştir. Bu süreçte doğudan gelen rüzgarlar ‘da Musevilik dininin etkileri bir Yahudi devleti olarak İsrail’in önünü açarken, Türkiye bu kez doğudan da laiklik talepleri ile karşılaşarak İslam coğrafyasının tam ortalarında bir din ve ırk devleti olarak kurulan İsrail devletine merkezi coğrafya da bir şemsiye görevi görmüştür. Rusya’da kurulan SSCB rejimi İslam coğrafyasının önünü keserken dinsizlik görüşünün ağırlığı Asya ülkelerine taşınıyordu. ABD’nin desteklediği Rusya’daki Sosyalist devrime karşı denge olarak İngiltere’nin örgütlediği Çin’deki Maocu dinsizlik düzeni, tamamlayıcı bir yapılanma olarak devreye giriyordu. Bu gibi yeni oluşumlar cihan savaşı ile başlayan değişimlerin yeni halkaları olarak devreye giriyordu. İkinci dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni dengeler, İsrail’in kuruluşuna giden yolu açıyor ve bu doğrultuda yeni gelişmeler birbiri ardı sıra öne çıkarak, uluslararası konjonktürün biçimlenmesinde etkin oluyordu.



Yukarıda açıklanan nedenlerle, Türk devletinin nüfusunun yüzde doksanının Müslüman olmasına rağmen devlet kuruluşta İslam devleti olarak kurulamıyordu. Bu duruma hem Avrupa hem Rusya karşı çıkarken, İsrail’de Osmanlı vatandaşlığından Orta Doğu Musevilerinin durumunu dikkate alarak, Türkiye’nin bir İslam devleti olmasına karşı çıkıyordu. Dünyanın merkezinde bir devlet kurarken kurucu öncü kadro çevre ülkelerinden gelen büyük baskılarla karşı karşıya kalıyordu. Bu aşamada kurucu önderin başkanlığında yapılan özel toplantılarda bir ara Türk devleti kurulurken Türk ulusunun da Hristiyan olması öneriliyor ve uzun tartışmalardan sonra Türklerin Hristiyanlığa geçmesi çeşitli itirazlar yüzünden kabul edilmiyordu. Kurucu kadro Hristiyan Batı dünyası ile Müslüman dünya arasında bir orta yol ve denge oluşturabilmek üzere laik devlet modelini ana gövde olarak kabul ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu sırasında sürekli olarak Hristiyan Avrupa ile din konularında çekişirken, ikinci dünya savaşı sonrasında da yeni kurulan İsrail ile de İslam devleti konusunda birçok tartışmalar ve gerginlikler birbirini izlemiş, Türk vatandaşı olarak Türklüğün içinde yer alan birçok Musevi vatandaş, din konularına karışırken ya da tarikatların önderliği gibi alanlarda rol alarak etkili olmaya çalışırken, Türkiye’de din yönetimi alanında birçok yeni sorun ortaya çıkmıştır. Bu sorunlar dini konuları öne çıkarmış ve soğuk savaş sonrası dönemde, Türkiye’de açıktan İslamcı partiler kurularak siyaset sahnesinde özgürce yer alabilmişler ve zaman içinde toplumu kucaklayıcı bir büyüklüğe kavuşarak, uzun süreli iktidar olma şansını da elde etmişlerdir. Halk kitleleri giderek genişleyen Müslüman tabanı temsil eden partileri desteklemeye başladıklarında, cumhuriyetin kurucusu ve öncüsü olan Atatürk’ün partisini de kitlesel olarak Türkiye’nin gayrimüslim vatandaşları desteklemeye başlamıştır. Bu ayırımın giderek kamplaşmaya dönüşmesi ile birlikte, Türkiye son yıllarda içinden çıkılmaz bir sarmala sürüklenerek, dinler arası çekişme alanı haline gelmiştir. Dinler arası çekişmelerin tarihte olduğu gibi savaşlara dönüşme ihtimali bugün yüksek görünmektedir.
 
 

Türklerin ana vatanı olarak kabul edilen Anadolu yarımadasında Türklüğün ve Türkçülüğün ana sorunu olarak dinin öne çıktığı görülmektedir. Tarih boyunca dinler arası çekişme ve çatışmalar yaşanmış ve bunların uzantıları günümüze kadar gelmiştir. Türkiye gibi üç kıtanın tam ortasında yer alan bir ülkenin bu dinler ve tarikatlar arasında çekişmelerden fazlasıyla rahatsız oldukları ve bu yüzden de uluslaşma süreçlerinin önünün kesildiği, ya da dinci kesimler ile laik kesimler arasındaki çekişmelerin çatışmalara dönüşerek kamplaşmalara yol açtığı anlaşılmaktadır. Rusya’daki Türkler Şaman, Hristiyan ya da Musevi dinlerine sahipler, Türkiye’deki Müslümanların bir kesimi ise ya Hristiyan ya da Musevi dinlerine mensup görünüyorlar, bu nedenle de dini kimlikleri ön plana geçtikçe, ulusal kimlikleri geri giderek Türklük ile mesafeli bir duruma düşüyorlar. Dinin ana belirleyici olduğu yapılanmalar içinde kimlikler ortaçağ dan bu yana dine dayalı olarak belirlenmiştir. Ne var ki, on sekizinci yüzyılın getirdiği bir yenilik olarak ulus devletler öne geçerken, zamanla ulusal kimlikler bunların uzantısı biçiminde gerçeklik kazanmışlardır. Dini örgütlenmelerin güçlü olması nedeniyle din esaslı cemaatler ya da tarikatlar uluslaşma akımına karşı çıkarak direnmişler ve bu yoldan uluslaşma süreçlerinin önünü kesmeye çaba sarf etmişlerdir. Üç yüz yıllık bir geçmişe sahip olan uluslar dinler kadar tarihi ağırlığa sahip olmadıkları için dinlerle olan çekişmeli süreçte ulusların ve ulus devletlerin zayıf kaldıkları, buna karşılık dini grupların küresel şirketler tarafından desteklenerek ulus devletlerin karşısına çıkarıldıkları anlaşılmaktadır. Bir taraf ta uluslar ve ulus devletler ittifakı varken, bunlara karşılık küreselleşme süreci içinde emperyal şirketler ile tarikatların iş birliği yaparak ortaya çıktıkları anlaşılmaktadır. Tekelci büyük sermayenin dünyayı kendi imparatorluğuna çevirme noktasında, şirketler ile devletler kapıştığı için küresel emperyalizm hem ulusları hem de ulus devletleri karşısına alarak yıkmak ve eritmek çabası içindedir.
 
 

Anadolu yarımadası üzerinde kurulan Türk devletinin hem Orta Asya’dan gelen bir ulus sorunu hem de Orta Doğu bölgesinden gelen din sorunu bulunuyordu. Dünyanın ortasında kurularak çağdaş uygarlığın içinde yer almayı hedefleyen Türklerin hem dini hem de dili ve kültürü batının önde gelen ülkelerinden çok farklı bir yapıda olduğu için, Türklerin modernleşme çabaları her zaman için batı dünyasının dışında gerçekleşmiş ve batılıların görmezden geldikleri boşa kürek sallanan bir çabanın sonucu olarak değerlendirilmiştir. Hristiyan dünya sürekli olarak küçümsediği Müslüman ülkelerle Türkiye’yi sürekli olarak karşılaştırmış ve her zaman için, Atatürk Türkiyesi’nin çabalarını küçümseyen bir yaklaşım içinde olmuştur. Hristiyanların Müslüman ve Musevi toplulukları Avrupa dışına atması yüzünden bir Türk devleti çağdaş bir cumhuriyet rejimi olarak bile Avrupa Birliği’ne üye yapılmamaktadır. Eski Osmanlı eyaletlerinin Hristiyan olanları Avrupa Birliğine tam üye yapılırken Avrupa’nın tam ortasında yer alan eski Osmanlı eyaletleri olarak Bosna ve Arnavutluk Müslüman kimlikleri nedeniyle dışarıda tutulmakta ama Slovenya ve Hırvatistan gibi Hristiyan ama küçük Avrupa devletleri Avrupa Birliği’ne tam üye yapılarak tam anlamıyla bir çifte standart uygulanmaktadır. Eski imparatorluk coğrafyasının üç kıtaya birden dağılması yüzünden, bu kıtalardan gelen yansımalar doğrultusunda farklı yapılanmalar ulus devletlerin içinde görülmüş ve bu yüzden de eski imparatorluk döneminde olduğu gibi homojen yaklaşımlar geliştirerek bütün bölge ülkelerini bir araya getiren birliktelik ya da uluslararası yapılanmalar şimdiye kadar tam olarak gerçekleştirilememiştir.
 
 

Kırım-Kazan-Kafkasya üçgeni arasında planlanan ve öncelikle Rusya’da kurulmak istenen Türk devletinin bu bölgede kurulamaması yüzünden, Türkçüler Rusya’dan kovularak İstanbul’a geldiklerinde Türk devletini Anadolu yarımadası üzerinde kuruyorlardı. Rusya’daki Türk topluluklarının bazılarının Hristiyan diğerlerinin de Musevi olması yüzünden, kuzey bölgesi Türkleri arasında İslamiyet fazla yaygınlaşmamıştı. Osmanlı devletinin Müslüman bir devlet olması yüzünden kuzey Türklerinin içindeki Müslümanlar Anadolu’ya gelerek, Türk dünyasında İslamın etkilerini daha da güçlendirmeye çaba gösteriyorlardı. Kuzeyden gelen Türkler Anadolu’nun Müslümanlığına destek olurlarken, Orta Doğu bölgesinde yer alan tarikatlara karşı mesafeli davranarak sahip oldukları Türk kimliğini öne çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yer alıyorlardı. Türk kimliği kuzeyli Türkler arasında ön planda geliyor, dini ya da kültürel diğer alt kimlikler ikinci planda bırakılarak Ruslar’ın sonradan egemen olduğu eski Hazar ülkesinde, Türklüğün yeniden tarih sahnesine çıkabilmesi için hazırlıklar yürütülüyordu. Rusya’dan gelen Müslümanlar Anadolu topraklarında yaşamaya başladıktan sonra bu yarımadayı vatan olarak benimsemişlerdir. Özellikle Rus emperyalizmine karşı Tuna boylarında direnen Osmanlı yönetimi sırasında Namık Kemal ve benzeri vatansever yazar ve ozanlar, Rus emperyalizmine karşı Tuna boylarında uzun süreli bir direnişi örgütleyerek, Rusya’daki Türkçü birikimin Balkanlar üzerinden Osmanlı devletine de yansıması için çaba göstermişler ama, Balkan bölgesindeki heterojen nüfus yapısı yüzünden, bu vatanseverlik çıkışı Osmanlılardan daha çok Balkan savaşları ile imparatorluktan kopan küçük ulus devletler de vatanseverlik ve benzeri ulusalcı yaklaşımlar, Balkanlara Rus emperyalizminin girişini önlemiş ama bir Osmanlı milliyetçiliği yaratarak, Balkan topraklarında bir büyük kucaklaşmayı yaratamamıştır. Din farklılığı Balkanların Osmanlı devletinden kopmasının arkasında yatan ana meseledir. Namık Kemal yıllarca uğraşmasına rağmen bir vatan şairi olarak Balkan Hristiyanlarına fazla bir mesaj verememiş ve bu nedenle de Osmanlının çöküşü durdurulamayarak hızla dağılma gerçekleşmiştir. Osmanlı milleti yaratılamayınca Türk kimliği sonradan Rusya’daki birikim üzerinden imparatorluk ahalisine yansıtılmıştır.
 
 

Savaşlar aracılığı ile Osmanlı devletinin elinden çıkan bütün ülke ve bölgelerdeki ahali merkeze dönerek göçmenler aracılığı ile Anadolu yarımadasına gelerek yerleşiyordu. Osmanlı bitme noktasına geldiğinde gayrimüslüm topluluklar ülkeyi terk ediyorlar ama elden çıkan topraklarda yaşamını sürdüren Türk toplulukları ve Müslüman cemaatler, Anadolu topraklarına gelerek her kente yerleşiyorlardı. Balkan savaşları sonrasında Türkiye’nin elinde sadece doğu Trakya bölgesi kalıyordu. Bütün ahalisi Türk asıllı olmasına rağmen batı Trakya’nın da yeni Türk devleti çatısı altına girmesini, Balkanlar da yeni kurulmuş olan küçük Hristiyan devletlerin büyüme isteği yüzünden Osmanlı dönemi sonrasında, ilk Türk cumhuriyetinin kurulduğu Batı Trakya bölgesinin de Türklerle kaynaşmasına izin verilmiyor ve bu bölge hiç ilgisi yok iken, Haçlı bir bayrak altında kurulmuş olan Hristiyan devleti olarak Yunanistan’a bağlanıyordu. Böylece Osmanlı topraklarının önemli bir merkezi olan Rumeli bölgesi Yunanistan’a verilerek İngiliz himayesinde bir Hristiyan yapılanması eski Osmanlı alanlarında örgütleniyordu. Yunanlılar din üzerinden milliyetçilik yaparak Hristiyan dünyasının önde gelen devletlerinin desteğini alırken, Anadolu’ya dönerek yerleşen Osmanlı Müslümanları da yeni dönemde bir milliyetçi çatı olarak Türklüğü kabul ederek ulusal çatı altında bir araya gelmeye çalışıyorlardı. Avrupa’daki din çekişmelerinin Osmanlı topraklarına yansıyarak bu ülkenin arazisi üzerinde iç savaş senaryolarını devreye soktukları noktadan sonra, imparatorluğu yöneten elit kadro artık çok uluslu ya da dinli kozmopolit yapıların birlikte yola devam etmeleri konusunda, umutlarını kaybederek gelecek için karamsarlık çizgisine kayıyorlardı. Yüzlerce yıl değişik din ve kültürden insanları çatısı altında bir araya getirerek örgütleyen bir imparatorluğun sona erdiğini Balkan yenilgisi açıkça ortaya koyuyordu.
 
 

Çok dinli ve kültürlü bir kozmopolit yapılanmadan çıkarak uluslaşma sürecine doğru yol alan Osmanlı devletinin son çare olarak örgütlediği İttihat ve Terakki Cemiyeti, Balkan savaşı sonrasında Anadolu yarımadasını kurtarmak üzere devreye girerek resmen emperyalist güçlere karşı mücadeleye başlıyordu. Anadolu halkının yanı sıra son dönemlerde elden çıkan eski Osmanlı bölgelerinden gelen Müslüman ve Türk gruplar Anadolu’ya yayılarak yerleşirken, imparatorluğu ayakta tutmak üzere Türklüğün güçlendirilmesi amacıyla Türkçe bütün okullarda zorunlu eğitim dili haline getirilerek, farklı dillerde eğitim yapan azınlık okulları kontrol altına alınıyordu. Türkçe eğitimin başlatılmasıyla birlikte bütün ülkede bir Türkleştirme süreci başlatılarak, Türkçe eğitim üzerinden halk kitlelerinin ulusallaşmasına çaba gösteriliyordu. İttihat ve Terakki bu aşamaya kadar benimsemediği Türkçülük akımını, son noktada kabul ederek geride kalan halkın uluslaşarak bir var olma mücadelesini örgütlemeye çalışıyordu. Artık gayrimüslimler ile yollar ayrılıyordu.



Osmanlıcılık yaparak Osmanlı milleti yaratmakta çok geciken imparatorluk yönetimi, son aşamada varlığını koruyarak yoluna devam etmek için, Türkçülüğü ulusal bir devlet ve toplum düzeni oluşturmak amacıyla benimsiyordu. Balkan savaşları imparatorluğu bitirirken, burada başlayan savaşın daha sonra Osmanlı cephelerine dağılmasıyla birlikte Türkçülük akımı, Türk ulusalcılığı olarak Türk kökenli grupları emperyalizme karşı örgütleyerek, Kuvayı Milliye direnişini yürütmüştür. Devlet çöktükçe içinde tek sağlam kalmış çekirdeğin Türklük olduğu anlaşılınca, mücadele bütünüyle Türklük ve Türkçülük üzerinden yürütülerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yol açılmıştır. Son aşamaya kadar Osmanlıları destekleyen Müslüman Araplar daha sonra bir İngiliz kışkırtmasıyla Türkleri arkadan vurunca, bu kez Türk orduları aynı zamanda Müslüman birliklerin arkadan saldırılara geçmeleri gibi, askeri senaryolarla da uğraşmak zorunda kalmışlardır. Misakı Milli andı hazırlanırken Doğu Trakya’da yeni Türk devletinin sınırları içine alınarak, Anadolu ve Trakya düzeni kurulmuştur. Arapların kopuşundan sonra Anadolu halkı, büyük bir çoğunlukla Türkleşerek batı emperyalizmine karşı güçlü bir var olma savaşı veriyordu. Bu nedenle Türk ulusunun savaş alanında ortaya çıktığını ve bu durumun da yeni Türk devletinin kuruluş aşamasında güçlenme sağladığını artık Türkler görmeye başlamıştı. Abdülhamit savaş alanlarından geri çekilirken, doğu Anadolu’da bir Ermeni isyanı çıkması ve Ermeniler üzerinden Rusya ve Fransa gibi batılı emperyalistllerin, Türklerin elinden Müslüman topraklarını almak üzere yeni geliştirilen Hristiyan dayanışmasının, Kafkasya ve Hazar bölgelerinde Ermeni savaşları aracılığı ile sonuca gideceği gibi planlar yüzünden, Doğu Anadolu toprakları bir savunma savaşının geçtiği yer olarak öne çıkıyordu. Beş yıl süren ulusal kurtuluş savaşı sırasında Ermeni sorunu Suriye’ye tehcir yolu ile çözüme kavuşturulmaya çalışılıyordu. Osmanlı yönetimi katliam yerine tehciri uygulayarak daha insancıl bir seçeneğe yöneliyordu. Ermeni meselesi Osmanlılara karşı olduğu gibi, yeni Türkiye için de batının uzantısı bir Hristiyan işgali olarak görülüyordu. Osmanlının eski ahalisi olarak Ermeniler Müslüman karşıtlığını öne çıkarırken Türkler belgede yeni bir düzen kurulabilmesi için hem tehcir hem de mübadele antlaşmalarını birlikte uygulayarak, eski dönemi bitirmek için çaba göstermişlerdir.
 
 

Din meselesi Türkiye’nin olduğu gibi bütün devletlerin de önde gelen meselesidir. Dünya tarihine bakıldığında önce Museviler, sonra Hristiyanlar ve son olarak da Müslümanlar öne çıkarak kendi din anlayışları çizgisinde dünyadaki olayları ve gelişmeleri kontrol etmeye çalışmışlardır. Hristiyanlar ve Müslümanlar bütün dünya ülkelerinde çekişirken, Museviler merkezden her iki dinsel tabanı da tarikatlar ve siyasal örgütler aracılığı ile yönlendirerek evrensel bir düzeni hedeflemişlerdir. Dünyayı yönettiği öne sürülen İllimünati isimli gizli dünya devletinin bir yöneticisi, birinci dünya savaşının imparatorlukları ortadan kaldırdığını, ikinci dünya savaşının ise İsrail devletini kurduğunu , ve gelmekte olan üçüncü dünya savaşının da dinleri ortadan kaldıracağını açıkça yazmıştır. Şimdi durduk yerde bir cihan savaşının olamayacağını, ancak böyle bir savaş için ortamı hazırlayacak olayların çıkartılmasıyla birlikte, insanlığın savaşlar çıkmazına saplanıp kalacağını artık herkes görebilmektedir. İslam aleminin Ramazan Bayramı gecesinde İsrail’in Müslümanların kutsal yeri olarak Mescid’i Aksa Camisinin bombalaması, bir üçüncü dünya savaşı çıkartabilecek nitelik taşıyan bir büyük saldırıdır. Olay gecesi sonrasında ortaya çıkan çatışmalar bir haftaya yakın bir süredir devam etmekte ve üçüncü dünya savaşı senaryolarını akıllara getirmektedir. Dinler arası savaş gene Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında olacak ve böylece yüz yılda kurulabilen, küçük İsrail devleti Büyük İsrail Federasyonuna dönüştürülerek, Büyük İsrail hayalleri ile oyalanacak din savaşçıları kutsal toprakların ve ırmakların yer aldığı merkezi alanda üçüncü bir büyük savaşa yönlendirileceklerdir. 
 
 
 
Son dönemdeki gelişmelere bakıldığında Orta Doğu ile birlikte Balkanlar’da yeni çatışma ortamı olarak devreye girmektedir. Hristiyan Avrupa ile Müslüman Orta Doğu karşı karşıya gelerek savaşırsa, o zaman dünyanın bütün merkezi alanı sonunda Yahudilere kalır. Böylesine projelerde din gene ana sorun olarak öne çıkarılırsa, o zaman kıyamet senaryolarına yaklaşıldığı anlaşılmaktadır. 
 
 
 
Günümüzde Türkiye’nin ana meselesi din sorunudur ve bu sorun ancak ulusal kimliklerle aşılabilmelidir.
 
 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN