emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2021 Cuma

TARIM ALANLARIMIZ NEDEN YOK EDİLİYOR?

 


 
 
TARIM ALANLARIMIZ NEDEN YOK EDİLİYOR?

 
Prof. Dr. Cihan Dura


 
 
TBMM Küresel İklim Değişikliği Araştırma Komisyonu’na göre 2001 yılında 26,4 milyon hektar olan tarım alanımız 2020 yılında 23,1 milyon hektara geriledi. Tarım alanlarında 19 yılda yaşanan kayıp yüzde 12 oldu! 
 
 
Bu, 2001-2020 yılları arasında toplam 15 Hatay büyüklüğünde tarım arazisinin kaybı anlamına geliyor. Öte yandan, 2011 yılında Türkiye’de, 68 milyar dolar olarak gerçekleşen tarımsal hasıla 47 milyar dolara düşmüş bulunuyor. Çiftçi sayısı ise son 12 yılda yarı yarıya azaldı.

 
Bir vursanız bin ah dinlersiniz tarım sektörümüzden: Her yıl tonlarca toprağımız erozyonla denizlere taşınıyor. İnşaat ve yeni tarım alanları elde etmek için mera ve doğal orman alanlarımız barbarca yok ediliyor. Meralardaki azalma korkunç ölçülerde. Or­manlarımız da öyle, süratle azalıyor. Tohum sorunumuz var. Cehalet simgesi hükümetler çitçileri İsrail tohumuna mahkûm etmiş bulunuyor.
 

Tarım alanlarımız? Göz göre göre yok oluyorlar! Üretim yetersiz, çiftçilerimiz tarlalarını terk ediyor. Peki, neden böyle? İki sebeple açıklayacağım tarımın yaşadığı bu çöküşü; biri iç kaynaklı, diğeri dış...
 

 
A) Hayat gerçeklerle düzenlenir. Hayatına dünya gerçekleriyle düzen vermeyi başaramayan toplumların başı beladan kurtulmaz, hatta zamanla bozulur ve dağılırlar. Gerçekler ise ancak dünya ile ilgilenerek, gözlem ve muhakeme yaparak bulunur. Türkiye bugün güçlü ve güvenilir bir ekonomiye sahip değil. Bunun birinci sebebi; Atatürk’ün “Hayatta en hakikî mürşit bilimdir” ilkesine rağmen, bilimleri varlık ve geleceğimizi belirleyen bir konuma oturtmamış olmamızdır. Bilim Türkiye’de esas itibariyle lafta vardır, uygulamada dışlanır. Bilimsel anlayış siyasette ve yönetimde belirleyici değildir, çağdışı zihniyet, kişi ve sınıf çıkarları öndedir. Bu yüzdendir ki, her yıl her alanda büyük kayıplara uğruyoruz. Birçok somut örnek verilebilir buna. Biri de tarım alanlarımızda olup bitendir.
 

●Verimli tarım arazileri doğanın en değerli armağanlarından biridir bir topluma. Öyledir ama, biz bu gerçeği hakkıyla takdir edebiliyor muyuz? Aklın ve bilimin yolundan giderek, değerlerini bilip koruyor, asıl kullanılmaları gereken şekilde kullanıyor muyuz onları? Tam tersine, bu paha biçilmez alanları 3-5 rantçı daha da zenginleşsin diye köstebek gibi kazıyor, betonlaştırıyoruz. Dahası bu rezilliği, bu akılsızlığı yapanlar karşısında başta hükümetler, sessiz kalıyor, yapılana göz yumuyor, tepki bile göstermiyoruz.
 

Türkiye tarım arazilerini yıllardır kaybediyor. Alternatif marjinal tarım arazileri olmasına rağmen, geniş ve verimli tarım arazileri tarım dışı amaçlarla, şehirleşme, sanayi tesisleri, turizm, madencilik amacıyla kullanılıyor. İmara açılıyor, yerleşim ve sanayi alanına dönüştürülüyor. Yerleşime açılabilecek verimsiz alanlar olmasına rağmen; yatırım yapılıp sulamaya açılmış tarım arazileri bile tarım dışı kullanıma tahsis ediliyor. Birinci sınıf tarım arazilerini köstebek gibi oyuyor, kazıyor, taş ocakları açıyor, tuğla fabrikaları kuruyorlar. 
 

En verimli tarım arazileri bile imara açılıyor! Bugün yerleşim ve sanayi alanlarının önemli bir bölümü verimli tarım arazisi niteliğindedir. Yerleşime açılabilecek verimsiz alanlar olmasına rağmen arazilerin tarım dışı kullanıma açılması büyük israftır; vatana ihanetten başka bir anlam taşımaz. Kayıp bununla bitmiyor: Yeterli gelir sağlayamayan çiftçi, toprağı ekmekten vazgeçiyor. Tarımdan soğuyor, tarlasını satarak kentlere dar atıyor kendini.
 

● Evet, bu yapılanlar birey ve şirket açısından kârlı işler… Vahşi kapitalizmin mantığına uygun işler... Ancak toplum açısından korkunç birer kayıp, aynı zamanda birer doğa cinayetidir. Üç beş kişi kolayından para kazanıyor, zenginleşiyor; ancak toplum olarak kat kat fazla zararlara uğruyoruz, yerine konulamaz şekilde en değerli kaynaklarımızı kaybediyoruz. Fakat doğa öcünü alır, o kişilerden değil, doğrudan doğruya bütün bir toplumdan, hepimizden alır.
 

B) Türkiye tarımsal kapasitesi çok büyük bir ülke… 1990’lı yıllara kadar tarımda kendine yeterli 7 ülkeden biriydi. Bugünse tam tersi bir konumda. Birçok tarımsal ürünü, hatta en zorunlu olanları ithalat yoluyla sağlıyoruz.
 

Peki, neden bu hale geldik? İkinci bir sebep daha var.
 

Emperyalist Batı (İngiltere, ABD, Fransa…) teknolojik ve ekonomik gücüne dayanarak, diğer ülkelere hep kendi çıkarlarına uygun politikalar dayatmıştır. Savaş sonrası dönemde Avrupa tarım ve hayvancılık sektörlerine büyük yatırımlar yapmış, kendine şu hedefi çizmişti: Tarımda kendi kendine yeterli duruma gelmek… 1970’li yıllarda bu hedefine ulaştı. Dahası ürün fazlaları vermeye başladı. Dağlar gibi tarımsal ürün stokları oluştu. Bu ürün fazlaları eritilmeliydi. Nasıl? Tabii bulacakları yeni pazarlar sayesinde!
 

Ne yapılacaktı? Diğer ülkelerin tarımsal üretim kapasiteleri çökertilecekti! Eğer bunu başarırlarsa, o ülkeler; sanayi ürünlerine ek olarak, ihtiyaç duydukları tarımsal ürünleri de zorunlu olarak Batı’dan satın alacaklardı. Sorunu Türkiye özeline taşırsak, ABD ve AB’nin (özellikle İngiltere-Almanya-Fransa’nın) çıkarları; Türkiye’nin yalnız sanayide değil tarımda da, “üretici değil tüketici” konumuna getirilmesini gerektiriyordu. Türkiye 70 milyona yaklaşan nüfusu ile, yeni tarımsal ürün ihracat pazarları peşindeki Batı’ya iştah açıcı bir ülke olarak görünüyordu. Elverişli politikalar yoluyla, diğer az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de -iç düşmanlarla işbirliği yaparak- tarım sektörünü çökertmeye, tarımsal kapasite ve potansiyeli yok etmeye koyuldular. Hükümetlerimiz -bilerek veya bilmeyerek- bu hain dayatmaya boyun eğdiler. Yapılan korkunç hatânın sonucu ise ancak bu son yıllarda fark ediliyor!
 

Kaynaklarını akıllıca kullanmayan bir toplum, hatâsının bedelini eninde sonunda öder.
 

Her kaynak topluma en fazla fayda sağlayacağı alana tahsis edilmelidir. Doğada her şey birbirine bağlıdır; barajlar, akarsular, bahçeler, fırtınaları, yağışlar, sulak alanlar, kuş türleri örneğinde olduğu gibi. Bir alanda yaptığımız hata, zincirleme olarak bütün diğerlerini etkiler. Onun içindir ki devlet yönetimi akıllı, bilgili, sosyal ahlaklı adamlar ister. Ne ormanlar, ne sulak alanlar, ne tarım arazileri Türkiye’de cahil yöneticilerin aldıkları yanlış kararlar yüzünden yok olup gitti, gidiyor.
 

Demokrasi gereklidir. Ancak Türkiye’deki rejim gerçek demokrasi değildir. Öyledir diyerek sanal bir Türkiye yaratılıp, ülke yönetimi, ülkenin yazgısı “bilim-engelli”lere, sosyal ahlak yoksunlarına, işbirlikçilere teslim edilirse, olacağı işte budur. Bu gidişle, kurtuluş da yoktur.
 

Atatürk Nutuk’ta ne diyordu:
 

Bağımsızlığımızın düşmanı olan, bizi ekonomimizi geliştirme gayretinden, alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar ülkemizi sömürge yapmak, bunun için de uyanmamızı, kalkınmamızı istemeyenlerdir. 
 
 
Ancak, bizim için dış düşmanlardan daha zararlı, daha öldürücü birileri daha vardır ki onlar da iç bedhahlardır, aramızdaki hainlerdir. Ulusal bağımsızlığımızın en büyük düşmanı, asıl bunlardır.
 

31 Temmuz 2019 Çarşamba

Yeni Dünya Düzenini Oluşturan Kaotik Olaylar



 

 

Yeni Dünya Düzenini Oluşturan Kaotik Olaylar

 

 Amerika’nın Gücünü Sağlayan Karanlık Savaşlar 

 

 https://www.tarihkomplo.com/2019/07/abd-savas.html

 

 

Amerika birleşik devletleri 300 yıl gibi kısa bir geçmişi olmasına rağmen, bugün dünya üzerinde süper güç konumunda bulunan ülkelerden biri olup dünya siyasetine yön vermektedir. Özellikle geçtiğimiz yüzyılda yaşanan savaşlar, ABD’nin bu kadar güçlenmesinde inanılmaz etkili olmuştur. Ancak daha sonra ortaya çıkan belgeler, yaşanan olaylardaki aydınlanamayan soru işaretleri ve gizemler, özellikle II. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan savaş ve çatışmalara, Amerika’nın nasıl müdahil olduğu ve adeta gizli bir operasyon çekilerek bahaneler ile savaşların başladığı konusundaki iddiaları doğrular nitelikte görülmektedir.




Kaotik, Fransızcadan gelmekte olup karmaşık ve alt üst olmuş anlamında kullanılan bir sıfattır. Yıllar sonra ortaya çıkan bazı belgeler ve hala ortaya çıkmayan karanlık sırlar ve cevapsız sorular, ABD’nin örtülü operasyonlar ile sanal bahaneler üreterek ülkelere nasıl müdahale ettiğini yada işgal etmek istediğinin çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir.


Lusitania Faciası








l.Dünya savaşı başladığında ABD, İngiltere’nin yoğun ısrarına rağmen savaşa girmemiştir. Ancak savaşın taraflarına hammadde satarak kazanç sağlıyordu. İngilizlere olan eski düşmanlıkları ve yoğun Alman kökenli nüfusu sebebiyle,ABD halkı Almanya taraftarıydı.




1915 yılında yaşanan gemi faciası ile ibre tersine döndü ve ABD’nin, l.Dünya savaşına girmesi için zemin hazırlanmış oldu.
Hala olayın ardındaki gizemin aydınlanamadığı Lusitania yolcu gemisi, Alman denizaltılarının İngiliz deniz sahası içerisine giren nerdeyse her gemiyi batırdığı savaşın hararetli dönemde, 1 Mayıs 1915 günü New York’tan Liverpool’a gitmek için yola çıkar ve 7 Mayıs 1915 günü Liverpool açıklarına ulaşır.




Yolcu gemisi olmasına rağmen,İngiltere’ye verilmek üzere ABD tarafından gönderilen silah ve mühimmat dolu gemi, Alman denizaltılarının 2 torpili sonucu 18 dakika içerisinde batmış ve gemide bulunan 1198 kişi hayatını kaybetmiştir.


Geminin batırılması ve binin üzerinde kişinin ölümünün ardından, ABD ve İngiltere’de bulunan medyanın etkisiyle birlikte halk içerisinde, Almanya’ya karşı büyük bir tepki oluşmuş intikam çığlıkları yükselmiştir. Buna rağmen ABD Başkanı Wilson, savaşa girmemiş Almanya’dan tazminat almıştır. Ancak savaşa girmenin altyapısı oluşmuştur. Nitekim 1917 yılında Almanya dışişleri bakanı Zimmerman imzalı Meksika’ya gönderilen ve içeriğinde, ABD ülkesine savaş açılmasını söyleyen mektubun itilaf devletlerinin eline geçmesiyle uyarılan ABD savaşa dahil olmuştur. İlginçtir savaş ilanında Lusitania Faciası da yer almıştır. 1915 yılında geminin batırılmasına rağmen savaşa girmeyen ABD, 1917 yılındaki savaş gerekçesinde Lusitania Faciasına değinmesi kafaları karıştırmıştır.



ABD’nin l. Dünya Savaşına girmesine neden olan şartların olgunlaşmasını sağlayan Lusitania Faciası üzerine hala teoriler üretilmektedir. Çoğu tarihçiye göre, ABD’nin savaşa girmesinin sağlanması için savaş komplosu olarak Lusitania Faciasının tezgahlandığı savunulmaktadır. Buna göre İngiliz deniz suları içerisine giren her geminin, Almanlar tarafından batırılacağı ve tehlikeli olduğu bilindiği halde, yolcu gemisi bilinerek gönderilmişti. ABD’yi savaşa ısrarla sokmak isteyen İngiltere’nin de yolcu gemisini bilerek korumadığı ve batırılmasına göz yumduğu yine iddialar arasındadır. Ayrıca Lusitania kaptanı Turner, geminin hızını yarıya düşürerek Lusitania’nın kolay vurulabilir bir hedef olmasını, bilerek mi yoksa bilmeyerek mi sağladı bilinmez. Ancak ABD’nin savaşa girmesi ile ibre İtilaf kuvvetleri lehine dönmüş ve dünya tarihi kökten değişmiştir.


Pearl Harbour Atom Bombası İçin Yem mi Edildi?







Önce, Pearl Harbour olmasa ne olurdu bir ona bakalım. ABD ll. Dünya Savaşına girmeyecek, Atom bombası atarak gücünü gösteremeyecek, eskimiş durumda bulunan Pasifik donanması, Hawaii açıklarındaki Pearl Harbour koyunda çürümekte iken, yine çürümeye devam edecekti.



Hiç kuşkusuz ABD, ll. Dünya Savaşından en karlı ve en az zarar gören devlet olarak çıkmıştır. Günümüzde ki politik etkisinin büyük bölümünü ise ll. Dünya Savaşına borçludur.


ABD, (1939 yılı) ll. Dünya savaşı başladığında aynı bir önceki dünya savaşı gibi ilk anda tarafsız kaldı. Ancak, Japonların ve Almanların saldırgan tutumlarına karşısında hazırlığını yapıyordu. Hitler Avrupa’da durdurulamadan ilerlerken, Japonlar ise Mançurya’yı işgal etmişti. Başkan Roosevelt, savaşa dahil olmak istese de kongrede çoğunluğu sağlayamıyordu. Savaşa girmek için bir bahane gerekliydi. Aradıkları bahaneyi veren Japonya, 7 Aralık 1941 günü ABD’nin Hawaii adasında bulunan Donanmasına, sabah saatlerinde gerçekleştirdiği sürpriz bir saldırı sonucu 2043 kişi ölürken, yaklaşık 18 savaş gemisi ve 188 ABD uçağı Japonlar tarafından imha edilmiştir. Bu saldırı sonucu ABD, halkın tam desteğini alarak ll. Dünya Savaşına dahil olduktan sonra, ilk önce Avrupa’da Nazilerin yenilmesini sağlarken, Pasifikte savaştığı Japonya’ya attığı 2 adet atom bombası sonucu teslim almasıyla savaşı sona erdirdi.


Pearl Harbour sonucu yaşananlar hem ABD’yi süper güç olarak savaştan galip çıkmasını sağladı, hemde atom bombası tehdidi ile dünya tarihinde yeni bir sayfa açıldı. ABD adeta bir taşla kuş katliamı yapmış oldu.


Savaşın ardından ortaya çıkanlar ortalığı bulandırmaya ve kafalarda yanıtlanmayan soru işaretleri oluşmasına fazlasıyla sebep olmuştu. Çünkü, ABD’ye Peru dahil pek çok devletten Japonların Pearl Harbour’a saldıracağına dair istihbarat raporu gelmişti. Buna rağmen ABD hiçbir şey yapmadı. Adeta yem gibi bıraktıkları donanmanın vurulmasını beklediler. Donanmanın yem edilmesi teorisini Başkan ve Büyükelçi arasında geçen “zaten donanma eskimişti Japonlar imha ederek bize iyilik yapmış oldu” diyerek desteklemektedir. Yine Savaşın ardından SSCB Başkanı Stalin’e “Japonlar bize saldırmasaydı, Avrupa’ya asker göndermemiz zor olurdu.” demiştir.


Pek çok uzman ve tarihçi ABD’nin atom bombalarını kullanmak için Pearl Harbour baskınına göz yumduğunu ve saldırıyı aslında önceden bildiğini öne sürmektedir. Yani Pearl Harbour Baskını ABD’nin kendi düzeni için neleri gözden çıkararak feda edebileceğini gösteren, çarpıcı ve hala aydınlatılamamış konulardan biri olarak kalmaktadır.


 Northwoods Operasyonu




Fidel Castro ve Che Guevara’nın başını çektiği komünist gerillalar, ABD destekli Küba diktatörü Batista’yı devirip, Amerika’nın burnunun dibinde komünist bir ada cumhuriyeti kurması ile birlikte, dünya tarihinde önemli bir çekişme başlamış oldu. Haliyle ABD Castro’dan kurtulmak istiyordu. Ancak Küba’nın en büyük destekçisi Sovyetler birliğiydi. ABD ilk etapta başarısız olan Domuzlar Körfezi (Nisan 1961) operasyonunu yapsa da Castro’yu devirememiştir.




Bunun üzerine ABD ve CİA’nın şeytani bir operasyonu devreye sokmak istediğini, tüm dünya aradan yıllar geçtikten sonra 1997 yılında açığa çıkan resmi raporlar ile öğrenebilecekti. Northwoods Operasyonu ile anlaşıldı ki ABD, Küba’ya yapacağı işgal planını dünya kamuoyunda legal hale getirmeyi istemişti. O dönem ABD medyasında ve halk içerisinde Komünizm korkusu ile Küba’ya duyulan antipati had safhadaydı. Bundan beslenen CIA ve ABD yönetimi, operasyon kapsamında kendi uçakları ile ilk olarak ABD askeri üssünü vuracak, Küba’nın ve Castro rejiminin yaptığını söyleyecekti. Ardından yaptıkları Plan kapsamında bir uçak kaçırılacak ve Florida sahillerinde, Küba’dan ABD’ye göç eden mültecilerin botları batırılacaktı.



Yani ABD, kendisine saldırı düzenleyecek ve suçlu olarak Castro’yu ilan ettikten sonra, Küba işgal edilerek kendilerine uygun olan rejimi geri getirecekti. Hazırlanan tüm bu sahte plan ve belgeler içerisinde kaç kişinin kaybedileceğinden tutun, saldırıların yapılmasını düşündükleri tarih içerisindeki hava tahminleri dahi yer alıyordu. Bu şeytani plan, dönemin ABD başkanı Kennedy’ye sunuldu. Kennedy bunu kesin bir dille reddedip yasaklayınca Northwoods Operasyonu rafa kalktı.



1962 yılına ait Northwoods Operasyonu belgelerinde ki şeytani plan, kaotik bir düzen için oluşturulan sahte savaşı gözler önüne seriyordu. Nitekim 1963 yılında düzenlenen suikast sonucu Kennedy’ in öldürülmesi, Northwoods Operasyonuna onay vermeyen başkanın ortadan kaldırılmasına yönelik olarak gerçekleştirildiği öne sürülmektedir. Yani Domuzlar körfezinin başarısız olmasının ardından geçen bir yıl içerisinde Northwoods Operasyonu planlanmış, başkanın izin vermemesinin ardından 1 sene geçmesi ile de Kennedy’e suikast düzenlenmesi, bağlantılı karanlık olayların sıralı bir kronolojisi olmaktadır.


Tonkin Körfezi Olayı






1954 Cenevre Konferansı ile Fransa’nın denetiminden çıkan 
Vietnam, Kuzey ve Güney olmak üzere aynı Kore gibi bölünmüştür. Ardından Kuzey Vietnam’da komünist Çin ve SSCB yanlısı yönetim var olurken, Güney Vietnam ise Saygon merkezli ABD –Batı güdümünde bir yönetime girmiştir. Zamanla iki kardeş arasında gerilimler artmaya başlayınca ABD, Kuzey Vietnam’ı ortadan kaldırarak Vietnam’ı kendi politikalarının çizgisinden ilerleyen bir ülke yapmaya karar verdi. Ancak ortada ufak bir sorun vardı, Vietnam’da savaş nasıl başlayacaktı?
Vietnam bölündükten sonra ABD, Güney Vietnam’a askeri danışman bahanesi ile binlerce asker göndermeye başladı ki savaş öncesinde bu sayı 23 civarındaydı. Askerlerle birlikte askeri mühimmat, silah ve savaş gemileri de bölgedeydi. Adeta Soğuk savaşın tarafları, bu ufak ülkede kozlarını paylaşmak için bir kıvılcım bekliyordu. Güney Vietnam, Kuzey’e karşı pratikte yeniliyordu. Her türlü desteği yapmasına, örtülü operasyonlar ve sabotajlar düzenlenmesine rağmen, Kuzey Vietnam’ın sürekli güçlenmesinin önüne geçemiyordu. ABD örtülü operasyonlar ile Kuzeyin vazgeçmeyeceğini anlayınca, 1964 yılında başkan L. Johnson kademeli bir şekilde askeri baskı stratejisine geçmeye karar verdi ve Kuzey’e karşı askeri operasyonlara ağırlık verilmeye başlandı. Ancak sınırlı kalan operasyonlardan sonuç almak için topyekûn bir savaşa dönüşmesini isteyen ABD’nin bir bahaneye ihtiyacı vardı. ABD’nin savaşa girmek için gerçekleştirdikleri bahanesi (Bahane olduğu ve kurgulandığı yıllar sonra ortaya çıkacaktı) Tonkin körfezinde ABD savaş gemisinin saldırıya uğraması ile gerçekleşti.


ABD gemileri bir süredir Tonkin körfezinde, Kuzey Vietnam’a karşı denizden saldırı ve sabotaj eylemleri düzenliyordu. Bu nedenle Vietnam, deniz sınırlarını 12 mile çıkartmıştı. ABD gemileri Denizden Güney Vietnam komandolarını taşıyarak, saldırı ve sabotajlarda bulunuyordu. Haliyle provoke edilen Kuzey Vietnam hücumbotlarından biri, 2 Ağustos 1964 günü Maddox isimli Amerikan Destroyerine saldırmış, ancak ABD yönetimi bireysel bir hücumbot komutanın hamlesi olarak nitelendirip, sadece kendi askerlerine daha dikkatli olması çağrısı yapmıştır. Fakat eline kozu almıştı. İlk saldırıdan sonra Maddox gemisine yardım etmek amacıyla, Turnerjoy Destroyeride gider ve bu iki gemi 4 Ağustos 1964 günü ilk saldırıdan iki gün sonra akşam saatlerinde, Tonkin Körfezinde seyir halindeyken saldırıya uğradıklarını bildirir. İki savaş gemisinin saldırıya uğradıklarına dair alınan haber üzerine, ABD senatosundan Vietnam’a müdahale için onay alınır (7 Ağustos 1964 günü) ve ardından ABD için büyük bir hezimet haline dönüşecek olan Vietnam savaşı başlar. Yıllarca süren savaş iki ülke içinde büyük bir kayıp ve yıkım olur. ABD savaşı kaybederek geri çekilir ve Vietnam Cumhuriyeti Komünist ve tek çatı altında bağımsızlığını ilan eder.




Gelelim Tonkin körfezi olayına… 8 yıl Vietnam’da esir kaldıktan sonra, ABD’ye iade edilen ve Onur madalyası alan ABD’li pilot James Stockdale, 4 Ağustos akşamı Maddox’ta görevliydi. 1984 yılında yazdığı "In Love And War" isimli kitabında açıkladığına göre gemilerin, hiçbir neden yokken üç hücumbotun saldırısına uğradığı bilgisinin telsizden geçtiğini, ancak silahlar sustuğunda ise düşman botuna dair hiçbir kanıtın ortada olmadığını belirtir.
Ardından 1988 yılında Houston Chronicle’ye yolladığı mektupta yine aynı durumdan bahseder. Maddox gemisi kaptanı Herrick’in de saldırı ihbarı sonrasında, düşman ateşi ve varlığı konusunda şüphe duyduğunu ve galiba boş yere ortalığı velveleye verdiklerinden bahsetmektedir.



Savaşın bitiminden yıllar sonra o dönem savunma bakanı olan ve kongreyi, kendi savaş gemilerine saldırıldığı konusunda kesin kanıtlar var diyerek savaş ilanını sağlayan Robert McNamara ile 1995 yılında bir araya geldiği o dönemin düşmanı olan Kuzey Vietnam Savunma komutanı Nguyen Giap'a Tonkin Körfezinde 1964 yılında ne olduğu sorusunu sorduğunda Giap, hiçbir şey yanıtını vermiştir. Bu yanıtın üzerine McNamara sessiz kalmıştır.


2005 yılında ise arşiv belgelerini paylaşan NSA, olay anında silahların ateşlenmesine sebep olanın balinalar ya da balıklar olduğunu doğrular nitelikte bir açıklama yapmıştır.


Daha sonra Daniel Ellsberg (o dönem hükümette görev yapmıştır) 4 Ağustos 1964 günü hiçbir şeyin olmadığını ve Mcnamara’nın elimde kesin kanıtlar var diyerek yalan söyleyip kongreden savaş kararı çıkarttığını belirtirken, dönemin dışişleri bakan yardımcısı G.Ball ise savaş ile bağlantılı çoğu kişinin savaşı başlatmak için bahane aradığını ve aradıkları provokasyonu Tonkin’de bulduklarını 1977’de BBC’ye aktarmıştır. Ellsberg yine bir başka konuşmasında hile ile seçim kazanmak ve halkı savaşa sürüklemek için komplo kurulduğunu söylemiştir. (Vietnam Gazileri Konferansı 1995 Kasım)


Tüm bunlardan yola çıkarak o dönem yaklaşan seçimlerden başarılı ayrılmak için Vietnam savaşına girdiği ve Tonkin Körfezi olayını bahane ettiği ortaya çıkmıştır. Hayali düşman saldırısı bahane edilerek girilen Vietnam savaşının sonunda milyonlarca sivil ve asker hayatını kaybetmiş, tonlarca napalm bombası atılmış ve Vietnam’da bugün bile devam eden savaş sonrası derin izler bırakılmıştır.




11 Eylül








11 Eylül 2001 günü ABD’de bulunan İkiz kuleler ve Pentegon'a yapılan uçak saldırılarının etkisi, bugün dahi devam eden kaotik düzene sebep olacak şekilde dünyayı değiştirmiştir. Bu terör saldırısını El Kaide lideri Usame Bin ladin üstlenirken, olayın ardından dönemin ABD başkanı Bush, İslam’a karşı Haçlı ittifakı çağrısı yapmış ve ABD’nin Afganistan işgali başlamıştır. Dünyada İslamofobi artarken, ABD’nin kirli çıkarları ve petrol sömürgeciliği, Irak işgali ile devam etmiştir.


Dünyanın en büyük terör saldırısı olarak tarihe geçen 11 Eylül sonucunda en büyük zararı ABD’nin alması beklenirken, tam tersi yine en karlı çıkan ülke ABD olmuştur. Afganistan ve Irak işgalleri meşrulaştırılırken, arka planda İslam toplumları hem maddi hem de özellikle manevi anlamda yıpratılmıştır.


Tüm bunların çıkış noktası olan 11 Eylül saldırılarının ardından, kitapları doldurmaya yetecek bir sürü cevapsız sorular oldukça mide bulandırıcıdır. Bu sebepten hem Amerikalı hemde dünyadan pek çok uzman ve teorisyen, aslında ABD yönetiminin kendi yeni dünya düzeni için 11 Eylül’ü tezgahladığını ileri sürmektedirler.



11 Eylül ile İlgili cevaplanamayan bazı kritik sorulara bakarsak,
- Yüksek güvenlikli havaalanlarına sahip ABD’de dışarıdan ülkeye gelen bir grup teröristin (19 Arap uyruklu sözde Müslüman) mühimmat ve aletler ile uçaklara hiç bir zorluk yaşamadan binmesi, 4 adet yolcu uçağını içerisindeki yolcular ile kaçırması oldukça kafa karıştırıcıdır. Hadi boş verelim yani diyelim ki mükemmel şekilde ilk aşamayı geçtiler, daha önce pilotluk eğitimi kısmen almış yada almamış (daha sonra teröristlerin similasyon eğitimi aldığı açıklanmıştır.) bu kişilerin uçakları büyük bir başarı ile belirlenen hedefleri vurması, apayrı bir soru işaretidir. 



Binlerce kişinin ölmesine rağmen, saldırıyı yapanlar açısından planlanan saldırı tamamen kusursuz olmuştur. Haliyle geniş pencereden bakıldığında bu denli organize ve başarılı bir saldırı, bir grup dış uyruklu terörist tarafından gerçekleştirilmesi imkansıza yakın görülmektedir. Yoksa uçaklar uzaktan kumanda altında mıydı?


- Canlı yayında Fox muhabiri, uçağın yolcu pencerelerinin olmadığını net bir şekilde yayında aktarmıştır.


- ABD topraklarında uçan sineği bile tespit edebilecek radar ve uydu sistemleri olmasına rağmen, Pentegon ve ikiz kulelere çarpan uçaklar rotasından çıktığı halde, 1 saat 10 dakika boyunca yerleri tespit edilemedi? Oysaki Olaydan 1 ay önce kaybolan bir uçak 1 saatte bulunmuş ve basına yansımıştı.




-İkiz kuleler nasıl bu kadar hızlı bir şekilde yıkıldı? Devasa kulelerin çelik iskeleti, dakikalar içerisinde erimiş ve bina toza dönüşmüştür. Zira uzmanlar bunun mümkün olmayacağını ve uçakların çarpması ile eş zamanlı olarak ikiz kulelerin altında, temelde bulunan bombaların ateşlenmesi ile yıkıldığı öne sürülmektedir.



 Kulelerin yıkılmasına uçak yakıtının sebep olduğu söylense de uçak yakıtının, çeliği eritebilecek bir dereceye ulaşamayacağı bilim adamlarınca açıklanmıştır. Ayrıca binaların 10 sn süre içerinde yıkılması, çoğu uzmana göre kontrollü yıkım ve patlama neticesinde gerçekleşmiştir. Ayrıca görgü şahitleri ve itfaiyeciler, binalardan bomba sesi geldiğini duyduklarını ifade etmiştir.


- Pentegon'a çarptığı açıklanan Boing 757 tipi 60 tonluk uçağın enkazı, hiçbir zaman basına yansımamıştır. Ne hikmetse Pentegon binasının, tadilatta olan boş kısmı vurulmuş ve uçak çarpmasına rağmen daha ufak bir delik açılmıştır. Bu nedenle Pentegon’un uçak ile değil füze ile vurulduğu iddiasının çıkmasına sebep olmuştur. Zira Pentagon’un önündeki çimlerde, herhangi bir uçağın çarptığına dair bir iz ve ya yolcu enkazı görülmemektedir.


Kaçırılan 4 uçaktan birinin, Shanksville’de düşürüldüğü açıklansa da 2003 yılında Shankville belediye başkanı, bölgelerinde düşen herhangi bir uçak olmadığını bir Alman televizyonunda ifade etmiştir.


İlk uçak çarptığında Florida’da bir okul ziyaretinde olan Bush’un, görüntüleri izlediğinde “Aman tanrım ne kötü pilot” demesi olayın bir başka trajikomik durumu. 




Delillerin incelenmesi yapılmadan Kulelerin enkazının yurtdışına satılması, kaçırılan uçaklar ile kule arasındaki telsiz konuşmalarının basına verilmemesi, o gün ikiz kulelerde çalışanların işe gelmemesi. (özellikle Yahudilerin)



Bin Ladin ailesi ile Bush ailesi arasındaki inanılmaz yakın bağlantılar, yanıtsız kalan sorular ve ortaya çıkan gerçeklerden bazıları olup 11 Eylül ile birlikte, Ortadoğu kaynakları ABD tarafından rahatça sömürülmüş ve İslam dünyası üzerinde ne yazıkki algı oluşturulmuştur.


11 Eylül cevaplanmayan pek çok soruları ile 21. Yüzyılın en büyük komplo teorisidir. Dünyanın gözü önünde canlı yayında yaşanan olayın Etkileri hala sürmekte olup hiçbir yönüyle de arka planı asla aydınlatılamamıştır.





                                                        
 Saldırı Sonrası Pentegon
Pek uçak Çarpmışa Benzemiyor
Ayrıca Tadilatta olan bölüm vurulmuş Şans İşte!




ABD’nin Irak İşgali







11 Eylül sonrasında Afganistan işgali yaşansa da ilk etapta Ortadoğu’da herhangi bir operasyon yoktu. Ancak, Bush’un babasından aldığı Körfez mirasını tekrar sahiplenecek ve Irak üzerinde ki emelleri çok geçmeden ortaya çıkacaktı.


İşgalin öncesinde ABD ve İngiltere medyasında bir ağızdan çıkmış gibi, Irak’ta Saddam’ın elinde, kimyasal kitle imha silahlarının bulunduğu pompalanmaya başlandı. (Ki aynı medya Suriye’de Esat rejiminin sivil halka kimyasal silah ile saldırmasına sessiz kalmıştır.) Akabinde Birleşmiş Milletler, Irak’ta var olduğu söylenen kimyasal silahları araştırmak için ekip göndermiştir. Kimyasal silah olduğu ve bulundurduğu açıklansa da daha o dönem, aslında öyle bir şey olmadığını ve bulunan materyalin eskiye ait zararsız olduğu açıklanmasına rağmen, ABD’nin başını çektiği koalisyon güçleri hazırlıklarını yaptı ve Irak’ta bulunan kimyasal silahları temizlemek ve Demokrasiyi getirmek bahanesi ile işgale başladı.


20 Mart 2003 günü başlayan Irak işgali, şaşırtıcı bir hızla son bulmuş ve ABD’nin uzun yıllar sürecek sömürü düzeninin akabinde, milyonlarca insana zulmedilmesi ve hayatlarının kaybedilmesine sebep olmuştur.



Yakın dönemde dışişleri bakanı Kerry, Irak işgali için vahim bir hata açıklamasında bulunmuştur. Savaşın ardından aslında Irak’ta hiçbir kimyasal silah bulunmadığı, hem devlet kademesinde hemde basında ortaya çıkarılmış ve delilli iddialar sunulmuştur.


Tüm bu olaylar, açıklanmayan gizem perdesi olarak kalsa da sonuç olarak gelişen olayların hepsinin, ABD çıkarlarına hizmet ettiği ortadadır. Bu olaylar buzdağının basına ve teorilere yansıyanların bir kısmıdır. 




ABD ve kirli güçlerin gizli emelleri için dünya üzerinde yaptıkları kirli planlar Kendi istediği yöneticileri darbe ile getirmek, bazı ülkelerde yönetim değişiklikleri ve siyasi kargaşalara neden olmak (özellikle CIA’yı kullanarak), işgalleri meşru göstermek için bahaneler üreterek Demokrasiyi getirdiğini söyleyen ABD’nin, ülkeleri nasıl işgal ettiğini “ABD’nin demokrasi getirdiği ülkeler” yazımızda bulabilirsiniz.


5 Aralık 2018 Çarşamba

Doğu Türkistan Bildirisi

 

 

Doğu Türkistan Bildirisi

 

Süleyman Pekin

 

Doğu Türkistan Türklüğünün insanlığa yaptığı sadece bilimsel ve kültürel katkılar sebebi ile bile insanlığın kendilerine borcu vardır.

 

(Üyesi bulunduğum Yeniden Aydınlanma Derneği’nin ortak eylem açıklamasıdır)

Bugün Doğu Türkistan’da kocaman bir trajedi yaşanmaktadır.


 21’nci yy’da Çin’in Doğu Türkistan Türklerini toplama kamplarına attığı, buralara gönderilenlerden uzun süre haber alınamadığı haberleri geliyor. 

Bu uygulama ile Çin Hükümeti’nin Hitler, Stalin ve Jivkov’a rahmet okuttuğu söylenebilir.


Dinî yaşam topluma aittir. Genellikle başka bir toplumun egemenliğinde kalan bir toplum sosyolojik olarak dinî ritüeller üzerinden kimliğini korumaya çalışır. 


Çin yıllardır Doğu Türkistan’da dinî yaşantıyı özel hayata hapsetmiş durumdadır. Son zamanlarda özel hayata da müdahale edilmekte olup evlerde Kur’an-ı Kerim ve seccade yasağı uygulanmaktadır. 

Yani Uygur Türklerine kısaca “Bu topraklarda Çin egemenliği hüküm sürer ancak bu da yetmez. Kendi vatanında kimliğinle de yaşayamazsın hatta kendi vatanında aile içinde bile kendi kimliğinle yaşayamazsın” denilmektedir.


Ülke dışına çıkışın bile yasaklanması ise “Seni bu topraklara hapsettim, buradan başka yere hicret dahi edemezsin, burada açık hava hapishanesinde benim kulum ve kölem olarak nefes alacaksın; o da ben izin verdiğim müddetçe” demektir.



Uygur Türklerine haberleşme hakkı bile yasaklanmış durumdadır. Uygulamalar açıkça insan hakları ihlâlidir.



İnsanın fiziksel yaşamı, dinî yaşantısı, seyahat özgürlüğü ve haberleşme hakkı insan hakları gereği insanoğluna haktır. 


Bu hakları ihlâl eden devlet ve toplum kendi tarihine kara bir leke bırakmış olur.


Hangi toplum üretirse üretsin insanlığın kültürel, sosyal, siyasal, estetik, ahlâkî, bilimsel üretimleri insanlığın gelişmesine hizmet etmiştir. 


Bu sebeple yerel kültürel mirasın insanlığın ortak sorumluluğunda olması gerektiği gibi bu miras ve bu mirası üreten toplumlar gerekli saygıyı hak etmektedirler.


Yüzyıllardır kültürel olarak Doğu Türkistan olarak isimlendirilen coğrafya çoğunlukla Türkçenin çeşitli lehçelerini özellikle Uygur Lehçesini konuşan Türk Milletinin yurdudur. 


Türk Milleti ise bu coğrafyada madenleri işlemiş, atı evcilleştirmiş, sulama kanalları ile yüksek seviyede tarım yapmış, tahta kalıplar üzerinden işleyen bir matbaa icat etmiştir.


Türkler bu coğrafyada Kaşgarlı Mahmut’un mirasının taşıyıcılarıdır. Tarım Havzasının verimli toprakları yüzyıllar öncesinden yerleşik hayata geçilişin şahidi olmuştur.



Her şeyi bir kenara bıraksak Doğu Türkistan Türklüğünün insanlığa yaptığı sadece bilimsel ve kültürel katkılar sebebi ile bile insanlığın kendilerine borcu vardır.



Yavuz hırsız ev sahibini bastıramayacak, Türk Milletine diz çöktürülemeyecektir.



Bizler buradan Çin Hükümeti’ne; “Zulmü kendi tarihine miras olarak bırakma, bu yolu terk et!”


 
Bütün Dünya’ya ve Birleşmiş Milletler’e; “İnsan olmanın onuruna sahip çıkın!”


Türkiye ve diğer Türk Cumhuriyetleri hükümetlerine


“Sustuğunuz ses çıkarmadığınız, tepki göstermediğiniz sürece zulmün arttığına ve daha sonra sizlere ulaştığına şahit olacaksınız. 

Eğer stratejik ve ticari bir çıkar düşünüyorsanız, bu stratejik ve ticari çıkarın gereğini Çin Hükümetinden de beklemelisiniz ve gerekli tavrı sergilemelisiniz” diye sesleniyor, dinî hassasiyetlerle Filistin, Myanmar gibi dramlar karşısında avazı çıktığı kadar bağıranlara ise;  


“Doğu Türkistan hem Müslüman hem de Türk yurdudur. 


Bu tepkinizi Doğu Türkistan söz konusu olduğunda niye göremiyoruz? 

Yoksa Doğu Türkistan’ın isminde ki ‘Türk’ sizin için söylenen ‘Türk düşmanlığı’ yargısı için turnusol kâğıdı görevi mi yapıyor?” diye soruyoruz.
 

Haydi, ortaya çıkın ve zulüm söz konusu olduğunda her şart altında her türlü zulme karşı çıktığınızı görelim. 


Eve lâzım olan camiye haram olduğuna göre; zulüm haykırışlarınız ve “Ey!” nidalarınız öncelikle Doğu Türkistan için lâzımdır. 

Ve tarih, sizde bu öncelik yoksa diğer nidalarınızın da samimiyetinin olmadığı hükmünü vermekte gecikmeyecektir.