vatana ihanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vatana ihanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2021 Pazartesi

AKP’nin 2023 hedefleri/vaatleri ve iktisadî gerçekler

 


 
 
AKP’nin 2023 hedefleri/vaatleri ve iktisadî gerçekler


Aziz Dolu Atabey
 

İktisadî buhranlardan (crises) ve her ne kadar merkez sağ partiler dense de özelinde liberal/Batıcı olan siyasî akımların kısır partilerinden -affedersiniz- kısır çekişmelerinden bıkıp usanan dahası sol/sosyalist cephe üzerinden kurgulanan 28 Şubat tiyatrosu ile dinci eğilimlere yöneltilen Türk seçmeninin onay vermesiyle iktidara gelen AKP haklı veya haksız gerekçelerle uzun süre enkaz edebiyatı yaptı bildiğiniz üzere. 
 
 
 
Enkaz diye nitelendirdikleri ülkede satıp savılan fabrikalar, limanlar, madenler… ve saçıp savrulan paralar ise “enkaz”, “reklam arası” gibi seviyesiz ve hatta densiz nitelendirmelerde bulundukları cumhuriyetin 80 yıllık birikimiydi. Makarna keselerinden gözler kamaşıp, kömür torbalarından ufuklar karardığı için bütün çıplaklığı ile ortada duran bu gerçeği kimse gör(e)medi ne yazık ki..



Dünü mağdur, bugünü mağrur AKP’lilere göre iki cumhuriyet vardı; kendilerinden önce ve kendilerinin dönemi… 
 
 
Tavan yapmış bir kibir (libido) de cabası.. 
 
 
Civciv yumurtadan çıkmış, dönüp kabuğunu beğenmemiş hesabı.. AKP iktidara gelir gelmez kimi çevrelerin tanımlamasıyla çarpıcı (schock/şo:k) gelişmeler birbirini izledi. AB uyum yasaları, açılımlar, özelleştirmeler, yollar-köprüler… Örneğin AKP tarafından hazırlanan 10. Kalkınma Planı’ndaki 2023 hedeflerinden/vaatlerinden bazıları şunlardı:
 

¬ GSYH (toplam iktisadî üretim) 2 trilyon dolar
 

¬ Dışsatım (ihracat) 500 milyar dolar
 

¬ Kişi başına düşen millî gelir 25 bin dolar
 

¬ İşsizlik oranı % 5
 

Yıllık bazda olacağı öngörülen bu hedefler/vaatler gerçekten de çok iddialı söylemlerdi. Ayağı yere basmış basmamış kimin umurunda… Perşembenin gelişi, çarşambadan belli olur diyen atalara rahmet!..



Yarışın son düzlüğüne giren ve 18 yılda geldiği noktayı göstermesi açısından oldukça çarpıcı olan AKP’nin 2020 yılına ilişkin iktisadî (economic) verileri ise şu şekilde:
 

¬ GSYH (toplam iktisadî üretim) 5 trilyon 47 milyar 909 milyon Türk Lirası.. TL cinsinden yazdığımız bu veriyi 2020’nin yıllık dolar kuru ortalaması olan 7,04’e bölüp; dolar cinsini hesaplayabilirsiniz. Neyse, o güzel aklınızı yormayalım. 717 milyar dolar.. GSYH tutarı 2019’da 760 milyar dolar iken, 2020’de 43 milyar dolarlık bir azalma söz konusu bu arada..
 

¬ Dışsatım (ihracat) 169,5 milyar dolar.. 500 milyar dolarlık hedefin 3’te 1’lik oranını zar zor tutturabilmiş bir AKP yönetimiyle karşı karşıyayız.


¬ Kişi başına düşen millî gelir 60 bin 537 Türk Lirası.. Bu tutarı 2020’nin yıllık dolar kuru ortalaması olan 7,04’e böldüğünüzde kişi başına millî gelirin 8.599 dolar olduğunu görürsünüz. 2019’da bu tutar 9.127 dolar idi. Haliyle bir önceki yıla göre kişi başına düşen millî gelirde 528 dolar yani 3.717 lira 12 kuruş’luk bir azalma söz konusu.. 
 
 
Bu azalma 3-4 yerden maaş alan zübükleri etkilemeyebilir ama asgarî ücretle ailesini geçindirmeye çalışanlar için çok büyük kayıp.. 
 
 
Asgarî ücretliler demişken.. Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2014 yılında paylaştığı resmî verilerine göre Türkiye’deki kayıtlı (SGK’lı) işçi sayısının % 40’dan fazlası asgarî ücret çalışanı idi. Ve ilgili bakanlığın o tarihten sonra bir daha veri açıklamamasına rağmen bu oranın -kaçak işçi çalıştırmaları, kayıt dışı (gündelikçi) çalışanlar vb. ile birlikte- şimdilerde % 60’ları bulduğu dillendirilmekte.. 
 
 
Ülkede, emek sömürüsü almış başını gidiyor.
 

¬ İşsizlik oranı %13,2 olarak açıklandı. Bu resmî veri de gösterdi ki 2023 hedeflerinin/vaatlerinin iki katından fazla bir sapma söz konusu.. Üstelik de AKP yönetiminin -lise açar gibi- her ile açtığı üniversitelerin genç izsizliğini ötelemek suretiyle resmî veriye sağladığı olumlu katkıya rağmen..



Şu durumda AKP’nin, 2023 hedeflerinin/vaatlerinin çok uzağında kaldığı/kalacağı açıkça görülüyor. Bunlara bir de Türkiye’nin Kasım 2002’den Mayıs 2021’e kadar olan süreçte yıldan yıla artarak gelen Türkiye’nin toplam (brüt) dış borç verilerini eklerseniz, cin çarpmışa dönersiniz. 
 
 
 
Öyle ya, üretmeden tüketirseniz ve dahi tüketmeye devam ederseniz -sayenizde- 460 milyar doları bulan Türkiye’nin toplam dış borcunu -hadi kapatmanızdan da geçtik- nasıl döndüreceksiniz? 
 
 
Başka ülkeler misal yanıbaşınızdaki batık Yunanistan bile yıllık % 4-5 faizle borçlanırken; onun iki katı maliyetle borç alarak Çin’e vd. ülkelere çarpılmanız da cabası..
 
 
 
 Sahi “Bugün borç alan, yarın emir alır.” diyen hangi padişahtı? Hani Osmanlı torunusunuz ya… O açıdan şey ettik!.



Muska ve keramet öyküleriyle beyni iğfal edilmiş; okuyup araştırmayan, düşünüp sorgulamayan bir topluma siyasî fırka (party) başkanlarını kolaylıkla veli (çoğulu; evliya..) yani ermiş diye yutturabilirsiniz. 
 
 
 
Tıpkı İngiliz işgal ordusu komutanı Allenby’ye “el-nebi” diyen Filistinli safsalaklar örneğinde olduğu gibi!.. Peki aklı başında bir Arap’a göre Allenby ne olmalıydı? Ecnebi yani yabancı!.. 
 
 
Oysa onlar 751’den bu yana arkalarını kollayan -Müslüman- Türkleri yabancı saymayı yeğlemişledi. 
 
 
Dahası atadan kalma topraklarını yüksek (fahiş) fiyattan Yahudilere satmış ve aldıkları paraları yine bir başka Yahudi’nin gazinosunda yemişlerdi. 
 
 
Şimdilerde yersiz yurtsuz kalan torunları dipçik yiyor!.



Son olarak 1400’lerin sonundan 1900’lerin başına kadar geçen süreçte -neredeyse- devlet yönetiminden dışlanmış hatta horlanmış olan Türkiye Türklüğüne naçizane öğüdümüz, önerimiz… 
 
 
 
Devleti çıkar kümelerinden (hizip, group) alıp; size veren Atatürk’ün değerini bilin. 
 
 
Devletinize sahip çıkın. 
 
 
Oy kullanırken torunlarınızı düşünün. Orhun anıtlarında da yazdığı üzere oluk oluk kanınızın akmasını; kızlarınızın cariye, kızanlarınızın köle olmasını istemiyorsanız şayet.. 
 
 
Millî şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un dileğinin (dua), yakarışının Tanrı katında kabul görüp görmediğini bilmiyorsunuz sonuçta..



Aziz Dolu Atabey

Serik/Sarıobalı





17 Eylül 2019 Salı

Fabrika...

 

 Fabrika...

 

 Hasip Sarıgöz 

 

Ordunun çalışan fabrikasını satanlar... Çarpışan askerin ayağına çelme atanlardır! Askerin düşmanı olanlar ise, aslında düşmanın askeri olanlardır! 

 

 "20 Aralık 2018 tarihli ve 30631 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan 481 sayılı Özelleştirme İdaresi ile ilgili Cumhurbaşkanlığı kararı gereği; Türk tarihinde ilk defa, Türk Ordusu'na ait bir askeri fabrika satılıyor!

 

Neresi burası?

 

Arifiye Tank ve Palet Fabrikası...

 

Peki bu fabrika neden satılıyor?

 

Güya: “milli savunma sanayiinde ülke kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmasının sağlanması ile fabrikanın işletme verimliliğinin arttırılması ve yeni iş/üretim imkanları oluşturmaya yönelik yatırımların özel sektör tarafından yapılması...”

 

Ne yani bu fabrika bu güne kadar adam gibi işletilemiyor muydu?

 

Atıl veya verimsiz miydi? Memurlar masa başında uyurken işçilerde atölyelerin bir köşesinde yatıyorlar mıydı?

 

Bu fabrika orduya ve millete zarar mı ettiriyordu?

 

Hayır, hiç de öyle değildi.

 

Aslında bu fabrika; 50 yılda oluşan milli savunma sanayi tecrübesiyle zırhlı araçları (fırtına obüs) sıfırdan üretmesi, çok başarılı tank modernizasyonlarını yapabilmesi, gelişmiş ülkelerle yarışabilecek kadar başarılı optik cihazları üretebilmesi ve ordunun bütün ölçü, tartı ve ayar cihazlarını sıfır hata ile kalibre edebilmesiyle tanınan başarılı bir bir kurum.

 

 Bu kadar da değil.

 

Bilgi ve deneyime sahip yetişmiş işgücü sayesinde, son 10 yılda 3 defa özel sektörü bile gıpta ettirecek şekilde Milli Prodüktivite Merkezi tarafından "en verimli işyeri" olarak seçilmiş başarısı ve verimliliği tescilli bir üretim merkezi. Bu yönüyle dünyadaki ilk beş işletme arasına girebilmiş bir işyeri... 

 

Yıllara sari büyük para ve emeklerle bu günlere gelebilmiş böyle bir fabrikanın bu gün yeniden kurulması en az 20 milyar dolarlık bir yatırımı gerektiriyor, bilgi ve tecrübe oluşumu için ise en az 10 yıl beklemeniz lazım. 

 

Hani o Fırat Kalkanı Harekâtında ve Afrin’de fırtına gibi esen Fırtına obüslerimiz var ya, İşte o obüsler bu fabrikada üretildi, seri olarak da üretiliyor. 

 

Yine askerin gözü olan gündüz ve gece görüş dürbünleri, tankçıların ayağı olan dünyada en uzun süre dayanabilen tank ve tırtıllı araçların paletlerinin üretimi de bu fabrikada sıfırdan ve yüzde yüz milli imkânlarla yapılmakta.

 

Bitmedi. Leopard 1 ve 2 tanklarının ve diğer tankların her türlü modernizasyonunu yine bu fabrika yapıyor.  
 

 

1 milyon 804 bin metrekarelik her türlü yeni yatırıma müsait çok geniş bir arazi üzerinde kurulu olan fabrikanın, 500 ila 700 milyon dolarlık bir yatırımla 6 ay içerisinde seri Altay tankı üretim kapasitesine sahip olabileceği Savunma Sanayi Başkanlığı tarafından tespit edilmiş, bizzat Başkan ve MSB Bakan Yardımcısı tarafından, altay tankının ana üretiminin bu fabrika tarafından MSB-ASFAT A.Ş. kanalıyla yapılacağı deklere edilmiştir.

 

Fabrika, ülkemiz savunma sanayii açısından vazgeçilemez kritik önemde ve tekrar yerine konulması mümkün olmayan stratejik önemdeki bir tesistir.

 

Ayrıca son 10 yılda Altay Tankı'na sadece prototipi için 1 milyar doların üzerinde milli servet harcanmıştır. Bu fabrika; Altay Tankını az bir yatırımla, (100 kadar yeni işçi alımı yapılarak) 6 ayda seri olarak üretebilecek tek fabrikamızdır.

 

Hal böyle iken, bu fabrikanın hiçbir tank ve obüs üretme yeteneği ve kapasitesi olmayan, Ethem Sancak ve Katar girişimine havale edilmesi akıllara zarar bir karardır!

 

Bırakın devleti, aklı başında herhangi bir firma veya holding bile, kendi elindeki pırlanta değerindeki böyle bir fabrikayı bırakın satmayı, elinde tutabilmek için her şeyi yapar.

 

Ama ne yapılıyor? Peşkeş çekercesine satılıyor! 

 

Türk Ordusuna ve diğer bölge ordularına  üretim ve satış yapmaya devam eden böyle bir üretim merkezinin göz göre göre millilikten çıkarılması iyileştirme, strateji ve mantıkla izah edilmesi mümkün değildir.

 

Bu uygulama ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın zırhlı ve tırtıllı araçlarının, tanklarının ve son dönemdeki iftiharımız olan Fırtına obüslerin kalbi elinden alınmaktadır!

 

Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayi Başkanlığı’na bağlı Askeri Fabrikalar ve Tersaneler Anonim Şirketi (ASFAT A.Ş.) adı altında zaten 2 yıl önce bu amaçla kurulmuş olup, bu şirketin tüm askeri fabrikalarla, askeri tersanelerle, yurt içi ve yurt dışı firmalarla, askeri fabrika ve tersanelerin imkânlarını kullanarak ortak üretim, ortak kullanım ve çalışma yapması imkânı varken, fabrikanın özelleştirilerek tamamen devredilmesi milli değerin hovardaca elden çıkarılması anlamına gelmektedir.

 

Fabrikada halen bir albayın komutasında 29 subay, 50 astsubay, 22 uzman çavuş, 112 memur ve 714 işçi çalışmaktadır. Fabrikanın hukuki vasfı TSK’ya hizmet üreten diğer tabur, alay veya tugaylarla aynı durumdadır. 

 

Askeri tırtıllı araçların bakım, onarım ve modernizasyonu yapan bu fabrikanın işletmesinin devri, Anayasa’mızın savunmanın devletin görevi olduğu, savaşa hazırlık yapması gerektiği ilkesi, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli Savunma Bakanlığı kuruluş ve teşkilat kanununa ve en önemlisi 4046 sayılı Özelleştirme Kanunu’nun 1.Maddesinde sayılan “özelleştirme kapsamına alınabilecek kuruluşları belirleyen” maddeye aykırıdır! 
 

 

Aykırıdır amma, öylesine gemi azıya almışlar ki; doğrudan satış, olmazsa işletme devri, olmazsa işçisi de dahil olmak üzere her şeyi ile kirala, daha olmazsa bir hülle yap ve dolaylı yönden devret, hiçbiri olmazsa o zaman da gizli kararname!

 

Yahu nedir sizin bu fabrikadan istediğiniz? O kadar çok fabrikanın köküne kibrit suyu saldınız ki! Hâlâ yetmedi mi?

 

Unutulmamalıdır ki, bu fabrikanın kanunsuz bir şekilde özelleştirme kapsamına alınması, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin herhangi bir askeri birliğinin özelleştirilmesi ile aynı hukuki sonuçları doğuracaktır!

 

Şüphesiz ki ilerde, böylesine zararlı bir sonucun zorlu da bir hesabı olacaktır!

 

Fakat ne olursa olsun, Türk Ordusu ve Türk milleti kaybetmiş olacaktır!

 

Bu fabrika, Büyük Türk Milletinin öz malıdır. Öyle gizli kararnamelerle haraç mezat heba edilecek bir değer değildir.
 

 

Öz malına sahip çıkmak, korumak ve kollamak ise her Türk'ün asli görevidir.



Ordunun çalışan fabrikasını satanlar...

 

Çarpışan askerin ayağına çelme atanlardır!

 

Askerin düşmanı olanlar ise, aslında düşmanın askeri olanlardır! 

 

Hakkına ve hukukuna sahip çıkmayan bir milletin ise, her şey için geç kalınmış bir istikbalde, şikâyet ve feryat etme hakkı olmayacaktır.

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/hasip-sarigoz/fabrika-442017m.html 

29 Nisan 2019 Pazartesi

Türkiye nereden kuşatıldı?..


 

 

Türkiye nereden kuşatıldı?..

 

 

Mehmet Faraç




Karşı devrimcilik konusu ne kadar da önemli, ne kadar da yaşamsal değil mi kimileri için?.. 


Hele de memleketin geleceğini sarsan acı sonuçlarını görünce!!!


Peki; bu konudaki taarruzları en yüksek düzeye çıkartmak ve nihayetinde intikamcı bir anlayışla rejimle savaşmak ne kadar da öfke yüklü değil mi?..


Sorular çok da asıl meseleye gelelim; Türkiye'de laiklik her zaman saldırıya uğradı ancak 1950'den sonra yaşananlar yalnızca Atatürk'e, cumhuriyete ve onun iddeallerine karşı bir mücadele değildi... 


Cumhuriyetten rövanş almak için nihai hedef de vardı ve o çatışma hiç bitmeyecekti!..


Çünkü daha sonraları gelişen siyaset ve ortaya çıkan politik aktörler Demokrat Parti döneminde yaşanan rejim erozyonunu yükseltmeye çalışırken hem Menderes'in yolundan gitmeyi görev saydılar, hem de onun başlattığı cumhuriyeti yıpratma mücadelesini bir "karşı devrim"ci harekete dönüştürdüler...


Evet; 1980 öncesi ve sonrası Adalet Partisi, MSP, ANAP ve DYP de kendi ideolojisini, daha doğrusu siyasetini egemen kılmaya çalıştı ama hiçbir siyasal parti AKP döneminde rejimin bütün yaşamsal noktalarını hedef alabilecek taarruzlar yapmadı...


Erbakan'ın Refah Partisi'nde bile "millici" anlayış cumhuriyeti korumak konusunda duyarlı davranırken, o partinin içinden çıkanlar siyaseti dış güçlerin desteğiyle yürütürken, rejimle ilgili toplumdaki hassasiyetleri bir tarafa bırakarak bağnazlığın ideolojisi üzerinden cumhuriyete karşı mücadeleyi yoğunlaştırdılar...


İşte Türkiye'nin son yıllarda özellikle laik rejimle ilgili kaygılarının artması bu nedenledir... 


Peki, asıl mücadele hangi zemin üzerinde yürütüldü acaba?.. 


İşte asıl mesele...


ADIM ADIM KARANLIK?..


Konu rejim olunca ona saldırmanın yöntemleri de bilinçli bir stratejiyi egemen kılmaktan geçiyor...


Tuhaf değil mi; muhafazakârlık adı altında aslında gericiliği siyasete egemen kılmaya çalışan AKP, arkasına aldığı tarikat ve cemaatlerle iktidara geldikten sonra işte o dini grupların tabanında büyüyen karşı devrimci çabaları devletin bürokrasisi ile "eğitim"i yıpratarak uygulamaya çalıştı...


Bu karanlık çabalar sırasında neler mi oldu?.. 


İçinde cumhuriyet ve Atatürk geçen her şey yıpratılırken, herşey silinirken Aydınlanma Devrimi'nin tüm kazanımlarını geriye götürecek, devleti kuşatacak "asıl strateji" uygulamaya konuldu; 


"Eğitim"i dönüştürmek ve ne yazık ki çökertmek!..


Hani derler ya, "bir ülkeyi çökertmek istiyorsan önce eğitimine müdahale edeceksin!.." 


 İşte o strateji uygulandı ülkemizde de...


AKP iktidarı döneminde, "Tevhid-i Tedrisat"ın yerle bir edildiği süreçte, bir yandan gerici kadrolaşma bürokrasiyi kıskaca aldı, diğer taraftan da imam hatip furyası ile eğitim sistemi tamamen kuşatıldı, adeta molla-medrese, mürit-militan yapısına zemin hazırlandı...


FETÖ gibi dinci örgütler de işte bu eğitim-bürokrasi, yani molla-medrese yapısı içinde büyütüldü, devlete kafa tutacak hale getirildi...


Evet; "eğitim"deki müfredat ve kadrolaşma tahribatının son 17 yıldaki sonuçlarını konuşmak, tartışmak, ortaya koymak için fazla bilgiye-belgeye gerek yok...


Ülkenin sosyo-politik yapısının yol açtığı toplumsal bunalımların ve travmaların sonuçları bile ne kadar yanlış bir eğitim sisteminin uygulandığını gösteriyor zaten;


Yani gençliği de vuran uyuşturucu salgını, liselere kadar ulaşan sentetik bağımlılık maddeleri, eğitim kurumlarıyla tarikat-cemaat yurtlarındaki taciz-tecavüz vahşetleri, huzuru bozan bireysel silahlanma, TEOG ve ÖSS sınavlarında "sıfır" çekenlerin hezimetleri, cehaletin yol açtığı cinnetler, boşanmalar, velhasıl sosyal yıkımlar...


Ve bunun sonuçlarının geleceğimiz olan gençleri ne hale getirdiğini anlamak için olaya akademik bir açıdan bakmak gerekiyorsa, Türk Eğitim Derneği'nin (TED) yan kuruluşu TEDMEN'in son eğitim raporunda yer alan dehşet verici bilgiler ülkenin geleceği ve toplumun beklentileri açısından ürkütücü nitelikte...


MUHALEFET YIKIMI GÖRÜYOR MU?..


TED'e bağlı TEDMEN'in  "2018 Eğitim Değerlendirme Raporu"nda TEOG'daki çarpıklığın acı sonuçları da var;


2008-2009 eğitim öğretim yılında 508 bin 42 olan açık öğretim lisesine kayıtlı öğrenci sayısı 2017-2018 eğitim öğretim yılında 1 milyon 400 bine ulaşmış...


2018 yılında TEOG puanıyla istediği okula yerleşemeyen ya da imam hatibe gitmek istemeyen 84 bin öğrenci de zorunlu olarak açık öğretim lisesine kayıt yaptırmış...


İmam hatiplerle ilgili bilgiler de AKP nin eğitimi ne hale getirdiğinin çarpıcı sonucu...


Çünkü 2012-2013 eğitim öğretim yılında 1099 olan imam hatip ortaokulu sayısı 2017-2018 eğitim öğretim yılında üçe katlanarak 3 bin 286'ya yükselmiş...


Raporda, eğitim sisteminin çöktüğünü kanıtlayan başka ürkütücü veriler de var...


"Net okullaşma oranları 6-9 yaş grubunda yüzde 98,35, 10-13 yaş grubunda ise yüzde 98,62 olurken, 6-13 yaş aralığında 153 bin 895 çocuk hiçbir okula kayıt yaptırmamış..."


Yani Türkiye, 53 ülke arasında devamsızlığın en yüksek olduğu altıncı ülke konumuna yerleşmiş...


MEB'in bütçesinin yüzde 79'unu personel ve SGK prim giderlerinin oluşturması devletin eğitim-öğretime ne kadar kayıtsız kaldığının işareti ama asıl konu başka;


Türkiye bu karanlıkla, müfredat karmaşasıyla, sürekli değişen yönetmeliklerle, sınav keşkemekeşiyle ve bağnaz eğitim sistemi ile nereye gidecek?..


Uygar dünya Mars'ta yaşam alanları ararken, tarikat-cemaat ideolojisini eğitime enjekte etmeyen çalışan zihniyet cumhuriyeti çağdaş ülkeler seviyesine nasıl çıkartacak?..


İktidar pervasız da, muhalefet bu rezaletleri yeterince izliyor mu, çare aramayı, toplumu uyarmayı ve direnmeyi düşünüyor mu acaba?..


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkiye-nereden-kusatildi-51720yy.htm 

16 Nisan 2019 Salı

"Dava…"


 

 

 

"Dava…"

 

 

 Ahmet Gürsoy





İşte sorunumuz tam da bu. 


Nedir o derseniz söyleyeyim: 


Suçlama, karalama, kabullenmeme ve kesinlikle özeleştiriye açık olmama.



Böyle yapılanmış bir beyinin demokrasiyi taşıması mümkün mü? 



Buradan özgürlükler, fikir farklılıklarına tahammül çıkar mı?



Çıkmıyor zaten.



11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ayda yılda bir kısık sesle ağzını açtı ve İstanbul seçimleriyle ilgili bir açıklama yaptı: 



"Demokrasiye zarar vermeyelim…"



Vay sen misin bunu söyleyen.



Bir anda geçmişin bütün izlerini sildiler.



Hal hatır kalmadı.



İçilmiş bir yudum kahvenin, koklanmış havanın, kısacası geçmişin bütün tatlı hatıralarının hiçbir önemi kalmadı ve üstüne bir sünger çekildi.



"İhanet.."



"Fırıldak"



"Bizi sattı.."



Say sayabildiğiniz kadar. 


Hakaretin biri bin para.



Bu yapılanların adı nedir? 



Buradan nasıl bir zihinle karşı karşıya olduğumuz belli olur mu?



Önce ikinci sorudan başlayalım: Olur.



Bu zihniyet, eleştiriye, hür düşünceye, adaletle hükmetmeye, doğru söze kapalı bir zihniyetin dışa vurumudur.



Adına "dava" dedikleri şey, nasıl bir şey ise, bir kere kabullendin mi artık geriye dönemiyorsun. 



Giriş var çıkış yok.



Girerken mübarek adamsın, çıkarsan (yasağa rağmen) elbette hainsin. 



Velev ki o " dava", bizzat dava adamı denilenler tarafından tersyüz edilmiş, içi boşaltılmış, değerleri çökertilmiş olsa bile, harabeyi dava diye sahiplenip bekleyeceksin.



Sadece beklesen iyi, bir de Abdullah Gül gibi en zirve kadroları arısında yer alsan bile hataları eleştirmeyeceksin. 


Aksi halde "AK Partiye ihanet" etmekten yerin dibine batırılırsın. 


Yemediğin hakaret kalmaz.



Ben merak ediyorum: sizin şu "dava" dediğiniz şeyin bir ahlakı, değerler sistemi, fikir namusu, var mı acaba?



Biriniz çıkıp şunları tek tek bize açıklayın da davranışlarınızın tutarlığını ya da tutarsızlığını anlayabileceğimiz ölçütleri ortaya koyalım ve sizi öyle değerlendirelim.



Mesela İslam ahlakı sizi bağlıyor mu?



Eğer "evet" diyorsanız, doğruluk, dürüstlük, kul hakkına riayet, millet malını koruyup kollama, kamu atamalarında işi hak edene verme (liyakat), temsilde adalet, hukukta adalet, yönetimde adalet hem ilkeleriniz ve hem de yaşam tarzınız olmuş demektir.



Eğer bu söylediklerimize de "evet İslam bizim davamız ve ahlakımızın kaynağı, hayatımızın yol göstericisi" diyorsanız, iddianız da bu ise biz, bugüne kadar yaptıklarınızda İslam'ın hiçbir emaresini neden göremedik?


Bugüne kadar ortaya çıkan manzara şu:


 Sözde davanız İslam, özde davanız kapitalizmin sömürge düzenini kurmak. 


Ve buradan kendinize dünyalık temin etmek.


Başka?



Başta anayasa olmak üzere yemin ettiğiniz bütün sadakat sözlerinizin tersine davranmak.



Toplumu bütünleştirmek yerine ayrıştırıp kutuplaştırmak.



En önemlisi de milleti işsiz, güçsüz aç bırakmak.



Milletin emek gücünü asgari ücret seviyesine küçülterek boğazı tokluğuna çalışmak için iş arayan dev kitleler yaratmak.



Atadan kalan mal varlığını satıp savurmak.



Halkı yabancı sermayeye borçlandırmak.



Milli kazanımları tek tek yok etmek.



"Dava…" Öyle mi?



Buruk bir tebessümle izliyoruz..






https://www.yenicaggazetesi.com.tr/dava-51548yy.htm

17 Mart 2019 Pazar

Siyasetçiler Çıldırmış Olmalı

 

 

 

Siyasetçiler Çıldırmış Olmalı

 

 

Ahmet Salih Erdoğan Erüz

 

 

 

Bilin ki iş çığırından çıktı. 

 

Bu toplum bir patlarsa, bir kapışırsa bir daha asla bir araya gelemez.

 

 

 Bazı siyasetçilerin söz ve tutumlarıyla cesaret verdikleri bilinen insanlık dışı terörün son örneği can yaktı. Yeni Zelanda’da camilere karşı girişilen feci katliamı nefretle kınıyor, yaşamını yitiren Müslümanlara Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa diliyorum.



 

Yerel seçim; demokrasinin gereği, mutat, daha iyi hizmet edecekleri iddiasındakilerin yarışması olmaktan çoktan çıkmıştı. Şimdi çığırından da çıktı. 

 

İç savaş tamtamları çalınıyor. 

 

Kütahya’da il başkanı “Millet ittifakına destek verenler seçimden sonra mahallelerde, sokaklarda gezemeyecekler.” demiş. Asayişten sorumlu bakan: “31 Mart akşamı Cumhur İttifakı’nda bir zafiyet olursa, bunu da Doğu ve Güneydoğu’ya giden bir kardeşiniz olarak söylüyorum; ertesi sabah 1 Nisan’da 6 yaşındaki masum çocukların eline silah vererek kaymakamlık ve valilikleri altüst ederler.” demiş. 

 

 

Kozan’da başkan adayı "İki parti tek parti oldu. Tek partinin adına da Cumhur İttifakı dedik arkadaşlar. Rabbimin izniyle, bu Cumhur İttifakı'yla pazara kadar değil mezara kadar gideceğiz inşallah. Bu düşmanları da bu memlekette yok edene kadar, kanımızın son damlasına kadar mücadele verip Rabbimin izniyle bunların içte ve dışta anasını belleyeceğiz arkadaşlar." demiş. Allah’ın ismiyle ana bellemeyi aynı cümleye sokuşturabilmesi seviyesini gösteriyor. Anacığı için üzüldüm.

 

 

Taraftarlarına silahlanma çağrısı yapanlar, sosyal medyada tabancalı, tüfekli, baltalı, kamalı fotoğraflarını yayımlayanlar. 

 

 

Ormana gömdüklerini çıkarma vaktinin geleceğinden söz edenler. Mafya özentisi tiplerin benzer sözleri tarafları can düşmanı yapıyordu uzun zamandan beri. 

 

 

Seçim kampanyalarıyla bu düşmanlık zirveye çıktı. Taraflardan biri silahlanma çağrılarında bulunurken diğer tarafın da aynı yolu seçmesi ihtimali korkutuyor insanı. Gerçi iki ihtimal de felaket. Birinde taraflardan biri karşı koyamayan diğerini kıtır kıtır kesecek. İkincisinde iki taraf birbirini kırabildiği kadar kıracak, kim daha az kayıp verirse “Pirus zaferi” misali kazanmış sayılacak. Ya taraflardan biri “Erken davranan kazanır.” diye 31 Mart’ı beklemeden hücuma geçerse…

 

 

Bu iç savaş çığırtkanlarından sormak isterim. Ülke nüfusunun yaklaşık yarısı, diğer yarısına muhalif. Kundaktaki bebekleriyle, çoluk çocuk on milyonlarca insanı mı katletmeyi düşünüyorlar? 

 

 

İnşallah sadece siyasete bulaşan birkaç yüz bin kişiyi fişlemişlerdir, onları katletmekle yetinirler(!) O zaman da ülkede kalanların bir arada yaşama imkânı, isteği, azmi kalkmamış demektir; ama o kadar sıkıntıya da eyvallah mı, derler?

 

 

Zaman zaman türlü hile yolları bulunuyor ancak, seçimde oyların gizli olması, oy sayımının açık yapılması gerekiyor. Kütahya İl Başkanı vatandaşın gizli olarak verdiği oyun kime gittiğini nasıl bilip seçimden sonra muhalif oy kullananları sokağa bırakmayacak? Bir yolunu bulmuştur, fişleme yapmıştır belki de.

 

Bir ülkede birlik ve beraberlik varsa her türlü beka sorununun üstesinden gelinir. Milletimiz, başta Kurtuluş Savaşı’nda olmak üzere defalarca ağır beka sorunlarıyla karşılaşmış ve bunları birlik, beraberlik, dayanışma içinde aşmıştır. 

 

Ülkede birlik beraberliğin bozulmuş olması ise bizzat en ağır beka sorununu oluşturur. Sorun yaratacak düşmana, dış güce filan hiç ihtiyaç kalmaz.

 

Siyasetçilerimiz, uzun zamandan beri milleti birbirine düşman kamplara bölmeye çalışmaktadırlar. 

 

 Soydaşlarına karşı empatinin, hoşgörünün, insafın, merhametin yerini kin, öfke, ön yargı, acımasızlık almakta; ülkeyi beka sorunuyla yüz yüze getirdiklerini kabul etmemektedirler.



Hangi aşamadayız tam belirlemek mümkün değil, ancak bir sonraki aşama birbirimizin felaketlerine sevinme alçaklığı olacak. “Filanca feci bir kazada hayatını kaybetmiş. Ohh, şıngır da şıngır! Filan ilde deprem olmuş, yüz binden fazla ölü var. Ohh, şıngır da şıngır, orada oyların %74’ü filan ittifaka çıkıyordu, inşallah ölü sayısı birkaç yüz bine çıkar!” 

 

Bu kadar alçalabilir miyiz? Görüntü olur, diyor. 

 

Bu yüzden herkes aklını başına almalı, siyasetçilerin düşmanca sözlerine kapılmamalı, siyasete mesafeli olmalı, militanlaşmamalı. 

 

Kendi aklımızı ve fikrimizi kullanarak oyumuzu verdiğimiz an bizim için görevin bittiğini bilmeli; eşimiz dostumuz, konumuz komşumuz herkesle huzur içinde yaşamaya devam etmeliyiz.



Kimse milletin fıtratına, özüne, seciyesine güvenmesin; “Siyaset gereği topluma düşmanlık tohumları ekelim, gerektiğinde bir iki kardeşlik nutkuyla ortalığı toparlarız.” demesin.

 

 Bilin ki iş çığırından çıktı. Bu toplum bir patlarsa, bir kapışırsa bir daha asla bir araya gelemez.


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ahmet-salih-erdogan-eruz/siyasetciler-cildirmis-olmali-441456m.html

3 Mart 2019 Pazar

İşte Size Beka Sorunu!.. ‎


 

 

İşte Size Beka Sorunu!.. ‎

 

 

Hüseyin Yeğin



Toplumu kesin çizgilerle ayrıştırmanın,
Kendilerinden yana olmayanların ülkeye İHANET ettiğinin,
Kurdukları ittifakın dışında kurulan ittifakın ZİLLET ittifakı olduğunun,
Açıklanması hiç bu denli söz ve yazıya dökülmemişti.

 



Din sömürüsünün.
Dinden yana görünüp de din düşmanlığının.
İslamiyet ilke ve değerlerine saldırmanın.
Allah'la aldatmanın.
Örnekleri, hiç bu denli birbiri ardına sökün edercesine söz ve yazıya dökülmemişti.

 



Olağanüstü bir şeyler olmalı.
İyi gitmeyen, yoluna koyamadıkları.
Bununla birlikte büyük bir tehlike içinde olmalılar.
Başa çıkamadıkları, korkudan şaşırıp kaldıkları!..

 



İktidarın yaptığı işler kötüye gittikçe.
Birileri: "İşin ehli gelsin otursun!" demedikçe.
Üst üste yığılan yalanlardan yapılacaktır kale duvarları.
Kodamanların kârları.
Dökülmedikçe cüzdanlardan.
Cıyak cıyak ötüp duracaktır canlar cananlar, her an her saniye içi yanıp duranlar.

 



Amacımız, yer yer her yanda dağınık hâlde bulunan karabasanları toplayıp önünüze getirmek değil.
Hortlak görmüş gibi pusanların görüntülerini yansıtmak da değil.
Uydurma, kaydırma ve dürtüklemelerle yahut kopyalayıp yapıştırmalarla ortalıkta bunalım yaratmak hiç değil…
Ama ülkenin kötüye gidişini.
Din düşmanının karanlıktaki işini.
Mezarda yatanların dirilişini.
İktidarın bunalıp da işleri yokuşa sürüşünü.
Demokrasinin katledilişini.
Elbette anlatacağız.

 



Yurtiçinde işler:
Karmakarışık hesapların sayısız toplamını bilemeyecek kadar düzensiz.
Yurtdışında ise:
Her şey zaten anlamsız ve dengesiz…
Esen rüzgârın günlük değişimleri ülkemizin geleceğini yapılandıracak görüntüden hayli uzak.




 



Türkiye'nin her geçen gün çehresi biraz daha değişiyor.
Uygarlığın, bilimin ve insan olarak ihtiyaçlarımızın gösterdiği yönde değil bu değişimler!..





 


Ne varsa görünen, hep birlikte gayya kuyusuna doğru açılmışlar, saçılmışlar!.. Sergilenenler kötü gidişin sevimsiz bir ikizi…
Anlamsız ve dengesiz bir arayışla eşleştirmek istedikleri gelecek hepimize zarar verecek.
 



Bataklığın içinde yol aldığımızı söyleyenler yanılgı içinde değiller…
 



Masum ve mağdurların sayısını artırdıkça siyaset ortamı, kabulleri zorlayacak ölçüde değişimden değişime yol alınacaktır.
Çevremizde dönüp duran bunca olumsuzluk ve sorumsuzluğun kaynağı nedir?
Yılgınlık mı, yorgunluk mu?
Hani kendilerinin ad taktıkları: Metal yorgunluğu mu?
Adına ne derseniz deyiniz, hepsinde ortak olan ve dışa yansıyan; ürkmüş bir atın korkuyla büyüyen gözlerindeki çaresizlik var.

 



Siyasetin odağında çöreklenenler sağduyudan kaçarcasına hareket ettikçe, sanki bilinmeyen bulaşıcı bir hastalık bedenleri sarıp sarmalıyor. Acımasız ve insafsız bir hızla yayılan bu hastalık aklın egemenliğini eline alıp yerini korkuya bırakıyor.
Yönetim erkinin ellerinden kayıp gideceği endişesi ve evhamı, kafatasını çatlatacak ağrılara sebep oluyor.



 



Yerel seçimler için partiler adaylarını belirledi. İttifaklar kuruldu.
Ama tahammülsüzlük had safhada!..
Adaylar benzeri görülmemiş bir hızın eşliğinde kaygı verici bir gidişe doğru sürükleniyor ve rakiplerini yerin dibine batırmaktan zevk alıyorlar. 




Kimin ne yapacağı belli değil!..
Hemen her güç kullanılıyor!..
İnsanca olmayan, dostça sayılmayan, anlaşmalarla bağdaşmayan acayip bir tuhaflık var.
Sapmalar alabildiğine…
Karın ağrıtırcasına bir kör dövüşü var…





 



Alabildiğine din sömürüsü devrede.
Öyle ki korkulu, öyle ki iğrenç, yanlış ve sapkın…
Demokrasinin vazgeçilmezleri, saptırılmış dini değerlerin ayakları altına alınıyor.
Yalanlar, uydurmalar, aldatmalar ve yine yalanlar.
Yalanlar girilmeyen köşe bucaklara bile girip çıkıyor…




 



Sayın Cumhurbaşkanı kanaat önderlerini topluyor. Anlatılanlara bakın:

“Bizi davet ettiler. Neden çağrıldığımızı bilmiyorduk. Gittiğimizde Cumhurbaşkanının misafiri olduğumuzu söylediler.
Bir çok alim, kanaat önderi, medrese hocaları, şeyhler ve aşiret liderleri gelmişti.”

 



Ötede Süleymancılar Cemaati: 

Cemaat lideri Alihan Kuriş'in uhrevi güçlere sahip olduğunu anlatıp Kur'an-ı Kerim'den ayet örnekleri vererek: "Kıyamet Günü Sırat Köprüsü'nün ancak Cemaat Lideri Alihan Kuriş ile birlikte geçilebileceğini," söylüyorlar. Cemaat liderleriyle birlikte geçebilmek için de "Onun emirlerine uymanın ön şart olduğunu," anlatıyorlar.

 


Daha ötede Cumhur İttifakı'nın Kula Belediye Başkan adayı MHP’li Hüseyin Tosun Millet İttifakını kastederek:
"Bu ittifaka atılacak oyların haram olacağını söyler."

 


Biraz daha ötede sarıklı ve cübbeli din düşmanının biri:
BU SEÇİMLER İSLAM'LA KÜFRÜN SAVAŞIDIR. Bu seçimde İslam’ın galip çıkmasını nasip eyle yarabbi, kâfir güruhuna fırsat verme. Bunlara bir başkanlık, bir muhtarlık dahi ihsan eyleme yarabbi.” diye yırtınır durur.


 


Bu gidiş ülkemizin bilinmezliğe doğru yol almasıdır.
Bu gidiş; dinimize iftiralar atılarak, Allah'la aldatmanın görülmemiş örneklerini sergileyerek dinimize, demokrasiye ve ülkemizin geleceğine vurulan ağır darbelerdir.
 



İşlerine geldiği zaman ikide bir BEKA SORUNUNDAN söz edenler. 



 

 İşte size BEKA SORUNU!.. 



 

Bu ülkeye sevdalı iseniz:
 


Din sömürüsüne, yalanlara, iftiralara, hırsızlıklara ve Allah'la aldatmalara karşı mücadele ediniz. 



http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/huseyin-yegin/iste-size-beka-sorunu-441409m.html 

26 Kasım 2018 Pazartesi

Ülken için savaşır mısın?


 

 

Ülken için savaşır mısın?

 

Arslan Bulut



Amerikan araştırma şirketi Gallup, iki yıl önce dünya milletlerinin "ülkesi için savaşma iradesi"ni ölçmek üzere dünya çapında bir anket yapmıştı.

63 ülkede yapılan ankete göre listenin başında yüzde 94'le Fas bulunuyordu. Avrupa'da yüzde 74 ile Finlandiya birinci, Türkiye yüzde 73 ile 12'nci sırada çıkmıştı.

"Ülkem için savaşırım" diyenlerin oranı İngiltere'de yüzde 18, Fransa'da yüzde 29, İspanya'da yüzde 21, Rusya'da yüzde 59, Yunanistan'da yüzde 54, Hindistan'da yüzde75, Çin'de yüzde 71, ABD'de yüzde 44 çıkmıştı.

Türkiye'de oranın daha yüksek çıkması beklendirdi. 

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında böyle bir anket yapılmış olsaydı, bu oran Türkiye'de yüzde 99 çıkabilirdi. 

O günlerde yurdun her köşesinde gençler, askerlik şubelerine hücum etmiş ve savaşa gitmek istediğini söylemişti.

Peki aradan geçen yılar içinde ülke halkı için değişen nedir?

Türkiye'de 1974'ten sonra ortak paydalara sistematik bir saldırı başlatıldı. 

Buna karşılık toplumu ayrıştıran ne varsa önce siyasiler, sonra medya tarafından teşvik edildi veya kışkırtıldı.

Bu operasyon matematik kurallarına göre yapıldı! 

En küçük ortak katlar yıpratıldı, en büyük ortak bölenler beslendi. 

Son 16 yıl içinde siyasi iktidarın beslediği odaklar, Atatürk, cumhuriyet, laiklik, Türk kimliği, üzerinde sürekli olarak yıpratma faaliyetinde bulundu.

Sonuçta "ülkem için savaşırım" diyenlerin oranı düşmeye başladı.

Bu konuya neden girdim. 

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bir söyleşide "Andımızı kaldırırsanız vatan ve millet sevgisini nasıl öğreteceksiniz? 

Sorun oradan çıkıyor. 

Ant okutmak, bir noktada, çocuğun kafasına vatan ve millet sevgisini ilkokulda koymaya uğraşmak demektir." dedi de onun için...

Türkiye Türk tarihinin hakkından gelmek isteyenlerle birlikte aynı zihniyete sahip bir kadro tarafından yönetiliyor, "AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk" diyorlar, cumhuriyet dönemini reklam arası olarak görüyorlar da onun için…
 
Peki hedeflerine ulaşabilirler mi? Veya ulaştılar da toplum mu farkında değil?

Aslında toplumun en küçük ortak katlarını bulup yine kendi toplumuna hitap etmek, en büyük ortak bölenleri bulup Türk Milleti'nin bağışıklık sistemini çökertmeye çalışmaktan daha kolaydır. 

Çünkü millet, ayrıştıranı değil, birleştireni takdir eder. 

Fakat milleti ayrıştıranlar, bu işi din kisvesi altında yaptığı için bugüne kadar mesafe aldı.

Türkiye'de temel sorun, aslen Türk olmadığı halde Müslümanlık ortak paydasına sığınarak ve İslam'ı etnik ırkçılığa dayalı hedeflerinin maskesi olarak kullanıp her türlü ideolojik kalıba giren, böylece, bütün fikirleri içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürükleyen nesillerden kaynaklanmaktadır.  

Bunların sayısı bellidir ama etkinlikleri, örgütsüz Türk Milleti'nden daha fazladır!

Oysa Türkiye'yi kuran irade olan Türk Milliyetçiliği, "Türklük" deyince, bütün Türkiye halkını kastetmektedir. 

Türkçülük hepsi içindir. 

Zaten, Balkanlar ve Kafkaslar'dan gelenlerin içinde ırken Türk olan büyük çoğunluğun dışında, Hıristiyanlar tarafından katledilmekte oldukları ve Türk sayıldıkları için Türkiye'ye sığınanlar da vardır. Onları Türklüğe bağlayan bağ, sadece vatandaşlık bağı değil, kaderdir!

Millet, Atatürk'ün belirttiği gibi, müşterek varlığını devam ettirmek için Türk milliyeti bağıyla fertlerini toplamışsa, veya "Türk duygusunu yüksek tutarak" milli mücadele verebilmişse, "milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle beslemek " ve bunu "milli ülkümüz" kabul etmek yerine, milli kimliği etnik bir unsur veya "etnik unsurların vatandaş olarak toplanması" derecesine düşürerek milli kimliğe darbe vurmakla ulaşılacak sonuç, milli birliğin dağıtılması, Türkiye'nin Türk vatanı olmaktan çıkarılmasıdır!

Bu da düpedüz vatana ihanettir.

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/ulken-icin-savasir-misin-49773yy.htm