ihanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ihanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2019 Salı

"Dava…"


 

 

 

"Dava…"

 

 

 Ahmet Gürsoy





İşte sorunumuz tam da bu. 


Nedir o derseniz söyleyeyim: 


Suçlama, karalama, kabullenmeme ve kesinlikle özeleştiriye açık olmama.



Böyle yapılanmış bir beyinin demokrasiyi taşıması mümkün mü? 



Buradan özgürlükler, fikir farklılıklarına tahammül çıkar mı?



Çıkmıyor zaten.



11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ayda yılda bir kısık sesle ağzını açtı ve İstanbul seçimleriyle ilgili bir açıklama yaptı: 



"Demokrasiye zarar vermeyelim…"



Vay sen misin bunu söyleyen.



Bir anda geçmişin bütün izlerini sildiler.



Hal hatır kalmadı.



İçilmiş bir yudum kahvenin, koklanmış havanın, kısacası geçmişin bütün tatlı hatıralarının hiçbir önemi kalmadı ve üstüne bir sünger çekildi.



"İhanet.."



"Fırıldak"



"Bizi sattı.."



Say sayabildiğiniz kadar. 


Hakaretin biri bin para.



Bu yapılanların adı nedir? 



Buradan nasıl bir zihinle karşı karşıya olduğumuz belli olur mu?



Önce ikinci sorudan başlayalım: Olur.



Bu zihniyet, eleştiriye, hür düşünceye, adaletle hükmetmeye, doğru söze kapalı bir zihniyetin dışa vurumudur.



Adına "dava" dedikleri şey, nasıl bir şey ise, bir kere kabullendin mi artık geriye dönemiyorsun. 



Giriş var çıkış yok.



Girerken mübarek adamsın, çıkarsan (yasağa rağmen) elbette hainsin. 



Velev ki o " dava", bizzat dava adamı denilenler tarafından tersyüz edilmiş, içi boşaltılmış, değerleri çökertilmiş olsa bile, harabeyi dava diye sahiplenip bekleyeceksin.



Sadece beklesen iyi, bir de Abdullah Gül gibi en zirve kadroları arısında yer alsan bile hataları eleştirmeyeceksin. 


Aksi halde "AK Partiye ihanet" etmekten yerin dibine batırılırsın. 


Yemediğin hakaret kalmaz.



Ben merak ediyorum: sizin şu "dava" dediğiniz şeyin bir ahlakı, değerler sistemi, fikir namusu, var mı acaba?



Biriniz çıkıp şunları tek tek bize açıklayın da davranışlarınızın tutarlığını ya da tutarsızlığını anlayabileceğimiz ölçütleri ortaya koyalım ve sizi öyle değerlendirelim.



Mesela İslam ahlakı sizi bağlıyor mu?



Eğer "evet" diyorsanız, doğruluk, dürüstlük, kul hakkına riayet, millet malını koruyup kollama, kamu atamalarında işi hak edene verme (liyakat), temsilde adalet, hukukta adalet, yönetimde adalet hem ilkeleriniz ve hem de yaşam tarzınız olmuş demektir.



Eğer bu söylediklerimize de "evet İslam bizim davamız ve ahlakımızın kaynağı, hayatımızın yol göstericisi" diyorsanız, iddianız da bu ise biz, bugüne kadar yaptıklarınızda İslam'ın hiçbir emaresini neden göremedik?


Bugüne kadar ortaya çıkan manzara şu:


 Sözde davanız İslam, özde davanız kapitalizmin sömürge düzenini kurmak. 


Ve buradan kendinize dünyalık temin etmek.


Başka?



Başta anayasa olmak üzere yemin ettiğiniz bütün sadakat sözlerinizin tersine davranmak.



Toplumu bütünleştirmek yerine ayrıştırıp kutuplaştırmak.



En önemlisi de milleti işsiz, güçsüz aç bırakmak.



Milletin emek gücünü asgari ücret seviyesine küçülterek boğazı tokluğuna çalışmak için iş arayan dev kitleler yaratmak.



Atadan kalan mal varlığını satıp savurmak.



Halkı yabancı sermayeye borçlandırmak.



Milli kazanımları tek tek yok etmek.



"Dava…" Öyle mi?



Buruk bir tebessümle izliyoruz..






https://www.yenicaggazetesi.com.tr/dava-51548yy.htm

25 Kasım 2018 Pazar

YAMA




YAMA


Ali Bademci 
 

Siyasette yama bizim demokrasi tarihimizin  sıkça başvurulan  olgularından biridir. 

Yani partiler, düşünceler hattâ ideolojiler arasında işbirliği! Bir zamanlar bu işe “Cepheleşme” dediler ama  şimdilerde tamamen  normal karşılanmaya başlandı; üstüne üstlük  genel seçimlerde bu işe yasal düzenleme de getirildi! 

Aslında  partiler arası işbirliği büyük ortağın canına can katarken  küçük ortağın  siyasi parti olma özelliği ve düşüncesini tamamen ortadan kaldırmaktadır. 

Gerçi biz ülkücüler 12 Eylül darbesinde “Devleti ele geçirmek” iddiası ile yargılandık ve hırpalandık ama siyasi parti ve düşüncelerin yegâne amacı iktidara gelmektir. Bu amacı tehir eden hareket siyasi hareket olmaktan çıkar.

Liderimiz Devlet Bahçeli, Meral Akşener hareketi ile bilerek ve tasarlayarak  MHP’nin İP’yi  doğurmasını sağladı ve bu konuda da  iktidardan bir hayli kıyak gördü. Ne oldu, Akşener önderliği  partileşti ve genel seçimlerde barajı aşamadıysa da   baba mekanı kadar oy  aldı, hatta pilot  bölgelerde  onu geçti! 

Akşener  CHP’den  jest görmüş olsa da geçtiğimiz seçimlerde   MHP’nin AKP  kadar işbirliğine  sarılmadı ve hiç de fena olmayan bir sonuç  aldı! 

Doğru söylediğimiz ve doğru tahliller yaptığımız için bazı kardeşlerimiz bizim İP’li olduğumuz şeklinde mesaj atıyorlar! 

Bu husus tamamen bühtan, hatta gıybettir! Çünkü hiç kimse böyle bir şey gösteremez, tarafımızdan benzer tenkitler İP için de yapılmıştır, bakabilirsiniz!

Genel seçimlerde MHP’nin  “Bekaa” meselesini öne sürerek AKP’ye yapışması bir cin oyunu idi. 

 İki taraf da kârlı çıktı, MHP güç bela barajı aşarken, AKP potansiyel gücü olan bir muhalefeti pasifleştirdi  ve iktidar sloganlarını bile ortadan kaldırdı. 

Şimdi MHP’nin iktidar söylemleri yok, evvelce söylenmiş ve doğruluğu hâlâ geçerli olan “Küçük olsun da bizim olsun” işte bu kadar! O sebeble siyasetten geçinen  birkaç   küçük grup partiye sıkıca yapışmaya devam ediyor!

 Geniş kitleler evvelce AKP’ye kayarken şimdi HDP hariç bütün partilerde var! Bunları kim bir araya getirebilir? Yazar, çizer, bilim adamı dersen yok, büyük masrafla yayına başlayan gazetenin okuyucusu, TV’in  MHP Genel Merkezi’nden başka izleyicisi yok!


Bahçeli  sırf paçayı kurtarmak için “Cumhur İttifakı”nı  mahalli seçimlerde de  devam ettirmek istedi!  Hatta bunun için AKP’ye  Ankara ve İstanbul’dan aday çıkarmamak  gibi  kuvvetli jestler de yaptı! Halbuki kendisinden böyle bir şey isteyen yoktu!

 Anlayacağınız kuru yiğitlik yaptı da, Erdoğan cinliği gördü ve “Herkes kendi yoluna” diyerek  son noktayı koydu. Bu durumda hemen yiğitleşen Genel Başkanımız “İttifak beklentileri bitmiştir ve her yerde aday çıkaracağız.” diye oyuncak bir rest çekti! 

Elbette karşınızda çocuk yok; durumu gerçekten akıl ile hareket eden AKP  yönetimi anladı!

Ne oldu, iki tarafta  hesap ve kitaba başladı; çünkü CHP-HDP ortaklığına   ülkücülerin yarısı olan İP destek verirse  AKP açısından durum kötü! MHP ise AKP’siz  bırakın Büyükşehir ve İl Belediyelerini  ilçelerde bile seçim kazanamaz. 

Çünkü son birkaç yıllık MHP siyaseti tamamen AKP’ye endekslidir, denemeden genel seçimlerde başarılı sonuç alınmış, kamu oyunda  en azından kendini korur  imajını kaybetmemiştir. 

Bahçeli adam gibi siyaset yapan  arkadaşlarını görevden çekti ve konuşmalarını yasakladı.  

Buna karşılık AKP’ye  “Zeytin Dalı” kabilinden  sinirli gülücükler gönderdi. Bugün iki lider  tekrar  bir masada buluşacaklar!

Bahçeli ne istiyor; elbette Genel Seçimlerde olduğu gibi zevahiri kurtarıyor görünmek! 

Bunun için ülkücüler yerine iktidardan yardım istiyor ve adeta yalvarıyor; çünkü resti AKP tarafından görüldü!  

Bir numarası da yok! Bahçeli’nin yegâne amacı üç büyükşehiri muhafaza etmek, şöyle birkaç da il belediyesi almak! Ne olursa bin bereket! Peki bunu sadece ortaklık ile çözebilir misiniz? 

Seçmen parya ve köle mi? Elbette değil! Bu belediyelerin  son beş yılda yaptıkları icraat ne durumda! Aslında  meşrebinde yoksa  Belediyeleri bozan Ankara avanesi! Mersin ve Manisa’da bu kadar tahribata  başkanlar tarafından müsaade edilmedi; ama yine halk her şeyi biliyor! 

Adana berbat  adrese teslim ihale oyunları, kamu  tapularının devri, var yok her şeyin satışı, yapılan pahalı ihalelerle  gelecek 50 yılın ipoteklenmesi!

Biz ülkücüler hiçbir şeyi değiştiremeyiz, böyle gelmiş böyle gider! 

Belediyelere  gözcü olarak getirilen Ankara  işbilirleri her şeyi kendi mecrasına oturtur! 

Öyle ya adam  zimmetten 5 yıla mahkum olur da yine  aday yaparız! 

Hayırlı olsun, bizlere de elveda MHP! Burhanettin Kocamaz gibi, çare yoksa ne yapalım? 

Demediler mi “Herkes kendi yoluna”, elbette ülkücüler de kendi yoluna! 

MHP ağlamayan analarla yola devam ettikten sonra  mutlaka  kız ya davulcuya veyahut da zurnacıya varacak.

Esen kalın.


http://www.ulkucukadro.com/2018/11/yama/ 

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Dindar Nesil Yetiştireceğiz Diye

 

Dindar Nesil Yetiştireceğiz Diye

 

Nazım Peker

 

“Dindar nesil yetiştireceğiz” slogan ve amacıyla, eğitim hayatımız bombalanmaktadır. Ülke aydınlarını, biz ana-babaları kahreden bu tabloyu, bizi yöneten beyler görmüyor mu?

 Türkiye, dünyanın en genç nüfusuna sahip ve biz bununla övünüyoruz. Övünmekte haklıyız da; “Biz bu gençlere ne veririz? Bu genç nüfusla nereye varmak istiyoruz?” demenin hesabını yaptık mı acaba?
        
Cumhuriyet bu soruların cevabına hazırdı. Atatürk, ülke gençliğinin sağlam karakter, yüksek ahlâk, sağlam bir ruh, sorumluluk duygusu, vicdan sahibi ve sağlam bir fizik yapısına sahip olmasını amaçlamıştı. 

 Cumhuriyet, laik sistemi temel prensip olarak kabul etti. Eğitimde birlik sağlandı. Liseye kadar olan öğrenciler için “izci kampları” kurdu. Gençler, ormanlık alanlarda spor yaparak eğitildi, böylece hem hayata hem de azda olsa askerlik yaşamına hazır oluyorlardı.
        
Üniversiteli gençler için ayrı şeyler düşünülmüş, ayrı önlemler alınmıştı. Sakarya Savaşı’nın en zorlu anında, Birinci maarif şurasını toplamış ve “Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Beyan ve direktifiyle gençleri; öğretmenlere, gönül huzuru ile teslim etmişti Atatürk.
        
Cumhuriyet, Öğretmen Okulları’na ayrı bir önem verdi. Çok değerli kadrolara teslim edilen Öğretmen okullarıyla donanımlı ve kültürlü öğretmenler yetiştirildi. 

Çünkü Gazi Paşa biliyordu ki; “Bir ülkenin değeri, öğretmenine verdiği değerle eş anlamlıydı.”
         

Günümüzde her türlü kötülük, ahlaksızlık, onursuzluk, döneklik, seviyesizlik, karaktersizlik ve çıkarcılığın teslim aldığı siyaset, ne yazık ki topluma hiçbir yüksek değeri ilham edemiyor, veremiyor.

 Ülkede ne yazık ki adam yetiştirme sancısı var. Okullarda başarısız dersten sınıfta kalma yok. Matematik ders notunu yüz üzerinden otuz alıp geçiyorsun, edebiyat öyle. Fizik, biyoloji, felsefe ha keza!.. Bütün derslerden yüz üzerinden kaç alırsan al sınıfı geçiyorsun. Tersinden alırsak; ister öğren ister öğrenme her koşulda bir üst sınıftasın.
        
Türk çocuklarına hiçbir şey öğretmeden sınıf atlatmak, öğrenmeden mezun etmek hangi aklın eseridir ve kime nasıl bir hizmettir? İktidar mensuplarının: “ 16 yılda Türkiye’yi uçurduk” övünmeleriyle yetiştirilen bu kanadı kolu kırık kuşlar ne olacak, nereye gidecekler?
        
Matematik, Türkçe, Felsefe, Biyoloji, Fizik, Kimya öğrenmemiş bu yavrular hayatın hangi dalına konabilecekler? Hiç düşünüldü mü?
        
Geçen sene mezun olan 900 binden fazla öğrenci, üniversite sınavlarında resmen nal topladı, döküldü. Lise bitirmiş gençler; Türkçe 40 sorudan ancak 19.31’ini, 40 Fen sorusundan ancak 3’nü, 40 matematik sorusundan ancak 7.9’una cevap verebilmişlerdir.
        
Sonuç  tam bir felaket: 7.9 şiddetinde bir deprem etkisi!..

Üniversite hocaları durumdan umutsuz.”Öğrenci kalitesi o kadar düştü ki ders anlatamıyoruz, zira anlamıyorlar. Bırakın anlamayı; doğru dürüst Türkçe bir cümle bile kuramıyorlar” dertlenmesindeler.
         

Gerçekten “eğitimi tümüyle yok ederek nereye varmak istiyorsunuz?” sorusunu sormak hakkımız değil mi? Ne yapmak istemektesiniz?
        
Dindar nesil yetiştireceğiz” slogan ve amacıyla, eğitim hayatımız bombalanmaktadır. Ülke aydınlarını, biz ana-babaları kahreden bu tabloyu, bizi yöneten beyler görmüyor mu?
         

Son yayınlanan OECD istatistikleri, eğitim karnemizdeki zayıfların, Türkiye’nin kalkınmasının önündeki en büyük engel olduğunu göstermekte. PISA verilerinde hiçbir alanda ilk 40 ülke arasında yoğuz. Yaratıcılık ve problem yetisinde, ileri seviyede bu yetiye sahip gençlerimizin oranı sadece % 2.2 iken OECD ortalaması: 11.4 dür. Japonya’da bu yeteneğe sahip gençlerin oranı: % 28 dir.
        
Başımızı iki elimizin arasına alıp düşünmeyecek miyiz?
        
Yeni nesil için eğitim sistemimizi, ÇAĞDAŞ ÇİZGİYE çekmeyecek miyiz? Yoksa “Biz OECD ortalaması ile mi okuduk” mantığına sarılacağız?
        
Türk gençliğine 21. Yy becerileri kazandırıp, fikri olanlara teşvik sunacak bir sitemi kurmak ve ülke gençliğini 2023 de ilk 10 arasına katmak zorundayız.
        
Eğer ülkemizi 2023’de kalkınmış ülkeler seviyesine taşımak istiyorsak; Türk eğitim sistemini hurafelerden, nakilci ve biatçı anlayıştan kurtararak yeniden ÇAĞDAŞ şekilde kurmak zorundayız.
         

Esen kalınız.

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/nazim-peker/dindar-nesil-yetistirecegiz-diye-440486m.html 

20 Nisan 2018 Cuma

Türkiye içeriden ele geçirilmiştir!




Türkiye içeriden ele geçirilmiştir! 

Arslan Bulut

Bakınız Makyavel ne demiş Türkler hakkında:

-Türkleri dışarıdan işgal etmeye kalkmayın, yenemezsiniz. Amma bir kere içeriden ele geçirdiniz mi herşeyi kabul ettirebilirsiniz!

Prof. Dr. Mustafa Erkal, mevcut durumu ve özellikle iç tehditleri anlatırken, "Türkiye, küresel güçler ve çevre ülkelerden kaynaklanan dış tehditlerle karşı karşıyadır. 

İçeride ise cumhuriyete ve rejime karşı ırkçı-bölücü, radikal dinci, aşırı sol terörcü, batıcı-teslimiyetçi tehdit unsurları vardır. TÜSİAD raporu, Türkiye'nin devlet şeklini değiştirmek için bir başlangıçtır. TÜSİAD, yeni azınlıklar oluşturma peşindedir. 

Mozaik ve çok kültürlülük iddialarının hedefi, Anadolu'dan Türk damgasını silmektir. Türkiye'nin asıl sorunu iç ihanettir" diyordu.

Kemal Derviş, "Benim gönlümdeki, Türk parası yerine EURO'nun kullanılmasıdır" diyor. Ahmet Necdet Sezer, egemenlik paylaşımı da dahil olmak üzere birçok düzenlemenin gözden geçirileceğini söylüyordu.

İstanbul Barosu, Alman Heinrich Böll Vakfı ve İngiltere Başkonsolosluğu'nun katkılarıyla, İstanbul'da azınlık hakları sempozyumu düzenliyordu.

"Orta İsrail" denilen Kuzey Irak'ta ABD destekli sözde Kürt devleti ilan edilmek istenirken ve Türkiye bunu savaş sebebi sayacağını açıklamışken, bölgeden dönen bir Türk uçağı, kumanda sistemi çökertilerek düşürülüyordu.

Bu sırada Türkiye'nin gündeminde Kürtçe eğitim, Kürtçe televizyon, azınlık hakları, Manavgat'ın İsrail'e, bor rezervleri ve Türk Telekom'un dünya elitine teslim edilmesi, esnaf bitirildikten sonra sıra köylüye geldiği için buğday, tütün ve şeker pancarı üreticisine yönelik, "15 gün içinde 15 yasa çıkaracaksınız" baskısı vardı.

Hükümette ise yolsuzlukla mücadele eden İçişleri Bakanı, Gümüşsuyu çetesine kadar ulaştığı için görevden alınıyordu.
Makyavel'in Türkler için söyledikleri gerçekleşmiş ve Türkiye içerden ele geçirilmiş olmasa, bu yasa ve uygulamalar gündeme getirilebilir miydi?

Bugün de hattı savunma dönemi bitmiştir, sathı savunma dönemi başlamıştır. O satıh bütün vatan olduğu gibi, dildir, ekonomidir, iş dünyasıdır, kültürdür, siyasettir, medyadır, tarım ve maden alanlarıdır ve hepsinden önemlisi Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. 

Halk, hipnotizmayla uyutulan milletvekillerini ve iş korkusu içindeki gazetecileri silkeleyip uyandırmalıdır!

Asıl savunma, Türk kimliği taşıdıkları halde, yabancı istihbarat servisleri tarafından yetiştirilip önemli makamlara getirildikten sonra Türkiye aleyhine çalışan kozaları, gerçek kimlikleriyle ortaya çıkarmaktır!

Türk Milleti'nin kozaların ihanetlerini öğrendiği gün, iç tehdit sona erecektir. Makyavel'in söylediği gibi, dış tehditler Türk Milleti'ne vız gelir... " (11 Haziran 2001, Arslan Bulut, Kurultay gazetesi)

Yukarıdaki yazı, 17 yıl önce daha henüz AKP kurulmamışken yazılmıştır. 

AKP ise CFR'den gönderilen gizli belgeyi parti programı haline getirerek 14 Ağustos 2001'de kuruldu

Dünyayı yönetmeye soyunmuş elit, milli devletleri parçalamak istiyordu. Bunun için şehirleşme adı altında eski Yunan tarzı şehir devletleri modelini gündeme getiriyorlardı. Tayyip Erdoğan'a söylenen de bu politikaya uyması halinde, destek göreceğiydi... 

Türkiye'nin şehir devletlerine ayrılması planı, Ak Parti Programına hemen hemen aynı ifadelerle geçirilmişti.

AKP, 15 yıllık iktidarında, tıpkı uyuşturucusu bağımlısı gibi iktidara ekonomik olarak bağımlı bir kitle oluşturdu.

 ABD'nin kullandığı FETÖ ile birlikte Türk ordusuna operasyon yaptı ama bunlar yetmediği için nüfus kayıtlarında 2.5 milyon ölüyü yaşıyor göstererek, en kuvvetli rakibini seçime sokmayarak, olağanüstü hal yetkilerini de kullanarak Türkiye'nin rejimini yangından mal kaçırır gibi değiştirmek istiyor.

Sıradan bir seçim kampanyası ile bu rejim değişikliği durdurulamaz.


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkiye-iceriden-ele-gecirilmistir-47114yy.htm

6 Mart 2018 Salı

Şeker Fabrikalarını Özelleştirme İhaneti!

 

Şeker Fabrikalarını Özelleştirme İhaneti!

 

Özcan Yeniçeri

 

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle Türk halkı dünyanın en pahalı şekerini tüketen bir ülke haline gelecektir.

 Şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle Türkiye, şeker ihraç eden ülke olmaktan çıkıp şeker ithal eden ülke haline gelecektir.

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi özünde halkın sağlığı dahil birçok insani/milli/ahlaki değerin haraç mezat pazara sunulmasıdır.

Kentlerin sürükleyici sektörü konumundaki fabrikalar satıldığında başta halk sağlığı olmak üzere ekonomik ve sosyal birçok değer de satılmış olacaktır.

Faaliyet gösterdiği kentin lokomotifi konumundaki bu fabrikaların satışından pancar ekicisi, çalışan işçi, yöre halkı, esnaf, hayvancılık yapanlar, taşımacılık işiyle uğraşanlar doğrudan etkilenecektir.

Dahası şeker fabrikalarının özelleştirmesi özü itibarıyla şeker pazarının satılması anlamına da gelir. Çimento fabrikalarının özelleştirmek suretiyle yabancılara satışında aynı zamanda bölgesel rekabette yabancılar inşaat sektörünün büyük avantajlar elde etmişlerdi.


Et ithalatı özelleştirmeyle başladı!

Türkiye’de hayvancılığın çökmesi AKP iktidarının özelleştirme adı altında uyguladığı politikalarla yakından ilişkilidir.

Bilindiği gibi Türkiye'de özelleştirme dünyadaki uygulamalarının aksine tarım kuruluşları ile başladı. Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu, Et ve Balık Kurumu, Yem Sanayi gibi hayvancılığı ayakta tutan kurumlar özelleştirildikten sonra hayvancılıkta Türkiye tam bir açmazın içine düştü.

Her önüne gelinen ülkeden hayvan ve et ithalat edilmesine rağmen bugün Türk halkının et ihtiyacı karşılanamıyor. Hayvan varlığı artırılamıyor.

Milyarlarca liralık teşvik paketlerine, hibe ve desteklere, kredilere rağmen hayvancılıkta dışa bağımlılıktan kurtulamıyoruz. Bunun temelinde özelleştirme var.

Özelleştirilen süt fabrikaları, yem fabrikaları, Et ve Balık Kurumu kombinalarının yerinde şimdilerde alışveriş merkezleri var.


Şeker ithalatı da özelleştirmeyle başlayacaktır!

 Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ'nin 2016 Sektör Raporu'na göre, 2016-2017 döneminde dünya şeker üretimi 168 milyon ton, tüketimi ise 174 milyon ton civarındadır. Yaklaşık 6 milyon ton arz açığı var. Böyle bir dönemde şeker fabrikalarını özelleştirmek daha pahalıya şeker ithal ederek tüketmek anlamına gelir.

 Dünya beyaz şeker fiyatları 2016'da yüzde 34 oranında arttığı dikkate alındığında ithalata olan bağımlılık gelecekte çok büyük sorunlar yaratacaktır. Kaldı ki, şeker ithalatçısı ülkeler üretimlerini artırmak için büyük yatırımlar yapıyor.

Dünyada şekerin yüzde 77'si kamıştan, yüzde 23'ü pancardan elde ediliyor. Türkiye'nin kamıştan şeker üretim olanağı olmadığına göre, pancardan vazgeçilmesi, şekerden vazgeçilmesi anlamına geliyor.

Türkiye'de üretimi yasak olan genetiği değiştirilmiş mısır şimdilik sadece yem amaçlı olarak ithal ediliyor. Türkiye'nin şeker fabrikalarının özelleştirmeleri ile pancar üretiminden çekilmesi genetiği değiştirilmiş mısırdan elde edilen mısır şurubuna kapılarını açması anlamına geliyor.

Kâğıt ithalatı SEKA’nın özelleştirmesiyle zirveye vurdu.

Et ithalatı özelleştirmeyle başladı.

Yüzbinlerce ton şeker ithalatı da şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle başlayacaktır.

Cargill, Şeker fabrikalarının özelleştirmesini pusuda beklemektedir. Yayınladıkları raporda “Cargill olarak bizler, Kotaların Bakanlar Kurulumuzca belirlenmesi ve nişasta bazlı şeker kotası artışının aynı kararnameye derecelendirilmesini talep etmekteyiz” deniyordu.

Kamuya ait işletmeler satıldıktan sonra, kapatılan fabrikaların değerli arazilerinde bugün AVM ve rezidanslar yükselmektedir.

Şeker fabrikalarının da bugüne kadar pek çok örnekte olduğu gibi AVM ve rezidansa dönüşeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın!

Bugün Türk halkı, dünyanın en pahalı etini yiyen, en yüksek vergisini ödeyen ve en pahalı akaryakıtını kullanan bir ülkedir.  

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle Türk halkı dünyanın en pahalı şekerini tüketen bir ülke haline gelecektir.

Şeker fabrikalarının özelleştirilme ilgili olarak Bakan Ağbal: “40 bin kere düşündük. Bu düşünme neticesinde şeker fabrikalarına özel bir özelleştirme programı geliştirdik.” diyor.

Et Balık Kurum, SEKA vb. kuruluşlar özelleştirilirken de aynı sözleri aynı yetkililerin ağzından Türk halkı duydu. Sonra da Angus’la tanıştı, Sırp etiyle muhatap oldu.

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/seker-fabrikalarini-ozellestirme-ihaneti-440295m.html 

3 Ocak 2018 Çarşamba

Arabistanlı Lawrence

 

 

Arabistanlı Lawrence

 
 
Lawrence dünyaca ünlü İngiliz casusudur. 
 
Hakkında kitaplar yazılan, filmler çekilen Lawrence, birinci dünya savaşında, Arabistan ve çevresinde yaptığı casusluk faaliyetleri ile Arap coğrafyasını Osmanlı topraklarından koparmış bu nedenle dünyanın en büyük casuus olarak görülür.
 
1888 yılında Galler'de doğan Lawrance, Oxford üniversitesinde arkeoloji bölümünü bitirmiştir. 
 
Ardından orduya giren Lawrence, kısa zamanda dikkatleri üzerine çekmiş,1914 yılında birinci dünya savaşı başladığı sırada ise Filistin'de bulunuyordu.

Ardından istihbarat bölümü geçen Lawrence, cebine altınları doldurup, çöl kıyafetleri giyerek Arap çöllerinde İngiltere adına casusluk faaliyetlerine başlamıştır.
 
Mekke Emiri Hüseyin şerif 'i altınlarıyla baştan çıkaran Lawrence, bağımsız Arabistan zehrini vererek, Osmanlı'ya karşı ayaklandırmıştır. 
 
Oluşturduğu Arap ordusuyla birlikte Osmanlı imparatorluğu'na karşı gerilla faaliyetleri sürdürmüş ve bütün Arap halklarını yanında toplamayı başarmıştır.
 
Savaştan önce Arapçayı ve Müslümanların yaşam tarzını ve Arap adetlerini çok iyi öğrenen Lawrence, kıvrak zekası ile birlikte cebindeki altınlarla, çöl iklimine ayak uydurarak, Osmanlı'ya karşı büyük bir mücadeleye girişmiştir.
 
Mısır, Arabistan, Ürdün ve Filistin bölgelerinde oluşturduğu fitneci timlerle, Müslümanı Müslümana kırdırmıştır.
 
Ne yazıktır ki Müslüman Araplar, Osmanlı'nın onlara verdiği değer ve birlik duygusunu hiçe saymış, Osmanlı'nın onlar için hediye ettiği hicaz demir yoluna her gün bombalar yerleştirerek binlerce Müslümanın ölmesine neden olmuş ve bu yapılanların hepsi Lawrence' nin talimatıyla yapmışlardır.
 
Bugün yaşanan olaylara baktığımızda, geçmişte Lawrence' nin talimatıyla yaşanan oyunları aklımıza getirmektedir.
 
Ardından 1918 yılına gelindiğinde, savaşın bitmesine yakın zaman içerisinde, Bağdat'ın bölünmesi sağlanmıştır. 
 
Bununla birlikte büyük bir şey başardığı sanılan Lawrence, Araplar tarafından halk kahramanı olarak görülmüş, Demir Emir lakabı takılmıştır.
 
Savaşın ardından şövalyeliği reddetmiş, ancak İngiltere tarafından çok sayıda madalya verilmiştir. 
 
Bizim açımızdan, büyük bir tezgahçı ve kötü biri olmasına rağmen, tek başına bu kadar büyük bir coğrafi bölgeyi kontrol etmesi ve büyük bir imparatorluğun parçalanmasında parmağının olması, Lawrence' nin halen dünyanın en büyük ve en ünlü casuslarından biri olarak anılmasını sağlamıştır.
 
Savaşın ardından Lawrence, 1930 yılında Anadolu topraklarında ki Kürt ayaklanmalarında parmağı olduğu, yine aynı tarihlerde Afganistan ve Asya'da çeşitli casusluk faaliyetlerine katıldığı bilinmektedir. 
 
Ayrıca Afganistan'da meydana gelen taht değişikliğine de sebep olmuştur.
 
İngilizler için büyük bir halk kahramanı olarak anılsa da, bizler için ise topraklarımıza yerleştirilen fitne ve fesadın ne kadar büyük olduğunu, bugün tarihe baktığımızda bize apaçık göstermektedir. 
 
Bölgede bulunan Müslüman halkların saflığından yararlanarak, zayıf kişileri çeşitli vaatlerle kandırmış, bir büyük ümmetin parçalanmasına sebep olmuştur. 
 
O zamanki halifenin (Osmanlı Padişahının) Cihad çağrısına rağmen, Arap halklarının bu çağrıya uymalarını engelleyerek onları sahte vaatlerle koparmıştır.
 
Hakkında çekilen filimde iddia edildiği gibi, Mısır'da Osmanlı paşalarının tecavüzüne uğradığı şeklinde kesin bir bilgi yoktur. 
 
Lawrence inanılmaz derecede bulunan yalan yeteneğiyle de ünlüdür. 
 
Lawrence yıllarca Arap çöllerinde ve tehlikeli ortamlarda başına bir şey gelmeden rahatça gezmesine karşın, 1935 yılında Londra'da bir motosiklet kazasında ölmüştür.