YAŞADIKÇA TÜRKÇÜYÜZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAŞADIKÇA TÜRKÇÜYÜZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2020 Çarşamba

Türkçe karşıtlığından Türk düşmanlığına



 
 
 
Türkçe karşıtlığından Türk düşmanlığına

 
 
Aziz Dolu Atabey
 
 

Tanrı sözcüğüne karşıtlık -ve hatta düşmanlık- bilgisizlikten (cehalet) kaynaklanıyor. 
 
 
Basit bir soru soralım: Henüz çok küçükken yetim kalan, 40 yaşında elçilik (peygamberlik) görevi verilen Hz. Muhammed’in babasının adı Abdullah değil miydi? O halde el-ilah (Allah) sözcüğü İslâm’dan önce de kullanılıyordu. 
 
 
Üstelik bu kullanım da irfan (cultur/kültür) ve toplumbilimi (sosyoloji) açısından gayet doğal (normal) bir durumdu. Çünkü sözcük Arapça idi. Kaldı ki Ra’yı, Ortadoğu’da uygarlık oluşturmuş eski toplumlar yani -Türkmenistan’ın Anau (Anav) yöresinden çıkıp gelerek- Sümer uygarlığını kuran Kengerler, onların yolundan giden Babilliler, Mısırlılar filan; Rab’ı, İbraniler, Araplar; Hüda’yı, Persler, Farslar kullanıyordu. Osmanlı’da da kullanılan ve hatta mehter marşlarında bile geçen “Yezdan”ın Zerdüştlüğe kadar gitmesi de cabası… 
 
 
Bu durumda “Tanrı” sözcüğü de -anadili Türkçe olanlara- analarının ak sütü kadar helal oluyor. Ve bu duruma rağmen hâlâ Türkçe karşıtlığı yapanlar da -bilerek veya bilmeyerek- Türk düşmanlığı yapmış oluyor. 
 
 
İşin ibretlik (ironik) yanı ise, çoğu kişi bu yaptığının farkına bile var(a)mıyor. Deyim yerindeyse (tabir-i caiz) -papağan gibi- ezberden konuşup duruyor.
 

Dünyaca ünlü bilginimiz (âlim) Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun da dediği gibi “Türkçe giderse Türkiye gider.” Kaldı ki yerli yersiz Arapça, Farsça sözcükler sayıklamak sizi iyi bir müslim yapmaz.
 
 
  Tıpkı İngilizce, Japonca konuşmakla uygar olun(a)mayacağı gibi!. Dahası Arapça, Farsça sizi cennete de sokmaz. Hem öyle ya, son yalavaç (peygamber) da “Kul hakkıyla karşıma gelmeyin.” diyor, “Arapça öğrenip gelin” demiyor. 
 
 
O halde bırakın -1200 yıldır tek başına İslâm’ın yükünü çeken- bu garip Türk milleti de elini, gönlünü açtığı yüce yaradana kendi diliyle seslenebilsin. Pîrimiz Yunus Emre Arapça “el-ilah (Allah)” yerine Hak Çalabım, Farsça peygamber yerine Yalavaç derken; Hz. Muhammed için yazdığı övgü dolu dizeleri dilden dile dolaşan Süleyman Çelebi “Tanrı” sözcüğünü kullanırken üstelik!.. 
 
 
Hem Türk’ü yaratan Tanrı Türk’ün dilini bilmeyecek değil ya… Peki, siz ilk Kuran çevirisinin Karahanlılar döneminde yapıldığını ve bu çeviride yer alan sözcüklerin neredeyse tamamına yakınının Türkçe olduğunu biliyor musunuz? 
 
 
Yeri gelmişken, “Atalarımızın mezar taşını okuyamıyoruz. ” diyenlere de seslenmek gerekiyor. Viyana’dan, Yemen’e; Galiçya’dan, Libya’ya kısacası (vel’hasıl) üç kıta, yedi iklime giden/gönderilen ve oralarda kalan atalarının bir mezar taşı var mı, -varsa- gidip gördüler mi? 
 
 
Söz, atalardan açılmışken… Orhun anıtlarını tarihe kazıyanlar kimin ataları?!. Tümden devşirme, tümden etnik özürlü, tümden kripto iseler o zaman başka tabi. Neyse, canlar… 
 
 
 
Bilgisizle (cahil) sohbeti kesip; sözü, büyük önder Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’e bırakalım: Türk demek Türkçe demektir. 
 
 
Ne mutlu Türk’üm diyene!.
 

Aziz Dolu Atabey

31 Mayıs 2020 Pazar

Fatih Sultan Mehmed'in Sır Ölümü ve Unutulan Naaşı

 
 
 
 
 
 
Fatih Sultan Mehmed'in Sır Ölümü ve Unutulan Naaşı
 
 
 
Yusuf Güldür
 
 

Peygamber müjdesine mazhar Fatih Sultan Mehmet’in hayatı pek iyi bilinir de vefatı ve sonrasında yaşananlar çok bilinmez. 
 
 
 
Zira Fatih’in ölümü sonrasında gerçekleşen Bayezid-Cem Sultan kavgası, Osmanlı siyaset tarihçileri için son derece ilgi çekici unsurlar barındırır. 
 
 
 
Cem Sultan’ın Memluklere sığınması, önce Rodos Şövalyeleri’ne sonra da Papalığa satılması gibi olaylar, Fatih’in başına gelen hadiseleri bir anlamda perdeler.
 
 

Fatih Sultan Mehmed Öldürüldü mü?
 
 

27 Nisan 1481’de ordusunu büyük bir sefer için hazırlayan ancak seferin nereye yapılacağıyla ilgili kimseciklere hiçbir şey söylemeyen Koca Hünkâr, daha 49 yaşında ve son derece sağlıklı bir insan olmasına rağmen daha seferin başında hastalanmış ve 4 Mayıs 1481’de daha ordusu Gebze dolaylarındayken hayatını kaybetmiştir.
 
 
 

Yıkılmaz denilen surları yıkan, alınmaz denilen şehri alan, koskoca Karadeniz’i bir Türk Gölü hâline getirip, Balkanların tamamına yakınını fetheden, Ortodoks Dünyası’nı ele geçirip, Ege’den Adriyatik Denizi’ne ve İtalya’ya kadar hüküm salan Fatih Sultan Mehmet, çıktığı bu gizemli seferin başında –kuvvetle muhtemel- zehirlenerek öldürülmüştür.
 
 


Bu elim cinayetle ilgili bir Rûm hekimden şüphelenilmekle birlikte, Fatih’in üzerindeki kaftanının naaşın üzerinden kesilerek çıkarılması, padişaha saygı dolayısıyla olabileceği gibi, cilde temas hâlinde insanı zehirleyen bir zehirle öldürüldüğünü de düşündürtmektedir.
 
 
 

Osmanlı tarihçileri, çıkacağı bu büyük seferi tehdit olarak görenlerin, içteki bazı hainleri de kullanarak Fatih’i şehit ettikleri konusunda hemfikirdir.
 
 
 
 
 Bu seferle ilgili, kimisi Memluk, kimisi de İtalya üzerine sefere çıkacaktı derken, bizim şahsi kanaatimiz de İtalya’ya olabileceği yönündedir.
 
 
 

Zira İtalya’nın Otranto şehrine kadar uzanan Fatih’in eli, İtalya’yı tamamen zaptedip, Papa’yı avuçlarının içine alarak, tıpkı Ortodokslar gibi Katolik dünyasını da tamamen kontrol altına almak isteğini göstermektedir. 
 
 
 
Bir anlamda Doğu Roma’ya (Bizans) son veren Fatih, asıl Roma’yı da fethetmek istemiştir.
 
 
 
Fatih'in Ölümü Herkesten Saklandı
 
 

İşin ilginç ve acıklı olan kısmı ise, Fatih’in ölümünden sonra bu vefatın –teamüller gereği- herkesten saklanmasıdır. Ancak yeni Padişah’ın Payitaht’a celp edilme sürecinde maalesef Fatih’in naaşı unutulmuş ve üç gün boyunca naaş bekletildiği –daha doğrusu defin işlemi unutulduğu için- koskoca Fatih’in cesedi kokutulmuştur.
 
 
 

Konuyla ilgili saray görevlisi Baltacılar Kethüdası Kasım Bey’in yeni Sultan 2.Bayezid’e yazdığı şu sözler bu konudaki en acıklı kanıttır;
 
 
 

“Ol halde hünkâr müteveffa oldu (öldü), üzerinde üç gün üç gece mum yanmadı. Vardım Kapıcılar Kethüdasına söyledim. Ol dahi İshak Paşa’ya söyledi. Emir eylediler, mum yaktım, rayihasından (kokusundan) kimse yanına varamadı. Ben fakir usta ile bilece içini ayırtladım.”
 
 
 

27 Mayıs 2020 Çarşamba

Hiçbir “yeni” Türk’süz olmaz!







Hiçbir “yeni” Türk’süz olmaz!


 Hakan Paksoy


Tarihin kaydettiği her “yeni”de Türk’ün imzası vardır. 


Başka bir söyleyişle bilinen hiçbir “eski” Türk’süz olmamıştır. 


Türk’süz bir “yeni” arayışı suyu tersine akıtmaya çalışmaktır.

Eski ve yeni, insanların hayatında çok önemli etkileri olan iki kavram. Eskinin bir kısmı hasretle anılır. Zevkle ve mutlulukla gülümsetir insanı. Bazen de gözler buğulanır, başları başka tarafa çevirtir. O anlar hüznün tek başına yaşanmak istendiği zamanlardır.

Kaybedilenler de vardır. Ama bazıları bizim inisiyatifimiz dışındadır. Ölüm gibi… Çocukluk, gençlik yılları… Geçen zaman… Bunlar bizim elimizde değildir. Kayıp mıdır? Kimine göre evet. Ama kimine göre de insanı gülümseten olayların, hasretin, özlemin, neşenin, güzelliğin yani hatıraların bir sandıkta biriktirilmesi. Kişiye göre değişir elbette… bazıları biriktirir, bazıları da har vurup harman savurur… 

Babamdan “Ah, nerede o eski bayramlar!” diye duymuştum… Ben de “Çocukluğumdaki bayramlar!” dediğimi hatırlıyorum. O günler, millet olarak büyük heyecanların yaşandığı, büyük bir telaşla bayrama hazırlanıldığı dönemlerdi. Bayramlar, tıpkı, çok derin bir nefes alarak rahatlayan, huzur dolan, etrafının güzelliklerinin farkına varan bir insan gibi, toplumun ciğerlerini oksijenle doldurduğu günlerdir. Ama yaşanan her gün dünde kalacağı için her yeni gün daha da eskiyecek… Galiba sadece güzellikler hasretle hatırlanacak…

Bazen, kayıplar sadece bir kişinin canını yakmaz, topyekûn bir milletin hayatını etkiler. Hatta sadece yaşayanların değil gelecekte yaşayacak olanların da hayatını etkileyecek kayıplardır. Hürriyet gibi, bağımsızlık gibi… Telafisi ya mümkün değildir veya çok büyük bedeller ödenerek eskiye dönülür.


Zamanı kesintiye uğratmak

Allah var, yeninin de sihirli bir etkisi vardır. Karşı koyulamaz bir şekilde ilgi duyulur. Yeni bir elbise, yeni bir ayakkabı, yeni bir kitap, yeni bir telefon… Yeni bir ülke görmek, yeni insanlarla tanışmak… yeni bir ev, yeni bir araba, yeni bir semt, yeni bir şehir… bu yenilikler çoğunlukla insanı mutlu eder.

Eski ile yeninin ilişkisi kurulurken geçmişi unutmak, tümden yok saymak, ondan koparak devam etmek çok radikal bir karardır. Sadece bugünü ve geleceği konuşmak hafızayı silmek anlamına gelir. Ve çoğunlukla bir kimlik değişimi demektir. Çünkü geçmiş aynı zamanda kimliktir de.

İnsan tek başına bu kararı alabilir. Hiç kimsenin de buna bir diyeceği olamaz. Çünkü bu iradî bir durumdur. İnsanın kendi hayatı için alacağı kararlarda hürdür. Fakat bireyin (insan) kolay alabileceği bir karar da değildir. Çoğu zaman da bir anomali (bozukluk) veya çok nadir yaşanan olağanüstü bir hâlin sonucu ortaya çıkar. Eğer bu kararlar bir millet için alınıyorsa o zaman bambaşka bir yön kazanır. Çünkü milletlerin kimlik değişimi insanlarınki kadar kolay olmaz.


Kimlik buhranına düşmek

Bu kararlar millet hayatı için ancak büyük toplumsal kargaşalar veya savaşlardan sonra görülebilir. Mesela Fransız İhtilâli ve I Cihan Harbi sonrasında vatanımız işgaline karşı verdiğimiz İstiklâl mücadelesi böyle dönemlerdir. Ama yine de “eski”den yani kimlikten vazgeçilmemiştir.

Haydi bir adım daha ileri gidelim ve “Yeni iyidir, millet için de iyidir” diye bakalım. Bunu diyebilmek için bir şart vardır. O da “yeni” ile nelerin kazanılıp nelerin kaybedileceği tam olarak ortaya konmalıdır. Hiçbir şey gizlenmeden, saklanmadan ve gerçeklere farklı elbiseler giydirilip, makyaj yapılmadan, en yalın hâli ile Türk Milletine anlatarak. Ve en önemlisi de kimlik bunalımına düşürülmeden bunlar yapılmalıdır. 



Çünkü kimlik bunalımı sağlıklı karar verilmesinin önündeki en büyük engeldir. Ve Türk devlet felsefesinde devlet ebed müddettir.

Bugün, Türk Milleti olarak önemli bir süreç içindeyiz. Eski ve yeni arasında büyük bir kavga yaşanıyor. Yaşanmışlıklarla, tarih denilen olgular manzumesi ile bir kesimin kavgası var.

Şaşırtıcı bir husus daha var. “Yeni” her geçen gün “eski”yor. Her gün yeni bir “Yeni” devreye girince bir önceki “yeni” artık eski olup, yeni “yeni” ile kavgaya tutuşuyor. Bu bırakın toplum hayatını bireyin hayatında da büyük bir kaos. 21’inci yüzyıla girdiğimizden bu yana eski ile yeninin kavgasını yaşıyoruz. Ama hem 21’inci yüzyılın eskileriyle yenileri hem de 20’nci yüzyılın gelen eskilerle, 21’inci yüzyılın en son “yeni”si kavga ediyor. Tıpkı 700 yıllık siluetini kaybeden İstanbul gibi… Herhangi bir yaptırımı yok ama kimliğini büyük ölçüde kaybetmiş görünüyor. Ama artık fiilî bir durum var… sineye çekiliyor.

Bu kadarı bile okuyana tersini döndürüyor değil mi? Ama insanlığın binlerce yıldır aradığı “Hakikat” iyice kaybolmuş durumda. İşin garibi artık pek arayan da kalmamış görünüyor.


Ya çok “eski”ler…

O çok “eski”ler “yeni”yi rüyalarında görüyordu. Ama o yeni insanlığın kurtuluşu içindi. Adaletti, ilimdi, sanattı, mûsikîydi, şiirdi… Eskiye özenmiyordu, ona dönmeye çalışmıyordu. Riyası, yalanı yoktu. Anadolu’ya girerken Malazgirt’te, “Biz bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlarız. Onun için Tanrı biz Türkleri aziz kıldı.” demişti. Çok eskinin devamıydı.

Fatih de İstanbul’u bu rüya ile aldı. Daha önceki, tâ Çin sınırındaki bir bilginin, Kâşgarlı Mahmud’un, gördüğü rüyayı o da görüyordu. Biliyordu ki “Yüce Tanrı devlet güneşini Türklerin burcundan doğurmuş. Onlara Türk adını kendisi vermiş ve yeryüzünün hakanı kılmış. Cihan halkının dizginlerini ellerine vermişti.”

Mustafa Kemal adında bir başka “eski” de aynı rüyayı gördü. “Dünyanın en hareketli insanları olarak evimiz de buna uygun yapılmalıydı ve yürüyen ev icat ettik. Otağlarımızı bir saatte kurup bir saate toplayacak teknikler geliştirdik. Tabiata saygıyı hiçbir zaman kaybetmedik. Unuttuğumuzu sandığımız hasletlerimiz günün birinde hiç beklemediğimiz yerden ortaya çıktı ve Atatürk çınar ağacı dalını kesmemek için köşkü yürüttü… (Prof. Dr. Konuralp Ercilasun’un yeni çıkan kitabı Türk Tarihinin Çağları kitabının son bölümünden)”

Sekizinci yüzyılda, rüyasını taşa nakşeden Bilge Kağan: “Ey Türk! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir.” diye seslenmişti.

Tarihin kaydettiği her “yeni”de Türk’ün imzası vardır. 



Başka bir söyleyişle bilinen hiçbir “eski” Türk’süz olmamıştır. 



Türk’süz bir “yeni” arayışı suyu tersine akıtmaya çalışmaktır.


26 Mayıs 2020 Salı

Asıl tehdit, virüs değil, uygulanan “sağlık” sistemidir!







 Asıl tehdit, virüs değil, uygulanan “sağlık” sistemidir! 


Arslan Bulut




Küresel salgın, nasıl oluşur hiç düşündünüz mü? Küresel bir salgının, bütün ülkelerde neredeyse eş zamanlı olarak başlaması mümkün müdür? “Çin’de başladı İran’a geçti” deniliyor ama bu doğru değil. ABD, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya ve Türkiye dahil bütün dünyada 2019’un Eylül, Kasım, Aralık aylarında, boğazda tahriş ve hırıltı ile başlayan bir hastalık var! Peki bu hastalığa sebep olan virüs, Güney Amerika’da, Amazon ormanlarında yaşayan ve şehirlerle teması olmayan yerli kabilelere rüzgârlarla mı ulaştı?


“Virüsün DNA şeması çıkarıldı” deniliyor ama ortaya çıkarılan virüs resmi bilgisayarda çizilmiş bir figürden ibaret! Üstelik virüs resmi diye çizilen bu figür, insan ve hayvan hücresinde bulunan eksozomlar ile aynı! En azından böyle bir iddia var! Yani bize virüs diye gösterilen resim, insan vücudunda doğal olarak bulunan, hücre içindeki bir maddenin resmi olabilir! Bu maddenin elektromanyetik dalga etkisiyle dış etkiyle, hücreyi patlatarak dışarı çıktığı ve kanı zehirlediği, önce akciğerleri etkilediği için solunum yoluyla temasta bulunulan diğer insanlara da bulaştığı belirtiliyor.


İnsan metabolizmasını değiştiren ve doğal hücre ölümlerinin dışında “programlanmış hücre ölümü”ne yol açan bir dış etken var ama Türkiye’de şu günlerde bu konuları tartışan ve halkı bilgilendiren bir bilim adamı yok! Daha önceleri, bu konularda bilimsel çalışma yapan, bilimsel makale ve kitap sahibi olanlar ise hiçbir televizyon kanalında konuşturulmuyor.


Neden? Çünkü Türkiye’de sağlıkla ilgili bilimlerde araştırma yapmak bile artık bakanlık iznine bağlanmıştır. Sağlık Bakanlığı ise Dünya Sağlık Örgütü’nün kurallarına göre çalışıyor. Peki Dünya Sağlık Örgütü kimin kurallarına bağlı? Bir defa DSÖ’nün kuruluş sermayesini veren Rockefeller Vakfı’dır. Dolayısıyla, DSÖ, ilaç kartellerinin örgütüdür. Türkiye’deki sağlık sistemi de bu kartellerin istediği şekilde düzenlenmiştir. İtiraz eden sistemin dışında kalır, doktorsa ruhsatı bile elinden alınır!


Gazeteler sokağa çıkma yasağı günlerinde çıkmıyor. Dolayısıyla bu yazı kâğıda basılı gazetede yayınlanmayacak. Yazı biraz uzun olacak ama İnternet’te yer sıkıntısı yok.


Bu itibarla, sağlık sisteminin ne halde olduğunu, uzman tespitiyle bilginize sunmak istiyorum.
Emekli genel cerrah Uğur Yılmaz’ın “Sağlığın Karanlık Yüzü” diye 700 sayfalık bir kitabı var. Yılmaz daha kitabın girişinde Ivan Illich imzalı bir söze yer veriyor:


“Sağlık kuruluşları insan sağlığı için büyük bir tehdit haline gelmiştir. Tıbbi uygulamalar üzerinde mesleki denetimin sakatlayıcı etkisi bir salgın hastalık boyutlarına ulaşmıştır.”


Mesele bu kadar vahim aslında...


Uğur Yılmaz devam ediyor:


*Sağlık sistemi deyince toplum hekim ve hasta arasında olan ve hastanelerde verilen bir hizmeti anlamaktadır. Soruna böyle yaklaşıldığı zaman 'sistem' anlaşılamaz. Sistemin ön planında ABD'nin emperyalist küreselleşme stratejilerine uygun olarak ülkelerde uygulanacak sağlık sistemlerini belirleyen DTÖ, Dünya Bankası, OECD, İMF gibi küresel örgütler vardır. 


*Türkiye cephesine baktığımız zaman sağlık politikaları ile ilgili bütün kurum ve kuruluşların yöneticileri sistemin içindedir. Sağlık sistemi, hiç de bilimsel ilkelere göre, hasta veya insan yararına, kusursuz ve düzgün işleyen bir sistem değildir. 


*Aksine sistem, arkasında Dünya Bankası gibi ABD'nin küresel egemenlik örgütlerinin olduğu, her seviyede ilgili kişilerin ve çalışanların bu kirli ilişkilerde kendilerine verilen rolleri oynadıkları, kirli, mafyatik, nitelikli dolandırıcılık ve soygun sistemidir. 


*Bu kişiler toplum karşısında, TV ve basında yüzlerine masum-temiz bir maske geçirmektedir. Sağlık sisteminin bir de bilinmeyen, bilinmek ve görülmek istenmeyen, değiştirilmek istenmeyen karanlık bir yüzü vardır. 


*Kovid-19 salgını münasebeti ile Türkiye'nin sağlık sistemi bütün toplumu aldatacak bir şekilde övülmektedir. Bu sistemin Atatürk'ün kurduğu sistemin devamı olan kamucu bir sistem olduğu propagandası yapılmaktadır. 


*Sağlık haberciliği yalan haberciliğin en fazla uygulandığı bir habercilik şeklidir. Bu şekilde kitleler yönlendirilir, aldatılır, belli bir hedefe doğru yönlendirilir. Medyada maalesef sağlık ile ilişkili konularda doğru haberlere rastlamıyoruz. 


*Sağlıkta Dönüşüm sistemi, ABD’nin kurmak istediği yeni dünya düzeninin sağlık alanında uygulamasıdır. Atatürk’ün kurduğu sistemle bir ilgisi yoktur. Bu uygulama devletin sağlık alanından tasfiyesi, ABD emperyalizmi tarafından düzenlenen işletim sistemi ile tıp kartelinin çıkarlarına uygun bir sağlık piyasası oluşturulması,  sağlık kuruşlarının özelleştirilmesi ve bu iş tamamlanıncaya kadar mülkiyeti devlete ait olan sağlık tesislerinin işletmesinin SGK sistemi vasıtası ile oluşturulan sağlık piyasasına dâhil edilmesidir. 




*Devletin elinde gibi görülen sağlık tesislerine de kartelin ürünlerinin daha fazla satılması ve pazarlanması görevi verilmiştir. Bu amaca ulaşmak için tıbbi hizmet, tedavi, girişim, ürün ve cihazların satılması ve pazarlanmasında diğer komisyonculuk işlerinde olduğu gibi kâr payı dağıtılmaktadır. 


*Şu anda Türkiye'de uygulanan sağlık sistemi, Dünya Bankası tarafından kurulmuş ve yönetilmekte olan bir sistemdir. Milli bir sistem değildir. En son “Başakşehir Şehir Hastanesi”nin açılışı vesilesi ile “Sağlıkta Dönüşüm”ün bu son uygulaması da tüm halka kamucu bir uygulama olarak yedirilmiştir. Başakşehir Şehir Hastanesi bir devlet hastanesi ve yatırımı değildir. 


*Bu hastane Dünya Bankası ile ticari ortaklığı olan uluslararası Rönesans Holding'in Japon ortağı ile yap-işlet-devret yöntemi ile yaptığı bir hastanedir. Bu gibi hastanelerin milletin sırtına bindirdiği yük sıradan bir özel hastaneninkinden çok fazladır. Çünkü şehir hastanelerine gelir ve kâr garantisi de verilmektedir. Hastane belirlenen geliri sağlayamazsa aradaki fark Orhangazi köprüsünde ve benzerlerinde olduğu gibi devlet tarafından ödenecektir.  


*Bu sistem bir saat gibi düzenli işleyen bir ticari soygun sistemidir. Hem Dünya Bankası hem de onun küresel aktörleri, işbirlikçileri ve basını bu sistemi çok başarılı bulmaktadır. Bu tiyatro sahnesinde herkes nedense maymun rolünü oynamak istediği için sağlık sistemimizin daha bir süre böyle tıkır tıkır sorunsuz işleyeceğini söyleyebiliriz! 


*Günümüzde yalnız Türkiye’de değil, dünyanın büyük bir bölümünde sağlık hizmetleri; tıbbi ürün, ilaç ve teknolojilerin pazarlanmasının bir aracıdır. Sağlık sistemi, insan sağlığını koruma ve hastalıkları iyileştirmeyi amaçlamaz.


*Toplum; tıbbi ürün, ilaç, teknoloji ve tanı yöntemlerinin gereksiz ve yaygın kullanımını “sağlık hizmeti” sanacak biçimde koşullandırılmış ve yönlendirilmiştir. Toplum bu nedenle, sağlığı koruma ve hastalıkları tedavi amacı taşımayan tanı ve tedavi yöntemlerinin uygulandığını, kendisine iyilik değil kötülük yapıldığını algılayamamaktadır.


*Bu bozulup yozlaşmanın sebebi hekimlerden değil, sistemden kaynaklanıyor. Yozlaşmanın tıp ve ahlâk eğitimiyle düzeltilmesi, yaşanan aksaklıkların, sistem içinde çözülmesi olanaksızdır. Kaldı ki; sistem içinde kimse bu işleyişten rahatsız değildir ve düzeltilmesini istememektedir.


*Perde önünde veya satış tezgâhında görev alanlardan çok, perde arkasında ipleri ellerinde tutan tıp kartelini görmek ve iyi tanımak gerekmektedir. En önde görülen kişiler sadece kendilerine verilen rolleri oynamaktadır, oyunun senaryosu başka yerlerde hazırlanmış ve Türkiye’de sahneye konulmuştur.


*Ünlü İngiliz tiyatro yazarı Shakespeare, Dünya’yı bir tiyatro sahnesine benzetir ve tüm insanları bu sahnede oynanan oyunun oyuncuları olarak görür. İşte, sağlık piyasası da böyle bir tiyatro sahnesidir. Bu sahnede herkes sistemin kendisine verdiği rolü oynamaktadır. Daha doğrusu oynamak zorundadır. Oynanan bu oyunda sevinç, hüzün, komedi, trajedi, entrika, cinayet, kan, üzüntü, ölüm, aldatma, kandırma, dolandırıcılık ve çeteleşme dâhil her şey bulunmaktadır. 


BİRİNCİ TESPİT


*Kitapta anlattığım yaşanmış hikâyelerde birinci tespitim, halkın sağlık, tıp ve tedavi konularında derin bilgisizliği ve cahilliği olmuştur. İnsanlar her tür yalan ve dolana kolaylıkla inanabilmekte veya inandırılabilmektedir. 


*İnsanları inandırmak için hem modern hem modern olmayan tıbbi uygulamalar hakkında değişik yalanlar ve efsaneler uydurulmaktadır. 


*Kişilerin eğitimli olup olmaması ve hatta hekim bile olması bu yalanlara inanmalarını engellememektedir. Bu yalanlar, insanların gereksiz tedavi, ilaç kullanımı ve operasyonlar yapılması için sistemli olarak uydurulmakta ve yayılmaktadır. 


*Neredeyse herkesin ortak görüşü ve inancı haline gelen yalanlar, bireyleri kötü işletilen sağlık sisteminde korumasız bir duruma düşürmektedir. Hatalı uygulama, tedavi ve operasyonların yaptırılmasında insanları ikna etmede uygulanan birçok farklı yöntem bulunmaktadır.


*Halkın zararlı sağlık sisteminden kendisini kurtarmak için okuyup bilinçlenmesi de yeterli olmamaktadır. Ortada bir sistem varsa ve bu sistem herkese nasıl uygulanıyorsa size de yakınlarınıza da aynı biçimde uygulanacak demektir.


İKİNCİ TESPİT


*İkinci tespitim, yalnız hekimlerin değil, bu alanda çalışan yönetici ve öğretim üyelerinin de tıbbi konularda yetersiz ve bilgisiz oluşlarıdır. 


*Bu kişiler de ne yaptıklarını ve ne öğrettiklerini tam olarak bilmektedir. Çünkü bilimsel ve analitik düşünme yeteneklerinden yoksundurlar. Bu kişiler tüm mesailerini bilimsel uğraşlar için değil, para kazanmak için harcamaktadır.


*Tıp kartelinin bilim diye sunduğu dogmalar ve hipotezler, evrensel gerçeklikler ve doğa yasaları sanılmaktadır. Üniversitelerde bilim olarak sunulanlar aslında, akademik alanda yükselme amacıyla uydurulmuş, kimsenin okumadığı ve anlamadığı, benzerleri daha önce yüzlerce kez yapılmış çalışmaların türevlerini veya benzerlerini yazmaktan öteye geçmemektedir. 


*Yapılan çalışmalarda çoğu zaman neyin bulunmak ve gösterilmek istendiği bile belli değildir. Bilim, bir öneri ve uygulamanın onaylanması ile değil, çürütülmesi ile gelişir, gerçeğe bu yoldan ulaşılır. 


*Oysa üniversite öğretim üyeleri, tıp kartelinin bilimini bir dogma veya din gibi kabul etmektedir. Bunun dışında bir şey duymaya ve görmeye tahammülleri yoktur, eleştiri ve farklı fikirlerin açıklanmasından hoşlanmazlar.


*Hekimler, nasıl hasta tedavi edileceğini ve ilaç kullanılacağını bilmemektedir. Hekimlere tıbbi eğitimleri, ilaç ve malzeme firmaları tarafından verilmektedir! İlaç ve tıbbi malzemeler, firmaların yönlendirmesine göre tercih edilip pazarlanmaktadır. Hastalıklar ve sorunlar değiştiği halde tedaviler hepsinde hemen hemen aynı olmaktadır. 


ÜÇÜNCÜ TESPİT


*Üçüncü tespitim, tıp bilimi diye bir bilimin olmadığıdır! Hiç kuşkusuz insanı ve hastalıklarını inceleyen anatomi, fizyoloji, patoloji gibi tıbbi ilimler vardır. Ancak unutulmasın ki, bu bilim dalları ile ilgi dersler, yardımcı sağlık çalışanlarına da verilmektedir. Dolayısıyla bu dersleri almak kişiyi bilim adamı yapmaz.


*Hekimlerden ve sağlık çalışanlarından bu bilimlerle ilgili öğrendiklerini uygulamaları beklenir. Oysa eğitimleri sırasında bu bilim dallarında verilen dersleri, mesleki hayatlarında uygulamazlar, kullanmazlar.


*Bir kişinin okuyarak, görerek veya tecrübeyle öğrendiği ve yaptığı şeyler, bir bilim konusu olmaktan çok bir sanat veya zanaat konusudur. Bu açıdan bakıldığında hekimliğin; şoförlükten, futbolculuktan, bilgisayar kullanıcılığından bir farkı yoktur. Nitekim bilgisayar program ve araçlarını geliştiren kişilerin de bunları en iyi kullanabilen kişiler olması gerekmez. Kaldı ki, öğretilen tıbbi bilimlerin, tıbbi uygulama ile bir ilgisi yoktur.


*Tıp fakültelerinde hastalığın ne olduğu, bunların nasıl teşhis ve tedavi edileceği değil, gereksiz ilaç, tedavi, girişim ve teknoloji kullanmak için toplumun nasıl taranacağı, uygulanacak tedavi ve girişime bağlı olarak nasıl hasta yaratılacağı öğretilmektedir. 


*Günümüzde hastalıkların başlıca nedeni, gereksiz ve zararlı tedavilerin uygulanmasıdır. Gereksiz ve zararlı tedavi uygulamanın neden olduğu hastalık ve tıbbi sorunlara “iatrojenik hastalıklar” denilmektedir. Yani, hekimlerin uyguladığı tedavi ve yöntemlerin neden olduğu hastalıklara bu ad verilmektedir.


*Hekimlik eğitiminde, iatrojenik hastalıkların neler olduğu, nasıl oluştuğu, bunlardan kaçınılması için hekimlerin nerede durması gerektiği ve hangi durumlarda belirli bazı tedavi ve girişimleri yapmaması gerektiği öğretilmemektedir.


*Tıp bilimi olarak sunulan; tıbbi cihaz, malzeme, ilaç ve diğer ürünlerin geliştirilmesidir. Çarpıcı gerçek şudur, bu ürünleri üreten ve geliştirenlerin hiçbirisi hekim değildir! 


*Yapılan üretimlerin ve geliştirmelerin de çoğu, tanı yöntemleri ile ilgilidir. Eldeki tanı yöntemleri hastalıkların tanı ve tedavisi için yeterlidir. Bulunan yeni tanı yöntemlerinin tedaviler üzerinde bir etkisi yoktur. Tedavisi bulunmayan ve etkili bir şekilde tedavi edilemeyen hastalıklar için yeni tanı ve tedavi yöntemlerinin piyasaya sürülmesinin, hastaların iyileşmesi ve tedavisi için bir anlamı yoktur.


*Geliştirilen tıbbi tanı araçları ile yeni teşhisler, klinik durumlar ve algoritmalar tanımlanmakta, daha sonra bu tanımlara göre tedaviler ve ilaçlar tasarlanmaktadır.  Geliştirilen bir ürün, ilaç veya cihaz ya her hastada aynen uygulanarak ve kullanılarak moda olmakta ya da bunlar için yeni tıbbi durumlar ve hastalıklar icat edilmektedir. 


*Yeni hastalık icadında kullanılan başlıca yöntem istatistiktir. Vücutta bulunan bir madde veya özellik ölçülür, önce bir normal değer belirlenir ve bunun dışındaki değerler hastalık göstergesi olarak tanımlanır. Zamanla normal değer aralığı daraltılarak hasta sayısı artırılabilir.


*Devlet, kendi denetiminde olan sağlık kuruluşlarında yeterli bir sağlık hizmeti verilebilmesi için üzerine düşeni yapmamıştır. Hastanelerin çoğunda, asepsi antisepsi kurallarına uyulmamaktadır. İşin daha vahimi, hepsi tıp fakültelerinden mezun olan hekimlerin bu temel kavramlardan habersiz olmalarıdır. 


*Aynı durum diğer sağlık çalışanları için de geçerlidir. Cerrahlar ve anestezi uzmanları nasıl ve hangi durumda anestezi verileceğini ve hastanın ameliyata hazırlanmasının ne demek olduğunu bilmemektedir. Herkes kendine göre keyfi kural koymaktadır.


*Devlet, sağlık hizmetlerindeki yolsuzluk, usulsüzlük ve kötü uygulamaları görmezden gelmekte ve bunları yok saymaktadır. Bu konularda yapılan uyarı başvuruları gereği gibi inceleneceği ve soruşturulacağı yerde, kötü uygulamalarda bulunan kişiler korunmakta ve sorunlar görmezden gelinmektedir. 


*Bununla kalınsa neyse, çoğu zaman yolsuzlukları ve usulsüzlükleri ortaya çıkarıp duyuranların üzerine gidilmekte, bu kişiler cezalandırılarak susturulmaya çalışılmaktadır. Öyle anlaşılmaktadır ki; denetleyenlerin görevi, sistemin kusursuz işlediğini ve bir sorun bulunmadığını göstererek milletin gerçekleri görmesini engellemektir.


*Kitapta kanser hastalığı hakkında bir anlayış oluşturmak amacıyla bazı hastalardan örnekler verdim. Hastalara çoğu zaman zarar veren tedavilerin ve belki yararı olur diyerek yapılan uygulamaların, giderek temel tedavi yöntemleriymiş gibi uygulandığı görülmektedir.


*Bazı kanser türleri öldürücü değildir, bir tedavi ya da aşırı tedavi gerekmez. Lenfoma ve lösemi gibi bazı türler hariç, geliştirilen diğer tedavi yöntemleri ile daha iyi sonuçlar sağlanamamıştır.


*Toplum hem kanser endüstrisinin geliştirdiği teşhis ve tedavi yöntemleri, hem de kanseri tedavi ediyoruz diye ortaya çıkan sahtekârların yaptığı uygulamalar konusunda bilinçsiz ve korumasızdır.


*Türkiye’de sağlık sistemleri ve özellikle muayenehanecilik sistemi bilimsel olarak incelenmemiş ve eleştirilmemiştir.


*Kişiler, çoğunlukla rahatsızlıkları nedeniyle sağlık kuruluşlarına başvurmaktadır. Dile getirilen rahatsızlıklar çoğu zaman bir hastalık gibi ele alınarak gereksiz girişim ve tedaviler uygulanmakta ya da hastalar ameliyat edilmektedir.


*Sıradan rahatsızlıkları nedeniyle sağlık kuruluşlarına giden insanlar, en çok kötü muameleye uğrayan, gereksiz tedavi ve ameliyat edilen kesimdir.


*Kitapta, doğal doğum olayının nasıl sezaryen endüstrisine doğru dönüştüğünü örneklerle gösterdim. Aynı durum kalp cerrahisi ve kardiyoloji girişimleri ve kanser tedavileri için de geçerlidir. Bilinen ve alışılan her ameliyat türü için hemen bir ameliyat bandı açılmakta ve bu ameliyat sadece hastalara değil tüm topluma uygulanmaktadır.


*Devlet, sağlık hizmetinde kendisini sorumlu görmemekte ve gereğini yapmamaktadır.


*Sağlık sistemindeki ana sorunlar hep görmezden gelinmiş ve sağlıkla ve tıpla ilgili olmayan konular önemli sağlık sorunu olarak sunulmuştur.


*Mevcut sağlık sistemi bu durumdayken dış güçlerin etkisi ile küreselleşme gereği sağlık alanının özelleştirilmesi ve bu alandan devletin tasfiyesi gündeme gelmiş ve bu yapılmıştır.


*Sağlıkta dönüşüm olarak bilinen bu süreci neredeyse tüm siyasi partiler, sendikalar ve sağlık çalışanları gönülden desteklemiştir. Dönüşüm olayı da tarafsız ve bilimsel yöntemlerle incelenmemiş ve eleştirilmemiştir. Bu konuda yapılan tüm yayınlar, sağlıkta dönüşümü öven ve destekleyen yazı ve raporlardan oluşmaktadır.


*İnsan sağlığı alanında gördüğümüz sorunların aynısı veya benzerleri tarım ve veterinerlik alanlarında da mevcuttur. Veterinerlikte ve tarımda bitkilere kullanılan ilaçlar da kartelin etki alanındadır. Bu alanlarda da tıpkı insanlarda olduğu gibi, pazarlanan ilaçlar gereksiz bir biçimde kullanılmaktadır.


*Artık bu konularda, toplumun tamamı olmasa bile, bir bölümünün düşünmeye ve bir şeyler yapmaya başlamasının zamanı gelmiştir. 



Yazıyı, yine Uğur Yılmaz’ın hatırlattığı, İbni Sina’nın bir sözü ile bitirelim:
“Hiç kimse, görmek istemeyen kadar kör değildir.”






https://www.yenicaggazetesi.com.tr/asil-tehdit-virus-degil-uygulanan-saglik-sistemidir-55829yy.htm

9 Ocak 2020 Perşembe

Libya Avşarları





Libya Avşarları

  
Aziz Dolu Atabey



Avşar (Afşar, Alpşar) Türkleri Oğuzlar, Bozoklar, Yıldız Han silsilesinde yer almakta olup; Oğuzların en kalabalık uruklarındandır. 


Avşar adı savaşçı, vahşi hayvan avına meraklı, işini çabuk gören gibi anlamlara gelmektedir. 


Avşarların ongunu şah kartalıdır.


İmparatorluk, hanlık, atabeylik, beylik gibi çok sayıda siyasî örgütlenmeye imza atmış olan Avşarlar (Afşar, Alpşar) günümüzde Asya, Avrupa ve Afrika’ya dağılmış olarak varlıklarını sürdürmektedirler.


Avşarlardan tarihte ilk kez M.Ö. 500’lü yıllarda Doğu Karadeniz’de bugünkü Artvin ilimizin sınırları içinde kalan bir yerleşim birimi ve ırmak adı olarak söz edilmektedir. 


Sakalara (İskit) yenilen Perslerin barış teklif etmeleri, M.Ö. 624 (kimilerince de M.Ö. 625) yılında gerçekleşen barış yemeğinde Alp Er Tunga’yı zehirlemek suretiyle öldürülmeleri, Anadolu’daki Saka (İskit) hâkimiyetinin son bulması diye giden süreçte Saka ordusunda bulunan Avşarlar kuzeye, Doğu Karadeniz dağlarına doğru çekilmiş olmalıdırlar.


 “Tarihin babası” lakaplı Herodot da Tokat’ın Zile ilçesi yakınlarında Perslerin bir hile ile Sakaları yendiğinden, bu olaydan sonra Anadolu’da Saka hâkimiyetinin son bulduğundan söz etmektedir. Kimi araştırmacılar ise bu suikastın Güney Azerbaycan’da bulunan Urmu (Urmiye) Gölü kıyısında gerçekleştiğini ileri sürmektedirler. Daha sonra -muhtemelen- Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye ev sahipliği yapan Apşaron (Afşaran) Yarımadası’na göçen Avşarlar, buradan da -Dağıstan’da bulunan Derbent Geçidi’ni aşıp- Özbekistan’a geçmişlerdir. 


Özbekistan’ın kuzey taraflarına; Seyhun kıyılarına yerleşen Avşarlar burasını kışlak, Altay Dağlarını ise yaylak olarak bellemişler ve iki bölge arasında git-gel’li bir ömür sürmüşlerdir. Alp Er Tunga'nın ölümünden sonra, onun soyundan gelen Tomris Hatun'un Persleri ağır bir yenilgiye uğratıp Türk Devletini yeniden ayağa kaldırdığı yer de Özbekistan taraflarıdır bilindiği üzere.


Saka, Hun, Göktürk, Hazar gibi Türk kağanlıklarına bağlı yaşayan ve nüfusları artan Avşarlar, daha sonra Oğuz Yabgu Devletinin kuruluşuna önayak olan uruklardan birisi olarak tarih sahnesine tekrar çıkmışlardır. 10. yüzyılda Müslüman olan Avşarlar, 11. yüzyıldan itibaren siyasî ve askerî açıdan ağırlıklarını hissettirmeye başlamışlardır. 


Sonrasında önce Türkmenistan’a, oradan da Horasan’a inen Avşarlar Oğuz Yabgu Devletinin varisi olan Büyük Selçuklu Devletinin -siyasî ve askerî açıdan- en önemli unsurlarından olmuşlardır. 


Anadolu'nun yeniden Türk yurdu olmasında büyük emeği geçen Aksungur; Musul'un ve sonrasında Halep'in de atabeyi olan, Haçlıların Ortadoğu'dan kovulmalarını ve Ortadoğu Türk Devletinin kurulmasını sağlayan Nureddin Zengi; Huzistan (Oğuzistan) yöresinde efsane olan Aydoğdu Bey gibi ünlü Selçuklu komutan ve devlet adamları Avşar kökenlidir.


Büyük Selçuklu ve sonrasında Anadolu Selçuklu Devleti yıkılınca birçok Anadolu beyliği ortaya çıkmıştır. Hatta bu beyliklerin yarıya yakını da yine Avşarlarca kurulmuştur. Fırat Irmağı’ndan, Aydın’a kadar uzanan Güney Anadolu’daki beyliklerin tümünde Avşarların imzası vardır. 


Bu beyliklerden biri de Türkçenin resmî dil ilân edilmesi, Türkçe tıp kitabı yazılması, Alanya’da tersane kurulması, mehter takımının kurulması gibi ilklere imza atan Karamanoğullarıdır. 


Osmanlı’nın zamanla güçlenerek, komşu beylikleri birer birer ortadan kaldırmaya başlaması ile Osmanlı-Karamanlı çekişmesi de ister istemez alevlenmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in, Karamanoğullarını yenmesi ve bir kısım Avşar oymaklarını Balkanlara sürgün ederek, zorunlu iskâna tâbi tutması ile Karamanoğulları Beyliğini oluşturan Avşar oymakları/obaları için zorlu bir süreç de başlamış olur.


Osmanlı Devletinin günümüzde Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Arnavutluk, Kosova, Bosna gibi adlarla anılan Balkan ülkelerine Türkmen oymak ve obalarını -özellikle de Avşarları- sürgün etmeye başlaması İstanbul'un fethinden sonra hız kazanmıştır. Misal Atatürk’ün obası da Karamanoğlu Avşarlarının Kızıllar Oymağından olup, bu süreçte Makedonya’nın Kocacık Beli’ne (geçit) 1471-72 (Rumî takvimden dolayı ikilik söz konusu..) ileri karakol amaçlı sürgün/zorunlu iskân edilmiştir. 


Osmanlı’nın sürgün/zorunlu iskân siyasetine boğun eğmeyen bir kısım Saruhanoğlu Avşar oymakları/obaları Azerbaycan'ın Karabağ yöresine çekilmişler ve güneyden çıkan Civanşir Avşarları ile birlikte Karabağ Hanlığını kurmuşlardır. 


Avşar kökenli Rauf Denktaş’ın obası Karaman’dan; Avşarların Deller (Deliler) Oymağından olan Alparslan Türkeş’in obası Kayseri’den alınarak, Kıbrıs’a sürgün/zorunlu iskân edilmişlerdir. 


Yine Basra ve Kahire’deki devşirme valilerin iftiralarına kanan Kanunî Sultan Süleyman’ın emri ile haksız yere idam edilen ünlü amiral ve coğrafya bilgini Piri Reis de Karamanoğulları Avşarlarından olup, 8 yaşına kadar Karaman yöresinde yaşamıştır.


1516-17 yıllarındaki seferlerle tebaasındaki Türklerin % 60’ının Kıpçak, % 30’unun Çerkez, % 10’unun Oğuz Boyundan olduğu söylenen Ed-Devlet’it Turkiyya (Memluklar) hâkimiyetine son veren Yavuz Sultan Selim, bölgedeki yoğun Kıpçak ve daha az miktardaki Çerkez nüfusuna karşı önlem almak ister. 


Yavuz Sultan Selim’in Suriye ve Mısır seferleri sonrasında -başta Karamanoğullarından olmak üzere- 200 bin çadırlık Avşar oymak ve obaları Anadolu’dan alınarak, Akdeniz kıyılarına özellikle de Libya-Cezayir hattına zorunlu iskân edilmiştir. 


Osmanlı Devleti böylelikle hem Karamanoğullarına bağlı veya onlara yakın duran Avşar oymaklarının gücünü tamamen zayıflatmak hem de Mısır-Suriye hattındaki Kıpçak-Çerkez nüfusunu dengelemek istemiştir. Ve tabi Kuzey Afrika'yı elinde tutmak!.. 


Yine Gazze-Balıkesir hattında; Akdeniz kıyılarına ülke sınırlarının güvenliği, hac yolunun güvenliği gibi gerekçelerle Yörük/Türkmenlerin özellikle de Avşarların yerleştirilmeleri de cabası.


Avşarların karşı karşıya kaldığı son sürgün/zorunlu iskân ise Horasan'dan çıkıp gelen Nadir Şah'ın, Tebriz merkezli bir cihan devleti kurması ile ortaya çıkmıştır. Abhazya'dan, Arabistan Yarımadasına; Kerkük'ten, Çin'in Kansu yöresine kadar uzanan Avşar İmparatorluğu, Osmanlı Devletini oldukça kaygılandırmış ve Doğu Anadolu'daki Avşar oymak ve obalarını yurdun başka yerlerine dağıtarak, yerlerine Rus zulmünden kaçıp gelen Çerkezleri yerleştirmek böylelikle Avşarları, Çerkezlerle dengelemek yoluna gitmişlerdir. 


Bu yanlış siyaset sonucu Niğde'den, Halep'e kadar etkili olan bir kalkışmanın (isyan) da fitili ateşlenmiş ve Osmanlı'nın başını 100 yıldan fazla ağrıtmıştır. Avşarların Karahacılı Oymağının Hocalı Obasından olan Dadaloğlu'nun dağlara-taşlara kazınan "Ferman padişahın, dağlar bizimdir!" sözü bu dönemde söylenmiş, dahası kalkışmanın da parolası olmuştur.


Avşarlar 1711-1835 yılları arasında Libya’da bir de beylik kurmuşlardır. 1911-12’de Trablusgarp’ta Enver Paşa ve Atatürk gibi “Teşkilat-ı Mahsusa” üyesi Türk subaylarının örgütlediği yerel halk da yine bu Avşarlardır. Hatta Arap aşiretlerinin birçoğu da İtalyanlarla işbirliği yapmıştır. 


Libya’daki Avşar Türkleri hâlâ Karamanoğullarının yadigârı olan yonca yaprağı şeklindeki üç hilalli bayrağı kullanmaktadırlar. 


Yeri gelmişken Osmanlı ordusunun simgesi olan üç hilalli sancağın asıl sahiplerinin de Karamanoğulları olduğu söylenmektedir. Libya'da -şimdilerde- Teşkilat-ı Mahsusa’nın yadigârı olan ay-yıldızlı bayrakları ile yedi düvele meydan okuyarak emperyalizme direnen mücahitlerin birçoğu da yine o gönderilen 200 bin çadırlık Avşar Yörüklerinin torunlarıdır. Evlad-ı fatihan olan bu insanlar Türk Dışişleri, Türk ordusu ve MİT ile eşgüdüm (koordine) halinde dün olduğu gibi bugün de destan yazmaya devam etmektedirler.


Günümüzde sadece Libya’da 1 milyon civarında ve Libya-Cezayir-Fas-Tunus hattında 2 milyonu aşkın Avşar Türkmen’i olduğu söylenmekle birlikte, bu sayının en az 3-4 kat daha fazla olması kuvvetle muhtemeldir. Bölgedeki Avşar nüfusunun ne kadar olduğunun tespit edilmesi; bu kardeşlerimizin korunup-kollanması, haklarının-hukuklarının uluslararası kamuoyu ve kuruluşlar nezdinde gözetilmesi gerekmektedir. Bu konuda, -başta T.C. Dışişleri Bakanlığı olmak üzere- ilgili/yetkili kurum ve kuruluşlara büyük iş düşmekte, önemli sorumlulukları bulunmaktadır.


Her ne kadar Avşar oymak ve obaları Osmanlı’nın sürgün/zorunlu iskân siyasetinden çok çekmiş olsalar da, Balkanlarda -ABD’li tarihçi Mc. Carthy’nin tespitlerine göre- 2 milyondan fazla kayıp vermiş ve yine Doğu Anadolu ve Güney Kafkasya’da benzer acılar yaşamış olsalar da bu oymakların, obaların Ahıska’ya, Balkanlara, Kıbrıs'a, Türkmendağı’na, Trablus’a ne amaçla gönderildikleri ve/veya iskân edildikleri günümüz jeopolitiğinde yerine getirdikleri vatan-millet hizmetiyle bir kez daha ortaya çıkmış bulunmaktadır.


Savaşçı kişiliklerinin yanı sıra Türkçe sevgisi, Türkçeye olan bağlılıkları ile de öne çıkan Avşarlar, Oğuz Kağan’ın delişmen ruhlu torunlarıdır. 


Dokudukları kilim ve halıdan; oynadıkları halay ve zeybeğe; çığırdıkları ağıt ve bozlaktan, çifte su verdikleri kılıç ve temrene kadar yaşattıkları değerlerle Türk sezgisinin (feraset), Türk irfanının (culture/kültür) taşıyıcı direkleri (colon/kolon) olarak millî özelliklerini (haslet) hiçbir zaman kaybetmemişlerdir. 


Dadaloğlu pîrimizin de dediği gibi: Aslı kurttur, kurt yavrusu kurt olur!.


Aziz Dolu Atabey