ahlaksızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahlaksızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2021 Cumartesi

YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR

 

 
 
 
YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

Türkiye’nin temel sorunları, gerçek sorunları vardır: Kalkınma, işsizlik, eğitim gibi… Kaynak kullanımı, yoksulluk, tarım, sanayi, borçlanma, dış bağımlılık, konut sorunu, trafik kazaları, kadın cinayetleri, din simsarlığı, toprak ağalığı gibi… Bunların çözümü cesaret ve büyük özveriler gerektirdiğinden, bilgi ve uzmanlık, yurtseverlik gerektirdiğinden çirkin politikacılar, entel “aydın”lar bu sorunlardan uzak dururlar. 
 
 

Sorunlarımızdan biri de –son günlerde ayyuka çıkarak iyice gündeme oturan- yolsuzluklardır. Anlaşılıyor ki, Türkiye artık tam bir yolsuzluklar cehennemine dönüşmüş bulunuyor; üstelik ahlaka büyük önem verdiğini söyleyen, İslam’ı bayrak yapan bir iktidar döneminde.
 


Her şeyin bir kökü, geçmişi vardır, değerli okur. Bundan yaklaşık 8 yıl kadar önce gazetelerden derlediğim şu haberlere bakın:
 
 

Yılda 1,5 milyar dolarlık akaryakıt kaçakçılığı… Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ile birçok bürokrat yargıda. - Tekstilde 1 katrilyonluk hayali ihracat…- SSK’da ilaç yolsuzluğu: Roche SSK’ya, piyasaya sattığının 2-3 katı fazla fiyatla ilaç sattı. SSK’nın iki üst düzey yöneticisi tutuklandı. - Maliye bakanının oğlu 4 bin ton mısır ithal etti; gümrük vergisi ithalden hemen sonra yüzde %70′e yükseltildi. - 30 trilyonluk buğday vurgunu… - Çevre ve Orman Bakanlığı bürokratları ihale kazanan firma tarafından ağırlandı. -TOKİ’de milletvekili ayrıcalıkları.
 
 

Hakkâri’de iş olanakları AKP’liler tarafından kontrol ediliyor. - Gümrükte büyük vurgun… - Seçmen listelerine mevtaları kim yazdırdı? - Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nce yapılan sınavlarda, sınav sorularını sızdırarak para karşılığı satan kopya şebekesi… - Sahte diploma ve denklik belgeleriyle “mimarlık” yapan 30 kişi yakalandı. Ardından, 37 kişinin de sahte belgelerle “inşaat mühendisliği” yaptığı belirlendi. - Anadolu liselerine ek yerleştirmedeki usulsüzlük... - Rüşvet dağıtıp ihaleleri kapmış! - Başbakanın eski özel kalem müdürü, görev yaptığı 5 yıl içinde İstanbul ve Ankara’da 5 değerli gayrimenkul sahibi oldu. - Sarıyer’de rüşvet operasyonu… - SGK’dan para alabilmek için sahte ameliyat belgeleri düzenlediler. - İlaç firmaları doktorlara rüşvet dağıttı. - Türkiye rüşvette Avrupa birincisi!...
 
 

Nedir bu korkunç olaylar değerli okur? Bunlar Türkiye’de her gün olup duran, giderek artan, günümüzde de bütün iğrençliğiyle devam eden binlerce yolsuzluk olayından sadece birkaçı... Evet, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’ni için için kemirip çöküşe götüren, ülkemizin başta gelen sorunlarından yolsuzluk batağının acı örnekleridir. Bunlar aynı zamanda devlet ve toplumun hızla kokuşup çürümekte olduğunun da göstergesidir.
 
 

Peki, yolsuzluk nedir, nasıl tanımlanır? Yolsuzluk kısaca “bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanmak”tır. Bu olgu, en geniş çaplı olarak siyasî ortamda, kamuda kendini gösterir; bu takdirde “politik yozlaşma” adıyla da anılır. Politik yozlaşma politik karar alıcıların özel çıkar sağlamak amacıyla, toplumda mevcut kuralları ihlal edici eylemlerde bulunmalarıdır. Başlıca şekilleri şunlardır: Rüşvet, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, oy ticareti, lobicilik, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, gönül yapma, politik dalavere.
 
 

Politik yozlaşma kamuya büyük zararlar verir: Toplumu, devleti kemirir. Sosyal ahlakı bozar. Kaynak israfına yol açar, gelir dağılımını olumsuz etkiler. Halkı devletinden soğutur, sosyal çatışmaları tetikler. Dayanışmayı, ulusal birliği zayıflatır. Devleti çöküşe bile götürebilir.



Kimlerdir bu yüz karası olaylara bulaşanlar? Ne yazık ki bizim insanlarımız, bizim yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz, bürokratlarımız, memurlarımız, bizim öğretmenlerimiz, okumuşlarımız, aydınlarımız, bizim gençlerimiz, bizim halkımız!... Son olanlara bakarsak: milletvekilleri, bakanlar, yargıçlar, belediye başkanları, iş adamları, medya mensupları…
 
 

Bu rezillikleri neden yapıyorlar? Çünkü büyük bir eksiklik var onlarda: Millî ahlak!... Eğer bu yurttaşlarımıza çocuk yaşlarından itibaren sağlam bir sosyal ahlak eğitimi verilseydi, bu aşağılıklara tevessül ederler miydi? En azından, sayıca bu kadar çok olur, ahlaksızlıkta bu kadar ileri giderler miydi? Peki, sosyal ahlak ya da Atatürk’ün deyişiyle Ulusal Ahlak nedir? Ulusal Ahlak “Milletin sosyal düzeni, huzuru, mutluluğu, güvenliği ve ilerlemesi için, yurttaşlardan her alanda ilgi, çalışma, nefsin feragatini isteyen” ahlaktır. Atatürk bu yüce ahlak anlayışını bizlere miras olarak bırakmıştı; çalışma ahlakını da: Bir hak ancak çalışmakla kazanılır!
 
 

Eğer genciyle, yetişkini ile, sonra gelen kuşaklar; Atatürk’ün millî ahlak öğüt ve kuralları çerçevesinde terbiye edilmiş, eğitilmiş olsaydı; o öğütleri, soludukları hava misali hayatlarının her anında yaşayıp uygulasalardı, rüşvet, irtikâp, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, torpil, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, soru satma, kopyacılık, sahtecilik gibi yüz karası eylemlere bu derecede kalkışırlar mıydı? Böyle ve yaygın cehalet de olunca Atatürk’ün şu öğüdüne de uyulmadı: Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki asıl cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgeçmesin!



Uyulmayınca ne oldu peki? Kaçınılmaz sonuç: kleptokrasi oldu!
 
 

Bir ülkede yolsuzlukların derecesi o ülkenin yönetim kadrosu, bunların ahlakı ve davranışlarıyla yakından ilişkilidir. Eğer bir ülkede yöneticiler yolsuzluğa batmış durumda ise, orada hâkim olan rejime kleptokrasi denir. Bir bilim adamımız, Prof. Dr. S. Kemal Erol, devletimize kök salmış olan ‘kleptokrasi kanseri’ni şöyle açıklıyor:
 
 

Kleptokrasi, “bir ülkede iktidarı ele geçiren bir siyasal grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması şeklinde kendisini gösteren bir hırsızlar rejimi”dir. Kleptokrat ise “hırsızlar rejimini yürüten, ülkede güç sahibi olan politikacı”dır.
 
 

Endonezya’da Suharto, İtalya’da Mussolini, eski Yugoslavya’da Slobodan Miloseviç, Filipinler’de Ferdinand Markos, Mısır’da Hüsnü Mübarek… kleptokrat örneklerinden sadece birkaçıdır. Dış güçlerin ve emperyalistlerin kuklası olan kleptokrat, her yerde –dilerim, Türkiye’de de- tarihin çöplüğündeki yerini almakta gecikmez.



Kaynak: Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020. (Yolsuzluk)
 

 

25 Kasım 2019 Pazartesi

Ahlaksızlık, bir milli güvenlik sorunudur!





Ahlaksızlık, bir milli güvenlik sorunudur! 



Ahmet B. Ercilasun 




Ahlaksızlık, az sayıda kişilerle sınırlı olursa bir millî güvenlik sorunu hâline gelmeyebilir. Ancak ahlaksızlık bütün toplum katmanlarına yayılırsa ciddi bir güvenlik sorunu hâline gelir.



Ahlak toplumların en önemli değerlerinden biridir. Toplumdan topluma değişen ahlak anlayışları vardır ama bütün toplumlarda ortak olan, ortak olması gereken, evrensel ahlak değerleri de vardır.


Yalan söylemek, hırsızlık yapmak, rüşvet almak bütün toplumlarda ahlaksızlık sayılır. Ahlakı sadece cinsî konulara indirgeyen; hırsızlık, yalancılık gibi ahlak dışı hareketleri hafife alan toplumlar çürümeye yüz tutmuş toplumlardır. 


Batının cinsî konulardaki serbestliğini vahim ahlaksızlıklar olarak gören toplumumuz ne yazık ki aynı hassasiyeti diğer konularda göstermiyor. 


Son yıllarda yaygın olarak işitilen "Çalıyor ama çalışıyor." söylemi bu duyarsızlığın en tipik göstergesidir.


Müslümanlığı en iyi temsil etme iddiasında olan bir örgüt yıllarca soru çalmış, soru çalarak kendi adamlarını üniversitelere ve harp okullarına yerleştirmiş, böylece on binlerce insanın da hakkını yemiştir. Örgütün yöneticileri ve bağlıları bütün bunları normal saymışlar, hatta sevap işlediklerine inanmışlardır.


Yıllarca süren bu hırsızlıkları görmek, önlemek ve suçluları cezalandırmak mevkiinde bulunan yöneticiler de "Alınları secdeye değiyor." diye düşünerek bunları görmemişler, gördülerse de göz yummuşlardır.



Alınları secdeye değen ama hırsız ve sahtekâr olan bu örgüt sonunda gerçekten bir millî güvenlik sorunu olmuş ve alçakça bir darbe teşebbüsünde bulunmuştur.


 Ancak 250 şehide mal olduktan sonra örgüt mensupları cezalandırılmaya başlanmıştır. 


Benzer örgütler bugün de vardır. Yalan dolanla insanları kandırmanın, üstelik bunu din kisvesi altında yapmanın dinle de ahlakla da ilgisi yoktur. 


Tarihimizde olumlu rolleri de bulunan tasavvuf cereyanlarıyla da ilgisi yoktur. Filan tarikatın veya cemaatin mensubu olduğu için, başka insanların haklarının yenmesi pahasına işe alınan, belli mevkilere getirilen kişiler belki ahlaksızlık yaptıklarını düşünmüyorlar. Belki "ideal"leri uğruna sevap işlediklerini de sanıyorlar. Ama yaptıkları düpedüz ahlaksızlıktır. 


Buna yol verenler, buna müsaade edenler de aynı ahlaksızlık girdabının içindedirler. Çünkü ortada hakları yenen insanlar vardır. Liyakatsiz oldukları hâlde kayırılan insanların, başında bulundukları işleri bozmaları, devleti zarara sokmaları vardır. Neresinden bakarsanız bakın, hak yemek, liyakatsiz insanları iş başına getirmek ve bütün bunlara müsaade etmek ahlaksızlıktır.


Ahlaksızlığın en vahimi din görüntüsü altında yapılanıdır. 


Dinler, özellikle bizim dinimiz ahlak kavramı üzerine kurulmuştur. 


Ahlak, Müslümanlığın en önemli kavramlarından biridir. 


Neredeyse bütün emirler ve yasaklar ahlak kavramı için vardır. 


Namaz kılmak da oruç tutmak da öyledir.


 İbadet, kötülüklerden, ahlaksızlıklardan arınmak için yapılır. 


Sadece Allah'ın kulu olduğunuzu bilirsiniz. 


Başkalarına kulluk etmezsiniz. 


Kul hakkı yemekten korkar, Allah'a sığınırsınız.


 Böyle bir dinin mensubu olan, bununla gurur duyan insanlar başkalarının hakkını yer mi, yalan söyler mi, insanların malına, hele hele devletin malına el uzatır mı?


Eğer bir ülkede bu tür ahlaksızlıklar toplumda mazur görülür, hele hele insan kayırmalar, devlet malına el uzatmalar, yönetim kademelerinde aşağıdan yukarıya veya yukarıdan aşağıya doğru yayılırsa o zaman ahlaksızlık gerçekten bir millî güvenlik sorunu hâline gelir. 


Düşününüz ki bir ülkenin millî varlıkları ona buna peşkeş çekiliyor, stratejik değeri olan tesisler yabancılara satılıyor, devlet bankalarından hakkı olmayan iş adamlarına krediler veriliyor, "Sen benim için şunları yap, ben de sana şunları sağlayayım." deniliyor… Böyle bir durum millî güvenlik sorunu sayılmaz mı?


Yazarların hüküm cümlesi yerine soru cümleleri kurmak zorunda kalmaları bile ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldığımızın belirtisidir.
 
 
Telefonumuza, televizyonumuza güvenemiyoruz. 

Topumuza, tankımıza, tüfeğimize güvenemiyoruz. 

Hangi ihalede hangi iş adamına ne verildi acaba, diye şüpheler içinde kalıyoruz. 

Şüphe insanı kemirir. 

Toplumun büyük çoğunluğunda böyle şüpheler varsa toplumdaki birlik ve güven duygusu da kemiriliyor demektir. 

Ahlaksızlığın yol açtığı bu durum da başlı başına bir millî güvenlik sorunudur.     



https://www.yenicaggazetesi.com.tr/ahlaksizlik-bir-milli-guvenlik-sorunudur-54004yy.htm 

6 Kasım 2019 Çarşamba

Ahlak Travması

 
 
Ahlak Travması
 
 
 
Hüseyin Efe Karatay




Yaşadığım şehrin işlek caddelerinden birinde bulunan bir okulun önünden geçiyordum. İlkokul çocukları evde annelerinin hazırladıkları şeyleri stantlara koymuş, geleneksel bir kermes düzenliyorlardı. Küçük bir kız çocuğunun yanına yaklaşıp bir şeyler almak istediğimi söyledim. O sırada yan tarafta duran iki küçük delikanlı ise yoldan geçenlere satış yapmaya çalışıyorlardı.
 
 

İçlerinden daha iri olanı seslendi: “Amca, eğer bu böreklerden alırsanız biz bu parayla cami yaptıracağız.” Dönüp “Bu kermesi cami yaptırmak için mi yapıyorsunuz?” diye sordum. “Hayır abi, alsınlar diye öyle söyledim” dedi. “Peki bakalım” dedim ve küçük hanımefendi ile alışverişimi tamamlayıp yoluma devam ettim.
 
 
 
Ahlak Nedir?
 
 

Ahlâkın sözlükte iki anlamı bulunuyor. Birincisi: “İnsanın doğuştan getirdiği ya da sonradan edindiği birtakım tutum ve davranışların tümü.” İkincisi de: “Kişide huy olarak bilinen nitelik; iyi ve güzel olan nitelikler”. Bizim için kıymetli olan kısmı genellikle ikinci tanımdır. Ahlâklı insan denildiği zaman aklımıza ilk gelen “iyiyi, doğruyu huy edinen insan” olur. 
 
 
 

Peki toplumun bahsettiğimiz bu ahlâkı nereye kayboldu? Hayvanlara taciz, kadınlara taciz, küçücük çocuklara istismar, dolandırıcılık, arsızlık ve istersek daha devam ettirilebileceğimiz birçok şey… 
 
 
 
Bizim ahlâksızlık olarak nitelediğimiz şeyler değil mi bunlar? Aramızda bu saydığım konularda herhangi bir gün haberlerde böyle bir haber görmeyen var mı?



Yazının başında, tanık olduğum kısa bir olayı anlattım. Henüz on-onbir yaşlarında, kendini bile tam olarak tanımayan o küçücük çocuk sergilediği davranışın bir ahlâksızlık olduğunu biliyor mu? İnsanların inandıkları kutsal, özel saydıkları şeyleri istismar ettiğinin farkında mı? Elbette hayır. Hangi büyüklerinden olumlu sonuç verdiğini gördü de böyle bir davranış geliştirdi? 
 
 
 

Evde ailesinden, okulda öğretmeninden, markette kasiyerden?.. Davranışlara tanık olup, kendisine bir davranış biçimi geliştirdi. Bunları yapınca da takdir gördü, “çok akıllı bu çocuk, maşallah çok zeki…” diye övüldü bir de. 
 
 
 
Oysa zeki olmakla kurnaz veya uyanık olmak arasında kocaman bir fark olduğunun farkına varamayacak durumda henüz. Dilerim bir gün farkına varır da en azından büyükleri gibi davranmaz…
 
 
 

Toplum ahlâkı dediğimiz, birey davranışlarının oluşturduğu bir bütündür. Dolayısıyla bir bireyin eylemlerinde ahlâksızlık söz konusuysa, birey, ahlâk anlayışını “vahiy” yoluyla inşa etmediğine göre, toplumun katkısı var demektir. 
 
 
 
Toplumun tüm katmanlarında yaşanan bu travma hayatın her alanına etki etmekte, toplum davranışlarından örneklik oluşturarak “kişilik” oluşturan bireyler toplumu yönetecek kademelere geldiğinde yetiştiği kültürel havzaya hizmet etmektedir. Erdemli olmaya ya da ahlâksızlığa.
 
 

Hülasa; denklem her seferinde başa sarıp, bizi derin bir bataklığa doğru sürüklemektedir. Bir toplum nasıl olur da böyle bir hale gelebilir? 
 
 
 
Sobasına odun atmadan önce odunu iki kere kovanın kenarına vuran teyzeye bunu niçin yaptığını sorduklarında; “Böcek falan varsa düşsün de yanmasın diye oğlum.” cevabını verecek kadar saf, merhametli, şefkatli bir milletin geldiği nokta büyük bir çürümeyi işaret etmektedir. 
 
 

Okumayan, araştırmayan, gelişmeyen/geliştirmeyen bir toplum, var olan iyi özelliklerini kaybedip bataklığa doğru savrulmaya mahkûmdur. Kendi yetiştirdiği ahlâksız bireylerin erdemli nesiller yetiştirmesini beklemek ancak hayalperestliktir… 
 
 
 
Bugün, bu ülkenin seyrettiği yol eğer muasır medeniyet yolu ise ve bu uzun yolda türlü planlara, ekipmanlara ihtiyaç duyuluyor ise bunların en başında ahlâklı, şahsiyetli bir nesil gelmektedir. 
 
 

İşte tam da bu yüzden izlenecek her türlü yolda, yetiştirilecek her bir çocukta o teyzenin naifliği bulunmalıdır. Ahlâklı, erdemli örnekliği oluşturmak ve öyle bir nesil yetiştirmek tasavvuru, planı olmayan bireylerle yola çıkılmaz, bir yere de varılmaz. 
 
 
 
İçimizdeki o saflık ile ahlâk anlayışımızı yeniden inşa etmeden, bırakın muasır medeniyetler seviyesine çıkmayı toplum olarak bulunduğumuz seviyesizliği bile koruyamayacağız…
 
 

Meşhur filozof Kant’ın da dediği gibi: Ahlâk, nasıl mutlu olacağımızı değil, mutluluğa nasıl müstahak olacağımızı gösteren bir öğretidir.
 
 

14 Haziran 2018 Perşembe

Çöken Yalnız Ekonomi Değil ki

 

Çöken Yalnız Ekonomi Değil ki

 

Yusuf Dülger

 

Türkiye’nin son 15 yılında sırf ekonomimiz çökmedi; aklımız, ahlakımız, özgürlüğümüz, sosyal dengelerimiz, adaletimiz, adalet duygumuz da çöktü, AKP bizim tüm dengelerimizi de çökertti.

 Muhalefet AKP’nin ekonomiyi bitirdiğini söylüyor. Ekonomi uzmanları gelecek için kara tablolar çiziyor. Çoğunluk ekonomiye odaklanmış; “para, gıda, iş, geçim” diyor.

Yaşamak için ekonomi gerekli ama insanca yaşamak akıl, irade, ahlak, adalet, hürriyet, eşitlik gibi insani erdemler de gerekli. Bir insan düşünün ki akıl, irade, hürriyet gibi insani değerlerini kaybetmiş. Böylesini kimse insan yerine koymaz, böylesi bir işe de yaramaz.

Türkiye’nin son 15 yılında sırf ekonomimiz çökmedi; aklımız, ahlakımız, özgürlüğümüz, sosyal dengelerimiz, adaletimiz, adalet duygumuz da çöktü, AKP bizim tüm dengelerimizi de çökertti.

İnsan bir makine değildir. İnsan alt-üst değerleriyle bütün ve eksiksiz bir varlıktır. İnsanın değerlerinden birisi çökerse, özgürlüğü, iradesi, huyu gibi diğer değerleri de çöker.

 AKP’nin insani değerlerimizi nasıl çökerttiğine bakalım. AKP iktidara gelirken bize cennet gibi bir Türkiye sözü vermişti. “Sizi doyuracağım, istediğiniz gibi inanıp yaşayacaksınız, hür olacaksınız” demişti. Seçmen bu sözlere inandı, AKP’yi iktidar yaptı. AKP iktidar olduktan sonra insanları yüceltme yerine aldatmaya, iradesiz bırakmaya çalıştı ve başardı da. Şöyle ki:

AKP işsize iş vermedi; para, kömür, makarna verdi. AKP bizi tembelleştirdi, kapısına bağladı, bizde bağlanma alışkanlığı yarattı. Vereceğim örnekler kaba olabilir ama beni bağışlayın. Aç bir köpeğe iki-üç kez kemik verseniz, o köpek kapınızdan ayrılmaz, evinizi bekler. Bir kediye üç-beş kez yiyecek verseniz evinizden çıkmaz, evinizde fare yaşayamaz. İnsanoğlunun genelde yapısı böyledir; karın tokluğuna bekçilik ve yalakalık yapar.

Demek insan olarak kalmak zor, insanlıktan çıkmak kolay. İnsan gibi yaşamanın temelinde sağlıklı bir eğitim-öğretim vardır. Eğitim ve öğretiminin temelleri sağlıklı olmayan uluslar çabuk savrulurlar. Bu nedenle Türkiye’nin bugünkü yapısından şikâyetçi olanların şimdiden, insani ve ideal bir eğitim-öğretim modelinin hazırlığını yapmaları gerekir.

AKP’nin seçim öncesi verdiği sözlere, yaptığı işlere bakınız; emeklilere bayram öncesi para, bedava kömür, öğrencilere bedava internet, ücretsiz otoparklar, bazı köprü ve otoyollardan bayram öncesi parasız geçişler, vs. Verenlerin de, alanlarında utanması gereken bir hayat anlayışıdır bu. Bu gidişle birkaçımız S. Arabistan Kralı, çoğumuz “Medine Fukarası” olup çıkacağız.

TV ve gazetelerin haberlerinde CHP, İYİ Parti, SP gibi muhalefet partilerinin büro, çadır ve çalışanlarına saldırıların arttığını görüyoruz. AKP’ye muhalif iseniz medyada yeriniz yok, Recep Erdoğan tarafından sürekli aşağılanırsınız, FETÖ’cü yahut PKK’lısınız, ABD ajanısınız. Konyalı seçmenin ruhsal yapısını öğreneyim diye, öğleden sonraları, iki kez, ikişer saat kadar muhalefetteki partilerin alan çalışmalarına katıldım. AKP’li seçmenlerden: “Konya’da size ekmek yok! Defolup gidin! İslam düşmanları! Ahirette hesap veremeyeceksiniz!” gibi sözler duydum. Kimisinin suratı asık, kimisinin bakışları çok sertti. Tabii ki içlerinde insanca davrananlar da vardı.

İlahiyatçı bir Prof. bir TV kanalında eline aldığı Kuran’ı Kerim’i göstererek muhalefet partilerine “Kuran düşmanı” imajını verdi. Bir imam: “Bu köyde Reis’in partisi dışındakiler bildiri dağıtamaz” diye muhalefete tavır koydu.

Konyalılar “Mevlana torunu” olduklarını söylerler, Mevlana’nın hoşgörüsünden söz ederler: “Gel, gel; ne olursan ol yine gel” derler ama anlattığım gibi davranırlar. Ağzımızı açtık mı İslam’ın “barış dini” olduğunu söyleriz, İslam’ın hoş görüsünden söz ederiz. Öyleyse sözlerimiz ile işlerimiz niye uymuyor, bu tahammülsüzlüklerin anlamı ne?

Anlattıklarımın anlamı şu: Biz ekonomimizle birlikte insani değerlerimizi de kaybediyoruz. Bizim insani değerlerimizle birlikte dini/İslami değerlerimiz de çöküyor. Çöken bir ekonomi milli bir seferberlikle 3-5 yıl içinde ayağa kaldırılır ama çöken insanlığımızın ayağa kalkması için uzun yıllara ihtiyaç vardır.
 

Bayramınız kutlu olsun, Allah daha sıkıntılı günler göstermesin.

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/yusuf-dulger/coken-yalniz-ekonomi-degil-ki-440610m.html

3 Haziran 2018 Pazar

Siyasette Seviye ve Ahlak

 

Siyasette Seviye ve Ahlak

 

Yusuf Dülger

 

Kişilik ve değerlerimizi kaybettikten sonra siyasette en üst makamlara çıkmışız, zengin olmuşuz, hiç kıymeti yok. Kişiliğini kazanamamış bir ulusun geleceği olamaz. 

 Her işin, her alanın bir seviyesi ve ahlakı olduğu gibi siyasetin de bir seviyesi ve ahlakı olmalı. Türkiye’nin son 15 yılında siyasetin ahlak ve seviyesi çok düştü. 

 Bu düşüşün birçok nedeni ve sorumlusu var ama, ilk nedeni ve baş sorumlusu AKP’nin dinci ve kindar tutumudur.
 

Hatırlarsınız, AKP’nin başkanı Recep Erdoğan siyaset sahnesine: “KUBBELER MİĞFER, MİNARELER SÜNGÜ” diyerek çıktı. Sonra bu çıkışını: “KİNDAR VE DİNDAR NESİL” isteğiyle sürdürdü. Erdoğan’ın günümüze kadar yaptığı siyaset ağzına bakın: Rakiplerini aşağılama ve kavga.

 Erdoğan’ın “Dindar ve Kindar Nesil” stratejisi tuttu. Muhalefet ahlak ve seviyesi düşen siyasetimizin düzeyini yükseltmede başarılı olamadı. 

Erdoğan’ın tarzı bizim hem kültürel değerlerimize, hem inancımıza ve hem de evrensel değerlere ters, ama seçmeninin bir yarısı bu tersliği kavrayamadığı, kavrasa bile siyaseti dinin önüne çektiği için ne söylense dinlemiyor; inadına kindarlık, inadına parti diyor, ahlak ve İslam’ın ne dediğine bakmıyor, ahlak ve İslam’a sırtını dönüyor. 

 Birkaç örnek vereyim :

Siyasi propaganda yapmak için Gaziantep’e giden Meral Akşener’in aracının önüne AKP’li belediye çöp arabalarını koyarak yolu kapattı. CHP milletvekili adayı Abdüllatif Şener’in Konya’daki seçim çalışmalarında bir grup AKP’li genç, Şener’e karşı “Allah ü ekber” diye bağırdı, “senin bu partide ne işin var” diye tepki gösterdi. 02.06.2018 günü Konya’da Erdoğan’ı bekleyen halka sunucu: “Reisle ölmeye hazır mıyız Konya!” diye bağırdı, Konyalı “Evet!” dedi.

Aynı gün Derbent’teki bir camiin ses cihazından halk Konya’daki mitinge çağrıldı. Konya Büyükşehir Belediyesi 02.06.2018 günü Erdoğan’ın mitingine katılım artsın diye şehir içi otobüslerden ücret almadı. Aynı gün Konya Zafer Alanı’ndan Gedavet Parkına doğru giderken, Saadet Partisi’nin çadırına yaklaşan bir kişinin, Saadet Partili gençlere: “Satılmışlar! Münafıklar! Halk Partisi ile beraber olmanın hesabını öbür dünyada veremeyeceksiniz!” diye hakaret ettiğini gördüm.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, bir AKP’linin: Valla AKP’ye o kadar güveniyoruz ki, Cumhurbaşkanımız çıksa, şuradan Ay’a kadar 4 şeritli yol yapacağım dese, Vallahi inanırızdediğini açıkladı. AKP’li Bilecik Belediye Başkanı Selim Yağcı’nın: “Recep Erdoğan gel benim kapımda temizlikçi ol derse, gider temizlikçilik yaparım” dediğini medya yazdı. Geçen yıllarda, AKP Kadın Kolları Başkanlarından bir bayanın: “AKP’ye üye olan kadınlar Erdoğan’ın nikâhlısı olurlar” dediğini medyadan öğrenmiştik.

Şu olay ve konuşmaların kısa bir değerlendirmesini yapalım. Bu olay ve konuşmalarda: Kin var, din sömürüsü var, bağnazlık ve dincilik var, siyaset için Müslümanları ölüme davet etme var, rakip partileri sindirme var, cehennem zebaniliği var, kendisini “cennet kuşu” sayma garipliği var, Allah’ın evlerini politika meydanına dönüştürme var, kamunun parasını yeme-yedirme var, Ay’a 4 şeritli yol yapacağına inanma ahmaklığı var, Allah adına yeminle Kuran’a ters düşme var, Erdoğan’a yağcılık yapmak için kişilik ve onurunu çiğneme var, AKP üyeliğini eşiyle arasındaki nikâhtan daha ileri taşıyan sapık bir düşünce var. Var da var… Ne ararsan hepsi var…

Bu ve benzeri olayları yaşıyor olmamız hepimizi üzüyor. Böyle gidersek, kültür, inanç ve ahlakımız daha çok seviye/düzey kaybeder. 

Başta Türkiye’nin bilim adamlarına; sosyolog, pedagog ve eğitimcilerine, gerçek din görevlilerine, siyasi partilere, tüm anne ve babalara, siyasetin seviyesizlik ve ahlaksızlığından kurtulmamız için hepimize görev düşüyor.  

Kişilik ve değerlerimizi kaybettikten sonra siyasette en üst makamlara çıkmışız, zengin olmuşuz, hiç kıymeti yok. Kişiliğini kazanamamış bir ulusun geleceği olamaz. 

Kişiliği zayıf bir ulusu dünya ulusları ciddiye almaz.  

Şu seçim süreci bittikten sonra hemen, insanlık ve ahlak seviyemizi düştüğü bataklıktan kurtarmanın çalışmasını yapmalıyız.

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/yusuf-dulger/siyasette-seviye-ve-ahlak-440576m.html