pkk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pkk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2021 Salı

BÖLÜCÜLÜK ZİHİNLERİMİZE NASIL DAYATILDI?

 

 
 
 
 
BÖLÜCÜLÜK ZİHİNLERİMİZE NASIL DAYATILDI?
 
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 
 

Cumhurbaşkanı Diyarbakır'da çözüm sürecine ilişkin olarak “süreci HDP'nin art niyeti, gizli gündemleri sonlandırdı" demiş. Bu açıklama, bana on yıl kadar önce kaleme aldığım bir yazımı hatırlattı. 
 


İsteyen, “Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları” kitabımda[i] bulabilir. Başlığı şöyledir: Eğer Kırk Kere “Etnik” Dersen, “Mozaik” Dersen…
 
 

Sorun kuşkusuz yeni değil… Ancak planlı olarak güncellenebiliyor, yeniden gündeme taşınabiliyor, zihinlere yerleştirilebiliyor. Yazımda bu ‘yerleştime’nin nasıl sağlandığından söz edeceğim.



“Birine kırk kere deli dersen, deli olur” diye bir söz vardır. Bir fikri insanların kafasına yerleştirmek, ona inandırmak mı istiyorsunuz, sürekli tekrarlayın; doğru olması da gerekmiyor. 
 
 
 
Nazi Almanya’sının propaganda bakanı ne demişti: "Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar fazla inanır. Hıristiyanlığın bu kadar etkili olmasının sebebi 2000 yıldır aynı şeyi söylüyor olmasıdır.”
 
 

Bir ülkede “göz önünde” olanlar, halka kolayca ulaşıp onu etkileyenler, ünlü kişiler, siyasetçiler, medya, TV kanalları, gazeteler durmadan aynı konuyu gündeme getirirse, çok geçmeden o konu halkın, en azından bir kısım halkın da gündemi haline gelir. 
 
 
 
Bir başbakanın “bu ülkede şu kadar etnik unsur var” lafını ağzına sakız etmesi, birilerinin de koro halinde “Türkiye bir mozaiktir” diyerek o kişiye eşlik etmesi buna bir örnektir.
 
 

Eğer siz sürekli “Türkiye’de Kürt sorunu vardır” derseniz, durmadan bu ayrılığı ileri sürenlerden bahsederseniz, ekranlara hep o kişileri çıkarırsanız, o iddia çok geçmeden öncelikli bir sorun haline gelir. Giderek halkın bilincine işler. “İnsanların zihnini ele geçirin, yüreği ve elleri peşinden gelir” demişler.
 
 

Hatırlayalım: 2002 sonrası… Hemen bütün TV kanallarında, yıllarca, hemen her gün bölücü tarafın adamlarını ekranlara taşıdılar. Türkiye’nin başka çok önemli sorunları varken, devamlı bu adamların iddiaları birinci haber yapıldı; tartışma programlarının çoğu aynı konuya ayrıldı, sonuçta “sorun” salt bu vurgu ve tekrardan dolayı Türkiye’nin en önemli sorunu haline getirildi. Kim yaptı bunu? Politikacılar, yöneticiler, sözde aydınlar, köşe yazarları, gazeteler, TV kanalları… Attila İlhan’ın “Türk değildir” dediği basın, medya yaptı!
 
 

Bölücü kesimin partileri başlangıçta marjinaldi, esameleri okunmuyordu. Ancak sözünü ettiğim ‘tekrarlar’dan çok istifade ettiler: TV kanallarında hep aynı vurgular… Her akşam, her haberde, tartışma programlarında konu hep aynı: Bölücü parti!... Hep o partinin lideri, o partinin adamları… 
 
 
 
Kuruluşları ve yöneticileri işbirlikçi medyanın muazzam desteğiyle kitlelere mal edildi. Başlangıçta Kürt asıllı yurttaşlarımızın kahir çoğunluğu bu adamlara ilgisizdi. Oyları yüzde 3’ü zor buluyordu. Toplantılarını ancak salonlarda yapabiliyorlardı. Ne var ki, sonunda başardılar, halkın gözünde güçlü parti imajı doğmaya, yerleşmeye, parti markalaşmaya başladı. Partileri Türkiye’nin 3. büyük partisi konumuna yükseldi.
 


Yukarda anlattıklarımdan hangi sonuca varabiliriz?
 
 

Bölücülüğün güçlenmesinde, bu kesimi özellikle ekranlara çıkaran, gazete manşetlerine ve köşelerine taşıyan kozmopolit medyanın çok büyük payı oldu. Kuşkusuz -yalnız ülkemizde değil- dünyanın birçok yerinde uygulanan bu teknik; bence ‘sürü psikolojisi’ etkisinden yararlanmaktadır.
 
 

Geniş çaplı tekrarlar zihinleri nasıl etkiliyor? Bir tür topluluk baskısı oluşturarak halk katmanlarında bir düşünme hatasına, sürü psikolojisine yol açarak... Bu baskı sağduyuyu çarpıtıyor. Tekrar edilen şey, zihinlere kolayca yerleşmeye başlıyor. Yanıltıcı, basit bir muhakeme öne çıkıyor: Diğerleri gibi davranırsam, doğru davranmış olurum. “Bir fikri ne kadar çok insan doğru buluyorsa, o fikir o kadar doğrudur” peşin hükmü belirleyici oluyor. Sonra, “sürüden ayrılanı kurt kapar” kaygısı da etkili oluyor. Oysa, bir şeyin doğru olduğunu birçok insanın ısrarla iddia etmesi, o şeyi doğru yapmaz.
 
 

Öyleyse değerli okur, medyada, TV kanallarında, siyasette, sanatta, kültürel alanda yapılıp söylenen tekrarlara dikkat et! Bunlardan bazıları ülke aleyhine olmak üzere, büyük olasılıkla zihinlerimizi ele geçirme operasyonudur. 
 
 
 
Atatürk’ün bizi ısrarla uyardığı iç ve dış bedhahlar el ele bir plan uygulamaya koymuş olabilir. Türkiye’de Güneydoğu sorununun ülkenin bölünmesi noktasına kadar getirilmesi sürecinde bu siyaset ve propaganda türü çok geniş ölçüde uygulanmış, bunda da ne yazık ki başarılı olmuşlardır.
 
 

Çoğu gazeteler, TV kanalları, abartı değildir, belki de yüzde 90 oranında belirli ve çok az sayıdaki iç veya dış çıkar çevrelerinin elindedir. Bu kesimler Batılı kapitalistlerin çıkar çevreleri ile tam bir işbirliği ve kader ortaklığı içindedir.
 
 

Onlara karşı kendini koru ey okur! Hele çocuklarını, cansiperane bir gayretle koru!
 


[i] Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020.

 

23 Haziran 2020 Salı

Tehlikeli Üç Gelişme!



 
Tehlikeli Üç Gelişme! 
 
  
Özcan Yeniçeri

 
 
Türkiye kendisine yönelik çok yönlü tehditlere karşı her zamankinden daha fazla hazırlıklı olmalıdır.



Büyük Ortadoğu Projesi ‘yirmi iki ülkenin sınırlarının’ değiştirilmesini esas alıyordu. Bu proje gereği başlatılan Arap Baharı hareketiyle hedef ülkelerde iç savaş çıkarılmış Libya, Yemen, Mısır, Cezayir, Irak, Suriye vb. ülkeler böylece istikrarsızlaştırılmıştı.
 

Irak’ın üçe ayrılarak kuzeyinde Barzani’nin yönetimine verilen Kuzey Irak Kürdistan’ı geçtiğimiz yıl bağımsızlık referandumu yapmış, Türkiye / Irak / İran’ın müdahalesi bu girişimi başarısız kılmıştı.
 

Son günlerde hedefine Türkiye’yi koyan üç önemli gelişme yaşanmıştır. Bunlardan birincisi Suriye’de meydana gelmiş ve doğrudan Türkiye’yi hedef almıştır. Bu tehlikelerden birincisi ABD’nin de terörist olarak ilan ettiği PKK dahil Irak ve Suriye’deki bütün örgütleri bir araya getirerek bölge ülkelerinin parçalanmasına yönelik yeni bir hareket başlatmış olmasıdır.,
 

Bu proje bağlamında geçtiğimiz hafta ABD ve Fransız heyetleriyle 25 sözde parti yaptıkları toplantı sonucunda Kürt Ulusal Birliği Partileri adıyla PKK çatısı altında yeni bir örgütlenme meydana getirilmiştir. ABD böylece, ordu kurup silahlandırdığı PKK’yı devletleştirme yolunda önemli bir adım atmış oldu.
 

ABD, Suriye’nin kuzeyindeki Mesut Barzani’ye yakın Suriye Kürt Ulusal Konseyini PKK/PYD’ye destek verme konusunda ikna etti.
 

PKK ile Barzanici gruplar arasında nihai anlaşma ABD’li büyükelçi William Roebuck ve Mazlum Kobani kod adlı Ferhad Abdi Şahin’in de katıldığı bir basın toplantısıyla Kamışlı’da kamuoyuna duyuruldu.
 

Anlaşma 2014 yılında Barzani’nin de imzaladığı Duhok mutabakatı bağlamında sağlandığı açıklandı. Önümüzdeki günlerde Barzani ile PKK arasında yeni bir genel anlaşmanın imzalanacağı da ifade ediliyor.
 

Anlaşmaya göre savunmada ortaklık kurulacak, sözde askeri birlikler terör örgütü YPG çatısında birleşecek. Demokratik özerklik ve kanton sistemi güçlendirilecek.
 

ABD bölgede uyguladığı yeni stratejiyle PKK’yı diğer gurupların arasına sokarak terör örgütü olmaktan çıkarmaya çalışıyor.
 

Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı ABD’nin hiç ara vermeden yürüttüğü faaliyetlere karşı azami dikkati göstermek şarttır. Bu bağlamda “Pençe” hareketleri kalıcı hale getirilmelidir!
 

Türkiye’yi dolaylı olarak hedef alan ikinci tehdit ise Libya’daki gelişmelerle ilgili olarak Mısır’dan gelmiştir.
 

Mısır devlet başkanı Sisi’nin Libya’daki son gelişmeler üzerine önce kendisi gibi korsan darbeci Hafter’le birlikte Kahire’de ilan ettiği bildiri ve ardından da yaptığı tehdittir.
 

Sisi, Libya’daki Türkiye’nin etkisine yönelik olarak şu açıklamayı yapmıştır: “Libya’daki son gelişmeler Mısır’a yasal olarak müdahale hakkının yolunu açmıştır. Cufre ve Sirte kırmızı çizgidir…İki taraftan birisini bu çizginin batısına ya da doğusuna geçerse Mısır için müdahale hakkı saklıdır. Ve ordumuz bu hakkı kullanacaktır.”
 

Libya, Sisi’nin bu açıklamasının “savaş ilanı” anlamına geldiğini açıklamıştır.
 

Türkiye’nin müdahalesiyle Libya’da etkisiz eleman haline gelen Hafter’in destekçilerinden olan Sisi’nin bu tutumunun ciddiye alınması gerekir. 
 
 
İslam ülkelerini birbirleriyle vuruşturarak güçten düşürmek hem AB ve ABD’nin hem de İsrail’in temel stratejisidir. 
 
 
Darbeci Sisi, ABD/İsrail ikilisinin yönlendirmesiyle Libya’da bir maceraya kalkışabilir. Türkiye’nin bu konuda çok yönlü ve akılcı diplomasiyi devreye sokması gereklidir.
 

Türkiye’ye yönelik üçüncü tehdit Yunanistan’dan gelmiştir. Yunanistan başbakanı, savunma bakanı ve genelkurmay başkanı doğrudan Türkiye’yi hedef alan tehditlerde bulunmaktadır. 
 
 
Yunanistan’ın en üst düzey yetkilileri, “Türkiye mahalle kabadayısı”, “Türkiye’yle savaşırız”, “önce yakacağız, sonra gidip kim olduğuna bakacağız” türünden sağduyusunu kaybetmiş dengesiz açıklamalar da bulunmaktadır.
 

Türkiye’nin son zamanlarda bölgedeki çıkarlarını savunma iradesi Yunanistan yönetiminin sağduyusunu hatta dengesini kaybetmesine neden olmuştur. 
 
 
Tarihte savaşlara hep dengesizlerin yeni bir denge için harekete geçmeleri sebep olduğu bir gerçektir.
 

Türkiye kendisine yönelik çok yönlü tehditlere karşı her zamankinden daha fazla hazırlıklı olmalıdır.
 
 







24 Eylül 2019 Salı

ABD-Türkiye Siyaset Tiyatrosu

 

 

ABD-Türkiye Siyaset Tiyatrosu

 

 

Mehmet Sayın

 

 

O maddi yardımları kabul ederseniz ve karşılığında da Kuzey Suriye'de o meş'um planı engellemek için hiçbir şey yapmazsanız muhayyel Kürdistan'ın üçüncü parçasının oluşmasını da engelleyemezsiniz.

 

 

 Şimdi yazacaklarımı aslında dün duydum;

 

 

Bursa'da bir arkadaşımız yazıhanesinde konuşuluyordu.

 

 

Ben de konuşmaya müdahil olmuştum.

 

 

Konuşan arkadaş da o yazıhanenin hemen yanındaki dükkânın sahibiydi.

 

 

Arkadaşımız şunları söylemişti;

 

 

ABD Türk ekonomisine 100 milyar dolarlık destek yapıp bize de ekonominizi ayağa kaldıralım diyecek.

 

 

Bu konuştuklarımız sabah sabah TV’lerde alt yazı olarak geçmekte;

 

 

ABD bize ticaret hacmimizi 100 milyar dolara çıkarmayı teklif ediyormuş;

 

 

İlaveten F-35 uçakları konusu da yeniden gündeme girecekmiş ve bazı mallarımıza uygulanan yüksek gümrükler de azaltılacakmış;

 

 

Teklifler Büyükelçi aracılığıyla sözlü olarak iletilmiş ve yazılı teklif bekleniyormuş.

 

 

İnanmayan şu anda saat (8.12) de herhangi bir haber kanalını açsın ve gözleriyle görsün.

 

 

Ben aslında bu tip konuları anında ve olayın sıcaklığında yazmayı pek sevmem, ama bu şimdi yazacaklarımı ilk tespit olarak kabul edebilirsiniz.

 

 

Biz aynı anda Amerika’yla neyi müzakere ediyoruz?

 

 

Neyi olacak Suriye'nin kuzeyinde ABD tarafından oluşturulan PYD-PKK devletini "yani "muhayyel Kürdistan'ın ikinci ayağını" ve Türkiye de o ayağı "var gücüyle" engellemeye çalışmakta.
 

 

 

Yani görüntü bu;

 

 

Peki şu anda Türkiye’ye maddi teklifler ile cevap vermek acaba sus payı mıdır?

 

 

İster istemez aklıma bu soru geliyor.

 

 

Çünkü "aynı oyun Kuzey Irak Barzani Kürdistanı’nda da sergilenmişti"

 

 

İnanmayanlar iyice incelesinler.

 

 

O zaman da Türk devletinin ağzına bir parmak bal çalınmıştı ve "Yeniden Osmanlı olacaksınız Kuzey Irak'ta bir Kürdistan kurulsa o da sizin himayenize girse iyi olmaz mı?

 

 

Hem sizin de petrolünüz olur demişlerdi.

 

 

Osmanlı olma ve Şam'da “Emevi camiinde cuma namazı kılma” heveslerinin ülkemizi getirdiği nokta da tabak gibi önümüzde duruyor.

 

 

Tabii bakmasını ve görmesini bilenlere.

 

 

Geldiğimiz nokta “sınama yanılma metoduyla ülke yönetiminin” sonucudur.

 

 

Ama karşımızdakiler de 100 yıllık planlar yapıyorlar ve o planları da uyguluyorlar.

 

 

O plan büyük Kürdistan planı görünse de işin aslı "Büyük İsrail" planıdır.
 

 

 

O plandaki "Büyük Kürdistan'ın ilk ayağı Irak’ta idi;

 

 

İkinci ayağı da Suriye'de.

 

 

Peki, üçüncü ayağı nerede olacak?

 

 

Ve hedefte hangi ülke var?

 

 

Oyun açık açık oynanıyor ve ekonomik sıkıntılarımızdan da faydalanmanı peşindeler.

 

 

O maddi yardımları kabul ederseniz ve karşılığında da Kuzey Suriye'de o meş'um planı engellemek için hiçbir şey yapmazsanız muhayyel Kürdistan'ın üçüncü parçasının oluşmasını da engelleyemezsiniz.



 

Zaman konuşma zamanı değil icraat yapma zamanıdır.

 

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/mehmet-sayin/abd-turkiye-siyaset-tiyatrosu-442033m.html 

 

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Vatana ortak mı aranıyor?


 

Vatana ortak mı aranıyor?

 

 Arslan Bulut




Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Yeşilköy'de Süryani kilisesinin temelini atarken, "Farklı söylemlerle ortaya çıkmış olsalar da tüm terör örgütlerinin ve onları birer maşa olarak kullanan güçlerin asıl hedefi ortak vatanımızdır. Bu saldırıları boşa çıkarmanın yolu farklılıklarımızı en önemli zenginliğimiz görerek, 82 milyon olarak tek yürek, tek bilek halinde hareket etmemizden geçiyor" dedi.



Konuşma metnini yazan her kimse, "ortak vatan" tabirinin, Erdoğan'ın bahsettiği terör örgütlerinden birinin başı olan Abdullah Öcalan tarafından bir talebin ifadesi olarak kullanıldığını bilir değil mi?



Öcalan, Anayasa'ya "Türkiye Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanıdır" diye bir ifadeyi yazdırmak için taleplerde bulunmuştur. Öcalan'ın yazdığı, AKP'li ve HDP'li yetkililerin imzaladığı Dolmabahçe mutabakat metninde de "ortak vatan" istenmiştir.


Anayasa'da ise "ortak vatan" diye bir tabir yoktur! Çünkü vatan, bir şirket ortaklığı değildir.


 Erdoğan'ın da bütün milletvekillerinin de sadakatle bağlı kalacaklarına yemin ettikleri Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, "Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa," diye başlamaktadır.


Yine "Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu..." denilmektedir.


Anayasa'nın başlangıç ilkelerinde "ortak" kelimesi de geçiyor ama bakınız ne şekilde: 


"Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve  'Yurtta sulh, cihanda sulh' arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu.."  


Gerçi Erdoğan da "82 milyon olarak tek yürek, tek bilek halinde hareket etmek"ten söz ediyor ama kendisi, "kindar nesil" yetiştirerek Anayasa'yı ihlâl ederse,  bu nasıl olacak?


Erdoğan, "Türkiye güçlendikçe ortaya çıkan imkânlardan bilaistisna tüm vatandaşlarımız yararlanmıştır, yararlanacaktır." diyor ama uygulama böyle değil!


İktidarın tasarrufunda olan bütün imkânlardan "bilaistisna" AKP'den referansı olanlar yararlanıyor! 


Bir de şu anda güzel vatanın bütün imkânlarından, "misafir"ler yararlanıyor! 


Ev sahipleri ise "ensar-muhacir" söylemi ile uyutuluyor!


Metin Aydoğan, kuramsal aktarımda yazdı; "Suriyeli sığınmacılara, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarından daha ileri haklar verildi ve ayrıcalıklı bir kitle haline getirildi. 

Yalnızca onların yararlandığı sağlık birimleri oluşturuldu, hastahanelere ücretsiz kabul edildi ve ücretsiz ilaç almaları sağlandı. 


Türk öğrencilere, geri ödeme koşuluyla aylık 450 lira kredi verilirken, Suriyeli öğrencilere geri ödemesiz aylık 1200 lira burs verilmektedir.


Beş milyondan çok Arap, Anadolu'nun değişik bölgelerine gruplar halinde yerleştirilerek kimliklerini korumaları sağlanmıştır. 


Türkler, Suriyelilerin yerleştikleri yerleri terk etmektedir. Suriyelilere verilen ayrıcalıklar yurttaş olduklarında da sürecek, koloniler halinde ülkenin değişik yörelerinde yaşayacaklardır. 


Türkiye'de yeni bir azınlık kitlesi yaratılmaktadır.


Bu büyük kitle örgütlenmeye başlayacak ve anadilde eğitim adıyla Arapça eğitim isteyecektir. Bu istek, müfredata Arapça dersi koyarak Türk milli eğitimini Araplaştırmaya çalışan AKP
 tarafından yerine getirilecektir."



Bir de Ürdün'de yaşayan bir Türk'ün mesajı var; "Türkiye Arapların arka bahçesi oldu. Ürdün'den de her gün 100- 200 Filistinli aile Türkiye'ye göçüyor. Bu gidişle Türkiye'yi Arabistan yapacaklar…" diyor.


Teoriyi "Türk-Arap-Kürt Federasyonu" diye seslendiren Öcalan idi. 

 Şu anda bu projeye alt yapı hazırlanıyor!


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/vatana-ortak-mi-araniyor-52822yy.htm

4 Ağustos 2019 Pazar

Türkiye'de doğru siyaset olsaydı





 Türkiye'de doğru siyaset olsaydı 



Ahmet B. Ercilasun





Türkiye'de doğru siyaset olsaydı bugün ülkemizdeki Suriyelileri konuşmazdık; Suriye'deki Türkleri, Türkmenleri konuşurduk. Kültürel haklarının verildiğini, Türkçeyle eğitim yapan okullara gitmeye başladıklarını konuşurduk. Suriye'de çıkardıkları Türkçe yayınları incelerdik.



Türkiye'de doğru siyaset olsaydı bugün Suriye'deki PKK / YPG yapılanmasını konuşmazdık; Azez'deki, Halep'teki, Lazkiye'deki Türkleri, Türkmenleri konuşurduk. Oralarda açılan Yunus Emre enstitülerinden söz ederdik.



Türkiye'de doğru siyaset olsaydı bugün Kandil'i, Sincar'ı, Irak'ın kuzeyinde bağımsızlık referandumu yapan yönetimleri konuşmazdık; Kerkük'te, Erbil'de, Tuzhurmatı'da açılan Türk okullarını konuşurduk. Kerküklü şairlerin şiirlerini, yazarların romanlarını okuyor olurduk. Irak'taki Türk yurtlarına Arzu Kamber masalı derlemeye giden araştırmacılarımızı konuşurduk.



Türkiye'de doğru siyaset olsaydı bugün Muğla'ya, Aydın'a, İzmir'e bağlı adalarımızda konuşlanan Yunan birliklerini, onları ziyaret eden Yunan devlet adamlarını konuşmazdık; bu adalardaki Türk birliklerini ve onları ziyarete giden bakanlarımızı, komutanlarımızı konuşurduk.



Türkiye'de doğru siyaset olsaydı bugün Sisi'yi, Mursi'yi konuşuyor olmazdık; Mısır'da Türkiye'ye dost olan bir yönetimi konuşurduk. Mısır'da Türk soyundan geldiğini bilen aileleri konuşurduk. Hangi Türk soylu ailenin Mısır'da hangi önemli yerlere geldiğini, hangi işleri başardığını konuşurduk.



Türkiye'de doğru siyaset olsaydı bugün Libya'daki bir yönetimin tehditlerini konuşuyor olmazdık; Libya'daki, Tunus'taki, Cezayir'deki Türk dostu yönetimleri konuşurduk. Dayıların soyundan gelenleri, Türk soyundan gelmiş olmakla övünen aileleri konuşurduk.



Bütün bunların hiçbiri hayal değildir. ABD, Rusya, Çin gibi ülkeler dünyaya nizam vermeye çalışıyorlar. Elleri kolları her yerde. Fakat ben onları örnek göstermek istemiyorum. 



Türkiye ile neredeyse denk bir ülkeyi, İran'ı örnek göstermek istiyorum.



İran'ın Irak'taki nüfuzunu, Suriye'deki uzantılarını hepimiz biliyoruz. İran için hayal olmayan, Türkiye için neden hayal olsun? 



Türkiye de elbette komşularından başlamak üzere dünyanın her tarafındaki Türklerle, Türk soylularla, Türk kültür havzasına giren bölgelerle ilgilenebilir. Bu ilginin sonunda da Türkiye lehine sonuçlar elde edebilir.



Bunun için ilk olarak bu işe niyet etmek gerekir. İhvancılığı bir yana bırakıp dünyayı Türk gözüyle görmek gerekir. Ümmetin parçalanmasından değil milletin parçalanmasından endişe etmek gerekir. 



Milletin adını bilmek, Türk adıyla gurur duymak gerekir.
İkinci olarak hamasi nutuklara dayanan bir politika değil akıllı ve seviyeli bir politika izlemek gerekir.



 Komşulardan başlayarak dünyanın her yanındaki Türkleri, Türk soyluları, Türk'e hoş bakanları araştırmak gerekir. İlmî araştırmaların sonunda bir döküm (envanter) çıkarmak gerekir.



Üçüncü olarak bilimde ve sanatta yükselmek gerekir. Bilimde ve sanatta yükselmeyen toplum güçlü toplum, devlet büyük devlet olmaz. Büyük devlet olmadan da bu gibi siyasetler güdülemez.
Millî bir politika gütmek için elbette milliyetçi olmak gerekir. Fakat milliyetçilik bağırıp çağırmakla, ona buna efelenmekle olmaz. 



Millet ile ümmeti birbirine karıştırarak milliyetçilik olmaz. İhvancılarla iş birliği yapılarak milliyetçilik olmaz. Açılım politikası diyerek devleti bölücülerle masaya oturtarak milliyetçilik olmaz. Açılımcıları destekleyerek, onlara bastonluk yaparak milliyetçilik hiç olmaz.


 
Milliyetçilik kültürel donanım ister, sanat zevki ister, kalite ister, ahlak ve nezaket ister. Tanışmadığınız, henüz yeni tanıştığınız kimseyle teklifsiz tekellüfsüz söze girişmek nezakete uymaz. Milliyetçi nazik, ahlaklı, seviyeli olmalıdır.



Meşrutiyet dönemindeki ve Cumhuriyetin ilk on yıllarındaki Türkçülere, milliyetçilere bakınız. 



Gökalp'lara, Ömer Seyfettin'lere, Yusuf Akçura'lara, Hamdullah Suphi'lere, Sadri Maksudi'lere, Atsız'lara, Nihat Sami'lere, Hüseyin Namık'lara, Nejdet Sançar'lara, İsmet Tümtürk'lere, Alparslan Türkeş'lere, Fethi Tevetoğulları'na, Dündar Taşer'lere, Muzaffer Özdağ'lara bakınız; ne demek istediğimi anlarsınız. 



Fakat sözü uzatmaya hiç hacet yok; Atatürk'e bakınız ve ne demek istediğimi anlayınız.  



Atatürk'ün siyaseti bize Hatay'ı kazandırmıştır. 



Sonra da Kuzey Kıbrıs'ı kazandık. 



Ya bugün?... 



Bir gece ansızın… diyerek efeleniyor ve sadece kendimizi avutuyoruz.  



https://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkiyede-dogru-siyaset-olsaydi-52812yy.htm

29 Haziran 2019 Cumartesi

Fırat'ın Doğusunda Mutabakat, Batısında Savaş

 

 

 

Fırat'ın Doğusunda Mutabakat, Batısında Savaş

 

Cahit Armağan Dilek 

 

 

Fırat'ın doğusunu ikinci Kürdistan parçasına dönüştürecek ABD ile mutabakat batısında Afrin ve özellikle İdlib'de Türkiye'yi içine çeken savaşa dönüşüyor. Türkiye Suriye kuzeyini, Rusya ve S-400'ü kaybediyor.

 

G-20 zirvesinden fotoğraflar paylaşıldı. Bu fotoğrafların gerçeği yansıtmadığını herkes biliyor. Sahte gülücükler, çalışılmış hareketler…
 

Herkesin gözü önünde ülkelerinkinden ziyade "kişisel PR" var, algı operasyonu yapılıyor, mesaj veriliyor. 



PKK terör örgütüne binlerce TIR silah yardımı gönderen, Türkiye'yi F-35 projesinden çıkaran, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'ta Yunan-Rum ikilinin yanında yer alan, ekonomimizi mahvetmekle tehdit eden ABD'nin başkanı Trump'la milli görüşün simgesi de kabul edilen işaretle birlikte poz vermek Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerçek durumu, Türkiye'nin ABD'ye mahkum pozisyonunu değiştirmiyor.

 

Kıbrıs'ta askeri üs alıp oraya yerleşmeye başlayan, PKK/YPG'lileri sarayında ağırlayan Fransa'nın başkanı Macron'un omuzuna elini koyarak verilen sözde samimi pozla Macron'un geri adım atmayacağını herkes biliyor.



Ya da Putin ile başbaşa konuşuluyormuş pozlarına rağmen İdlib'de Rusya'nın Suriye ordusuna desteğini kesmeyeceğini, İdlib'de Türk gözlem noktalarına saldırıların durmayacağını ve önümüzdeki günlerde İdlib'de dananın kuyruğunun tamamen kopacağını herkes görüyor.



Tabi ki Türkiye'nin gündem yelpazesi geniş. Ama 6 aylık seçim sürecinden çıkan Türkiye gerçek gündemine dönerken ekonomi kuşkusuz bir numarada yer alacak ama güvenlik odaklı dış politika da ekonomiyle eş derecede gündemin başında olacak.


İdlib'de Türk gözlem noktasına yapılan saldırıda 1 askerimizin şehit ve 3 askerimizin yaralanmasıyla birlikte gerçek gündem çok acı şekilde suratımıza çarptı.



Türkiye uzun bir seçim süreci geçirdi, iktidar yeni bir AÇILIM veya ÇÖZÜLME süreci başlattı, S-400 artan bir kriz ivmesiyle gündemin hep en başında kaldı. İşin ilginç olanı bütün bunların Türkiye'nin güvenliğiyle yakından bağlantılı olan Suriye kuzeyindeki gelişmelerin üstünü örtmesidir.



Bu köşeyi takip edenler bunu çok iyi bileceklerdir. Geri dönüp bakıldığında adeta bir yazı dizisi gibi bütün bunları anlattık. G-20 zirvesinden sonra bütün bunların iyice gün yüzüne çıkacağına şahit olacağız.



26 Haziran'daki yazımızda ABD'nin Suriye özel temsilcisinin aralarında Türkiye'nin yer almadığı Avrupa ve Ortadoğu turuna çıktığını ve artık Suriye'deki planlarını hayata geçirmek için son koordinasyonları yaptığını anlatmıştık.



Yazımızın başlığını "Suriye'de vekaleti ABD'ye mi verdik?" şeklinde yazmıştık. Gelişmeler de bu başlığı teyit eder yönde.



ABD'li diplomat Jeffrey Suriye gündemli Ortadoğu-Avrupa turuna Türkiye'yi dahil etmedi. Ama Brüksel'de sunulan fotoğrafa bakılırsa MSB Akar ile başbaşa ikili bir görüşme yapmış.



Bugünlerde Jeffrey'nin ekibinden bazı Amerikalıların Türkiye'de ikna ve yoklama görüşmeleri yaptığını biliyoruz. İkna ve yoklama diyorum yapılan görüşmeler iktidar temsilcileri ve resmi kurumlarla değil, Suriye konusunda çalışan az sayıda akademisyen ve düşünce kuruluşu temsilcileriyle.



Amerikalıların anlattıkları bizim köşe yazılarımızda ve TV programlarında anlattıklarımızı uyarılarımızı adeta birebir teyit ediyor. Bunlar ne mi?



- Türkiye ile ABD Fırat doğusundaki güvenli bölge konusunda mutabakata vardı. Sınır hattında TSK ile YPG arasına yerleştirilecek Barzani'nin eğittiği Suriyeli Peşmergeler ile Arap aşiretlerin silahlı güçlerinin ne kadar derinlikte olacağı gibi ufak tefek pürüzler var.



- Koalisyon Avrupa ve Körfez ülkelerinden topladığı paralarla SDG/YPG bölgesinin yeniden imarında Türkiye'ye ihale verilecek. Bölgede Türkiye'nin varlığı bununla sınırlı. Belki az sayıda asker sınır hattındaki ABD gözlem noktalarında bulunabilir.



- SDG bölgesinde Suriye ve Rusya'nın yer alması söz konusu değil.

 

Böylece PKK'nın büyük Kürdistan projesinin ikinci parçası da fiilen oluşturuluyor. Sözde akil insan ve bazı gazeteciler Suriye kuzeyindeki bu gelişmeleri iyi bir şeymiş sunuyor. Aynı birinci açılım sürecinde yapıldığı gibi. Ama birinci, ikinci derken üçüncü parçanın nerede kurulmasının planlandığını görmezden geliyorlar.



Tam da bu esnada Rusya Türkiye ile ABD arasında kendilerini dışlayan yok sayan bu mutabakattan haberdar olmuş olacak ki, tepki olarak, Fırat'ın batısında Afrin'de PKK/YPG'nin, İdlib'de ise Suriye ordusunun Türk üslerine yönelik saldırılarına sessiz kalıyor. Şehit haberleri peşpeşe geliyor. Türkiye-Suriye resmen savaşıyor.



Esad yönetiminin Rusya'nın zımni de onayı olamadan Türkiye'ye karşı bu şekilde saldırması düşünülemez. Son saldırı sonrasında MSB'nin Ankara'da Rus ataşeyi çağırması da ilginç.  İdlib mekanizması kapsamında böyle acil hayati konularda daha üst düzey bir irtibat hattı yok mu ki askeri ataşe çağrılmak zorunda kalındı? Yoksa var da Ruslar telefona mı çıkmadı? Bu durum İdlib'de patlamış olan bir savaşın göstergesi değil mi? Bu kriz S-400 projesini ABD'nin istediği yöne sokmaz mı?



Türkiye'nin Suriye'de ABD ile Rusya arasında bıçak sırtında sürdürdüğü mavi boncuk politikası iflas etmiş gözüküyor.

 

Fırat'ın doğusunu ikinci Kürdistan parçasına dönüştürecek ABD ile mutabakat batısında Afrin ve özellikle İdlib'de Türkiye'yi içine çeken savaşa dönüşüyor.

 

Türkiye Suriye kuzeyini, Rusya ve S-400'ü kaybediyor.
 

Dedik ya zirvelerden yansıyan fotoğraflar gerçekleri yansıtmıyor.
  



http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/cahit-armagan-dilek/firat-in-dogusunda-mutabakat-batisinda-savas-441803m.html

23 Haziran 2019 Pazar

İktidar Türkiye'yi Türbülansa Soktu

 

 

İktidar Türkiye'yi Türbülansa Soktu

 

Cahit Armağan Dilek 

 

İktidarın bir belediye seçimini ne pahasına olursa olsun kazanma hırsı Türkiye geneline yansıyan, geleceğini etkileyecek geri dönüşü çok zor olacak çok olumsuz ekonomik-askeri-politik ortam yarattı.

 

 Yenilenmesi büyük hata olan İstanbul seçimlerini İmamoğlu yine kazandı hem de açık farkla.

 

İmamoğlu kuşkusuz her şeyin çok güzel olması için 18 günlük ilk döneminde yaptıklarını önümüzdeki 5 yılda katlayarak yapacaktır, eğer iktidar ve kısır iç çekişmeler izin verirse



Ancak iktidarın bir belediye seçimini ne pahasına olursa olsun kazanma hırsı Türkiye geneline yansıyan, geleceğini etkileyecek geri dönüşü çok zor olacak çok olumsuz ekonomik-askeri-politik ortam yarattı.

 

Cumhur İttifakının ve ittifakı dışarıdan destekleyen diğer siyasi partilerin son bir haftada teröristbaşını sorun çözücü siyasi aktör pozisyonuna getirip İstanbul seçimlerini kendilerine kazandıracak lider pozisyonuna oturtarak peşine takılmalarının iç ve dış politikada yakıcı sonuçları olacaktır.

 

Çünkü Erdoğan yönetimi bu şekliyle fiilen ikinci AÇILIM yani ÇÖZÜLME sürecini başlattı. Ama bu sefer buna MHP ve VP gibi sözde birbirine zıt partiler de önceki duruşlarını inkar ederek destek veriyor.



İkinci ÇÖZÜLME sürecinin iki ayağı var.

 

 İstanbul ayağı malum önce teröristbaşı ve son dakikada HDP/Demirtaş'ın da eklemlenerek HDP seçmeninin sandığa gitmesini önleyerek İmamoğlu'na gidecek oyların düşürülmesiydi. 

 

Bu işlemedi. Millet yeni açılım sürecini reddetti. Cumhur ittifakı ve yandaşları kaybetti.

 

Suriye kuzeyindeki ayağı ise ABD-PKK planı çerçevesinde Suriye kuzeyinde özerk yönetim oluşturulması, SDG'nin aynı Barzani yönetimi gibi tanınmasını kapsamaktadır.



IKBY'nin yeni başkanı Neçirvan Barzani'nin 23 Haziran arifesinde Erdoğan tarafından özel misafir olarak devlet başkanıymış gibi ağırlanmasının nedeni ikinci çözülme sürecinde Barzani yönetiminin de yer alıyor olmasındandır.



İktidarın kurduğu pazarlık denklem öngörüsüz ve dengesizdi. 

 

 İstanbul seçimlerini kazanma ve dış ekonomik kredilerin önünün açılması (IMF gibi) karşılığında denklemin diğer tarafında Suriye'nin kuzeyindeki yapının kabullenilmesi, görünürde PKK olamayan yeni formatta müzakere süreci, S-400'lerden vazgeçilmesi ana başlıklarının olduğuna işaret eden bir fotoğraf vardı.


ABD planlarıyla uyumlu bu denklemde Rusya'nın yeri yok. Hal böyle olunca denklemin artçı etkisini İdlib'de göreceğiz. Rusya'nın S-400 konusunda Türkiye'nin kararından geri adım atmasını önlemeye yönelik hamlelerinde biri olarak İdlib'deki operasyonlar yavaşlatıldı, Türk gözem noktalarına saldırılar ve Türkiye'ye yönelik göç bir nevi geçici askıya alındı.



Rusya bir taraftan da İdlib'de birdenbire kötüleşecek durumun Türkiye'ye destek bahanesiyle ABD'nin İdlib'e müdahalesini önlemeye çalışıyor. 

 

Ancak yukarıda belirtiğimiz denklemin İdlib'in kuzey bölümü dahil Fırat'ın batısında da güvenli bölge oluşturulması üzerinden Türkiye-ABD işbirliğini kapsadığını söyleyebiliriz.

 

Ay sonunda Japonya'da yapılacak G-20 zirvesine kadar taraflar pozisyonlarını korumaya çalışacaklardır.

 

İktidarın kurduğu denklem çöktü. Seçimi kaybetti, bunu maalesef S-400'de geri adım izleyecek. Suriye'nin kuzeyindeki yapının kabullenildiği de ortaya çıkacak.
 

Türkiye'nin S-400'den geri adım attığının netleşmesiyle yeni bir süreç başlayacak. Çin'den hava savunma füzesi almaktan vazgeçildiğinin yine bir G-20 zirvesinde 2015'te Antalya'da açıklandığını hatırlayalım. Belki şimdi aynı kader S-400'ü bekliyor.

 

S-400'ten vazgeçmeme olasılığını dışlamıyorum ama veriler bu olasılığın düşük olduğunu gösteriyor. Tam bir wild card yani en kötü senaryo durumu. Gerçekleşirse olay nereye evrilir öngörmek çok zor ama katlanarak artacak bir bedel söz konusu.

 

ABD ve Rusya'nın büyük güçler mücadelesi değişik seviyelerde muhakkak ki devam ediyor. İki ülkenin Suriye bağlamında çok yakın bir koordinasyon içinde olduğu gerçeğini gözden kaçırmayın. Şimdi buna İsrail de katıldı.



Bu üç devletin liderlerinin ulusal güvenlik danışmanları bugün İsrail'de bir araya geliyor. Suriye'de aslında nasıl bir çarkın döndüğünü anlamak açısından önemli.  

 

Bu üç ülkenin İran ve Türkiye'yi Suriye'den dışlamak, kendi planlarını kabul ettirmek için birlikte çalıştıklarını halen anlamayanlar varsa gaflet içindedir.

 

İstanbul belediyesini kazanmak için piyasaya sürülen teröristbaşının birinci süreçten çok daha güçlü pozisyona oturtulduğu yeni ÇÖZÜLME sürecinde de seçimi kazanamadık denklem bozuldu deyip uluslararası alanda verilmiş sözlerden geri adım atmak da neredeyse imkansız hale gelmiştir.

 

Çünkü istatistikler göstermektedir ki bir şekilde sona eren veya vazgeçilen her sözde ateşkes veya müzakere sürecinden sonra başlayan yeni çatışma sürecinin bedeli katbekat fazla olmaktadır.



İstanbul seçimlerinin yenilenmesi, İmamoğlu'nun kazanmasıyla birlikte belediye hizmetlerinde gözle görülür olumlu bir durum yaratacak olmasına rağmen, iktidarın kurduğu yanlış denklem, hesapsız politikalar vederinleşen ekonomik krizle birlikte Türkiye'yi tam bir sorunlar yumağına hatta türbülansa yöneltmiştir.



Pilotlar ve kabin ekibi şimdiki gibi sorun yumağı ve türbülansın farkına varmaz veya kabullenmezse, milli kaynaklara ve politikalara dönmezse, emniyet kemerlerini bağlamak yeterli olmayacaktır.



Türbülanstan kurtulmak İstanbul'da değişen iktidar anlayışının Türkiye genelinde hakim olmasıyla mümkün gözüküyor.

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/cahit-armagan-dilek/iktidar-turkiye-yi-turbulansa-soktu-441788m.html