bop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2020 Salı

Tehlikeli Üç Gelişme!



 
Tehlikeli Üç Gelişme! 
 
  
Özcan Yeniçeri

 
 
Türkiye kendisine yönelik çok yönlü tehditlere karşı her zamankinden daha fazla hazırlıklı olmalıdır.



Büyük Ortadoğu Projesi ‘yirmi iki ülkenin sınırlarının’ değiştirilmesini esas alıyordu. Bu proje gereği başlatılan Arap Baharı hareketiyle hedef ülkelerde iç savaş çıkarılmış Libya, Yemen, Mısır, Cezayir, Irak, Suriye vb. ülkeler böylece istikrarsızlaştırılmıştı.
 

Irak’ın üçe ayrılarak kuzeyinde Barzani’nin yönetimine verilen Kuzey Irak Kürdistan’ı geçtiğimiz yıl bağımsızlık referandumu yapmış, Türkiye / Irak / İran’ın müdahalesi bu girişimi başarısız kılmıştı.
 

Son günlerde hedefine Türkiye’yi koyan üç önemli gelişme yaşanmıştır. Bunlardan birincisi Suriye’de meydana gelmiş ve doğrudan Türkiye’yi hedef almıştır. Bu tehlikelerden birincisi ABD’nin de terörist olarak ilan ettiği PKK dahil Irak ve Suriye’deki bütün örgütleri bir araya getirerek bölge ülkelerinin parçalanmasına yönelik yeni bir hareket başlatmış olmasıdır.,
 

Bu proje bağlamında geçtiğimiz hafta ABD ve Fransız heyetleriyle 25 sözde parti yaptıkları toplantı sonucunda Kürt Ulusal Birliği Partileri adıyla PKK çatısı altında yeni bir örgütlenme meydana getirilmiştir. ABD böylece, ordu kurup silahlandırdığı PKK’yı devletleştirme yolunda önemli bir adım atmış oldu.
 

ABD, Suriye’nin kuzeyindeki Mesut Barzani’ye yakın Suriye Kürt Ulusal Konseyini PKK/PYD’ye destek verme konusunda ikna etti.
 

PKK ile Barzanici gruplar arasında nihai anlaşma ABD’li büyükelçi William Roebuck ve Mazlum Kobani kod adlı Ferhad Abdi Şahin’in de katıldığı bir basın toplantısıyla Kamışlı’da kamuoyuna duyuruldu.
 

Anlaşma 2014 yılında Barzani’nin de imzaladığı Duhok mutabakatı bağlamında sağlandığı açıklandı. Önümüzdeki günlerde Barzani ile PKK arasında yeni bir genel anlaşmanın imzalanacağı da ifade ediliyor.
 

Anlaşmaya göre savunmada ortaklık kurulacak, sözde askeri birlikler terör örgütü YPG çatısında birleşecek. Demokratik özerklik ve kanton sistemi güçlendirilecek.
 

ABD bölgede uyguladığı yeni stratejiyle PKK’yı diğer gurupların arasına sokarak terör örgütü olmaktan çıkarmaya çalışıyor.
 

Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı ABD’nin hiç ara vermeden yürüttüğü faaliyetlere karşı azami dikkati göstermek şarttır. Bu bağlamda “Pençe” hareketleri kalıcı hale getirilmelidir!
 

Türkiye’yi dolaylı olarak hedef alan ikinci tehdit ise Libya’daki gelişmelerle ilgili olarak Mısır’dan gelmiştir.
 

Mısır devlet başkanı Sisi’nin Libya’daki son gelişmeler üzerine önce kendisi gibi korsan darbeci Hafter’le birlikte Kahire’de ilan ettiği bildiri ve ardından da yaptığı tehdittir.
 

Sisi, Libya’daki Türkiye’nin etkisine yönelik olarak şu açıklamayı yapmıştır: “Libya’daki son gelişmeler Mısır’a yasal olarak müdahale hakkının yolunu açmıştır. Cufre ve Sirte kırmızı çizgidir…İki taraftan birisini bu çizginin batısına ya da doğusuna geçerse Mısır için müdahale hakkı saklıdır. Ve ordumuz bu hakkı kullanacaktır.”
 

Libya, Sisi’nin bu açıklamasının “savaş ilanı” anlamına geldiğini açıklamıştır.
 

Türkiye’nin müdahalesiyle Libya’da etkisiz eleman haline gelen Hafter’in destekçilerinden olan Sisi’nin bu tutumunun ciddiye alınması gerekir. 
 
 
İslam ülkelerini birbirleriyle vuruşturarak güçten düşürmek hem AB ve ABD’nin hem de İsrail’in temel stratejisidir. 
 
 
Darbeci Sisi, ABD/İsrail ikilisinin yönlendirmesiyle Libya’da bir maceraya kalkışabilir. Türkiye’nin bu konuda çok yönlü ve akılcı diplomasiyi devreye sokması gereklidir.
 

Türkiye’ye yönelik üçüncü tehdit Yunanistan’dan gelmiştir. Yunanistan başbakanı, savunma bakanı ve genelkurmay başkanı doğrudan Türkiye’yi hedef alan tehditlerde bulunmaktadır. 
 
 
Yunanistan’ın en üst düzey yetkilileri, “Türkiye mahalle kabadayısı”, “Türkiye’yle savaşırız”, “önce yakacağız, sonra gidip kim olduğuna bakacağız” türünden sağduyusunu kaybetmiş dengesiz açıklamalar da bulunmaktadır.
 

Türkiye’nin son zamanlarda bölgedeki çıkarlarını savunma iradesi Yunanistan yönetiminin sağduyusunu hatta dengesini kaybetmesine neden olmuştur. 
 
 
Tarihte savaşlara hep dengesizlerin yeni bir denge için harekete geçmeleri sebep olduğu bir gerçektir.
 

Türkiye kendisine yönelik çok yönlü tehditlere karşı her zamankinden daha fazla hazırlıklı olmalıdır.
 
 







20 Ocak 2019 Pazar

Suriye'nin Kuzeyini PYD/YPG'ye Hediye Etmek

 

 

Suriye'nin Kuzeyini PYD/YPG'ye Hediye Etmek

 

Cahit Armağan Dilek

 

 

Suriye'de, Irak'taki olayların birebir kopyası dersler alınmış şekilde yeniden uygulanıyor. Irak'ta 30 yılda gerçekleşenler, Suriye'de 3 yılda hızlı çekim gerçekleşiyor.

 

  Suriye'de oyun içinde oyun oynanıyor. Matruşka gibi.

 

Hesapsız hareket edersen, dar bir açıdan, tek bir gözlükten, -örneğin mezhep- bakarsan bir sonraki safhada neyle karşılaşacağını bilemezsin. Sürekli yeni duruma göre pozisyon almaya çalışırsın.

 

Halbuki liderlik pozisyon almak değil harekete geçmektir, eylemdir. Ama Türkiye'nin açmaz ve çıkmazlarla dolu dış politikasında pozisyon almakta bile zorlandığı anlaşılıyor.

 

Suriye'de gelinen durum itibarıyla ana gündem güvenli bölge. Trump'ın Suriye'den asker çekme kararı için "bir algı operasyonudur, çekilme yok. Suriye'den çıkmadan kontrolü bırakmadan yeniden konuşlanma yapacak, hatta bölgeye daha fazla askerî güç getirecektir" demiştik. Gelişmeler bunu teyit ediyor.

 

Güvenli bölge için de 3 yıl önce gündeme geldiğinde ne söylemişsek yine aynı şey geçerli. Güvenli bölge ABD'nin bölgedeki planlarını hayata geçirmek için bir maniveladır.  Erdoğan yönetiminin söylediğiyle ABD'nin kastettiği taban tabana zıttır.

 

Orta fol yok, yumurta yok. Hatta Cumhurbaşkanının bir TOKİ bölgesi tasavvur ettiğini anlıyoruz. İbrahim Kalın ise "güvenli bölge Türkiye'nin kontrolünde olacak" diyor. Halbuki Erdoğan ve Çavuşoğlu onu yalanlıyor. "ABD'nin ne düşündüğünü bilmiyoruz, görüşeceğiz, görüşlerimiz örtüşüyor mu örtüşmüyor mu göreceğiz" diyorlar. Çelişki ve fiyasko.


 

Çekilmenin Türk medyasında yazılıp çizildiği gibi "Türkiye'nin başarısı, Türkiye'nin dediği oldu" gibi yaklaşımların gerçek olmadığından, durumdan kaygılı ki dün Dışişleri sözcüsü "çekilme YPG'ye hizmet etmemeli" demek zorunda kaldı.

 

Ayrıca, PYD/YPG"güvenli bölge oluşuna destek vereceğiz, komşu ülke Türkiye ile mutabakata varacağımızı düşünüyoruz" diyorsa Türkiye PYD/YPG ile iş birliği mi yapacak yoksa bu güvenli bölge PYD/YPG'yi güvence altına alan bir ABD projesi midir sizce? Bence her ikisi.

 

ABD'li senatör Graham'ın dünkü ziyaretini bu konuda arabulucu olarak görmek lazım. Erdoğan, Bolton'la görüşmedi ama aynı görüşteki bu senatörle görüşüyor. Hani muhatabı olmak, olmamak?

 

Türkiye'nin Suriye'de güvenli bölgeyi kontrol edeceği, 32 km. derinliklere ineceği gerçek olsa, YPG hiç endişe duymadan Deyrezzor bölgesinde IŞİD'e karşı operasyonlara devam eder mi? Etmez. Demek ki ABD tarafından güvenli bölgenin YPG'yi koruma altına alacağı garantisi verilmiş. Önümüzdeki günlerde uçuşa yasak bölge kararıyla destekleneceğini de göreceğiz.

 

Bunu PYD'nin açıklamalarıyla birlikte düşündüğümüzde güvenli bölge süreci Türkiye ile PYD/YPG'yi iş birliği içine sokacak bir süreç olacak. Maalesef gelişmeler bu yönde.
 

İç kamuoyunda Suriye'nin kuzeyinde güvenli bölge kontrolü Türkiye'de olacak, düzeni güvenliği sağlayacak algısı pohpohlanırken sahadaki gelişmeler bunun aksi yönünde.

 

Defalarca yazdık. Suriye'de, Irak'taki olayların birebir kopyası dersler alınmış şekilde yeniden uygulanıyor. Irak'ta 30 yılda gerçekleşenler, Suriye'de 3 yılda hızlı çekim gerçekleşiyor.
 

Irak'ta 36. paralel kuzeyindeki ilk orijinal adı Provide Comfort for Kurds (Kürtlere Güven Sağlama) olan, kamuoyunda Çekiç Güç olarak bilinen güvenli bölge operasyonu şimdi Suriye kuzeyinde. Hem de aynı gerekçelerle. Hatırlayın Trump, Bolton, Pompeo, Mattis açıklamalarını...

 

Çok ilginçtir, ABD'nin Suriye ve IŞİD koalisyonu temsilcisi Jeffrey, Trump'ın çekilme kararı duyurulmadan bir gün önce Amerikan düşünce kuruluşunda Suriye politikalarını anlatırken tam da bu örneği veriyor,Irak'taki Çekiç Güç uygulamasıyla hedeflerine ulaştıklarını şimdi aynısını Suriye'de başaracaklarını söylüyordu. Bu bir tesadüften ziyade iyi bir planlama gibi duruyor.

 

İşte ABD'nin (büyük olasılıklı Rusya ile danışıklı olarak) bu planı harekete geçirmek için Türkiye'yi yönetenlerin, Suriye kuzeyinde neredeyse bütün noktaları hedef gösterip operasyon yapılacak, beyanlarını kullandıklarını görüyoruz.

 

Birkaç gün içinde operasyon yapacağız deyip, Trump'ın çekilme kararından sonra operasyonu beklemeye aldık açıklamasını bu bağlamda okumak lazım. Bu açıklamaya rağmen sınır hattına askerî yığınağa devam edilmesi ABD'nin ve Rusya'nın işini kolaylaştırdı. Şam yönetimi ve PYD sıkı bir görüşme trafiğine girdi.

 

Ve son gelen haberler, Şam ile PYD'nin 11 maddelik bir yol haritası üzerinde anlaşmak üzere olduğuna dair. Yol haritasında, Şam'ın ülkenin kuzeydoğusundaki PYD özyönetimini tanıması, yeni bir anayasa ile doğal kaynaklara katılımın garanti altına alınması, Esad'ın tanınmasına karşılık ayrımcı uygulamaların kaldırılması, devletin merkeziyeti, sınırları, bayrağı ve ordusuna ilişkin talepler yer alıyor.

 

Tabii ki sınır hattından terör saldırısı olmaması, Şam yönetiminin ülke geneline hâkim olması iyi, tercihimiz o yönde.

 

Ama bu müzakereler ve sonunda anayasaya bu mutabakat nasıl yansıyacak o önemli. Fırat doğusunda sınır hattında kim olacak, özerklik nereye kadar olacak? Bunlar halen flu. Biti kanlanınca neler olabileceğini Irak'ta Barzani'de gördük. O tehdit halen var. Aynısı Suriye'de olacak.

 

Sonuç; Kendi elimizle, dilimizle diğer aktörlerin ve terör örgütünün Suriye kuzeyindeki hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırdık.  

 

Hem de yapmayacağımız operasyonları bir gece ansızın yapacağız diyerek. 

 

Yazık oldu Türkiye'ye, geleceğine, refahına, çıkarlarına...

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/cahit-armagan-dilek/suriye-nin-kuzeyini-pyd-ypg-ye-hediye-etmek-441279m.html 

16 Ocak 2019 Çarşamba

Suriye Politikamızın Kuyrukları Birbirine Değerken

 

 

 

Suriye Politikamızın Kuyrukları Birbirine Değerken

 

Süleyman Pekin

 

Devletimizin en üst kademelerince açıklanan ‘Kürtlerin hâmisi olma’ ve ‘Sağlıklı iletişim kurma’ gibi cümlelere bakınca Kuzey Irak’takinden sonra Kuzey Suriye’de kurulacak Kürdistan ihalesine de girdi.

 

 
Kadılığı sırasında Nasrettin Hoca’ya adamın biri gelip başından geçen olayı anlatmış ve sormuş: ‘Haklı değil miyim Hocam?’ ‘Haklısın’ demiş Hoca. Sonra başkası gelip aynı olayı kendine göre anlatıp sormuş: ‘Haklı değil miyim Hocam?’ ‘Haklısın’ demiş yine Hoca. Adam gittikten sonra Hanımı içerden seslenmiş: ‘Efendi, ikisine de haklısın dedin; birisi haksız olmalı değil miydi?’ dediğinde ise Hoca ‘Galiba sen de haklısın Hanım’ demiş.


 
 
Bizim Suriye politikamızda bir Amerika haklı, bir Rusya haklı ama çoğu zamanda EsadRejimi de haklı. İdlip’te ÖSO’cular için Rusya ile anlaşıp bir düzine Gözlem Noktası kurduk; Menbiç’te PYD’ye karşı ABD ile anlaşıp hem Süleyman Şah Türbesi’ni eski yerine iade ettirip hem de Amerikalıların boşaltacağı yerlerde yeni Güvenli Bölgeler oluşturmak istedik; bu arada Dışişleri Bakanımızın ağzından ‘Demokratik seçimleri kazanması durumunda Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la çalışabileceğimiz’i söyleyerek Rejim’e göz kırptık.

 
 
 
Fakat Heyet Tahrir’uş-Şam (HTŞ) örgütü Özgür Suriye Ordusu’ndaki (ÖSO) Türkiyedestekli guruplarla çatışarak İdlip’te üstünlüğü ele geçirdi. Amerika, ha çekildi ha çekilecek derken Menbiç’e Rus kuvvetleri ve Esad Ordusu’na bağlı birimler yerleşti. “Fırat’ın Doğusu”nda da Tampon Bölge oluşturmak için ABD ile anlaşmışken Amerika’nın çekeceği askerleri Kuzey Irak’a bu Tampon Bölge’yi korumak için konuşlanacağını öğrenince ve “Kürtlere saldırırlarsa Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederiz” tehdidini yiyince herşey daha da karıştı.

 
 
 
‘Yedi Kocalı Hürmüz’vari taviz eksenli dengelerden denge üretme politikasıyla buraya kadarmış. Zira fiilî durumun hukukî duruma dönüşme riski var ve bu risk hem Suriye’de iç savaşın nihaî dengelerini sabitleyerek ülkenin bölünmesini hem de düşük profilli bile olsa 2020’li yıllarda da sürüp gitmesini içermekte. Dolayısıyla bu aynı zamanda Türkiye’deki Suriyelilerin geri dönmesi bir yana; artması, eksilmemesi demek. Önceki ihale Davut-oğlu’na kalmıştı, bakalım bu ihale Çavuş-oğlu’na mı kalacak?

 
 
 
Mevcut durum, ABD’nin Irak’ı parçalamadaki ilk adımı olan 32 ilâ 36. Paraleller arasını Uçuşa Yasaklı Güvenli Bölge ilân ettirerek orada Çekiç Güç adı altında asker konuşlandırmasını ve bir düzine yıl sonra da Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulmasını nasıl sağladıysa aynı filmin ikinci bölümünün Kuzey Suriye’de sahneleneceğini anımsatıyor. Devletimizin en üst kademelerince açıklanan ‘Kürtlerin hâmisi olma’ ve ‘Sağlıklı iletişim kurma’ gibi cümlelere bakınca Kuzey Irak’takinden sonra Kuzey Suriye’de kurulacak Kürdistan ihalesine de girdik diye düşünüyor.


 
Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York Times Gazetesi’nde İngilizce yayınlanan makalesinde geçen “Atılması gereken ilk adım, Suriye toplumunun tüm kesimlerinden savaşçıları kapsayan bir istikrar gücü kurulmasıdır”, “Türkiye’nin gözetiminde, şu anda YPG veya DEAŞ terör örgütlerinin kontrolünde olan Suriye toprakları, halk tarafından seçimle belirlenen yerel meclisler tarafından idare edilecektir”, “Suriye’nin kuzeyinde, nüfusunun çoğunluğu Kürt olarak yerlerde kurulacak yerel meclislerde Kürt toplumunun temsilcileri çoğunluğu oluşturacak; ancak diğer tüm kesimlerin adil bir şekilde siyasî temsil hakkından faydalanmaları sağlanacaktır” cümleleri de bu kanaatimizi pekiştiriyor.

 
 
 
Öyleyse işin sonu nereye varır? 
 
 
 
Örneğin 2030 gibi bir tarihte Kuzey Irak’taki Barzanî Kürdistanı’yla (bizce Kürdisrail) Kuzey Suriye’deki PYD Kürdistanı’nın (bizce Kürdermenistan) Kantonları federatif olarak birleşerek United of Kurdistan’a dönüşür mü? Bu hengâmede Kandil’in İran tarafındaki Kürdistan Eyaleti (Kurdistan Province) ve Türkiye’nin Güneydoğusundaki eyaletvari bazı oluşumlar bu Birleşik Kürdistan’la ortak ekonomik işbirliği adı altında iktisadî konfederasyonlar kursa bir BOP hayâli olan The Great Kurdistan gerçekleşmiş olmaz mı?
 


Kezâ bir düzine yıl sonra 90 milyona varan Türkiye nüfusunun
% 10’u Ortadoğulu olduğunda çaktırmadan İki Partili kıldığımız Cumhurbaşkanlığı Sistemi nereye evrilecek ve ülke içindeki Türkiyeli – Suriyeli Kutuplaşması nerden patlak verecek, bilmiyoruz. 
 
 
Bildiğimiz; tilkilerin kuyrukları birbirine karışmaya başladı. 
 
 
 
Allah sonumuzu hayretsin!
 
 
 

31 Aralık 2018 Pazartesi

Orta Doğu Yeni Oluşumlara Gebe

 

Orta Doğu Yeni Oluşumlara Gebe

 

Ata Atun 

 

Tüm bu hesapları bozacak tek durum, Ankara ile Şam’ın yakınlaşması. 

 

 1914 yılında yaşanan I. Dünya Savaşında emperyalist (yayılmacı) Avrupalıların bitmeyen hırsları ve açgözlülükleri nedeni ile asırlardır huzur ve barış içinde yaşayan Orta Doğu’da uzun zamandan bu yana kan akmakta. Akan kana ilaveten de huzursuzluk, düşmanlık, katliamlar ve göçmenlik hat safhada, insanlığın doğduğuna inanılan bu coğrafyada.



Batı dünyasında ve Doğu’da Orta Doğu derken akla gelen ülkeler Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt. Sudan, duruma göre bazen Orta Doğu’nun bir parçası, bazen de değil. Bu devletlerin tümü de I. Dünya Savaşından sonra emperyalist Avrupalıların kurdukları ve sınırları dönemin İngiltere’nin Orta Doğu’dan sorumlu personeli MI5 ajanı Gertrude Bell adlı kadın ajan tarafından cetvelle çizilmiş Arap kabilelerinden oluşan yapay devletler. Bu sınırları harita üzerinde çizerken Gertrude Bell’in hedefi, Filistin kıyılarından Orta Doğu’ya ayak basan İngiliz Kuvvetlerinin Basra Körfezine kadar karadan İngiltere’nin kontrolü altındaki (yapay) devletlerin topraklarından kolayca geçebilmeleriydi. Nitekim de istedikleri aynen gerçekleşti.



İsrail, Türkiye ve İran, Orta Doğu kapsamının dışında bırakılmış Arap olmadıkları için. Nedense Batılı, Doğulu ve Afrikalılara, “Türkiye, İran veya İsrail Orta Doğu’da mıdır?” diye sorarsanız, yanıtı ezici çoğunlukla “hayır” olmakta zira akıllarda Orta Doğu hep, Akdeniz’in doğusunda Arapların yaşadığı bölge olarak yer etmiş.

 

 

 Biraz tarihe göz atacak olursak;1914 yılından 1956 yılındaki Arap-İsrail ve baryaları (Kıbrıs Türkçesinde yakın dost demektir) Süveyş Krizi savaşına kadar Orta Doğu’daki hakimiyetlerini keyifle sürdüren İngiltere ve Fransa, bu savaştan sonra, İsrail ile birlikte Mısır ordusunu hezimete uğratmış ve savaşı kazanmış olmalarına rağmen ABD’nin baskısı ile boyunları bükük olarak bölgeden ayrıldılar. Orta Doğu’nun hakimiyeti de bu tarihten sonra ABD’nin eline geçti.



Günümüzde Orta Doğu’nun kaderini belirleyen emperyalist güç İsrail. Tüm Yahudilerin kalplerinde ve akıllarında “Hittin Sendromu” adeta genetik bir olgu gibi Yahudilere sirayet etmiş. (1187 yılında, Salahaddin Eyyubi’ nin haçlı ordusunu çembere alıp kelime anlamıyla “yok ettiği”, Kudüs kralını esir aldığı, Haçlıların tümünü de denize döktüğü savaşın gerçekleştiği yerdir “Hittin.” Bu savaşın adı da “Hittin Savaşı”dır.) Bu sendromla Yahudiler, birgün Arapların gene bir komutanın liderliğinde birleşeceği ve İsrail ordusunu yenerek tüm Yahudileri denize dökeceği korkusunu içlerinde taşımaktalar.

 

 
1948 ve 1967’de yaşanan Arap-İsrail savaşlarında İsrail galip gelmiş olmasına rağmen 1973 yılında yaşanan Yom Kippur savaşında İsrail ordusu hezimete uğramış ve Tel Aviv’e doğru çekilmeye başlamışken, İsrail son çare olarak nükleer silah kullanmak kararını alınca, ABD savaşa müdahale etmiş, bir hava köprüsü kurmuş ve İsrail’e her tür askeri yardımı yaparak, Suriye, Mısır, Ürdün ve Irak’ın birlikte oluşturdukları “Arap Ordusu”nu yenmesini sağlamıştı.



Belli ki Yom Kippur Savaşı ABD ve İsrail yöneticilerine büyük bir ders verdiğinden şimdilerde Orta Doğu’ya hakim olma hedefleri biraz farklılık içeriyor. Bu ülkeler, Arap Orduları ile hiç bir zaman bitmeyecek savaşlar yapmak yerine Arap ordularını yönetmeyi ve ellerine ABD’ye ve İsrail’e karşı kullanamayacakları silahlar vermeyi planlamışlar. Bu dahiyane plan uzun vadeli ve 7 aşamalı.



Yapılan uzun vadeli stratejik planın birinci aşaması gerçekleşti ve kadife bir darbe ile Suudi Prens Muhammed Bin Salman Suudi Arabistan’ın başına getirildi.



İkinci aşama, Arap NATO’su olarak anılan Orta Doğu Stratejik İttifakı’nı ODSİ’yi (Middle East Stratejic Alliance-Orta Doğu Stratejik İttifakı ) kurmak ve parasal gücünü kullanarak bu örgütün yönetimin başına Genel Sekreter olarak Muhammed Bin Salman’ı getirmek.



Üçüncü aşama ise ODSİ Genel Sekreteri olarak Muhammed Bin Salman’ı Filistin-İsrail sorununu çözmekle görevlendirmek ve parasal gücünü kullanıp, Filistinlilerinin bazılarını paraya boğarak, bazılarını satın alarak Filistin-İsrail Barış Planını kalıcı olarak sonuçlandırmasını sağlamak. Barış Anlaşmasından sonra da Muhammed Bin Salman’ı Arap dünyasının lideri yapmak.



Dördüncü aşamada ODSİ’ye üye ülkelerden oluşan ve adı “İslam Ordusu” olacak bir orduyu kurdurmak ve bu ordunun Başkumandanlığına da Muhammed Bin Salman’ın getirilmesini sağlamak.



Beşinci aşamada İslam Ordusu’nun tüm silahlarını, -Başkomutan vasıtası ile- çoğunlukla ABD ve İsrail’den, istihbarat yazılımları ve malzemelerinin tümünün İsrail’den alınmasını sağlamak. İslam Ordunun kullanacağı vurucu gücü yüksek olan savaş uçağı, tank, balistik füzeler ve benzeri silahların yazılımlarında İsrail ve ABD dost ülke olarak yer almasını ve İslam Ordusunun hiçbir zaman ve koşulda İsrail ve ABD’ye karşı kullanılamamasını sağlamak.



Altıncı aşamada Türkiye’nin güçlenmesi ve Orta Doğu’da söz sahibi olması yaptırımlarla önlenirken, İran’ın da ambargo ile pasifize edilerek ses çıkarmamasını sağlamak.



Yedinci ve son aşama ise İsrail’in güvenliğini daha da pekiştirebilmek için sınırlarını büyütmesini gerçekleştirmek.



Bu planın gerçekleşmesinin önündeki en büyük engel Türkiye ve Suriye. ABD ve İsrail için Ankara-Şam yakınlaşması, bölgede yeni bir denge ve cephe oluşmasına yol açacak, devamı olarak da Türkiye-İran-Rusya ve Suriye’den oluşacak dörtlü cephenin, belki de Sudan ve Katar’ın katılımıyla da “Altılı Cephe”nin ortaya çıkmasına yol açacak ve İsrail’in büyük Kürdistan projesi ile sınırlarını genişletmek planının suya düşmesine neden olacaktır.

 

 
Tüm bu hesapları bozacak tek durum, Ankara ile Şam’ın yakınlaşması. Ankara ile Şam yeniden yakınlaşırsa Orta Doğu’daki dengeler alt üst olacak ve uzun vadede kazananların başında da Türkiye ve Suriye gelecek gibi görünüyor.

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ata-atun/orta-dogu-yeni-olusumlara-gebe-441214m.html 

27 Kasım 2018 Salı

ABD’nin Türkiye’ye Oynadığı Oyun!

 

ABD’nin Türkiye’ye Oynadığı Oyun!

 

Özcan Yeniçeri

 

ABD’nin Türkiye’ye karşı oynadığı oyunların bitmesi söz konusu değildir. Emperyalistlere karşı dikkatli ve uyanık olmak şarttır. 

 

ABD, Irak’ın kuzeyini Barzani’yle Bağdat’tan fiilen ayırdı. Şimdi de Suriye’nin kuzeyini PYD ile Şam’dan ayırmaya çalışıyor.

ABD, Türkiye’yi güneyden kuşatan bir stratejiyi devreye sokmuş olmasına karşın bu durumu IŞİD’le mücadelenin gereği olarak sunuyor.

ABD, NATO’da müttefiki olan Türkiye’yle değil terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ile bağlantılı PYD ile Suriye’de iş tutuyor.

ABD, Suriye’de Türkiye’yle işbirliği yapmıyor çünkü böyle bir birlikteliğin Türkiye’yi bölgede söz sahibi yapmasından korkuyor.

ABD, Türkiye’ye oyun içinde oyun oynuyor!


Suriye’de ABD ile karşı karşıya!

Türkiye’nin Suriye’deki her adımına karşı ABD’den karşı adım geliyor. ABD bu adımları meşru ve makul nedenlerin arkasına saklıyor.

PYD’ye binlerce TIR silah veriyor, eğitiyor, donatıyor sonra da dönüp Türkiye’ye Jonathan Cohen’in ağzından diyor ki; “YPG’ye hiçbir vaatte bulunmadık. İlişkimiz geçici, taktiksel ve ‘al-ver’e dayalı.”

Bölgede yirmiyi aşkın üs inşa ediyor, PYD/PKK’lılardan sınır güvenlik güçleri oluşturuyor ve bütün bunları IŞİD’le mücadele adına “geçici ve taktiksel” yaptığını söylüyor!

Buna kim inanır?

Türkiye Fırat’ın doğusundaki PKK/PYD’den temizleyeceğini söylüyor. “Sınırdan terörist sızma oluyor” iddiasından bulunuyor. Amerikan yönetimi ise “öyleyse önlem alayım” diyerek sınıra gözlem noktaları inşa edileceğini söylüyor.

ABD, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna karşı yapacağı bir operasyona karşı hemen tedbirini açıklıyor. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis “Suriye’nin kuzey sınırı boyunca birkaç yerde gözlem noktası kuracağız” diyor.

Bunu da ‘Türkiye’ye yönelik her türlü tehdidi takip etmek, Türkiye’ye istihbarat vermek ve Türk ordusuyla iletişim içinde olmak için’ yapacaklarını söylüyor.

ABD’nin gözlem noktası inşa etmekteki gerçek amacı PKK/PYD’yi TSK’nın yapması muhtelif operasyonlara karşı korumak ve Türk ordusunu caydırmaktır.

Bakan Hulusi Akar, ABD'nin Suriye'nin kuzeyinde gözlem noktaları kurma planından duyulan rahatsızlığı “bu tür uygulamaların bölgedeki karmaşık durumu çok daha karmaşık hale getireceği”ni söyleyerek ortaya koydu.


Oyun içinde oyun!

Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak için bir adım atar atmaz ABD derhal PKK/PYD’yi koruyucu karşı tedbir almaktadır.

TSK obüs toplarıyla sınırdan PKK/PYD mevzilerine ateş açınca Amerikan güçleri de YPG ile ortak devriye turu atarak bir kez daha Türkiye’nin önüne set çekmektedir. 


ABD aynı taktiğe 2016’da Türk Ordusu Menbic’e ve 2017’de Karakoçak’ta YPG’nin medya merkezini vurduğunda da başvurmuştu.

TSK sınır hattı boyunca Fırat’ın doğu yakasındaki PYD/PKK mevzilerini baskı altına alınca ABD buna PKK’nın lider kadrosundaki üç ismin yakalanması için 12 milyon dolar ödül açıklayarak Türkiye’nin aklını karıştırmak yoluna gitti.

Aslında ABD bu tavrıyla “PKK’ya karşı istediğini yap ama Suriye’deki PYD/PKK’ya dokunma” mesajını Türkiye vermiş oluyordu.

ABD’nin üç teröristin başına ödül koymasının diğer bir amacı da Türkiye’nin ABD’ye yönelttiği “teröristlerle iş tuttuğu” iddiasıdır. 


ABD işte bu üç PKK’lı terörist için ödül koyarak “biz terörist kabul ettiğimiz PKK’yla mücadele ediyoruz. PYD’yi terörist kabul etmiyoruz onunla da işbirliği yapıyoruz” mesajı veriyor.

Diğer yandan ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, YPG ile işbirliğinin Suriye’de ilan edilen üç hedefle ilgili olarak devam ettiğini ve bunun geçici olduğunu söylüyor.

Bu üç hedef “IŞİD bitirildiğinde, İran unsurları Suriye’den çıkarıldığında ve siyasi geçiş süreci gerçekleştiğinde bizim de YPG‘ye ihtiyacımız kalmayacak” demeye getirmektedir.

ABD’nin Suriye’de belirlediği bu üç hedefin bitme ihtimali olmadığından ABD’nin PYD ile işbirliğinin de sona erme ihtimali yoktur.

ABD’nin Türkiye’ye karşı oynadığı oyunların bitmesi söz konusu değildir.

Emperyalistlere karşı dikkatli ve uyanık olmak şarttır.
  



http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/abd-nin-turkiye-ye-oynadigi-oyun-441103m.html

21 Kasım 2018 Çarşamba

Dört tarafımız Türkiye'siz dizayn ediliyor


 

 

Dört tarafımız Türkiye'siz dizayn ediliyor

 

Cahit Armağan Dilek



Türkiye'nin çevresindeki kriz noktalarında gelişmeler görüntüde Türkiye lehineymiş algısı verse de biraz dikkatli bakıldığında Türkiye'nin nihai hedefini bilmediği senaryolara sürüklendiği görülmektedir. 

Gelin çevremizde şöyle bir tur atalım.

Katar Dışişleri Bakanının Bağdat ziyaretinde Irak, İran, Katar, Türkiye ve Suriye'yi kapsayan 5 ülkeden koalisyon kurulmasını önerdiği bildirildi. 


Görünürde olumlu bir haber. 

Ama böyle bir önerinin Katar gibi batılı doğulu tüm devletlerle gizli iş tutan bir devlet üzerinden gelmesi dikkat çekici.

Katar bunu bir başka devletin yönlendirmesiyle mi yapıyor sorusunun cevabını bulmak gerekir.  


Trump'ın 2017'de S.Arabistan'daki zirvesinde Ortadoğu Stratejik İttifakı  kurulması kararı alınmıştı, başına da Suudileri oturtmuşlardı.

Halbuki böyle ittifaklar
bölgenin lider ülkesi Türkiye tarafından organize edilmeliydi. 


Türkiye'nin bu gücünün olduğu ve kamu görevinde olduğumuz dönemlerde bunun strateji dokümanlarına girmesini de sağlamıştık

Devamı gelmedi. Ancak şimdilerde sadece kimin ne yaptığını takip eder, sıklıkla da şikayet eder durumdayız.

İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, bir körfez ülkesine ait askeri bir gücün Suriye'nin kuzey doğusunda Irak sınırına yakın Deyrezzor'a yerleştiğini bildirdi. 


Haber henüz teyit edilmedi ancak ABD'nin Suriye'ye Arap gücü konuşlandırma planlarını biliyoruz.  

ABD Fırat'ın doğusuna Türkiye'den önce Körfez ülkelerini yerleştiriyor olmasın?
 
Fırat'ın batısında operasyon yapıp kontrol altına aldığımız yerlerin kontrolümüz altında olmadığı haberleri geliyor.


Afrin'de TSK'nın ÖSO ile birlikte Afrin'de hırsızlık, gasp ve çete faaliyetleri yapan Şuheda El Şarkıyye (Doğu Şehitleri) grubuna yaptığı operasyon bir süredir Afrin'de çığırından çıkan işler olduğunu teyit ediyor.


 Diğer taraftan Zeytin Dalı harekatı sonrası yeniden Afrin'e dönen veya Afrin'de saklanmış YPG'lilerin ÖSO'ya yönelik saldırılarını, yerel halka eziyetlerini de dikkate aldığımızda Afrin'de devam eden çatışmalar başka sıkıntıların habercisi gibi.
 
Fırat'ın doğusunda PYD'nin Arap aşiretlerle görüşerek Türkiye'nin operasyonlarına karşı yanlarında yer almaya çağırdığı haberleri var. 


PYD'nin görüşmelerde Türk sınır hattında SDG Arap gruplara Türk sınırında devriye yapmasını hatta sınır güvenliğini Esad yönetimine devredilmesini önerdiği söyleniyor.
 
PYD'nin bu görüşmeleri ABD'den habersiz yapması mümkün değil. 


Bu durum Türkiye'nin El Bab'tan sonra Menbic'e yönelmesi üzerine batı ve güney sınır hattına Rus ve Suriye askerlerinin konuşlanmasıyla TSK'nın operasyonunun engellenmesine benzer bir süreci hatırlatıyor. 
 
Yani biz ABD ile Rusya'ya mavi boncuklar dağıtırken onlar arkada bizim Fırat doğusuna operasyon  söylemlerinin de boşa çıkarak başka işler pişiriyor olabilir,.
 

Suriye liderliğinin ılımlı ve terörist grupların İdlib mutabakatını ihlalini sürekli hale getirmeleri üzerine İdlib'e operasyon kararı aldığı ve gün saydığı yönünde haberler sıklaştı. 

İran'ın da bu kararı desteklediği, Rusya'nın da operasyonu daha fazla geciktiremeyeceği duyumları geliyor.

Nitekim Rusya Türkiye'nin çok çalıştığını ancak yükümlülüklerini yerine getirmediğini  açıkladı. 


Savunma Bakanı Şoygu Suriye'deki mevcut durum için iki ülkenin hızlı aksiyon alması gerektiğini söyledi. 

Yani Rusya'nın sabrı tükenmek üzere.
 
Ancak Astana garantörlerinin 28-29 Kasım'daki 11. toplantısının bekleneceği ifade ediliyor.  


İdlib'de de zaman daralıyor.

Kaşıkçı cinayeti nedeniyle yerli yabancı tüm medyanın hedefe oturttuğu Suudi veliaht prens Selman 30 Kasım'da Arjantin'de yapılacak G20 zirvesine katılacakmış. 


ABD'nin Kaşıkçı raporunu açıklamadan sızdırılan bu bilgi CIA'nın raporu hakkında da ipucu veriyor. 

Ve önceki gün Suudi Kral, Prens Selman'ın insan kaynağı geliştirme ve yeni nesli hazırlamaya odaklandığını söyledi. Yani kimse heveslenmesin oğlum kral olacak diyor.

Veliaht prensi G20'de aile fotoğrafında liderlerle el sıkışıp aklanırken göreceğiz galiba


Öyle olursa bu cinayetin esas faturası Türkiye'ye kesilecek gibi.
 
Batımızda Avrupa Ordusu tartışmaları var. 


Bu ordunun temeli olacak PESCO anlaşması çerçevesinde AB bir dizi kritik karar aldı.  

Rum-Yunan ikilisi birçok kritik projede rol almasının yanında sadece ikisinin birliğin ortak istihbarat okulu ile Müşterek Özel Kuvvetler Gücü komutasını projesini üstlenmesi arkalarına aldıkları gücü göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Bizimkiler Türkiye'ye rağmen kuş uçmaz, yaprak kıpırdamaz deseler de bölge Türkiye'siz dizayn ediliyor. 


Türkiye değerli yalnızlığıyla başbaşa bırakılıyor. 


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/cahit-armagan-dilek/dort-tarafimiz-turkiye-siz-dizayn-ediliyor-441087m.html 

5 Kasım 2018 Pazartesi

"Andımız"ı kaldırmak kimin projesi?






"Andımız"ı kaldırmak kimin projesi?



Arslan Bulut



"Türk'üm, doğruyum"dan Kürtler mi rahatsız? 

Bence ABD'nin kara ordusu durumundaki bölücü örgütlere teslim olmamış Kürtlerin Türklükle hiçbir sorunu yoktur! 

Aksine, Kürtlerin kaderi Türklerle birlikte yazılmıştır. 

Türk'ün olduğu yerde Kürt de vardır. 

Türk varsa, orada Kürt de vardır. 

Türk yoksa Kürt de yoktur.

"Türküm, doğruyum"dan ise "Türk tarihinin hakkından gelmek lâzım" diyen Karen Fogg'un şahsında Avrupa ve ABD rahatsızdır. 

Fakat bu rahatsızlık sadece bir söylem değil, ciddi bir projenin yansımasıdır.

The Wall Street Journal gazetesinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında Hugh Pope, Türkiye'de Türklük oranının yüzde 10 olduğunu iddia etti ve yazısını Boğaziçi Üniversitesi'nin yaptırdığı bir araştırmaya dayandırdı. 

Türkiye medyasından da bu fikre destek verenler oldu.

Oysa bu tür propagandalar, 20'nci yüzyılın başında Türkleri Anadolu'dan çıkarmak isteyen işgalcilerin laflarıydı.

Üstelik 1993'te Tarhan Erdem yönetiminde yapılan Konda araştırmasında doğrudan Türk olduklarını söyleyenlerin oranı yüzde 86'dır. 

"Müslüman Türküm" diyenlerin eklenmesiyle bu oran yüzde 89.7'yi bulmaktadır.

Yüzde 90'ı "Türk'üm" diyen bir ülkede, ilkokul çocuklarına millî benlik kazandırmayı hedefleyen ve artık gelenek haline gelen "Andımız" ise Türkiye'yi Türk devleti olmaktan çıkarmak isteyenleri çıldırtıyor. 

Bu ant durdukça, Türk kimliğiyle nasıl uğraşabilirler?

Proje ise şudur: Mimarlığını Bernard Lewis'in yaptığı "İstanbul başkentli Ortadoğu Birleşik Devletleri Federasyonu" fikri Özal tarafından belli belirsiz bir şekilde ortaya atılmışsa da ilk olarak Talabani tarafından seslendirilmiştir. 

Talabani, 1996 yılı Mayıs ayında, "Hayalim İstanbul'un başkent olduğu Ortadoğu Birleşik Devletleri'dir" demişti. 

Projenin asıl sahibi MOSSAD'dır.

Nitekim İsrail'in girişimiyle Türkiye, Irak, İran'ın yarısı, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Yemen ve Mısır'ın tek bir federasyonda birleştirilmesi açıkça ortaya konulmuş; buna yönelik olarak Ortadoğu Güvenlik ve İşbirliği Konferansı hazırlanmıştı. 

Turgut Özal'ın ani ölümü bütün bu planları altüst etmişti. 

"Büyük İsrail" dedikleri de Ortadoğu Birleşik Devletleri'dir...

Bölgede Türk, Arap gibi kimliklerin yerine bir Orta Doğu kimliğinin oluşturulabileceğini iddia eden Lewis, Baba Bush'un baş danışmanıydı! 

Küresel sermaye ise ABD, İngiltere ve İsrail'i savaş aygıtı olarak kullanıp, İran, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Pakistan, Afganistan, Kırgızistan ve Özbekistan'ı hatta Doğu Türkistan'ı da dahil ederek, 1. Dünya Savaşı öncesinde İngiltere'nin geliştirdiği, "İslam dünyasını ılımlı bir halife şemsiyesinde ve 4'lü konfederasyon modeli ile yönetmek" projesini hayata geçirmeye çalışıyor...

Aslında bu proje, 1996 yılında Bernard Lewis'in İstanbul'da verdiği "Orta Doğu'nun çok yönlü kimliği üzerine" konferansından önce, 1991 yılında yine İstanbul'da, Sosyalist Enternasyonal toplantısında dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Perez tarafından da kısmen açıklanmıştı... 

Perez, o zaman, 21'inci yüzyılın su savaşları ile başlayabileceğini söylemiş ve çözüm olarak da "Orta Doğu Güvenlik ve İşbirliği Konferansı" toplanmasını, hatta Türkiye'nin önderliğinde bir "Orta Doğu Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı" kurulmasını önermişti...

Proje, ilk olarak 1958'de Lübnan Başbakanı Sami Sulh ve Kamuran Bedir Han'ın katkılarıyla MOSSAD'ın geliştirdiği, bir siyasi partimizin 2002 seçim bildirgesine "OGİK desteklenecektir" şeklinde girebilen bir tasarımdır!

Türkiye'yi Türkiye olmaktan çıkarmak için de Türk kimliğini yok etmeleri gerekiyor! 

Bunun önemli adımlarından biri de Türk çocuklarının her sabah "Türk'üm, doğruyum" diye ant içmesini yasaklamaktır!

 Konuyu "Türkçe ezan" tartışması ile birleştiriyorlar ki halkın kafası karışsın!




http://www.yenicaggazetesi.com.tr/andimizi-kaldirmak-kimin-projesi-49508yy.htm

3 Kasım 2018 Cumartesi

Menbiç'te Oltaya Gelip Fırat'ın Doğusunda Kaybetmek


 

Menbiç'te Oltaya Gelip Fırat'ın Doğusunda Kaybetmek

 

 Cahit Armağan Dilek 

 

Jeffrey'nin sözlerini unutmayın. ABD politikasının özetidir. Türkiye açısından bu ise Menbiç'te oltaya gelip Fırat'ın doğusunda da, İdlib'de de kaybetmektir.


Erdoğan yönetimi söylemlerinde sürekli ABD'yi hedefe koyup, Suriye kuzeyinde PKK/YPG'nin terör yapılanmasına silah verdiğini söylüyor. Ama başka konularda olduğu gibi iki yıldır sözünü tutmadığı Menbiç'te ortaya atıldığı andan (24 Haziran öncesi) itibaren bir oyalama taktiği belli olan Menbiç yol haritasına ısrarla sarılıp bir başarı(!) hikâyesi olarak sunmaya çalışıyor.

En başında söyledik. Menbiç'teki mekanizma Türkiye'ye atılan bir oltadır, Türkiye de oltaya takılmıştır. Ortada bir sahte başarı hikâyesi vardır. Senaristi ABD'dir ve senaryo ABD politikalarına hizmet ediyor.

MSB Akar'ın açıklamasına bir bakın. Ortak devriyeye o kadar çok önem atfedilmiş, öyle dört gözle beklenmiş ki devriye saat 15.53'te başladı diye duyuruyor. Umutsuz bir durumdan ne olursa olsun bir çıkış beklenmiş. Eğer siz bunu karşı tarafa hissettirdiyseniz o da sizi istediği gibi yönlendirir.

ABD liderliğinde koalisyonun 01 Kasım tarihli açıklamasına göre ortak devriye o gün sabah saatlerinde başlamış!

ABD, bölgedeki Türk-Amerikan iş birliğini ve devriyeleri tarafların ortak hedefi olan IŞİD'e karşı mücadele çerçevesinde Menbiç'teki sivillerin güvenliğinin sağlanması olarak görüyor.

Daha önce Fırat'ın doğusunda değişik noktalarda TSK, bazı YPG hedeflerini vurdu. Bunlar hep YPG'nin taciz atışlarına karşı cevap niteliğindeydi.


Son bir aydır İran ve Rusya'nın da gündemine giren Fırat'ın doğusuna ilişkin Türkiye'den gelen operasyon söylemeleri ve özellikle Menbiç'teki ortak devriye başlayacağının açıklanmasıyla birlikte YPG tacizleri peş peşe geldi. TSK otomatik olarak karşılık verdi.

Yani Türkiye'nin yaptıkları planlı bir harekâtın parçası veya habercisi değil misliyle karşılık vermekten ibaret.

Ancak görünen o ki YPG'nin tacizleri planlı. Hedefi henüz Fırat'ın doğusuna kapsamlı bir harekâta başlamadan Türkiye'yi  uluslararası arenada baskı altına almak ve başlamadan bitirtmek, uluslararası kamuoyunu arkasına almak. Başarılı da olmuş gibi gözüküyorlar.

ABD, YPG'ye tek laf etmeden Türkiye'den saldırılarını (!) durdurmasını ve ortak hedef IŞİD'e karşı mücadeleye odaklanmaya çağırdı. Ve Amerikan zırhlıları yeniden Türkiye-Suriye sınır hattında devriye yaparken görüntülendi.

ABD'nin Suriye özel temsilcisi J.Jeffrey ABD'nin "iki ortağı Kürtler ve Türkiye arasında bir çözüm bulunmasıyla yönelik çabaları yeniden başlattığını" açıkladı. Onun Kürtler dediğini Türkiye PYD/YPG olarak kabul ediyor.

Jeffrey bu söylemiyle bile YPG'nin Kürtlerin ve bölgenin temsilcisi olduğu algısını yaratıyor. YPG ile Türkiye'yi aynı kefeye koyuyor. Bu ilk değil, ısrarla sürdürdükleri bir politika.


Ve Amerikan operasyon matrisi çalışıyor. Ortak devriyenin başladığının açıklanmasıyla eş zamanlı olarak Trump-Erdoğan telefon görüşmesi yapılmış. Beyaz Saray'a göre iki lider özellikle Suriye'deki koordinasyon konusunda birlikte çalışma arzusunu ele almış.

Bu cümle Türkiye'nin Suriye'de tek taraflı bir hamle (Fırat'ın doğusu) yapmayacağını ima ediyor.

Peki ne olacak? Çavuşoğlu'nun övüne övüne anlattığı şey! Ama bir farkla ve ABD'nin oyun planına göre. Neydi Çavuşoğlu'nun dediği? Menbiç'teki yol haritası Fırat'ın doğusunda da uygulanacak. Türk askeri Menbiç'e girecek YPG çıkacak, Menbiç'te yeni yönetim oluşacak.

Menbiç'te olan biten Çavuşoğlu'nun dediklerinin hiçbirinin gerçekleşmediğini gösteriyor.

ABD, Menbiç'te yönetimin işlediğini, halkın sorunu olmadığını, terör tehdidi olmadığını, değişikliğe gerek olmadığını söylüyor. Ortak devriye bile Menbiç sınırları dışında. ABD geri adım emaresi vermiyor. Amerikan oyun planı tıkır tıkır işliyor.

İktidarın, iç politikadaki sıkıntısı nedeniyle sınırından bile girilemeyen Menbiç'teki durumu, başarı hikâyesi olarak sunmaktan başka çaresi yok gibi gözüküyor.

Böylece Menbiç'te olup bitenleri başarı olarak kabullenecek Türkiye, aynı yöntemin Fırat doğusuna aktarılmasına da razı olacaktır.

Oradaki resim de şöyle olacak gibi gözüküyor: Türkiye-Suriye sınır hattında kendi taraflarında Türk-Amerikan askerlerinin ortak devriye yapması. Fırat doğusunda Türkiye'ye taciz olmayacağı garantisi karşılığında PKKistan yapısının zımni kabullenilmesi. Uzatılan havuç da Türkiye'nin PYD ile Barzani tipi ilişkisinin önünü açacak olan Fırat'ın doğusunun yeniden inşa projelerinin Türkiye'ye verilmesi, PKK'ya karşı operasyonlara destek, krize karşı ekonomik destek. 

Bonus olarak İdlib'de patlayacak krizde Türkiye'ye askerî destek!

Jeffrey'nin sözlerini unutmayın. 


ABD politikasının özetidir. 

Türkiye açısından bu ise Menbiç'te oltaya gelip Fırat'ın doğusunda da, İdlib'de de kaybetmektir.


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/cahit-armagan-dilek/menbic-te-oltaya-gelip-firat-in-dogusunda-kaybetmek-441027m.html 

7 Ekim 2018 Pazar

Suriyeli Göçü Truva Atı Operasyonudur



Suriyeli Göçü Truva Atı Operasyonudur

 

Cahit Armağan Dilek 



Göç olayının gelişmesine bakıldığında Suriyeli göçüyle adeta bir Truva Atı operasyonuna maruz kalıyoruz. Hem de mitolojide anlatılan Truva Atı olayından daha kapsamlı ve karmaşık tehditler ve sonuçlar üretebilecek bir operasyon.

Türkiye'nin yönetiminde derin sorunların yaşandığını, bunun yönetilememe olduğunu söyleyip yazıp duruyoruz. Sorunlara yönelik şeffaflık ve hesap verilebilirlik kriterlerinin işlemediğini görüyoruz.

Sorunlar konuşulmayınca sorun olmaktan çıkacak mantığıyla halk kitleleri, ölçülemeyen soyut kriterlerle (yerlilik, millîlik, dindarlık) başka konulara angaje edilmektedir. Bunlardan biri de Türkiye'nin maruz kaldığı göç, ağırlıklı olarak Suriye kaynaklı göç.

11 Ağustos'ta yazdığım "Göç tehdidi terörün önüne geçti"  başlıklı yazımda şöyle demiştim: Avrupa-ABD'nin "parasını verelim ama Türkiye'de kalsınlar" dediği göçmenler adeta Truva Atı gibi. 
 
Hesapsız açık kapı politikasının bedeli önümüzdeki yıllarda ortaya çıkacak. Terörle göstere göstere yapılanın yoğun göçle sinsice yapıldığı, geleceğimizin karartıldığı, göç tehdidinin içimizde ur gibi büyütüldüğü, diğer tehditlerin önüne geçmekte olduğu halen görülmüyor mu?

Yazımla ilgili çok sayıda geri dönüş oldu. En çok da Suriyeli sığınmacılar konusunun iç politikaya alet edilmesinden şikayet ediliyordu.

Gerçekten de 2014 ve sonrasındaki seçim süreçlerinde iktidarın böyle bir yaklaşımı benimsediğini görüyoruz. Sığınmacıların yarattığı ve yaratabileceği sorunları gündeme getirenler hainliğe ve teröristliğe varacak suçlamalarla karşılaştı. Suriyeliler vatanlarına dönmelidir diyenler yabancı düşmanlığı, Suriyeli düşmanlığı ile suçlandı, suçlanıyor.
 
Bu konudaki tehditlere dikkat çekmek üzere yoğun gayret gösteren az sayıdaki kişinin başında Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ gelmektedir. Sn. Özdağ yeniden yazmaya başladığı Yeniçağ'daki ilk köşe yazısını da buna ayırdı. Ayrıca değişik yerlerde konferanslar vererek konunun ciddiyetini ortaya koymaya çalışıyor. 04 Ekim'de de 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü'nde kalabalık bir katılımcıya konferans verdi.

Prof. Özdağ konferanslarında çok önemli uyarılarda bulunup Türk Milletinin Anadolu'da bulunduğu son BİN yılda karşılaştığı üç büyük tehditten sonraki dördüncü tehdit olarak Suriyeli göçünü sayıyor ve şöyle diyor:

"Birinci büyük tehdit, Malazgirt Meydan Muharebesi'nden 24 yıl sonra başlayan ve amacı, Türklerin Anadolu'dan atılması ve Kudüs'te Hristiyan egemenliğini tesis olan Haçlı seferleridir.
 
 Anadolu'da Türk devletinin ikinci kez ağır bir krize girmesi, dağılma eşiğine gelmesi Timur'un 1402'de Ankara Savaşı'nda Yıldırım Beyazıt komutasındaki Osmanlı ordusunu yenmesi sonrasında başlayan Fetret Devri'nde olmuştur.
 
 Türk Milleti ve devletinin karşılaştığı en büyük üçüncü tehdit Mondros Mütarekesi ile ortaya çıkan durumdur."

Özdağ tehdidin büyüklüğünü ise şöyle açıklamaktadır: Kitlesel göçlerin bir silah olduğunun Batı dünyası uzun zamandan bu yana farkındadır. Bundan dolayı sosyal bilimlerde "Weapons of Mass Destruction" (Kitlesel İmha Silahları) kavramından hareket edilerek "Weapons of Mass Migration" yani Kitlesel Göç Silahları kavramını üretmişlerdir.
 

Toplamı bir milyona yaklaşan Afgan, İranlı, Iraklı sığınmacıların yanında kısa sürede gelen 3,5 milyondan fazla Suriyeli sığınmacı Türkiye'dedir. Bu göç akınını sadece ensarlık, yardımseverlik gibi insani duyguları istismar edebilecek kavramlarla ele almak Türkiye ve Türk Milletinin geleceği ve bekasına ihanet etmek olur.

Göç olayının gelişmesine bakıldığında Suriyeli göçüyle adeta bir Truva Atı operasyonuna maruz kalıyoruz. Hem de mitolojide anlatılan Truva Atı olayından daha kapsamlı ve karmaşık tehditler ve sonuçlar üretebilecek bir operasyon.

Suriyeli sığınmacı konusunun konuşulmaması, devlet adamı üslubuyla ele alıp devlet aklını harekete geçirip devlet politikası üretilmesini engellemektedir.

Suriyeli sığınmacılar konusu şimdilerde konuşulduğu gibi sadece ekonomik bir sorun değildir. Suriyeliler, orta ve uzun vadede Türkiye'nin millî, kültürel, politik, sosyolojik, güvenlik ve jeopolitik yapısını değiştirecek kadar büyük bir tehdit oluşturmaktadırlar. 
 
Bu nedenle büyük bir Truva Atı operasyonudur. Batı'nın Türkiye'yi Suriyeli sığınmacılar konusunda övmesi teşvik etmesi manidardır.
Devlet adamları önündeki seçimi değil devletin yüz yıl sonrasını düşünür.  
 
2040'ta Türkiye'nin nüfusunun yaklaşık %10'unu oluşturacak Suriyeli göçmenlerin dil, eğitim, toprak istemeyeceklerini düşünmek saflık olur. 
 
Sığınmacılar üzerinden Türk toplumuna zikredilecek selefi-cihatçı aşırı görüşlerle birlikte bu Türkiye'nin parçalanması, Anadolu'daki BİN yıllık Türk yurdunun dağılması demektir.

Suriyelilere Türkiye'de vatandaşlık vaadi değil kendi vatanlarına dönme umudu verelim. 
 
Türkiye'yi yönetenlerin asıl ve öncelikli sorumluluğu Suriyelilere değil Türk Milleti'nedir.