suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2019 Pazartesi

Ümmet Birliğine şimdi ne oldu?..








 Ümmet Birliğine şimdi ne oldu?.. 


 Ahmet  Gürsoy



Bu zamana kadar ayıkmış ve öğrenmiş  olmalıydık. 


Şimdi şu an bize karşı olan bütün dünyanın (özellikle de AB ve ABD'nin) anlayacağı tek şey üstün silahlarla donatılmış Türkiye'dir. 


Çin'in geçen günlerde tanıttığı karadan kara füzeler ve Kuzey Kore yönetiminin ABD'yi tehdit ettiği yine kıtalar arası balistik füzeler olmadıkça bunlar ahkâm kesmeye devam edecekler.


Bakın Almanya bu hassas konuyu dile getirmiş.


Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas diyor ki: "Türkiye'nin Suriye'nin kuzeydoğusuna yaptığı askeri harekâttan dolayı Alman hükümeti, Suriye'de kullanılma ihtimali olan hiçbir silah ve teçhizatın bundan sonra Türkiye'ye satılmasına onay vermeyecek." 


Ne demek bu?



Silah satmazsak Türkler savaşamaz. 


Savaşmaları bizim iznimize bağlı olur. 


Biz ne kadar savaşmalarını istiyorsak onlar da o kadar savaşırlar. 


Dolayısı ile kendi ülkeleri korumaktan aciz hale gelirler demeye getiriyor.


Demek ki neymiş?


Ülkenin milli kaynaklarını inşaat sektörüne ve eşe dostu zengin etmek için harcamak yerine akıllı gelecek yatırımları lazımmış.


Bunu başaramadık.


Bir ara füze yapım konusunda Çin ile anlaşma aşamasına geldikse de ABD'nin itirazları karşısında geri adım attık.


Hâlbuki gizlilik diye bir şey var.



İsteyen çeşitli yollardan anlaşır ve gidip her şeyi yerinde öğrenir, getirip ülkesinde ayağa kaldırır. 
 

Bizimkiler ne yaptı?


Şehir hastaneleri...


 Hâlbuki Türkiye'de hastane doluydu. 


Onları geliştirip kapasitesini artıracağına Avrupa'nın terk ettiği modeli yaparak hepimizi borçlandırdılar.


Asma köprüler yaptılar. İşin garibi "cebimizden (devletin cebinden) para çıkmadı" ama tüm vatandaşlar yüksek ödemeli borç altına sokulduk.


Keşke ağır sanayi, ileri sanayi, 5. Kuşak sanayi yapsaydınız da hepimizi borçlandırsaydınız.


Bunu yapmadılar.


İhale kanununu 180 defadan fazla değiştirerek tarihe geçtiler. 


Almanya şimdi; "Suriye'de kullanılma ihtimali olan hiçbir silah ve teçhizatın bundan sonra Türkiye'ye satılmasına onay vermeyecek" diyor, ayıkan oldu mu acaba?


Bir şey daha: Hepimize, altını çize çize "muasır medeniyet" hedefi gösteren Atatürk gene haklı çıktı mı?


Peki, "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" diyorduk, iktidar ve aveneleri de "olmaz öyle şey. Irkçılık bu" diyorlardı.


Şimdi, şu an, içinde bulunduğumuz süreçte haklı mıymışız?


Bir şey daha: Arap Birliği'nin Barış Pınarı operasyonunun derhal durdurulmasını isteyen bildirisini okuduktan sonra,  halâ "Birinci Dünya Savaşı'nda bizi arkadan vurdular" sözünün boş olduğunu mu düşünüyorlar?


Peki, şu "ne milliyetçisi kardeşim. Esas olan ümmettir. 
Siz yanılıyorsunuz" diyenler, tarihin yüzlerine çarptığı acı gerçekle kendilerine gelebilecekler mi?


Ya daha düne kadar sırf seçim kazanacağım diye Millet İttifakını PKK ile eş gösterip "Kandil'den emir alıyorlar" diyenlerin yüzü kızardı mı?


Ümit ederim "Barış Pınarı", kendimiz olmayı ve milli birlik ruhunun ne kadar lazım olduğu fikrini hepimizin zihnine yerleştirir.


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/ummet-birligine-simdi-ne-oldu-53539yy.htm

24 Eylül 2019 Salı

ABD-Türkiye Siyaset Tiyatrosu

 

 

ABD-Türkiye Siyaset Tiyatrosu

 

 

Mehmet Sayın

 

 

O maddi yardımları kabul ederseniz ve karşılığında da Kuzey Suriye'de o meş'um planı engellemek için hiçbir şey yapmazsanız muhayyel Kürdistan'ın üçüncü parçasının oluşmasını da engelleyemezsiniz.

 

 

 Şimdi yazacaklarımı aslında dün duydum;

 

 

Bursa'da bir arkadaşımız yazıhanesinde konuşuluyordu.

 

 

Ben de konuşmaya müdahil olmuştum.

 

 

Konuşan arkadaş da o yazıhanenin hemen yanındaki dükkânın sahibiydi.

 

 

Arkadaşımız şunları söylemişti;

 

 

ABD Türk ekonomisine 100 milyar dolarlık destek yapıp bize de ekonominizi ayağa kaldıralım diyecek.

 

 

Bu konuştuklarımız sabah sabah TV’lerde alt yazı olarak geçmekte;

 

 

ABD bize ticaret hacmimizi 100 milyar dolara çıkarmayı teklif ediyormuş;

 

 

İlaveten F-35 uçakları konusu da yeniden gündeme girecekmiş ve bazı mallarımıza uygulanan yüksek gümrükler de azaltılacakmış;

 

 

Teklifler Büyükelçi aracılığıyla sözlü olarak iletilmiş ve yazılı teklif bekleniyormuş.

 

 

İnanmayan şu anda saat (8.12) de herhangi bir haber kanalını açsın ve gözleriyle görsün.

 

 

Ben aslında bu tip konuları anında ve olayın sıcaklığında yazmayı pek sevmem, ama bu şimdi yazacaklarımı ilk tespit olarak kabul edebilirsiniz.

 

 

Biz aynı anda Amerika’yla neyi müzakere ediyoruz?

 

 

Neyi olacak Suriye'nin kuzeyinde ABD tarafından oluşturulan PYD-PKK devletini "yani "muhayyel Kürdistan'ın ikinci ayağını" ve Türkiye de o ayağı "var gücüyle" engellemeye çalışmakta.
 

 

 

Yani görüntü bu;

 

 

Peki şu anda Türkiye’ye maddi teklifler ile cevap vermek acaba sus payı mıdır?

 

 

İster istemez aklıma bu soru geliyor.

 

 

Çünkü "aynı oyun Kuzey Irak Barzani Kürdistanı’nda da sergilenmişti"

 

 

İnanmayanlar iyice incelesinler.

 

 

O zaman da Türk devletinin ağzına bir parmak bal çalınmıştı ve "Yeniden Osmanlı olacaksınız Kuzey Irak'ta bir Kürdistan kurulsa o da sizin himayenize girse iyi olmaz mı?

 

 

Hem sizin de petrolünüz olur demişlerdi.

 

 

Osmanlı olma ve Şam'da “Emevi camiinde cuma namazı kılma” heveslerinin ülkemizi getirdiği nokta da tabak gibi önümüzde duruyor.

 

 

Tabii bakmasını ve görmesini bilenlere.

 

 

Geldiğimiz nokta “sınama yanılma metoduyla ülke yönetiminin” sonucudur.

 

 

Ama karşımızdakiler de 100 yıllık planlar yapıyorlar ve o planları da uyguluyorlar.

 

 

O plan büyük Kürdistan planı görünse de işin aslı "Büyük İsrail" planıdır.
 

 

 

O plandaki "Büyük Kürdistan'ın ilk ayağı Irak’ta idi;

 

 

İkinci ayağı da Suriye'de.

 

 

Peki, üçüncü ayağı nerede olacak?

 

 

Ve hedefte hangi ülke var?

 

 

Oyun açık açık oynanıyor ve ekonomik sıkıntılarımızdan da faydalanmanı peşindeler.

 

 

O maddi yardımları kabul ederseniz ve karşılığında da Kuzey Suriye'de o meş'um planı engellemek için hiçbir şey yapmazsanız muhayyel Kürdistan'ın üçüncü parçasının oluşmasını da engelleyemezsiniz.



 

Zaman konuşma zamanı değil icraat yapma zamanıdır.

 

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/mehmet-sayin/abd-turkiye-siyaset-tiyatrosu-442033m.html 

 

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Vatana ortak mı aranıyor?


 

Vatana ortak mı aranıyor?

 

 Arslan Bulut




Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Yeşilköy'de Süryani kilisesinin temelini atarken, "Farklı söylemlerle ortaya çıkmış olsalar da tüm terör örgütlerinin ve onları birer maşa olarak kullanan güçlerin asıl hedefi ortak vatanımızdır. Bu saldırıları boşa çıkarmanın yolu farklılıklarımızı en önemli zenginliğimiz görerek, 82 milyon olarak tek yürek, tek bilek halinde hareket etmemizden geçiyor" dedi.



Konuşma metnini yazan her kimse, "ortak vatan" tabirinin, Erdoğan'ın bahsettiği terör örgütlerinden birinin başı olan Abdullah Öcalan tarafından bir talebin ifadesi olarak kullanıldığını bilir değil mi?



Öcalan, Anayasa'ya "Türkiye Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanıdır" diye bir ifadeyi yazdırmak için taleplerde bulunmuştur. Öcalan'ın yazdığı, AKP'li ve HDP'li yetkililerin imzaladığı Dolmabahçe mutabakat metninde de "ortak vatan" istenmiştir.


Anayasa'da ise "ortak vatan" diye bir tabir yoktur! Çünkü vatan, bir şirket ortaklığı değildir.


 Erdoğan'ın da bütün milletvekillerinin de sadakatle bağlı kalacaklarına yemin ettikleri Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, "Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa," diye başlamaktadır.


Yine "Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu..." denilmektedir.


Anayasa'nın başlangıç ilkelerinde "ortak" kelimesi de geçiyor ama bakınız ne şekilde: 


"Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve  'Yurtta sulh, cihanda sulh' arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu.."  


Gerçi Erdoğan da "82 milyon olarak tek yürek, tek bilek halinde hareket etmek"ten söz ediyor ama kendisi, "kindar nesil" yetiştirerek Anayasa'yı ihlâl ederse,  bu nasıl olacak?


Erdoğan, "Türkiye güçlendikçe ortaya çıkan imkânlardan bilaistisna tüm vatandaşlarımız yararlanmıştır, yararlanacaktır." diyor ama uygulama böyle değil!


İktidarın tasarrufunda olan bütün imkânlardan "bilaistisna" AKP'den referansı olanlar yararlanıyor! 


Bir de şu anda güzel vatanın bütün imkânlarından, "misafir"ler yararlanıyor! 


Ev sahipleri ise "ensar-muhacir" söylemi ile uyutuluyor!


Metin Aydoğan, kuramsal aktarımda yazdı; "Suriyeli sığınmacılara, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarından daha ileri haklar verildi ve ayrıcalıklı bir kitle haline getirildi. 

Yalnızca onların yararlandığı sağlık birimleri oluşturuldu, hastahanelere ücretsiz kabul edildi ve ücretsiz ilaç almaları sağlandı. 


Türk öğrencilere, geri ödeme koşuluyla aylık 450 lira kredi verilirken, Suriyeli öğrencilere geri ödemesiz aylık 1200 lira burs verilmektedir.


Beş milyondan çok Arap, Anadolu'nun değişik bölgelerine gruplar halinde yerleştirilerek kimliklerini korumaları sağlanmıştır. 


Türkler, Suriyelilerin yerleştikleri yerleri terk etmektedir. Suriyelilere verilen ayrıcalıklar yurttaş olduklarında da sürecek, koloniler halinde ülkenin değişik yörelerinde yaşayacaklardır. 


Türkiye'de yeni bir azınlık kitlesi yaratılmaktadır.


Bu büyük kitle örgütlenmeye başlayacak ve anadilde eğitim adıyla Arapça eğitim isteyecektir. Bu istek, müfredata Arapça dersi koyarak Türk milli eğitimini Araplaştırmaya çalışan AKP
 tarafından yerine getirilecektir."



Bir de Ürdün'de yaşayan bir Türk'ün mesajı var; "Türkiye Arapların arka bahçesi oldu. Ürdün'den de her gün 100- 200 Filistinli aile Türkiye'ye göçüyor. Bu gidişle Türkiye'yi Arabistan yapacaklar…" diyor.


Teoriyi "Türk-Arap-Kürt Federasyonu" diye seslendiren Öcalan idi. 

 Şu anda bu projeye alt yapı hazırlanıyor!


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/vatana-ortak-mi-araniyor-52822yy.htm

19 Haziran 2019 Çarşamba

Suriyeliler neden Türkiye'ye getirildi?








Suriyeliler neden Türkiye'ye getirildi? 



Arslan Bulut


İsmail Küçükkaya, Suriyeliler konusunu sorduğunda, Ekrem İmamoğlu, Suriye politikasına hiç girmedi ve yapıcı bir dille konuşarak, "Biz mülteci konusunu iyi yönetemedik. Güneyimizde yaşanan insanlık dışı olaylar sonrası Türkiye'miz yalnız bırakılmıştır. 



Biz, göçmenliğe ve mülteciliğe ilişkin, bir masa kuracağız. Ülkemiz adına ulusal politika geliştirme noktasında aktif davranacağız. 3,5 milyona yakın mülteci bu ülkenin her yerine dağılmamalıydı ve engellemek için neler yapabiliriz, bu süreci nasıl destekleyebiliriz? 




Bu anlamda belediyelere düşen görevler nelerdir işin içinde olmamız gerekir" dedi.



Binali Yıldırım ise "Afrin harekâtını yaptık biliyorsunuz. Ben başbakandım. Oraya şimdi bir kısmını gönderdik. Cerablus'u, El Bab'ı aldık, oraya gönderdik. 500 bine yakın Suriyeli gitti.



 Şimdi Fırat'ın doğusundaki o bölgeyi temizleyip diğerlerini de oraya göndereceğiz. İstanbulluların huzurunu kaçıran olaylara karışırlarsa, tutar göndeririz. Bu kadar açık" diye konuştu.




Konuyla doğrudan ilgili İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, mülteciler konusunda programdan önce yaptığı açıklamada "Suriyeli kardeşlerimize biz ev sahipliği yaptık, yapmaya da devam edeceğiz. 


Bana 6 ay süre verin, bunu tüm İstanbul'a söylüyorum. 6 ay sonra buradaki düzenin yüzde 100'e yakın bir oranda herkes tarafından sağlandığını herkes görecektir"


Biz 402 yıl bunlarla aynı sancak altında birlikte yaşadık. Üç kuruş para bulduk diye sırtımızı mı dönecektik. Biz 15 Temmuz'da nasıl kurtulduğumuzu zannediyoruz? Biz nasıl kurtulduk? Kim ne derse desin, 450 bin çocukları doğdu bu ülkede. Allah o 450 bin çocuğun hayrına 15 Temmuz'da şu hainlere ezdirmedi. Ben onu bilirim" dedi!



Soylu, Suriyelilerin yüzde 65'inin Misakımilli sınırları içerisinden Türkiye'ye geldiğini de söyledi.




Suriyelilerin Türkiye'ye sürülmesi konusunda gerçek nedir peki?



Bu konudaki ilk veriler, bana 2011 yılında gelmişti. 


AKP gençlik kollarından bir genç, bizzat bana, Türkiye'nin 30 şehrinde Suriyeli muhalifler için kamplar kurulmakta olduğunu, toplam 300 bin Suriyelinin silahlı eğitimden geçirileceğini bildirmişti. 



Olaylar bu bilgileri doğrulamaya başlayınca bu bilgiyi kamuoyu ile paylaşmıştım.



Yine 2012 yılında, Afet İşleri Genel Müdürlüğü'nün 1.5 milyon çadır siparişi verdiğine dair bir haber almıştım.  



Bunun üzerine "Suriye sınırında kurulacak yeni çadır kentler için mi bu kadar çadır lazım yoksa İstanbul'da deprem olacak da gaipten haber mi geldi" diye sormuş ama cevap alamamıştım. 


Çünkü 1.5 milyon çadırda 7.5 milyon kişi barındırılabilirdi!


Suriyelilerin Türkiye'ye sürülmesi veya getirilmesi, iktidara tarafından 1.5 milyon çadır siparişi verecek kadar planlanmış bir süreçti. 


Tabii Suriye'nin kuzeyinin boşaltılması ve burada bir PKK devleti kurulması için Türkiye kullanılıyordu.



Şimdi Ahmet Yaman adlı okurumuz, "Suriyeliler hakkında söylenen 'savaştan kaçtılar', 'sığındılar', 'göçtüler' kelimelerinin hiçbiri doğru değildir. 


Doğru olan şudur: Suriyeliler getirildi! 


Suriye'de birkaç yıldır yaşanan kargaşa, bunların gelmelerinin sebebi değil, getirilmelerinin bahanesidir. 


Çok daha kapsamlı ve derin bir proje için getirildiklerini, toplumumuzda da herkes bir gün anlayacak ama korkulur ki, iş işten geçmiş olacak. 


Gönderilmiyorlarsa; savaş için gelmemişler, başka hesaplar için getirilmişler demektir." diyor. 



Biz de zaten, "PKK devleti kurulsun diye Suriye'nin kuzeyi boşaltıldı. 



Türkiye'ye sürülmelerinin sebebi ise ülkeyi eyaletlere bölerek parçalamaktır" diye yıllardır bu projeyi yazıyoruz! 



Ümit Özdağ, Suriyelilerin rejim değişikliği için de kullanıldığını anlatıyor.



Eskiden mektupların sonuna gelindiğinde Karadenizliler, bir ifade kullanırdı:



"Daha ne yazayım?"



https://www.yenicaggazetesi.com.tr/suriyeliler-neden-turkiyeye-getirildi-52297yy.htm

18 Haziran 2019 Salı

S 400 Alımına ABD Neden Karşı Çıkıyor?

 

 

 

S 400 Alımına ABD Neden Karşı Çıkıyor?

 

 

Prof.Dr.Özcan Yeniçeri

 

 

ABD, kendi kontrolü dışında bir silah sistemine Türkiye’nin sahip olmasını istemiyor. Yarın bu silahları Türkiye’nin ABD uçaklarına karşı kullanacağını biliyor, tedbiri baştan alıyor!

 

 Ortadoğu’da hiç bir terör faaliyeti, finansal saldırı, ekonomik yaptırım, gizli veya açık sabotaj ve tehdit yoktur ki ABD/İsrail etkisi dışında gerçekleşsin. Aynı şekilde Ortadoğu’da hiç bir terör örgütü, fraksiyon, cemaat, etnik, mezhep itilafı yoktur ki orada ABD/İsrail parmağı olmasın.
 

 

Bir yerde bir terör örgütü varsa orada en az iki tane CIA/Mossad ajanı vardır.
 

 

Diğer yandan İslam ülkelerinin birbirlerine karşı mevzilendirilmesi olgusu da ABD/İsrail projesidir. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi, Arap Baharı vb hareketler doğrudan doğruya ABD/İsrail ürünüdür.


 

Savaş kimin işine yarıyor?

 

Her iki ülkenin de uyguladığı strateji, Bölge ülkeleri arasında ‘iç savaş çıkart, milli/yerel güçleri birbirleriyle çatıştırarak güçten düşürparçala yönet,toplumsal yapıları birbirlerine karşı mevzilendir, milli yapıları birbirlerinden ayır, sonra da onlara buyur.

 

ABD/İsrail ajanları, Ortadoğu’daki ayaklanmalar, iç isyanlar, savaşlar, iç savaşlar, darbeler,  etnik ve mezhep çatışmaların ya arkasında ya da önündedir.  Bu nedenle Ortadoğu’daki her savaş, her bölünme ve her güçten düşme ABD/İsrail’in işine yaramaktadır.

 

Mısır’ı mecalsiz birakan Suudi Arabistan’ın istikametini kaybetmesine sağlayan, Irak ve Libya’yı paramparça eden ABD/İsrail stratejileridir.

 

Irak/İran savaşı ne Irak’ın ne İran’ın işine yaramıştır. Aksine ABD/İsrail’in çıkarlarına hizmet etmiştir. Irak’ın Kuveyt’i işgali de ne Irak’ın ne de Kuveyt’in işine yaramıştır tam aksine ABD bunu gerekçe yaparak Irak’a saldırmasına neden olmuştur.

 

Sonuçta bölgede ABD/İsrail bloku tarafından evcilleştirilmiş Arabistan, Mısır, BAE gibi ülkelerle parçalanmış Libya, Irak ve Suriye gibi ülkeler ortaya çıkmıştır.

 

Ortadoğu’da ABD/İsrail bloku karşısına dikilebilecek ancak Türkiye ve İran gibi bütünlüğünü muhafaza edebilen iki İslam ülkesi kalmıştır.

 

 Türkiye ve İran’ı bölmek istiyorlar!

 

Bölgede ABD/İsrail hegemonyasına karşı çıkan bütün İslam/Arap ülkeleri ya iç savaşla ya da başka yöntemlerle parçalanmışlardır.

 

Bölgede etkili, bütün ve egemen iki ülke kalmıştır: İran ve Türkiye...

 

ABD/İsrail, Türkiye ve İran’a açıkca “ya bize boyun eğeceksiniz ya da savaş/iç savaşla bölüneceksiniz!” diyor. ABD/İsrail’in PKK/PYD/DEŞ desteğinin nedeni budur.
 

 

ABD/İsrail’in yörüngesinde bulunan S. Arabistan, Mısır, BAE’nın Türkiye/İran düşmanı politikalar yürütmesinin nedeni budur.

 

Suudi Arabistan’ın İsrail/ABD yanlısı İran ve Türkiye karşıtı politikası dikkat çekicidir. Suriye’ye giden Suudi bakan, SDG güçlerine başkaldıran Arap aşiretleri ile görüşüyor. Onlardan SDG’ye destek vermelerini istiyor.
 

 

Bu aşiret liderlerini Türkiye ve Katar ile yakınlaşmamaları konusunda uyarıyor.

 

ABD açıkca kendi yörüngesinde bulunan ülkeleri Türkiye ve İran üzerine yoğunlaştırmış bulunmaktadır.

 

Her iki ülkenin bölünmesi ABD/İsrail’in nihai amacıdır.

 

ABD/İsrail’in böylece bölgedeki petrolün, su kanallarının ve Filistin topraklarının üzerinde mutlak hâkimiyeti tesis edilmiş olacaktır.

 

Bugünlerde İran’a karşı ambargo ve petrol tankerlerine yönelik saldırılarla ilgili suçlamaların altında da bu amaç vardır.

 

ABD/İsrail’in egemen bir devlete saldırmak için herhangi bir meşru gerekçeye ihtiyaç yoktur. 

 

Hatırlanacağı üzere 11 Eylül saldırılarından sonra ABD ortada somut hiç bir neden yokken Irak’ı suçladı. Bilindiği gibi Irak’ın işgaline ve bölünmesine giden süreç böylece başladı.

 

Küresel konjonktür uygun olduğu an ABD/İsrail ikilisi bölgede İran odaklı, Türkiye’nin de dahil olacağı büyük bir savaş çıkaracağı kesindir.

 

Hesaplar böyle bir savaş sonrasında her iki ülkenin de bölünmesini sağlamak üzerine yapılmıştır. ABD’nin Türkiye’ye S 400 konusundaki tepkisi de bununla ilgilidir. Kendi kontrolü dışında bir silah sistemine Türkiye’nin sahip olmasını istemiyor. Yarın bu silahları Türkiye’nin ABD uçaklarına karşı kullanacağını biliyor, tedbiri baştan alıyor!

 

Türkiye her zamankinden daha dikkatli olmalıdır.

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/s-400-alimina-abd-neden-karsi-cikiyor-441765m.html 

1 Haziran 2019 Cumartesi

Ordusu bozulmuş bir millet ne yapar?




Ordusu bozulmuş bir millet ne yapar?


Arslan Bulut



ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, tipik istihbaratçı yöntemiyle alenen yalan söyledi ve "Türkiye'ye terörist saldırıları riskini azaltmak için Suriye'nin kuzeyinde güvenli bölge kurma çabaları sürüyor" dedi!


Oysa bütün dünya biliyor ki ABD, Suriye'nin kuzeydoğusuna yerleştirdiği teröristleri, Türkiye'den korumak istiyor. 


Çünkü burada onbinlerce TIR ile silah gönderdiği ve eğitim yaptırdığı PKK ordusuna devlet kurdurmayı hedefliyor.


Peki bu şekilde yalan söylemesine rağmen, muhatabı olanlar ne yapıyor?


Ne yapacak, bu tür yalanlara rağmen Suriye konusunda ABD ile görüşmelere devam ediyorlar.


Bu durumda kandırılan kim oluyor?


 Kim olacak, koca bir Türkiye kandırılıyor? 


İktidar da muhalefet de ses çıkarmamakla bu yalana ortak oluyor!



Peki ABD'nin Türkiye'ye karşı 70-80 bin kişilik bir ordu kurduğu sırada, Türkiye'yi yönetenler ne yapıyor?


Orduyu terhis etmekle meşguller!


Yeni askerlik yasa tasarısının orduyu terhis etmek, böylece Türkiye'yi savunmasız bırakmak anlamına geldiği anlaşılınca, iktidar kanadında bir duraksama oldu. 


Cumhuriyet'in haberine göre, yeni sisteme göre ilk altı aydan sonra asgari ücretle 6 ay daha askerlik yapmak isteyenlerin sayısı çok düşük çıktı. 


Kışladaki mevcut asker sayısının yüzde 20'lere kadar düşeceğinin ortaya çıkması üzerine yeniden bir değerlendirilme yapılmak üzere tasarının görüşülmesi bayramdan sonraya ertelendi.


Yine Jandarma ve Sahil Güvenlik komutanlıklarındaki personelin askerliği yapmış olmak için "10 yıl hizmet etmek" şartı öngören madde İçişleri Bakanlığı'nın itirazı üzerine öneriden çıkarıldı.


Bu gelişmelerden anlaşılan o ki, yeni askerlik yasa tasarısı, Türkiye'nin ihtiyaçlarından kaynaklanmıyor. 


Peki Cumhurbaşkanına istediği kişi veya grupları askerlikten muaf sayma yetkisi de veren bu tasarı, Türkiye'yi ordu devleti olmaktan polis devleti olmaya götürmez mi? 


Tabii bu arada işgal edilmezse… 


Zira bu coğrafyada zayıflatılmış bir ordu ile ayakta kalamazsınız.



Bu arada komuta kademesinin de uzun bir süredir sağlıklı karar vermediği anlaşılmaktadır. Mesela 2015 Yüksek Askeri Şurası'na katılan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Milli Savunma Bakan Vecdi Gönül, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hulusi Akar, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Recep Bülent Bostanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk, Jandarma Genel Komutanı Abdullah Atay, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar, 2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti, Ege Ordusu Komutanı Galip Mendi, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, EDOK Komutanı Orgeneral Kamil Başoğlu, Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Abdullah Recep, Muharip Hava Kuvveti ve Hava Füze Savunma Komutanı Orgeneral Abidin Ünal ile Donanma Komutanı Koramiral Veysel Kösele ne karar aldı?


Bu kadronun içinde iki kişi; Akın Öztürk ve Adem Huduti FETÖ darbesinden yargılanıyor. Tuğgeneralliğe terfi ettirdikleri karacı albayların yüzde 90'ı ise FETÖ darbesinden hüküm giydi!


Terfi ettirilmeyen, hakkı yenen albaylardan itiraz eden sadece bir kişi çıktı: Emekli kurmay albay Mehmet Alkanalka... Haksızlığın bir an önce düzeltilmesini istiyor. Hatta dopingli olduğu tespit edilerek madalyası alınan sporcuların yerine onlardan sonra gelen yarışmacılara madalya verildiğini son örnekleriyle hatırlatıyor.


Sözün kısası, askerlikte cemaat dopingi, siyaset dopingi, masonluk dopingi gibi dış müdahaleler, orduyu bozar. 


Ordusu bozulmuş bir millet, yeniden ordu kurabilir ama bu arada kendisi de bozulmamışsa!


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/ordusu-bozulmus-bir-millet-ne-yapar-52118yy.htm

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Milli ve Üniter Devlet

 

Milli ve Üniter Devlet

 

Mehmet Sayın

 

 

Çare Atatürk düşüncesindedir. 

 

Çare Milli ve Üniter devlettedir. 

 

Çare “Ne mutlu Türk’üm diyene” düşüncesindedir.

 

Bu konu her zaman gerçek gündemin konusuydu ve gündemden hiçbir zaman da düşmemişti.


 

Şimdi yıllar öncesine dönelim ve şu sözleri hatırlayalım;
 


“Türkiye büyümek zorundadır büyümezse küçülür mesela Kuzey Irak’ta kurulan bir Kürt devleti Türkiye ile bir federasyon oluştursa ne de güzel olur”
 


Bu sözlerin sahibi Mahir Kaynak’tı ve o yıllarda Samanyolu TV’de yayınlanan Açı programında kurmuştu bu cümleleri...

 

Bu bir tuzaktı ve tuzağın ardında da emperyal güç vardı.
 


Tıpkı yüz yıl öncesindeki gibi.

 

Aynı tuzak şimdi Suriye üzerinden tezgâhlanmak üzere ve oradaki PKK-PYD oluşumu da aynı şekilde Türkiye üzerinden meşrulaştırılmak isteniyor.
 


Bu bir tuzaktır.
 


Çünkü o oluşumun Irak ayağı zaten mevcuttur üçüncü ayağın da Türkiye’de kurdurulmak istenen bir Federe devlet olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir.
 


Alın size tuzak;

 

Bu tuzağın bir diğer yönü de size “Yeniden Osmanlı oluyorsunuz” diyerek gaz vermektir.


Peki, Türkiye bu tuzağa düşer mi?
 


Bence düşmez ve düşmemeli.

 

Ama Türkiye’de Osmanlıcılar var ve onlar Osmanlı’daki yapıyı yeniden getirmenin de heveslileridir.
 


Bence Osmanlı siyaseten ölmüştür ve asla dirilemez.

 

Türkiye Cumhuriyeti milli ve üniter bir devlettir ve Osmanlı toplumu gibi “çok dilli çok dinli ve çok milletli bir yapıdan” bir milli kimliği çıkartabildiği için de çok başarılıdır. 
 

 

Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğunda toplum müslümanlar ve gayrimüslimler olarak iki farklı grupta yapılanmıştı.


Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruluşunda “Türk milli kimliğini” oluşturabilmek için Osmanlı İmparatorluğunun İslam ahalisini Türk olarak tarif etmişti bu tarif de özünde yanlış değildi zira bu toprakların adı Avrupalılar tarafından orta çağdan beri “Turchia” olarak adlandırılmıştı.
 


Turchia ise zaten Türklerin ülkesi demekti.

 

Burada “bana göre “o zamanın şartlarına göre doğru olsa da” bir de yanlışlık yapıldı ve mübadelede Hristiyan-Ortodoks olan Karaman Rumları olarak bilinen Türk boyları Yunanistan’a gönderildi.

 

Düşünceme göre Cumhuriyetimizin üniter yapısından federatif bir yapıya “geçmeyi düşünmek bile” abes ve yanlıştır.
 


Ben de aynı konuyu yıllardır yazıyorum.

 

Şu sözler de İlber Ortaylı hocamın düşünceleridir;
 

“Türk aynı zamanda bir ırkın da adıdır ama bir diğer anlamda yıllarca birlikte yaşamışlığı ifade eden bir milli kimliğin de adıdır o milli kimlik de Türk Milliyetidir” Milliyet de sosyolojik bir kavramdır.

 

Bu konuda benim düşüncelerim de İlber hocamın paralelindedir.

 

Peki Milli ve Üniter devlete karşı olan düşünce sahipleri kimlerdir?

 

Bu konuda ortada görünenlerin ilki milliyet ve milliyetçilik düşüncesine dahi karşı olan siyasi İslamcılardır, onlar Türkiye Cumhuriyetinin de karşıtıdırlar ve Türkiye’ye Dar-ül harp “düşman ülkesi” gözüyle bakarlar.
 


Onların düşüncelerine göre çok sayıda etnik kimlik İslam kimliği altında birleşebilir onun için bu kimliklerin teker teker tanınmasında sakınca yoktur.
 


Evet aynen bunu söylüyorlar.
 


Diğer grup da art niyetlerini saklamayan siyasi Kürtçülerdir onların da siyaseten İslamcı veya solcu versiyonları bulunmaktadır.

 

Her iki grubun da ortak noktası Üniter ve Milli devlet fikrinin karşıtı olmalarıdır.

 

 Her iki grup da emperyal güçler tarafından perde gerisinden desteklenmekte ve kullanılmaktadır.

 

Ayrıca Türkiye Cumhuriyetinde anadilin dışında ikinci bir milli dil ihdas etmek ikinci bir milli kimliği de onaylamak demektir.
 


İkinci milli kimliğin ihdası da arkadan üçüncü dördüncü ve beşinci milli kimlik taleplerinin gelmesi demektir.

 

İnsanların evlerinde konuştukları dili öğrenmeleri başka bir şeydir ama o dilin resmi dil olması başka bir şeydir ikinci resmi dil demek eğitim dilinin de Milli kimliğin de ikileşmesi demektir ve sonunda üniter yapı bozulur ve çok kimliklilik de toplumumuzda bölünmenin önünü açar.
 

Bence “tıpkı ailemizin namusunu korumamız gibi” üniter yapıyı ve milli devlet yapısını korumalıyız.

 

Çare Atatürk düşüncesindedir.
 

Çare Milli ve Üniter devlettedir.
 

Çare “Ne mutlu Türk’üm diyene” düşüncesindedir.

 

Bunun dışındaki çözümlerin sonu karanlıktır ve kaostur.


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/mehmet-sayin/milli-ve-uniter-devlet-441709m.html 

19 Mart 2019 Salı

KERKÜK BIÇAK SIRTINDA






KERKÜK BIÇAK SIRTINDA



Cüneyt Mengü




Türkmen şehri olan Kerkük,  jeoekonomik özelliklerinden dolayı, 1916 yılında ihtilaf güçleri arasında paylaşım konusu olan Sykes-Picot ve 1920 de San Remo anlaşmalarında yer almıştır. 



İngilizler, 1923'de Lozan görüşmeleri sırasında bölgeden edindikleri izlenim ve bilgiler sonucunda, Irak'ta kurulan gelmiş geçmiş hükümetlerden, bir potansiyel unsur olabileceği endişeleriyle, Türkmenleri az sayıda göstermeleri yönündeki tavsiyeleri günümüze kadar geçerliliğini korumuştur.


 
1958' de bir askeri darbe sonucu devrilen kraliyet yönetimi yerine kurulan Cumhuriyet Anayasasında Araplar ile Kürtler'in Irak'ın ortak sahipleri olduklarının yer alması ve Türkmenlerden hiçbir şekilde bahsedilmemesi, göz ardı edilme ve asimile yöntemlerinin başlangıcını teşkil etmiştir.



O dönemden günümüze kadar çeşitli zaman dilimleri içerisinde katliamlara maruz kalan Türkmenler, beka mücadelelerini ve var olma dirençlerini sürdürebilmişlerdir. 1970' de Özerk Bölge Beyannamesinde Kerkük'ün aidiyeti Bağdat ve KDP arasında sorun teşkil etti ve iki taraf da 1923' de aynen Lozan'da olduğu gibi referanduma yanaşmadılar.



Saddam Rejimi, 1975-2003 yılları arasında Kerkük'te hızlı ve yoğun bir Araplaştırma politikasını teşvik etmiştir. Aynı politika Saddam sonrası her iki Kürt partisi tarafından da uygulanmıştır. Kürt partileri KYB ve KDP Kerkük'e girmeyeceklerine dair 17 Mart 2003' de Ankara'da attıkları imzalarının arkasında durmadılar.



O dönemde 850 Bin olan Kerkük'ün nüfusu geçen zaman içerisinde illegal nüfus kaydırmalarıyla 1,5 Milyona ulaşmış ve Türkmenler aleyhine nüfus dengesi bozulmuştur. 2003-2014 yılları arasında Kerkük'ün güvenliği Irak güvenlik güçleriyle peşmergeler tarafından ortaklaşa kontrol altına alınmıştır. 



2014'de DAEŞ bahanesiyle Kerkük ve ihtilaflı bölgeler tamamen Kürt asayiş birimlerinin kontrolüne geçmiştir. Geçen 15 yıl içerisinde yüzlerce Türkmen katledildi, fidye karşılığı kaçırıldı ve işkencelere maruz kaldı. 



2017 Eylül ayında Kerkük ve ihtilaflı bölgelerin Irak Kürt Bölgesel Yönetimine (IKBY) bağlanması konusunda yapılan referandum sonucu, Türkiye'nin kararlı duruşu, Irak ve İran'ın desteklemeleriyle uygulanamadı. Bu sonuçtan cesaret alan Irak Yönetimi 2017 Ekim ayında Kerkük dâhil diğer ihtilaflı bölgelere girerek güvenlik kontrolünü tamamen ele geçirdi.



Kerkük'ten çekilmek zorunda kalan peşmerge, kente geri dönmek için çeşitli yollara başvurmaktadır.  Kerkük konusu;  Kürt asıllı Cumhurbaşkanı Barham Salih ile yeni Başbakan Şii Arap Adil Abdulmehdi arasındaki görüşmelerin ardından Mehdi'nin eş zamanlı olarak Kerkük'te bulunan Irak Merkezi Yönetimine ait terörle mücadele güçlerini çekmesi ve onun yerine özel kuvvetlerin gönderilmesi farklı yorumlara yol açmıştır. 


Her iki Kürt partisi arasında aylarca süren görüşmeler sonucunda Kerkük konusu dahil nihai anlaşma sağlanmıştır. Fotoğrafta görüleceği üzere iki ayrı devlet görüşmesi görüntüsü veren Irak Savunma Bakanlığı ile IKYB'nin Peşmerge Bakanlığı yetkilileri arasında oluşturulan komite çalışmalarını sürdürmektedir.


 Bölgeden alınan bilgilere göre Kerkük'teki Amerikalılara ait K1 Askeri Üssünde KYB ve KDP yetkilileri de dâhil Ortak Operasyonlar Odası oluşturulmuştur.



Merkezi Hükümet güçlerinin Kerkük'ten kademeli olarak azaltılacağı ileri sürülmektedir. Batılı medyada yer alan haberlere göre DAEŞ'i bahane ederek Kerkük'te güvenliğin sağlanması için Peşmerge ve Merkezi Hükümet güçleri Kerkük ve diğer ihtilaflı bölgelerin korunmasını ortak bir şekilde üstlenecekleri bildirilmektedir.



Kerkük için seçilecek yeni valinin KYB'den olmasına yönelik taleplerinin Bağdat Yönetimi tarafından da kabul gördüğü iddia edilmektedir. Bu ve benzer gelişmelerden rahatsız olan Türkmenlerin siyasi parti ve sivil toplum örgüt yetkilileri Kerkük'te yeni bir peşmerge işgaline sessiz kalmayacaklarını ifade etmektedirler. 


Kerkük'te bulunan Arapların temsilcileri de; peşmergenin Kerkük'e dönmesini ve yeni valinin Kürt kökenli olmasını kabul etmeyeceklerini açıkladılar. Ayrıca Arap ve Türkmenlerin göz ardı edilerek kentle ilgili alınacak tek taraflı kararların da kabul edilmeyeceği ve Bağdat Yönetiminin Kerkük'e karşı esnek davranmasını eleştirmektedirler.


Kerkük'te güven ortamının sağlanması için Irak Meclisinin 2008'de almış olduğu karar mucibince Arap-Kürt ve Türkmenler tarafından her birinin %32 oranında eşit bir şekilde yönetilmesi veya bu üç unsurun aralarında uzlaşabilmesi için Ankara'nın Bağdat yönetimi ile atacağı adımlar önem arz etmektedir.


Dr. Cüneyt Mengü




https://www.yenicaggazetesi.com.tr/kerkuk-bicak-sirtinda-51176yy.htm

18 Şubat 2019 Pazartesi

Erdoğan'ın egemenliği ve Mart'ın sonu

 
 
 
 
 
Erdoğan'ın egemenliği ve Mart'ın sonu
 
 
 
Cahit Armağan Dilek




Türkiye'yi yönetenler bölgede Türkiye'ye rağmen yeni bir dizayn olmaz diyor ama sahadaki gelişmeler aksini gösteriyor.



Özellikle 2011'den sonraki hesapsız, öngörüsüz politikalar ve tarafları idare etme yaklaşımı Türkiye'yi açmazlara sürüklemiş, bertaraf olmamak için taraf seçmek noktasına getirmiştir.


Erdoğan Temmuz'da S-400'leri alacağız derken Pence'in müttefiklerimizin doğudan silah almasına seyirci kalamayız açıklaması karar anının çok yaklaştığını gösteriyor. İpi koparmaya cesaret edilebilecek mi göreceğiz.



Soçi'de gördük. Rusya ve İran, Türkiye'nin yeniden Suriye'ye girmesine karşı. Bunun için de Adana Mutabakatı'nı ortaya koyuyorlar. PYD/YPG'nin mücadelesini takdir ediyorlar ve yeni Suriye'de haklarını almasını destekliyorlar. Zirvedeki bu çıkış zirvede olmasalar da PYD'yi Soçi zirvesinin kazananı yapıyor.



Erdoğan yönetimi ise anlaşılmaz bir şekilde mutabakatın Suriye'ye girmeye cevaz verdiğini, bunu kullanacağını söylüyor. Hal böyle olunca Astana'nın diğer ortaklarının Türkiye'ye yönelik kaygıları iyice artıyor. Erdoğan son yaptığı, Suriye yönetimini tanımıyoruz açıklamasıyla ipleri iyice koparıyor. Mutabakat ortak iş birliği ve karardan bahsediyor. Tanımadığınız yönetimle ortak imzaladığınız mutabakatı nasıl işleteceksiniz? İşletmeden yapacağınız her hareket işgal suçlamasıyla karşılaşacaktır.



Ayrıca siz Fırat'ın doğusunu ve Menbic'i gündemin başına koymak isteseniz de Rusya/İran ve Suriye için ana öncelik İdlib. İdlib'de Halep-Lazkiye kara yolunun güneyinde çatışmalar gittikçe yoğunlaşıyor.


Rusya/Suriye operasyonları sınırlı olsa da an meselesi. Türkiye bunları görmezden gelip karşı politikalar geliştiremezse hem Fırat'ın doğusunu, hem de batısında tamamen kaybedecek.



İşgal demişken Amerikan dokümanlarına bakmak gerekiyor. Irak ve Suriye'deki operasyonlara ilişkin Ocak 2019'da Kongre'ye sunulan raporda Türkiye'nin Fırat Kalkanı (FK) ve Afrin bölgelerini işgal ettiği yazılı. Son olarak Kongre Araştırmalar Merkezi'nin (CRS) Türkiye-ABD ilişkilerine ilişkin 09 Şubat tarihli raporunda da FK ve Afrin operasyonları işgal olarak tanımlanıyor.



CRS raporunda başka ilginç ifadeler de var. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yönetimini otoriter ve kutuplaştırıcı olarak belirtip Türkiye'deki iç politikanın değerlendirildiği bölümde Erdoğan's Rule başlığı altında incelenmesi manidar. Normal şartlarda yönetimi/idareyi adminstration veya government kelimeleriyle, demokratik olmayan otoriter tek adam yönetimlerini de regime (rejim) olarak tanımlıyorlar.



Raporda geçen rule (egemenlik, düzen) ise yönetim ile rejim arasında bir yere oturuyor. Bu haliyle de ABD'nin Türkiye'ye bakışını gösteriyor ve ABD'nin Türkiye karşıtı politikaları olarak sahaya yansıyor. Çok ilginçtir bu karşıtlık Suriye'de Rusya ve İran'ın tutumlarıyla paralellik gösteriyor. Yani Türkiye, hem batı hem de doğudaki ortaklarınca iş birliği yapılıyor algısı üzerinden bölgeden dışlanıyor.


Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekibi ısrarla "Trump iyi, çevresi kötü" anlayışını savunsalar da aslında Trump'ın, çevresinden farklı olmadığını, çevresiyle birlikte hareket ettiğini görmek istemiyor.



Trump'ın 19 Aralık 2019daki çekilme kararından sonra senatör Graham'ın arabulucu ve adeta gizli başkan gibi olduğunu görüyoruz. Trump, artık mesajlarını Graham üzerinden veriyor. Bu anlamda Münih Güvenlik Konferansı'nda Suriye bağlamında söyledikleri çok dikkat çekici.



Graham söylediklerini Trump'la detaylı olarak konuştuklarını belirtip "Trump yakında size gelecek ve yardımınızı isteyecek ve siz de umarım ki 'evet' diyeceksiniz ve buna karşılık ise sadece ABD'ye has kabiliyetlerimiz de Suriye'deki savaşta kalmaya devam edecek" diyor.



Peşinden de baklayı ağzından çıkarıyor: "Biz oyun kurmazsak Türkiye, Suriye'ye girer ve YPG tehdidiyle ilgilenir". Oyunu ABD Svn. Bak. Vekili Shanahan şöyle açıklamıştı: Suriye'nin kuzeydoğusunda Batılı ülkelerden oluşacak izleme görevi yapacak bir gözlem gücü kurulması.



WP gazetesi de detayları paylaştı. Batılı ülkeler 1500 civarında güç oluşturacak, ABD de 200 civarında askerle katılacak. CENTCOM Votel da ABD'nin Suriye'de belirli sayıda asker bırakabileceğini ifade etmişti. Shanahan bunu NATO toplantısına getirdiğine göre bu gücün liderliğini NATO'nun yapması büyük olasılık. Çünkü Trump, Avrupa'yı terörle tehdit ediyor: İş birliği yapmazsanız Avrupalı esir IŞİD'lileri serbest bırakırız.



Ve asıl bomba dün Jeffrey'den geldi: ABD, rejimin Suriye kuzeydoğusunda kontrolü ele almasını istemiyor.



Ve ekliyor: Çekilmemiz ani, hızlı olmayacak, safha safha olacak. Yani iş sürüncemeye bırakılıyor. Türkiye'yi oyunda saf dışı bırakacak plan için 31 Mart seçimlerini bekliyorlar. Çünkü ekonomik krizin patlayacağını düşünüyorlar. Trump'ın ekonominizi mahvederiz twitini unutmayın.



ABD'li yetkililer tek bir ağızdan konuşuyor. Koordine edilmiş ABD planı devrede. Siz halen günde en az 15 yalan söyleyen Trump'ın iyi olduğunu, Türkiye'ye verdiği sözleri tutacağını düşünüyor musunuz?



İçeride durum malum. Ama dış politikada da Mart'ın sonu Türkiye için karakış.


15 Şubat 2019 Cuma

Suriyeliler için ABD ve AB talimat veriyor!






 Suriyeliler için ABD ve AB  talimat veriyor!



Arslan Bulut



İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğü'nün, İlçe Millî Eğitim Müdürlerine 26 Kasım 2018 tarihinde yazdığı resmî yazıda, Suriyeliler için "İstanbul'da ağırladığımız, yakın gelecekte yurttaşlarımız olacak mülteciler" diye bahsedildiğini bu sütunda gündeme getirmiş ve "Suriyelilerin yakın gelecekte yurttaş olması, yerli ve millî değil, Türkiye'ye dayatılan bir projedir." uyarısını yapmıştım.



Hürriyet'ten Hacer Boyacıoğlu'nun 2017'de yayınlanmış bir haberi de "Kayıt altına alınarak biyometrik kimlik verilen 2 milyon 746 bin Suriyeli'ye, topluma entegrasyonları sağlandıktan sonra Vatandaşlık Kanunu'nda yapılacak bir değişiklikle vatandaşlık hakkı tanınacak!" şeklindeydi.




ABD hedefleri doğrultusunda politikalar geliştiren Uluslararası Kriz Grubu ise şimdi de Türkiye'deki Suriyeli kaçkınlarla ilgilenmeye başladı! Şanlıurfa'daki kamplarla ilgili yayınladıkları raporda "Suriyeli gençler için daha etkin entegrasyon politikaları geliştirilmeli." ifadesi kullanıldı



Bu ifade, "Suriyeliler, Türkiye'de kalıcıdır, buna göre tedbir alın" demektir!



Üstelik bir de "yapılması gerekenler" diye liste düzenlemişler:
Henüz kaydı bulunmayanların tespit edilmesini ve hızla sisteme girilmesini, Suriyeli gençler için okullaşma oranının yükseltilmesini, genç kızların istismara açık evliliklere karşı korunmasını, Suriyelilere iş bulunmasını, iş gücü açığı olan illere gönüllü olarak yerleşmelerine imkân sağlanmasını ve tarım işletmeleri ile kooperatifler kurulmasını destekleyecek özel hibeler verilmesini istiyorlar.



Liste uzun ama Suriyelilerin diğer illere yayılmalarını istemeleri ilginç değil mi?




Şu işe bakın! ABD, Türkiye'yi de kullanarak Suriye'de iç savaş başlatıyor, terör örgütüne devlet kurdurmak için Suriye topraklarını boşalttırıyor, Türkiye'ye sürülen milyonlarca insana nasıl bakılacağına dair de talimatlar listesi hazırlıyor? 


Türkiye adına da kimse bu yüzsüzlüklere cevap vermiyor!


 Aksine söylenenleri programlandığı gibi harfiyen ve resmen yerine getiriyorlar!



* Yurt dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanı Abdullah Eren, Birleşmiş Milletler'deki bir etkinlikte "Türkiye, sınırındaki krize, milyonlarca insanın hayatta kalmasını ve sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlayan 'açık kapı politikası'yla cevap verdi. Amacımız her zaman yaşlı, genç, engelli, kadın, çocuk dahil hiç kimseyi geride bırakmamak oldu." dedi.



* Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı Akif Özkaldı da Türkiye'nin Suriyeli vatandaşlar için "açık kapı politikası" izlediğini bildirdi.
Türkiye, Nasreddin Hoca'nın türbesi gibi...

Kapılar ardına kadar açılmış durumda !



* Suriyeliler için Kilis barosunda BM desteğiyle özel eğitim verilen 32 avukat, göreve başladı!



* Hatay'ın Reyhanlı ilçesi, 30 yıl sonra sinema salonuna kavuştu. Sinema salonunda, Suriyeliler için Arapça filmler de gösterilecek! 



* AB tarafından sağlanan finansal destekle "Mültecilerin Özel Sağlık Hizmetlerine Erişiminin Artırılması" programı kapsamında, Relief International tarafından Esenyurt'ta ruh sağlığı merkezi açıldı. Yani parayı, kendi belirledikleri kuruluşa vermişler!



* Sağlık Bakanlığı Sıhhat Projesi İstanbul Koordinatörü Dr. Yavuz Han, ''Türk halkına ne yapılıyorsa mültecilere de aynı uygulamayı yapacak bir sistem kurmaya çalışılıyor'' diye bilgi verdi.



* AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Christian Berger ise mültecilere yönelik negatif dil kullanımını önlemek için bir proje başlattı. 



Kısacası, "Suriyeliler ülkelerine dönecek" diyenler doğruyu söylemiyor.



Fakat Mukaddes Bektaş imzalı bir Twitter mesajında "Suriyeliler bize sığınmadı! Öyle olsaydı, kadın, çocuk yaşlı sığınmacılar ülkenin bir tek yerinde konuşlandırılır, zamanı gelince de geri gönderilirdi.

 Suriyeliler, ülkenin nüfus yapısının bozulması için bilinçli olarak Türkiye'ye getirildi." deniliyor.


"Getirildi" ne demek?


Vatandaş, ne yapılmak istendiğini artık görüyor ama Türkiye'deki siyasi iktidarın, bu projeye başından beri ortak olduğuna bazıları hâlâ inanmak istemiyor!




https://www.yenicaggazetesi.com.tr/suriyeliler-icin-abd-ve-ab-talimat-veriyor-50798yy.htm