rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2020 Perşembe

BÜYÜK GÜÇLERİN ÇÖKÜŞÜ


 
 
 
 
BÜYÜK GÜÇLERİN ÇÖKÜŞÜ
 
 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 
 
 
Türk atasözlerinden birisine göre her çıkışın bir inişi vardır. Dünya tarihine bakıldığı zaman her dönemde birbirinden farklı olarak yeni siyasal yapılanmalar ortaya çıkmakta ve bunlar zaman içerisinde devletleşerek, kendi dönemlerinin büyük gücü konumuna gelmektedirler. İlk çağlarda görülen ilkel yapılanmalar dikkate alınmazsa, Ortaçağ dönemine geçiş ile birlikte birbirini izleyen bir çizgi doğrultusunda yeni yeni devletler kurulmuş ve bunlar zaman içerisinde birbirleriyle rekabet içine girince büyümeye başlamışlar ve bir süre sonra kendi dönemlerinin en büyük devleti konumuna gelerek, dünya düzeyinde hegemonya peşinde koşmuşlardır. Bu nedenle insanlık tarihine bakıldığı zaman sürekli olarak her dönemde bazı güçlerin ortaya çıktığı, zamanla bunların büyük güç konumuna geldiği ama bir süre sonra ortaya çıkan yeni koşullarda bu devletlerin büyümesinin durduğu ve bu nedenle bir süre bocaladıktan sonra gerileyerek, büyük güç olma potansiyelinden uzaklaştığı görülmektedir. Bir devlet duraklama aşamasından sonra gerilemeye başladığı zaman çöküşe geçebilmekte ve kısa bir süre içinde de merkezi konumunu elinden kaçırarak ya dağılmakta ya da parçalanarak haritadaki yerini yitirmektedir Bir dönemin süper gücü olan büyük devletler bu durumlarını korumak durumundadırlar, aksi takdirde yeni dönemde ortaya çıkan başka devlet yapılanmaları hızla büyüyerek dünyanın yeni hegemon devleti konumuna gelebilmektedirler.
 
 

Yirmi birinci yüzyıla gelmiş olan bugünün dünyasında tarihsel süreç yeniden tekrar etmekte ve günümüzün süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, yüzyıl boyunca sürdürdüğü büyük güç konumunu elinden kaçırmak gibi bir olumsuz durum ile karşı karşıya kalmaktadır. On beşinci yüzyılda başlamış olan İngiliz üstünlüğüne dayalı küresel düzenin içinden çıkarak ve bunun arkasından giderek büyük güç konumuna gelen Amerika Birleşik Devletleri, yüz yıllık büyüklükten sonra bugünün koşullarında süper güç potansiyelini koruyamamış ve zamanla bu hegemonik konumunu elinden kaçırma aşamasına gelmiştir. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği dolarken, gündeme getirilmiş olan küresel emperyalizm düzeninde tekelci şirketler ekonomi üzerinden güçlenerek devletlerden daha da güçlü bir konuma geldikleri noktada, devletler zayıflayarak güç kaybetmekte ve zamanla ülkelerini yönetemez bir duruma sürüklenince egemen güç bu kez devletlerin ötesinde küresel şirketlerin eline geçmektedir. Birinci dünya savaşını İngiltere kazandıktan sonra gündeme gelen ikinci dünya savaşını da ABD kazanmış, böylece Atlantik okyanusunun doğusunda ve batısında yer alan iki büyük devlet dünyanın hegemonya sahibi büyük güçleri konumuna gelmişlerdir. Bir ada devleti olarak dünyanın yeni büyük ve kalabalık ülkeleri karşısında zayıf kalan İngiltere, dünya hegemonyasını eskisi gibi götüremez bir noktaya gelince, onun eski bir sömürgesi olan ABD Britanya milletler topluluğu içinden İngiliz hegemonyasına önce karşı çıkarak savaşmış ve daha sonra da kendisini yeni güç merkezi ilan ederek dünyanın yeni efendisi olmaya soyunmuştur. İngiliz hegemonyası döneminde Anglosakson dünyasından gelen ABD, yeni bir büyük güç olarak Anglosakson yapılanmasının içinden çıkan yeni bir dev ülke konumuna gelmiştir. Ne var ki, Birinci dünya savaşı sonrasında kurulan Sovyetler Birliği dengelerinde yeni büyük devlet olma yoluna giren ABD, iki kutuplu dünyada doğunun süper gücü olarak devrede olan sosyalist sistemin yıkılması üzerine, eski konumunu yitirmiş ve bir dış düşman olarak ortaya çıkan karşı kutbun çöküşü gündeme gelmiştir. Bu gibi durumlarda görülen iç çatışma ve savaşların çökerttiği devletler gibi ABD de bu geleneğin devamı üzerine, tarihsel çöküş sürecine günümüz koşullarında kaotik bir biçimde sürüklenmiştir. 
 
 

ABD’de yapılan son başkanlık seçimleri sonrasında yaşanan olaylar, ABD gibi bir süper gücün bırakın dünyayı yönetmeyi, bugünün koşullarında kendisini bile idare etmekten aciz bir duruma sürüklendiğini açıkça göstermektedir. Sovyet imparatorluğu varken küresel düzeni belirleyen iki kutuplu dünya düzeninde var olan çekişmeye dayanan hareketli ortam, SSCB’nin dağılması üzerine, ABD’de var olan karşı kutupla yarışma dönemini geride bırakmıştır. Dışa dönük yarış sona erince bunun üzerine içe dönük çekişmeler ABD gündeminde öne geçmiştir. Kapitalizm ve sosyalizm karşıtlığı çizgisinde örgütlenmiş olan iki kutuplu dünya düzeni bitince, geride kalan süper güç olarak ABD karşıt güç dengesini yitirmiş ve bu durumda eskiden karşıt kutba doğru bir araya gelerek mücadele eden rekabetçi yapı ortadan kalkmıştır. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde sosyalist sistem dağılınca önde gelen siyaset bilimciler önce Sovyetler Birliğinin dağıldığını, ikinci aşamada da kısa bir ABD’nin dağılacağını ve böylece iki kutuplu siyasal yapılanmanın dünyanın gündeminden çıkacağını ifade etmişlerdir. ABD’de tamamlanan son başkanlık seçimleri sonrasında ortaya çıkan tabloya bakıldığında, dünyanın en büyük siyasal gücü olarak kabul edilen hegemonik ülke Amerika Birleşik Devletleri yeni dönemde karşı kutupla rekabet etme şansını kaybedince, eskiden karşı kutba rakip olarak kurulmuş olan ulusal dayanışma düzeni ortadan kalkmıştır. Bu durumda elli yıl sonra önce SSCB ve daha sonra da ABD’nin çökeceği görüşlerinin yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde kesinlik kazandığı anlaşılmaktadır. Jeopolitik bilimine göre iki kutuplu dünyanın ilk kutbu çökünce ikincisi de çökmekte ve yarım yüzyıla dayanan tek kutuplu dünya oluşturma çabaları sonuçsuz kalan ikinci kutup başı olarak, ABD’nin de SSCB benzeri bir çöküş yoluna doğru sürüklendiği ortaya çıkmaktadır. Karşı kutba dayalı dengeler bozulunca, iç dengelerini yitiren büyük güçlerin zamanla gevşeyerek dağılması SSCB örneğinde olduğu gibi kaçınılmaz olmaktadır.
 
 

Dünya tarihi son beş yüz yıllık zaman dilimi içinde ele alındığında, yer kürenin batıya düşen bölgelerinde bir hareketlilik ve kalkınma olguları öne çıkınca bugünkü batı uygarlığının yükselişi başlamıştır. Birçok bilim adamı tarafından modern ve modern dönem öncesi zaman dilimleri birbirinden ayırmak üzere seçilen 1500 yılında, Avrupa kıtasının dünyanın geri kalan kıtaları üzerinde egemenlik kurmaya hazır bir duruma geldiği insanlık açısından hiç de belli olmayan bir durumdu. Avrupa kıtası jeopolitik açıdan biçimsiz bir yapıya sahip olduğu için dünyanın diğer kıtalarına öncülük yapacak gibi görünmüyordu. Dünyanın en küçük kıtası olan Avrupa’nın kendisinden büyük Çin, Hindistan, Kanada ve Avustralya gibi çok büyük ülkelerin başka kıtalarda yer alması nedeniyle, en küçük kıtanın yeryüzüne egemen olabilmesi pek mümkün görünmüyordu. Kuzeyi ve batısı buzlu sular ile çevrilmiş, doğusu Asya’dan gelen saldırılar nedeniyle sürekli savaş alanına dönüşen, güneyindeki Akdeniz üzerindeki sürekli stratejik kavgalar yüzünden çok ciddi güvenlik sorunları bulunan Avrupa kıtasının, toparlanarak kendi güvenliğini tam olarak sağlamasının olanaksızlığı yüzünden gelişme yolundaki Avrupa’nın bütün dünyaya önderlik yapabilmesi son derece zor görünüyordu. Asya ve Afrika’da daha önceki dönemlerde görülen uygarlıkların geniş alanlara yayılmış olması da Avrupa’nın bu açıdan yetersiz kaldığını ortaya koyuyordu. Asya’da öne çıkan uygarlıkların çok geniş alanlara yayılması da Avrupa’nın bir uygarlık merkezi olamayacağını gösteriyordu. Ne var ki, bütün bu olumsuz faktörlere rağmen küçük Avrupa medeniyet yarışını kazanarak dünyanın merkezi gücü konumuna geliyordu. Her dönemde dünyanın farklı bölgelerinden ortaya çıkan büyük devletler süper güç olarak hem çevrelerine yayılıyorlar hem de diğer bölgelerdeki toprakları üzerinde egemenlik kurarak kendilerine bağlama yollarına gidiyorlardı. İlk çağlarda ortaya çıkmış olan Çin ve Hindistan gibi Asya uygarlıkları sırasında bu gibi gelişmeler görülmüştür. Doğudan yola çıkan uygarlıklar daha sonraki aşamada dünyanın ortasındaki Mezopotamya’ya gelince, doğudan gelen uygarlık birikiminin merkezden Avrupa kıtasına doğru açılım yaparak yöneldiği görülmektedir.
 
 

Eski Çin ülkesi ilk çağların uygarlık beşiği olarak tarih sahnesinde öncü yerini almıştır. Modern çağlar öncesi dönemlerde en büyük uygarlık merkezi olarak eski Çin’in ileri geldiği tarih kitaplarında belirtilmektedir. Çin o dönemlerde yüz milyonluk bir insan potansiyeli ile büyük bir uygarlık düzeni kurarak geleceğin dünyasına öncülük yapmıştır. Orta çağ Avrupa’sındaki şehir devletlerinden daha büyük kentler kuran, sahip olduğu merkezi yönetim sayesinde bu kentleri birbirine bağlı bir çizgide yönlendiriyordu. Kentler arası alışverişin başlaması ile birlikte Çin aynı zamanda ticaretin de ilk ortaya çıktığı bölge olarak görülebilir. Büyük gemiler aracılığı ile dünyanın çeşitli bölgelerine yönelik ticaret girişimleri, kısa zamanda doğu Asya bölgesini ilk uygarlığın merkezi konumuna getirmiştir. Daha sonraki dönemde Çin’de gemi yapımının yasaklanması kabul edilince, ticari hareketlilik sona ermiştir. Konfüçyüs’çü bürokrasinin tutuculuğu yüzünden Çin ekonomisi durgunluk noktasına gelince, Çin teknolojideki yenilikçilikten koptu ve daha sonra da bilimsel eserlerin basımının yasaklanması üzerine de Çin bütünüyle durgunluğa sürüklenerek, kendi içine kapanık geri bir bölge olmaya doğru sürüklenmiştir. Günümüzde dünyanın yeni süper gücü olarak ileri teknoloji ve ekonomide en iyi konumuna gelen Çin, beş yüz yıl sonra yeniden dünya liderliğine soyunmak gibi bir misyon ile karşı karşıya kalmıştır. Çin uygarlığı teknolojideki erken gelişmelerin etkisiyle kısa zamanda büyük güç olmuştur. Onuncu yüzyıldan sonra maden alanına giren Çin dünyanın en gelişmiş demir sanayisini kurarak ekonomik büyüklüğünü güçlendirmiştir. Büyük gemiler ile diğer kıtalar ve ülkelerdeki liman kentlerine gidip gelen Çin devleti o dönemde büyük bir ekonomik güç olmak başarısını göstermiştir. Uygarlığın bütün dünyaya yayılmasını isteyen bazı güçler, Çin’in dünyaya arkasını dönerek içine kapanık bur duruma sürüklenmesinde etkin olmuşlardır. Sung, Ming ve Mançu gibi hanedanların yönetiminde Çin önceleri çok gelişmiş ama daha sonra da ekonomide içe kapanarak gerilemiştir.
 
 

Sekizinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık yüzyıllar boyunca gelişerek on altıncı yüzyıldan sonra üç kıtaya yayılınca, yeni bir uluslararası güç olarak öne çıkmıştır. Abbasi, Emevi, Osmanlı ve Endülüs gibi imparatorluklar aracılığı ile yeryüzünde dinlerin egemenliği için çalışan İslamiyet Avrupa kıtasına gelince Hrıstıyanlık ile karşı karşıya kalarak Osmanlı imparatorluğu üzerinden beş yüz yıllık bir savaşlar dönemine sürüklenmiş ve bu yüzden de dünyanın en büyük iç denizi olan Akdeniz kıyılarında oyalanmak durumunda kalmıştır ve bu yüzden de okyanuslara açılarak, bir küresel dünya devi konumunda yeni bir büyük güç olarak süper bir devlet ortaya koyamamıştır . Yahudi sorunu çerçevesinde sürekli olarak Hrıstıyanlarla savaştırılan İslam orduları önce Endülüs’te, sonra Balkanlar’da ve son olarak da Merkezi coğrafyanın Orta Doğu ülkelerinde girmiş olduğu savaşları birbiri ardı sıra yitirerek, dünyaya egemen olabilecek bir süper güç olma şansını bütünüyle elinden kaçırmıştır. Bugün İslam dünyası elliden fazla devlete bölünmüştü. İçlerinde Türkiye, İran, Mısır ve Endonezya gibi çok büyük devletler bulunmasına rağmen, içine sürüklendikleri cemaat ve tarikat kavgaları yüzyıllarca devam etmiş ve bir türlü eskisi gibi bir araya gelerek dünyaya egemen olabilecek yeni bir büyük güç konumunda, dünyanın yönetiminde etkili olabilecek bir süper güç olarak büyük bir İslam devleti gündeme getirilememiştir. Türkler Kuzey ve Orta Asya’dan merkezi coğrafyaya göçler yolu ile gelince İslam toplumu ve devletleri ile orta dünyada karşılaşmış ve bu nedenle de bir sentez arayışı çizgisinde Safevi, Kaçar, Selçuklu ve Osmanlı gibi imparatorluklar, Türk-İslam sentezi arayışları içinde tarih sahnesindeki yerlerini almışlardır. İslamiyet öncesi yıllarda Göktürkler, Hunlar, Avarlar, Uygurlar ve Hazarlar dünya çapında büyük devletler kurarak siyaset sahnesindeki büyük güç boşluğunu doldurmaya çalışmışlar ama üç kıtanın kesişme noktasındaki konumları nedeniyle bu kıtalar üzerinden sürekli yönlendirilen saldırılara karşı savaşmak zorunda olduklarından, bir türlü barış içinde toparlanma şansını elde edememişlerdir. Bu gibi nedenlerle uzun süreli bir Türk ya da İslam imparatorluğu kurulamamış ve Müslümanlar dünya sahnesinde büyük güç olamamışlardır.
 
 

Uygarlık Çin’deki Sarı Irmak kıyılarından başlayarak Hindistan yarımadasındaki İndüs nehri kıyılarına taşınırken, İslam dini dünyanın orta bölgelerinde hızla yayılmıştır. Vaad edilmiş topraklar denen merkezi coğrafya da ise önce Musevilik daha sonra da İsevilik öne çıkarak etkin olmuşlar ve daha da sonra Avrupa kıtasında yayılmışlardır. Bu süreçte Avrupa merkezli batı dünyasını ele geçirme kavgasında iki tek tanrılı dinin çekişmesi yaşanmıştır. Avrupa merkezli Roma ve Bizans İmparatorlukları dünyanın Hrıstıyan imparatorlukları olarak öne çıkarken, Emevi, Abbasi ve Osmanlı imparatorlukları da İslam imparatorlukları olarak dünyanın orta bölgelerinde yer alan ülkeleri bir Müslüman hegemonyası altında bir araya getirmeye çalışmışlardır. Ne var ki, bütün bu imparatorluklar yedi yüz ya da sekiz yüz yıl civarında etkinliklerini sürdürebilmişler ama Çin gibi yerleşik kalıcı bir merkezi devlet düzeni oluşturamadıkları için, hiçbir zaman bütün dünyayı hegemonyası altına alabilecek büyük güç yapılanmasını sonsuza kadar devam ettirememişlerdir. Milat yıllarından sonra dünya bir dinler savaşı alanına dönüştüğü için her savaş sonrasında düzenler değişmiş ve büyük güçler de değişme sürecinde birbirlerini izleyerek hiçbir zaman kalıcı bir süper güç konumunu elde edememişlerdir. Önceleri Musevilik ve İsevilik arasında beliren din savaşları, üçüncü tek tanrılı din olarak Müslümanlığın ortaya çıkmasından sonra sürekli olarak bir İslamiyet ve Hrıstıyanlık çatışmasına dönüşmüştür. Böylece Milattan sonra geçen iki bin yıllık dönemde üç büyük dinden hiç birisi kalıcı bir dünya imparatorluğu oluşturamamış ve bu çerçevede sadece dinler üzerinden bir dünya hegemonyası kurulamamıştır. Nüfusun artması, göçlerin belirli merkezlerde toplanması ve de jeopolitik konumların öne geçmesi gibi yeni durumlarda, doğu bölgesinde Çin, Hindistan ve Mezopotamya gibi uygarlıklar birbirini izlemiştir. Batı dünyasında ise Roma, Bizans, Britanya ve Amerika gibi büyük devletlerin oluşturduğu uygarlık oluşumları birbirini izlemiştir.
 
 

Merkezi coğrafyanın dışında kalan Rusya ve Japonya gibi büyük devletler dünya tarihi ilerlerken büyük güç olma ya da kalıcı büyük devlet oluşturma gibi hegemonik yapılanmaları yakalayamadıkları için, İngiltere ya da Amerika gibi uzun süreli büyük güç olma düzeyine gelememişlerdir. Yerleşim yerlerindeki bozukluklar, ada devleti olmak ya da dünyanın tepesinde kalan soğuk bir kuzey devleti olmak gibi jeopolitik durumlar açısından, Rusya ve Japonya geride kalırken, İngiltere ve Amerika gibi devletler büyük güç olma şansını elde edebiliyorlardı. Üç kıta arasında kalan Avrupa, denizlere ve okyanuslara açılarak bütün dünyanın merkezi olmak gibi bir şansa sahip olmasına rağmen, kıtanın doğusu, batısı, kuzeyi ve güneyi ile parçalanmış bir durumda olması yüzünden, büyük bir siyasal yapılanma olarak ön plana çıkamıyordu. Roma, Bizans ve Osmanlı gibi büyük imparatorlukların Akdeniz kıyılarında öteye gidememesi ve okyanuslara açılamaması gibi faktörler yüzünden Avrupa uygarlıkları küresel bir yeni yapılanma ile ortaya çıkamıyorlardı. Bugün Fransa, İngiltere ve İtalya gibi ulus devletlerin merkezi olduğu imparatorlukların kurulmasına rağmen bütün Avrupa kıtasını kapsayan bir büyük imparatorluk gücünü, Avrupa kıtası yaşadığı iç çelişkiler ve çatışmalar yüzünden bugüne kadar gerçekleştirememiştir. Yirmi birinci yüzyıla girerken, Avrupa Birliğinin kurulması, Avrupalıların bir araya gelerek bir büyük Avrupa gücü yaratmak istemesindendir. Hegemonya kavgası merkezi alana yönelik olarak gelişince, kıyı ya da kenar ülkeler merkezi bir güç olma şansını elde edememişlerdir. İtalya Roma imparatorluğu aracılığı ile bir dönem merkez olmuştur. Fransa, İngiltere, İspanya gibi batı Avrupa ülkeleri de deniz ticareti yolu üzerinden sömürgeciliklerini geliştirerek dünya dengelerinde kendilerine yer bulmaya çalışmışlardır. Ne var ki, Avrupa’nın kara gücünü temsil eden Almanya kıtayı ele geçirme yolunda ilk adımlarını on altıncı yüzyılda Habsburg hanedanının devreye girmesi ile atıyordu. I9.yüzyılda Alman birliği sağlanana kadar Avrupada’ki güç mücadelesi sürekli savaşlar aracılığı ile sürmüştür. Avrupa’daki savaşları kazanan büyük devletler Avrupa gücünü temsil etme iddiası ile öne çıkarak belirleyici oluyorlardı.
 
 

Avrupa kıtası dünya sömürgeciliğini yönetirken kıta içinde de sürekli olarak din savaşları ile uğraşıyordu. Endülüs’te başlayan din savaşlarında Musevilik ve İsevilik karşı karşıya gelirken, sonraki aşamalarda Osmanlı gücünün Balkanlar üzerinden kıtaya sokulması ile, bu kıtadaki din savaşları üç tek tanrılı din arasında cereyan etmeye başlamıştır. Bu yüzden Musevi cemaatlarının zorlaması yüzünden Vatikan’ın kontrolunda bir büyük Hrıstıyan Avrupa’nın kurulması önlenmeye çalışılmıştır. Osmanlı devleti Hrıstıyanlar ile Yahudilerin savaşları arasında sürekli olarak Hrıstıyan dünyaya karşı bir güç olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Avrupa’da bir Musevi devleti istemeyen Vatikan’ın kontrolünde bir büyük Hrıstıyan Avrupa inşa edilmeye çalışılmıştır. Hrıstıyan bir Avrupa kıtasının oluşumuna tepki gösteren Museviler ise sürekli olarak Osmanlı devletinin bir Müslüman güç olarak Balkanlar üzerinden bir Doğu Avrupa gücü olması için çalışmışlardır. Endülüs’ten Müslümanlar ile Musevilerin kovulması gibi bir benzeri gelişme de Balkanlar’da Museviler ile Müslümanların birlikte kovulması macerasını Balkan savaşları olarak Türk tarihine yazdırmıştır. Osmanlı devletinin çökertilmesi ile Yahudi sorunu Avrupa dışına itilirken, ikinci dünya savaşı sonrasında da İsrail’in kurulmasıyla birlikte Orta Doğu bölgesi yeniden dinler arası çekişmelerin savaş alanı haline dönüştürülmüştür. Birinci dünya savaşı sırasında gerçekleştirilen Sovyet ihtilali aracılığı ile kurulan Sovyetler Birliği, daha sonraki aşamada Müslüman dünya üzerinde bir çatı konumuna getirilerek, İslam coğrafyasının tam ortasına bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulması için elverişli bir ortam yaratılmıştır. İki bin yıl sonra Avrupa’da kurulamayan bu din devleti, kutsal kitaplardaki ayetlere uygun olarak merkezi coğrafyanın vaad edilmiş toprakları üzerinde kurulabilmiştir. Dünyanın tam ortasında var olan Müslüman devletlerini dışlayarak ve Hrıstıyan Avrupa kıtasını karşısına alarak kurulan bu din devleti, Orta Doğunun İslami çoğunluğa dayanan nüfus yapısını Sovyet ihtilali üzerinden, İslam’a karşı dinsiz bir sosyalizm dengesi kurularak, iki bin yıl sonra geri dönüşü ve devletleşmeyi başarıya ulaştırma noktasına gelinmiştir. Batı dünyasındaki Avrupa, İngiltere ve ABD’nin büyük güçlerine karşılık, Siyonizm ancak onlar üzerinden merkezi alanda büyük bir güç olarak ortaya çıkmıştır.
 
 

İki dünya savaşı iki büyük güç yaratarak iki kutuplu bir dünya düzeni kurma yoluna girdiğin bu aşamaya kadar yeryüzünde sömürgecilik dahil emperyalizmin her türlü oyununu oynayan büyük devletler geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bir tarafta batı gücü olarak okyanus ötesi büyük devlet konumunda ABD, diğer yanda da yeni dünya düzeni jeopolitiğinde bir kuzey gücü olmaktan çıkarak doğu devletlerini sosyalist devrimlerle kendisine bağlayan bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği adıyla yenilenmiş bir Rusya, tarih sahnesine karşılıklı iki kutup olarak çıkartılıyordu. Birinci Dünya savaşında İngiltere ve Almanya gibi Avrupa devletleri savaşa tutuşurken, savaş sonrası ortaya çıkan dünya haritasında bir tarafta okyanus ötesi güç olarak ABD ve diğer tarafta da Bolşeviklerin örgütlemiş olduğu SSCB, yirminci yüzyılın yeni dünya düzeninin iki karşıt merkezi olarak öne çıkıyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün savaşlar öncesinde geleceğe yönelik tahminlerinde böylesine bir yapılanmanın ortaya çıkacağı açıkça belirtiliyordu. Almanya-İngiltere karşıtlığı dünya savaşına giden yolu açarken, gündeme getirilen ideolojik devrim karşıtlığı devletler arası olmaktan çıkarak, sosyalizm ve kapitalizm üzerinden siyasal kamplar arası bir çekişmeye doğru dünyayı sürüklüyordu. İmparatorluktan ulus devletlere geçiş aşamasında devletler arası rekabet yaşanırken, Rusya gibi çok büyük bir ülkede gerçekleştirilen ideolojik devrim, kamplaşmayı ana çelişki olarak ortaya koyuyordu. Ne var ki, Karl Marx’ın ileri sürdüğü gibi bir çalışan sınıf olarak Proleterya’nın olmadığı bir tarım ülkesinde sosyalist devrimin yapılması, Marksizm’in ana ilkelerine ters düşüyordu. Gerçek anlamda işçi sınıfının geliştiği Avrupa ülkelerinde Paris Komünü ile birlikte bir halk devrimi süreci başlatılmış ama Anglosakson dünyasının süper kapitalist güçleri bu durumu önleyerek, acele tarafından çalışan sınıfların ideolojisi olarak görülen sosyalizmi Almanya üzerinden Rusya’ya taşıyorlardı . Böylece Rus devrimi ile iki kutuplu dünyanın karşı kutbu olarak, süper büyük güç konumunda Sovyetler Birliği yapılanması tarih sahnesine getiriliyordu.
 
 

ABD’nin karşısına SSCB’nin bir ideolojik imparatorluk olarak oturtulması dünya haritalarında normal görülebiliyordu ama gerçek koşullar arandığı zaman, bu durumun hiç de var olan gerçeklere uymadığı görülebiliyordu. İkinci dünya savaşı sonrası dünyada ana çelişki devletlerarasından alınarak ideolojiler arası çekişmeye indirgendiği zaman, yeryüzünün tam ortalarında yaşamakta olan, İslam dünyası baskı altına alınarak elliden fazla devletin çatısı altında yer aldığı büyük İslam dünyası kontrol altına alınmak isteniyordu. Böylece dünyanın yeni büyük gücü olarak ortaya çıkan SSCB, materyalist felsefe ve dünya görüşü ile camiler ile kiliseleri kapatarak, yeni bir dinsizlik düzeni gündeme getiriyordu. Bu tür bir dinsizlik düzeni Avrasya üzerinden Orta Doğu’ya taşınırken, tam bu aşamada kocaman İslam dünyasının ortalarında yer alan bir Yahudi devleti olarak İsrail, Siyonist Hrıstıyanlık olan Evanjelizmin iş birliği organizasyonu ile kuruluyordu. Hrıstıyan dünyasından dışlanan Yahudi devleti böylece İslam dünyasının tam ortalarında kurulurken, diğer yandan da dinleri ortadan kaldıracak bir biçimde üçüncü dünya savaşının hazırlıkları Armegedon senaryoları üzerinden tamamlanmaya çalışılıyordu. Dünya bugün Sovyetler Birliğinin ortadan kaldırılması ile tek kutuplu bir düzene doğru zorlanmış ama aradan geçen çeyrek asırlık zaman dilimine karşılık, bir türlü istenen üçüncü dünya savaşı çıkartılamamıştır. Hiçbir üretimin olmadığı, dış dünya ile ticaret ilişkilerinin geliştirilmediği ve bu haline rağmen yoksul ve işsiz milyonları sınırları içinde barındırmaya çalışan Sovyet sisteminin sahte bir imparatorluk olduğu anlaşılınca, doğu kutbunun dağılması kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Vatandaşı için araba üretmeyen ama dünya güç dengeleri içinde uzaya gitmeye çalışan bir sahte düzenin çöküşü hızla gerçekleşince, İlluminati isimli gizli dünya devletinin Müslümanlar ile Hrıstıyanları çarpıştıracakları ve bunun sonunda devletler düzeninin yıkılacağı ve bu aşamadan sonra küçük İsrail devletinin merkezdeki yeni büyük güç olarak büyüyeceği, en sonunda Kudüs merkezli Büyük İsrail devletinin bütün dünyaya egemen olacağı inancı ile hareket edilmeye başlanmıştır.
 
 

Yirminci yüzyılın dünya savaşlarına kadar devletlerarası ilişkiler üzerinden eski dünya düzeni sürdürülmeye çalışılmış ama bu arada da Medeniyetler Çatışması görünümünde, ortaya devletlerin ötesindeki farklı kültürel yapılar arasında çekişmeler gündeme getirilmeye başlanmıştır. Armegeddon senaryosundaki kıyamet savaşları olarak hazırlanan Müslümanlık ve Hrıstıyanlık arasındaki kıyamet çatışmalarına doğru dünya sürüklenirken, önce karşı kutup merkezi olan Sovyetler Birliği dağıtılmıştır. Bunun üzerine bir çeyrek yüzyıl da esas kutup merkezi olarak görünen ABD’nin de dağılmasıyla, bir büyük gücün olmadığı ve bu durumdan yararlanan küçük ve orta boy güçlerin dünya sahnesinde etkin olacağı ve bir süre sonra da çok kutuplu dünyanın giderek bir kaos ortamına sürüklendikten sonra çıkartılacak bir kıyamet senaryosu ile her şeyin yıkılacağı varsayılmıştır. Bu yıkım sonrasında da ilk tek tanrılı din olan Yahudiliğin örgütlenmesi sonucunda kurulacak Büyük İsrail devleti çatısı altında yepyeni bir dünya imparatorluğu kurulacağı önceden programlanmıştır. Böylece iki binyıl önce başlatılmış olan dünya hegemonya düzeni arayışında Hrıstıyanlara ve Müslümanlara hiç fırsat verilmeyecek ve Evanjelizmin örgütlenmesiyle Siyonist Hrıstıyanlar batı dünyasını yönlendireceklerdir. Bayrağında elli adet yıldız bulunan ve günümüzde ana kutup merkezi olarak yönlendirilen ABD’de, Büyük İsrail devletinin kurulması ve bu doğrultuda izlenen Armegeddon planının devreye sokulması ile birlikte, devlet hedefsiz kalacağından, ülke içinde başlayacak olan iç gerginliklerin ve çatışmaların bu büyük gücün çökmesine giden kaos yolunu açacağı şimdiden görülmektedir.
 
 

Dünya tarihi incelendiği zaman tarihsel dönüşümlerin gerçekleştirilmesinde ya da eski hegemonya düzeninden sonra bir başka egemenlik düzenine doğru ortaya çıkan değişimlerin, zaman içinde belirleyici olduğu geçmişteki gelişmeler incelendiği zaman ortaya çıkmaktadır. Tarihsel dönemler tek tek ele alınarak incelendiğinde, değişen koşulların yeni büyük güçlerin sahneye çıkmasında etkili oldukları anlaşılmaktadır .Bilimsel devrimler, önemli icatlar, karaların keşfi, denizlere açılma, okyanuslara egemen olma , sömürge imparatorlukları kurma, uzaya çıkma, silah teknolojisindeki gelişmeler, fen bilimlerindeki son yenilikler, siyasal devrimler ya da bugün yaşanmakta olan teknolojik devrimler, elektronik alandaki hızlı gelişmeler ile uzay çağının gerekleri yeryüzünde önemli yansımalar yarattığından, jeopolitik konumlar ve dengeler değişmekte bu yüzden de eski düzenler geride kalırken, eskinin büyük güçleri de çökme ya da dağılma aşamasına gelmektedirler. Bir büyük güç çökerken onun bıraktığı boşluğu doldurmak üzere dünyanın bir başka bölgesinde yeni bir büyük güç siyaset sahnesindeki yerini almaktadır. Aynı dönemde iki büyük güç olursa ya çatışmalar sonucunda büyük savaşlar yaşanmakta ya da aradaki yarışın tırmanmasıyla büyük güçlerden birisi, daha da büyüyerek kendi hegemonyasını yeryüzünde geçerli kılarken, geride kalan büyük gücün bu konumunu kaybederek ya orta boy bir güç haline gelmesi ya da bütünüyle parçalanarak küçük siyasal yapılanmalar doğrultusunda bir yeni siyasal düzene yönelmesi gündeme gelebilmektedir.
 
 

Bugün çöküşe geçen ABD için gerileme sürecinin, gücünün zirvesinde olduğu Vietnam savaşı sırasında başladığını ilgili uzmanlar dile getirmektedirler. Dünya hegemonyasının ana bölgesi olan Asya kıtasına egemen olabilmek için yapılan Vietnam savaşı, ABD için hem gücünün zirve noktasıdır hem de çöküş zincirinin ilk halkasıdır. Yapısal olarak çok milliyetçi bir halk olan Vietnam halkının ABD emperyalizmine karşı direnmesi sonucunda, süper güç olan Amerikan ordusu bir büyük savaş yenilgisiyle Asya topraklarını terk ederek ülkesine geri dönmek zorunda kalmıştır. İlk darbeyi Vietnam’dan yiyen ABD ikinci darbeyi de sürekli olarak Büyük İsrail projeleri ile Amerikan hükümetlerinin üzerine giden İsrail lobilerinden yemiştir. Dünya kapitalist sistemini elinde tutan Siyonist lobilerin baskı ve çekiştirmeleri yüzünden giderek bocalayan ve kendi ülkesini yönetilemez bir duruma düşüren İsrail lobileri, ABD’yi sürekli olarak kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiği için, böylesine bir büyük gücün çöküşüne yol açmıştır. Kennedy gibi ABD başkanlarını öldüren, Amerikan ekonomisini bağımsız merkez bankası aracılığı ile alt üst eden, İsrail’in güvenliği için Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Avrasya bölgelerinde savaşlar çıkartan, para gücü ile her şeyi satın alan, en son teknolojileri kullanarak bütün dünyada bir çıkar düzeni oluşturan, siyasal kadroları birer kurşun asker gibi kullanan İsrail lobileri, ABD içinde de örgütlenerek bu büyük devletin kendi çıkarları çizgisinde görünmeyen derin devletler yarattığı sürece ,ABD ve benzeri büyük güçlerin var olması ve yaşaması artık eskisi gibi mümkün olamamaktadır. Son dönemlerde gündeme getirilen küreselleşme akımı da şirket merkezli yeni bir dünya düzeni getirirken, devlet merkezli siyasal yapıları çökerterek yıkmaya başlamıştır. Bir büyük güç olarak ABD aynı zamanda devlet olduğu için, şirketlerin saldırısı ile devletin temelden sarsılması ve çökertilmesine karşı eskisi gibi direnememiştir. ABD son yıllarda gerileme sürecinde olmasına rağmen, gene de eskisi gibi bir numara konumunu korumaya çalışarak ortaya bir otorite boşluğu alanı çıkartılmaması için bugünün koşullarında mücadele vermektedir. Son ABD başkanlık seçimlerinde iki adaydan birisinin devletin, diğerinin de küresel şirketlerin temsilcisi olarak hareket ettikleri görülmekte ve dünya devleti olmaya soyunan küresel şirketler ile, yirminci yüzyılın en büyük siyasal gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin rekabet içinde karşı karşıya geldikleri görülmektedir. Bu aşamada, dönemin büyük gücü olarak ABD’nin önü kesilmekte ve bir sermaye imparatorluğu teknolojiyi kontrol ederek, yeni bir büyük güç konumuna gelmektedir.
 
 
 

26 Haziran 2020 Cuma

Koronavirüs sürecinde unutulan Türk Dünyası



 
 
 
 
Koronavirüs sürecinde unutulan Türk Dünyası 


 
Abdullah Temizkan 
 
 
 

Koronavirüs sürecinde Türkiye içinde bulunduğu malî krize rağmen gücünün eriştiği hemen her yardım talebine yetişmeye çalıştı. Yapılan tıbbî yardımlar dünyadaki Türk imajının kuvvetlenmesine katkı sağlamış ve göğsümüzü kabartmıştır. Ama Türkçemizde unutmamamız gereken güzel bir söz var, “önce can sonra canan”. Bu söz uyarınca önce kendi soydaş ve akrabalarımıza yardım etmemiz gerekir. Devletimizin bu konuda bir hassasiyet geliştirdiğini görmezden gelemeyiz ancak oluşan hassasiyet bazı Türk topluluklarını ne yazık ki kapsamamaktadır. Benim görebildiğim kadarıyla başta Çin işgali altındaki Doğu Türkistan olmak üzere Rus hegemonyası altında yaşayan soydaş ve akraba topluluklarımız devletimizin kadrajı dışında kalmıştır. Devletimizin yardımlarını bu Türk topluluklarına da ulaştırması büyük önem arz etmektedir.
 

Coğrafî olarak en yakınımızdan başlayacak olursak, Karadeniz’in hemen öte tarafında Rus işgali altında bulunan Kırım’daki soydaşlarımıza bırakın yardım etmeyi, durumları nasıldır denilerek de olsa ilgi gösterilmediğini görmek üzücüdür. Birkaç gün öncesinin rakamlarına bakacak olursak Kırım’da durumun bugün nasıl olduğunu anlamak zor olmayacaktır. Kırım’da, pandeminin (salgının) başlamasından bu yana, Rus kaynaklarının verdiği resmî rakamlara göre Korona’ya yakalanan toplam kişi sayısı 385’e ulaşmıştır. Aynı kaynakların verdiği bilgilere göre toplam 229 kişi iyileşmiş ve sadece 11 kişi ölmüştür. Bu rakamların bugün artık daha da yükseldiğini tahmin etmek zor olmayacaktır. Rus medyasında bu konuyu tartışanların yazılarına, gazete haberlerine hatta Rusya’da yaşayan insanlarla yaptığımız görüşmelere baktığımızda, şu gerçeğin ortaya çıktığını görmekteyiz: “Koronavirüs var, ama insanlarda para yok”. Bu süreçte, petrole olan talebin azalmasına bağlı olarak, Rusya’nın ciddî bir ekonomik kriz içine girdiği resmî mercilerin kuyruğu dik tutmak adına yaptığı açıklamaların hilafına, bu krizin artık gizlenemez bir hal aldığı görülmektedir. Doğal sınırlarını aşmış bir devlet aygıtı olan Rusya Federasyonu’nun ülkenin uzak bölgelerinde bu süreci yönetmekte zorlandığı anlaşılmaktadır. Rusya Federasyonu’nun doğal sınırlarının dışındaki bölgelerden biri olan Kırım’da, sağlık kurumlarında çalışanların, yeterli korunma önlemleri alınmadığı gerekçesiyle istifa ettikleri şeklinde haberler gelmektedir. Kırım’ı idare edenlerin 18 Mayıs tarihi itibariyle Kırım’da ilan edilen yüksek alarm durumunu kaldırdığı ve 1 Haziran’dan itibaren kafe ve restoranların hizmet vermeye başlayacağı ifade edilmektedir. Bu gevşemenin de ekonominin bozulmasıyla yakın ilişkisi olduğu tahmin edilebilir. Kırım’ın, turizm sezonunda, Rus devletine olan yükünün bu şekilde azaltılması hesap ediliyor olabilir[i]. Zaten sarsılmış ekonomi yüzünden yurt dışına çıkamayacak olan Rus turistlerin, yazın Kırım’a hücum etmesi durumunda vaziyetin nasıl bir hal alacağını ve orada yaşayan soydaşlarımızın oldukça kırılgan olan hayatlarının daha da zorlaştıracağını tahmin etmek zor olmayacaktır.[ii].
 

Tataristan’da ise 31 Mayıs itibariyle günde 52 yeni Koronavirüs vakası tespit edilmiş bunların 20’si hastaneye kaldırılırken, 32’si tedavilerine evde devam edilmek üzere meskenlerine gönderilmiştir. Böylece, Tataristan’da 31 Mayıs 2020 itibariyle toplam 3.194 Koronavirüs vakası kaydedilmiş, bunların 2616’sı iyileşmiş, 10 kişi ise hayatını kaybetmiştir[iii]. 7 Haziran 2020 itibariyle, Tataristan’da 54 yeni Koronavirüs vakası tespit edilmiştir ve bunların 15’i hastanede, 39’u evde tedavi görmektedir. Bugüne kadar iyileşen toplam hasta sayısı 3.477’dir. Sağlık tesislerinde tedavi altındaki vaka sayısı 71’e ulaşmış olup 10 kişi hayatını kaybetmiştir[iv]. Eğer verilen bilgilere inanacak olursak bir haftadır yeni ölüm vakası görülmemiştir. Yapılan açıklamalarda verilen rakam ve istatistiklerdeki tutarsızlıkların, halkta tepkiye neden olduğu görülmektedir. İstatistiklerdeki tutarsızlık durumu gazete haberlerinde de kendine yer bulmaktadır[v]. Bu duruma rağmen vakalarda azalma olduğunu dile getiren resmî ağızlar, yeni vakalardaki artış oranının % 2.2′ ye düştüğünü ileri sürmekteler. Ancak bu bilgilere itidalli yaklaşılması gerektiği ortadadır.
 

Rusya’nın doğal sınırlarının dışında kalan, adeta dünyanın arka bahçesi durumundaki Sibirya’da ise katı(!) karantina tedbirlerinin Haziran sonuna kadar uzatıldığı görülmektedir. Alınan tedbirlere göre bu süre zarfında, insanlar en fazla iki kişi halinde sokaklarda yürüyüş ya da spor yapabileceklerdir. General Lebed’den beri Sibirya’nın, Rusya’nın milli gelirinden hak ettiği payı alamadığı şikâyeti, Koronalı günlerde halkın yeterli beslenememesinin yanı sıra sağlık harcamalarını karşılayabilmesinin zorlaştığı tekrar dillendirilmeye başlandı[vi]. 7 Haziran itibariyle Sibirya genelinde toplam Koronavirüs vakası 23.410’a ulaştı. Son 24 saat içinde ise 814 kişide enfeksiyon tespit edildi[vii]. Uzun süre enfeksiyon görülmeyen bölgeler arasında bulunan Tuva’da da katı karantina önlemleri, 31 Haziran’a kadar uzatıldı. Artık Sibirya’da yaygınlaşmaya başlayan hastalıktan Tuva’nın da nasibini almaya başladığını söyleyebiliriz[viii]. Koronavirüs’e yakalanan Tuva başbakanının iyileşmiş olmasına rağmen riskin bölge için hala devam ettiği ortadadır. Tuva gibi Türk nüfusun yaşadığı Altay bölgesinde ise enfeksiyon kapmış insan sayısında bir azalma olmamış, bölgede 31 Mayıs itibariyle 75 yeni enfeksiyon ortaya çıkmıştır. Toplam hasta sayısı 1.700’ü aşmış olup vaka oranı hala yüksek seyretmektedir.
 

Rusya Federasyonu’nun doğal sınırları dışındaki zorlu bölgelerden birisi de Kafkasya’dır. Ruslar, Kafkasya’yı yönetmekte hem Çarlık rejimi hem de Sovyet rejimi zamanında çok zorlanmışlardır. Rus devletinin günümüzde de aynı zorluğu, kurduğu baskıcı militarist yönetim biçimiyle aşmaya çalıştığını söylemek abartı olmayacaktır. Elbette salgını yönetmek, askerî tedbirlerin dışında farklı beceri ve yöntemler gerektirmektedir. Hastalığın hızla yayıldığı Kafkasya’da Rus devletinin zamanında ve doğru müdahalede bulunma konusunda, çok becerikli davrandığını söylemek mümkün gözükmemektedir. Kafkasya’da hastalığın en hızlı yayıldığı bölge Dağıstan’dır. Resmi açıklamalara göre, 30 Mayıs itibariyle Kafkasya federal bölgesinde 403 ölüm vakası meydana gelmiştir. Yine bu açıklamalara göre Dağıstan’da 235, İnguşetya’da 50, Stavropol Bölgesi’nde 46 ve Kuzey Osetya’da 17, Kabardino-Balkarya’ da 17, Çeçenya’ da 13 ve Karaçay-Çerkesya’ da 5 hasta ölmüştür. Tabii bu hesaba zatürreden (pnömoni) ölenler dâhil değildir. 31 Mayıs itibari ile ise Dağıstan’da 820 kişinin ölüm nedeninin zatürre olarak kayda geçirildiğini ancak bu kişilerin Korona’dan ölmüş olabilecekleri bazı uzmanlar tarafından dile getirilmektedir[ix]. Gazete haberlerine göre, 6 Haziran’a kadar, Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi’nde bir günde, 10’u Dağıstan’da olmak üzere, toplam 13 Koronavirüs hastası, 7 Haziran’da ise 11 Koronavirüs hastası ölmüş; ayrıca bölgede enfeksiyona yakalanmış insan sayısı bir günde 494 artmıştır. Böylece, resmî açıklamalara göre bu güne kadar Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi’ndeki Koronavirüs’ ten ölenlerin sayısı toplamda 534’e yükselmiştir. En fazla ölüm vakası 303 kişi ile Dağıstan’da kaydedilmiştir. İnguşetya’da 61, Stavropol Bölgesi’nde 60, Kuzey Osetya’da 57. Kafkasya’nın geri kalan bölgelerinde, ölüm sayısı çok daha düşük olarak verilmektedir. Kabardey-Balkarya’da, salgının başlangıcından itibaren 31, Çeçenya’ da 14 ve Karaçay-Çerkesya’ da 8 kişinin öldüğü bilgisi verilmektedir[x]. Rusya genelindeki ekonomik problemlerin bu bölgeyi de derinden etkilediği hesaba katılırsa salgın sürecinin beceriksizce yönetilmesi, bölgenin bir faciayla karşılaşmasına neden olabilir. Böyle bir facia gelmeden bile Rus devletinin salgını yönetmedeki beceriksizliği görülebilmektedir.
 

Bunlara ek olarak Rus Devleti’nin rakamlarla oynadığı, çeşitli çevrelerde dillendirilmekte ve durumun gösterilenden çok daha vahim olduğu iddia edilmektedir. Türkiye’de yaşayan Karaçay-Malkar Türklerinin kurmuş oldukları sivil toplum kuruluşları ortak bir açıklama yaparak Karaçay-Malkar bölgesi için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nden yardım istemişlerdir. Bu açıklama durumun sanılandan daha kötü olduğunu düşünmemize neden olmuştur. Bölgeye resmî kanallarla yardım ulaştırılmasına, Rusya Federasyonu’ nun “prestij” kaygılarıyla izin vermediği yönünde haberler sızmaktadır. Mesela Türk Kızılayı’ nın Dağıstan’a ulaştırılmak üzere yolladığı yardımların, gümrükte bekletildiği şeklindeki iddialar bölgede yaşayan kaynaklarca tarafımıza iletilmiştir. Karaçay- Malkar Türklerinin sivil toplum kuruluşlarının yaptığı açıklama aynen şöyledir:
 







Durum bu minvalde ise henüz bağımsızlığını kazanamamış bu soydaş ve akraba topluluklara, Rusya Federasyonu’nun da prestij kaygısını giderecek, yeni bir yardım stratejisi belirlenmesi gerekmektedir. Bunu devletlüler(!) Ruslarla görüşerek mi yaparlar yoksa bölgedeki sivil toplum kuruluşları, bu yardımları satın alınmış gibi mi gösterirler bilemem ama bölgeye acil bir şekilde yardım ulaştırılması gerektiği ortadadır. Bu her şeyden önce insanî bir görevdir ama onun da ötesinde akrabalık görevidir. Türk Dünyası’nın geleceğinin, bir güven duygusu üzerinde inşa edilmesi son derece önemli psikososyal bir zorunluluktur. Bu güvenin inşa edilmesi uzun zaman alan, zor bir süreçtir ancak böylesine zor zamanlarda karşılıksız ve gönülden yapılacak yardımlar, bu güven iklimini umulandan hızlı bir şekilde inşa edebilir. Umarım yetkililer bu yardım talebini siyasi saiklerle görmezden gelmezler.
 
 
 


[i]https://news.allcrimea.net/news/2020/5/31/rospotrebnadzor-soobshil-o-10-novyh-sluchayah-koronavirusa-v-krymu-132197/ (Erişim: 31.05.2020)

[ii]https://news.allcrimea.net/news/2020/5/31/v-krymu-reshili-chto-izza-koronavirusa-na-poluostrov-poedut-vipturisty-132200/ (Erişim: 31.05.2020)

[iii]https://www.kommersant.ru/doc/4364035 (Erişim: 31.05.2020); https://sport24.ru/news/zozh/2020-05-31-koronavirus-tatarstan-31-maya-2020-statistika-na-segodnya-skolko-zabolevshikh-kazan-posledniye-novosti (Erişim: 31.05.2020)

[iv]https://www.kommersant.ru/doc/4372603 (Erişim: 07.06.2020)

[v]https://www.kommersant.ru/doc/4364035 (Erişim: 31.05.2020)

[vi]https://tayga.info/155545 (Erişim: 31.05.2020), https://sib.fm/news/2020/05/29/epidemiya-koronavirusa-v-sibiri-kakie-regiony-uzhestochayut-karantinnye-mery-a-kakie-ih-smyagchayut- (Erişim: 31.05.2020)

[vii]https://tayga.info/155798 (Erişim: 07.05.2020)

[viii]https://sib.fm/news/2020/05/29/epidemiya-koronavirusa-v-sibiri-kakie-regiony-uzhestochayut-karantinnye-mery-a-kakie-ih-smyagchayut- (Erişim:31.05.2020)

[ix]https://www.kavkaz-uzel.eu/articles/350285/ (Erişim:31.05.2020).

[x]https://www.kavkaz-uzel.eu/articles/350538/ (Erişim: 07.06.2020
 
 

5 Aralık 2019 Perşembe

MİRSEYT SULTANGALİEV

 
 
 

MİRSEYT SULTANGALİEV 

(1892-1940)

 

 Stalin Devrinin Başta Gelen Kurbanları

 
 Dr İklil Kurban
 
 
Anti komünist dünyada adı büyük ilgiyle anılan Mirseyt Sultangaliev’in doğumunun 100. yı­lına rastlayan, onun hayatını konu edinmiş bir tarihî romanı yakında okumuştum. Tatar Türkçesi ile Kazan’da basılan 528 sayfalık bu dev eserin adı “SIRAT KÖPÎRİ” (SIRAT KÖPRÜ)dür. Neden böyle adlandırıldığını yazar: “Sultangaliev’in özel kaderi olsun, Tatar hal­kının kurtuluş mücadelesi olsun, ancak kıldan ince, kılıçtan keskin olan Sırat Köprüsü’nden geç­meye benzetilebilir. Bunun başka bir benzeri yoktur. Bugünkü durumumuz da buna benzer” diye açıklamaktadır.
 

Romanın yazarı Rinat Muhammediev 1986-1992 yılları arasında Mirseyt’in doğum yeri olan Başkurdistan’daki Kırmıskalı Köyü’nden başlayarak Kazan ve Moskova’da araştırma, incelemelerde bulunmuştur. Araştırmanın odak noktası KGB arşivleri olmuştur. Üç defa yakalanıp, iki defa ölüme hükmedilen bu müstesna insana özgü arşiv belgeleri hakkında yazar: “Merkezi KGB arşivlerinde onun meselesi bütün memleket ça­pında en büyük mesele olarak bilinmektedir. Her biri 300-700 kadar sayfalık 43 cilt bu dev facia tarihi, tiksindirici bir gerçektir. 1923 yılından başlayarak 1980’li yıllara kadar Sovyet yayınında onun kadar suçlanmış, onun kadar küfredilmiş yine başka kim vardır?! Olsa olsa Troçki onun ile mukayese edilebilir…” demektedir.
 

Başkurdistan’daki Kırmıskalı Köyü’nde doğmuş, Tatarlar’ın Mişer boyuna mensup fakir bir çiftçi ailesinin çocuğu olan Mirseyt, daha onbir yaşında iken, “Baba söylesene, Tatarlar da padişaha karşı ayaklanabilir mi?” sorusu ile babası Haydargali ağabeyi korkutmuştur………..
 

Yıl 1907, Mirseyt Kazan şehrinde, oradaki öğretmen okuluna girer. Onun hayatındaki bu değişikliği, yazar: “Kolay ve sakin halde akvaryumda yüzmekte olan bir balık, aniden gürültülü, dal­galı geniş nehre bırakılırsa nasıl olur? İşte bu böyle bir değişim idi” şeklinde anlatmaktadır…
 

Mirseyt’in öğrenme zevki çok yüksek olmuştur. O, Rus edebiyatı, tarih, sosyoloji ve psikoloji bilimlerine sarılır. Etkili ve iyi konuşmanın usullerini öğrenir. Okulda bütün faaliyetlere katılır. Bu sırada 1905 Rus Devrimi’ne katılanlar ile tanışır ve yavaş yavaş ilmi sotsializm fikirlerinin de­rinliklerine dalar. Ama o aynı zamanda Tatar milliyetçi fikir akımları ile de iç içe yaşar.
 

“Köktegi nurlu kuyaş bir ihtimal
sönse söner, yaktısı kalmas biter,
Amma lekin sönmes bizning Tatar”
 

(Gökteki nurlu giineş bir ihtimal
sönse söner, ışığı kalmaz biter,
ama hiç sönmez bizim Tatar).
 

gibi yalın mısraların sahibi olan şair Segit Sünçeley, Mirseyt’in sınıf arkadaşıdır. Segit’in bilmediği yoktur. O, Mirseyt’e Tatar milliyetçi ve edipleri olan Ayaz İshaki ve Fatih Emirhan hak­kında bilgi verir. Kazan’daki millî toplantıların birinde Mirseyt, ünlü şair Abdullah Tukay ile gö­rüşür. Onun şiirlerini zevkle okumaya devam eder. Tarihçi Zeki Velidi ve Hadi Atlasi ile tanışır.
 

Yıl 1911, Mirseyt okulunu tamamlayıp, Kazan’dan Ufa’ya döner. Ufa’da Rus dili ve ede­biyatı öğretmeni olarak çalışır. O, sadece hükümetin emrini yerine getiren bir memur olarak ça­lışsa, yaşasa idi, elbette Sultangaliev-Sultangaliev olamazdı. O kendi evinde Marks, Engels, Lenin, Plehanov gibi şahısların kitaplarını da içeren geniş bir kitaplık tesis eder. Durmadan oku­yarak kendini geliştirmeye çalışır. Kazan’daki Tatar edip ve milliyetçileri ile olan ilişkisi de ke­sintisiz devam eder. Fakat o yine de kabına sığmaz, sıkılır. “Serin, uzun gecelerde ayağına keçe çizme, başına börük giyip sakin bakçaya çıkıp, mavi gökü ve parlayan yıldızları seyreder, dü­şünür: Alem ne kadar güzel… tabiat ne kadar mükemmel. Şu alem, şu tabiat koynunda yaşayan insan toplumu ve insanlar neden mükemmel olmasın?! Ömür dedikleri hiç kimseye iki defa ve­rilmez ve ebedi de değil. Evet ömür dedikleri çok kısa…”
 

Yıl 1914, Birinci Dünya Savaşı’nın başlandığı günler. Mirseyt kendisiyle beraber öğretmenlik yapan Ravza adlı bir Tatar kızı ile evlenir. Ravza hanım bir kız doğurur, ona Reşide adını verirler. Fakat, aile bahtı ile sınırlı kalmayı kendisi için ar bilen Mirseyt, arayış içindedir. O günlerin birinde devrim işlerini devam ettirmek için ailesi ile beraber Bakü’ye taşınır. O yıllarda Bakü devrim dal­gaları ile çalkalanıyordu. O burada Bakü gazetesinde çalışmaya başlar, Azeri lehçesini öğrenir, ka­biliyetli bir gazeteci olarak kendini kanıtlar. Kafkasya’daki Bolşevik partisine girmeyi de başarır.
 

Yıl 1917, Mayıs’ın 1-11 günleri arasında Moskova’da açılan bütün Rusya Müs­lümanlarının Birinci Kurultayı’na Mirseyt de katılır.
 

Mirseyt Şubat Devrimi’nden sonra, ai­lesine Moskova’ya yerleştirip, kendisi Kazan’daki Müslüman Sosyalistlerinin teş­kilatçısı olan Mollanur Vahitov’un yanına gider. Vahitov ile beraber çalışır. Aynı cephede Ak­lara karşı çarpışır. Bu arada Lenin ve Stalin ile görüşür. Komünist liderler ona, devrimin ga­libiyeti sonucunda, “milletlerin kendi kaderle­rini kendilerinin tayin etme hakkı” ilkesine göre, “Tatar-Başkurt Cumhuriyeti”nin kurula­cağını söylerler, girişkenliği ve başarılı eylem­lerinden dolayı onu takdir ederler. Evet, “Tatar-Bakurt Cumhuriyeti” için o, bütün fedakâr­lıklara, hatta gerekirse canını bile feda etmeye hazırdır. Onun damarlarında kaynayan bu millî heyecan, o daha onbir yaşında iken, “Tatarlar da padişaha karşı ayaklanabilir mi?” sorusu ile onun kafasını meşgul etmemiş midir?
 

Vahitov Kazan’da cereyan eden Aklara karşı savaşta 19.8.1918 günü vurularak öl­dürülür (şu anda Kazan’da Vahitov’un dev heykeli bulunmaktadır.) Vahitov’un görevini Mirseyt; üstlenir. Tatar-Başkurt milliyetçi ve aydınlarından olan ve padişaha karşı devrim sı­rasında belli bir çevreye, belli bir güce sahip duruma gelen İlyas Alkin ile Zeki Velidi, Mirseyt’e Bolşevikler’e çok güvenmenin sa­kıncalarını anlatır. Fakat Mirseyt inandığı pren­siplerinden vaz geçemez. İnançlarına bağlılığından dolayı komünizmin sapık bir “İzm” olduğunu anlayamaz.
 

Moskova’da bulunan ailesinden uzaklarda, hep devrim işleriyle uğraşan Mirseyt, eşi Ravza’nın ihanetine uğrar ve ayrılır. Ekim 1918’de Moskova’daki eski Tatar zen­ginlerinden olan İrzin ailesinden Fatima isimli kız ile evlenir. Düğüne Stalin de gelir. O zaman İrzin ailesi Bolşevikler tarafından ta­mamen yağmalanmış durumdadır. Kızın an­nesi, “Bolşevik’e verecek kızım yok” diye, bu evliliğe inatla karşı çıkar. Fakat iki gencin saf ve samimi sevgisi, daha nice zorluklara rağmen bu evliliği temiz bir şekilde yürütür. Gülnar isimli kız, Murat isimli erkek çocukları ola­caktır.
 

Yıl 1918’in sonları, Mirseyt, Stalin ta­rafından Moskova’ya çağırılarak, Troçki’nin yardımcısı mevkiindeki, Merkezi Müslüman Askeri Birliği’nin başkanlık görevini verir. Bir de Stalin ona özel ilgi ile: “Dostlarını, ya­kınlarını sevindirirsin” diye, Ekim İhtilali’nin yıl dönümü için mahsus hazırlanmış 10 tane altın saat verir. “Evet Stalin cömert de ola­biliyor… Fakat kaderin cilvesi, Mirseyt’ten şu altın saatleri alan Doğu illerinin devrimcilerini, geleceğin 15-20 yılı içinde aynı kader bek­lemektedir: Hapis ve ölüm. Sanki adları ya­zılmış saatleri geri almak gerekiyormuş…”
 

Oyunlar başlamıştır… Çok geçmeden Stalin ve Troçki imzası ile, başında Sultangaliev’in bulunduğu merkezi Müslüman Askerî Birliği; “ihtiyaç yok” gerekçesiyle da­ğıtılır. Bu demektir ki, “Tatar-Başkurt Cumhuriyeti”nin kuruluşunu ve hayatını temin eden siyasî ve askerî güç dağıtılıyor. Mirseyt için soğuk duş etkisi yaratan bu haber, ona Ufa’da iken duyurulur. İsteyerek Mirseyt’in Mos­kova’da bulunmadığı zaman alınan bu karara karşı, o hemen telgrafla tepki gösterir.
 

Yıl 1919, 3 Kasım, Moskova’da açılan Doğu Halkları Komünist Birliği İkinci Bütün Rusya Kurultayında ilk olarak kürsüye çıkan Sultangaliev, konuşmasını “Yaşasın Tatar-Başkurt Cumhuriyeti!” sloganı ile bitirir. Ku­rultay oy çokluğu ile “Tatar-Başkurt Cumhuriyeti”nin kurulmasını tasdikler. Fakat, Bol­şevikler Partisi Merkez Komütesi Politbürosu’nun 13.11.1919 günkü Lenin’in başkanlığında açılan toplantıda, kendileri ta­rafından kısıtlı olarak önceden hazırlanmış ki­şiler ağzı ile söylenmiş karşı görüşleri bahane ederek, kurultayın kararı reddettiler. Politbüronun bu kararını Mirseyt yine, Mos­kova’dan uzakta, doğu cephesine giderken yolda, Şamara’da duyar. O, bu haberi duyunca son derece üzülür, ve hemen Moskova’ya döner. Kararın geri alınmasını ister. Fakat ne yazık ki Sultangaliev teşebbüslerinde başarılı olamaz. Lenin ile Stalin bu işin sorumluluğunu hep kurultaydaki karşı görüşlü kişilerin üzerine atar. Politbüro, yalnız kararı geri almamakla kalmaz, Mirseyt’in teşebbüsüne karşı sinsi ted­birler almaya başlar. Mirseyt’in üzerinde yavaş yavaş kara bulutlar yoğunlaşır. O, bütün doğu ileri vekilleri tarafından merkezi büronun baş­kanı olarak seçilmesine rağmen, Bakü Kurultayı’na gönderilmez.
 

Yıl 1922, Mirseyt’i başkentten uzak­laştırmak amacıyla Tiflis’e gönderirler. Fakat, Mirseyt taraftarlarının yoğun isteği üzerine çok geçmeden tekrar Moskova’ya çağırılır.
 

Yıl 1922, 26 Aralık, Moskova Sovyetler’in 10. Bütün Rusya Kurultayı’nın 4. günü. İlk konuşmayı, kendisini milli meselenin uzmanı olarak tanımlayan Stalin yapar. Sonra Mirseyt Kürsüye çıkıp, Stalin’in millî si­yasetini “göz boyamacılık” ifadesiyle ağır bir şekilde tenkit eder ve sözünü “yeter, yoldaş Stalin, cumhuriyetlerin bağımsızlığı ile oy­namayın!” cümlesiyle tamamlar.
 

Stalin’in sağ eli rolünü oynayan Kuybeşev, Sultangaliev ile tartıştığı bir ko­nuşmasında, ona: “Bolşevik olacaksan, Bol­şevik ol, yoksa serbestsin, İstanbul’a, dostun Zeki Velidi’nin arkasından git” demiştir. Git gide Mirseyt’in üzerindeki şüphe yoğunlaşır, onun mektupları açılıp okunur. Tatarca yazdığı mektupları, sırlı, gizli casusluk belgeleri olarak tanımlanır. Kısacası Mirseyt, GPU (Devlet Po­litik İdaresi)’nin birinci numaralı düşmanı ola­rak takip altına alınır.
 

Yıl 1923, 25 April., Onikinci Kurultay’ın milli meseleye ait toplantısında Mirseyt yine Stalin’e karşı konuşmaktan çekinmez: “Milli meselede ben, yoldaş Stalin’in görüşlerine te­melden karşıyım” der. Bu karşı çıkıştan sonra Stalin, Mirseyt’i başbaşa konuşmak için oda­sına çağırır ve ona “Yoldaş Sultangaliev, sizi Türkiye’ye kaçacak diyorlar. Bu doğru mu?” der. Mirseyt “benim kendi vatanım var, hiçbir tarafa gitmem” cevabını verir.
 

Yıl 1923, 4 Mayıs öğleden sonra, Mirseyt iş odasından telefon ile Merkezi Kontrol İdaresi’ne çağırılır. Orada Kuybeşev tarafından onun partiden çıkarıldığına ve GPU tarafından yakalandığına dair belge okunur.

Mirseyt:

– Yoldaş Kuybeşev, bunun gerçek ol­duğunu kanıtlayabilir misiniz?

Kuybeşev:

– Kanıtlarım, parti ve Sovyetler’e karşı ol­duğunuz için yakalandınız. Mirseyt eline ke­lepçe salınmış halde, Moskova’nın ünlü o Lybiyonka hapishanesine götürülür. Bu olay kısa bir zaman içinde dünya basınında yansır. Sovyet devletinin içinde ve dışında Mirseyt ta­raftarlarının gösterdiği sert tepki, Stalin’i dü­şündürür. Üstelik Mirseyt’in GPU’ya yazan mektubunda yer alan bazı ifadeler Stalin’in dikkatini çeker: “Parti liderleri ve bazı Sovyet yetkililerinin Doğu halklarına özgü si­yasetlerini kabullenemediğim için kendime ülküdaşlar aradım.” Sonuçta Stalin Sııltangaliev’i lakmus kağıtı olarak kullanmayı yani onun hayatı hesabına kendi düşmanlarını bulmaya karar verir. 19.6.1923 günü, Sul­tangaliev hapishaneden salıverilir.
 

Mirseyt hapishaneden çıktıktan sonra, Kremil yakınındaki yüksek dereceli hükümet memurları için yaptırılan bloklardaki evine gelir. Fakat evinden kimse bulamaz. O ya­kalandıktan sonra, ailesini buradan kovmuşlar. “Halk düşmanının eşi” diye, okumakta olduğu Şarkşunaslık Bilimgahı’ndan da kovulan Fa­tima, küçük çocukları ile beraber, “Bolşevik ile evlendin” diye, kendisine beddua eden an­nesinin evine gidip sığınır. Mirseyt de çaresiz oraya gider. Sevgili eşi Fatima, onu hem se­vinç hem üzüntüsünün yarattığı gözyaşları ile karşılar.
 

Karanlık zindandaki 45 günlük yalnızlık, Sultangaliev’e birçok şeyleri düşünmeye/bir­çok şeyleri anlamaya da belki iyi fırsat ol­muştur. O bundan sonraki hayatında kurtuluşu sosyalizmde yani sınıf nazariyesinde; sınıf birliğinde değil, Türk birliğinde, Türkçülükte aramaya başlar. 
 
 
Siyasi baskı, işsizlik, yoksulluk Mirseyt’i yıldırmaz. O azimle eskisi gibi yaşama mücadelesini sürdürür. Onun bu zor gün­lerinde, Türkiye’nin Sovyetler’deki Büyükelçisi Muhtar Bey; ona Türkiye’ye gitmesini teklif eder. Mirseyt bu teklifi kabul etmez. Onun önünde üç yol vardı:

Birinci yol, kendi dünya görüşünden vaz­geçip, kendi milletinin kaderine özgü so­rumlulukları unutup, milleti ve ülküdaşlarına ihanet etmek. Bu yolu Mirseyt’in düşünmesi bile mümkün değildir. Bu yolu seçmektense, ölmek onun için daha iyidir.
 

İkinci yol, fazla gecikmeden yabancı bir memlekete gitmek. Mücadeleyi orada sür­dürmek. O, bu yol ile kendisini ve ailesini iyi bir yaşama da kavuşturabilir. Fakat, burada kalan milleti ve ülküdaşları ne olacak? İnsan doğup büyüdüğü toprakları ile, çevresiyle de­ğerlidir ve güçlüdür. Sultangliev’i yücelten de­ğerlerin başında bu anlayış gelmektedir. Ya­şadığı toprağı yani “Tatar-Başkurt Cumhuriyeti ve o Tatar halkı Mirseyt için her şeydir. O bunları can pahasına olsa bile terk edemez.
 

Üçüncü yol, kendi vatanında kendi imanı ile yaşamak ve orada ölmek. Ülküdaşları ile kendi halkı ile aynı kaderi paylaşmak. Hayatı pahasına olsa bile gayesini gerçekleştirmeye çalışmak. Mirseyt, hayatı için ailesi için son derece tehlikeli ve ağır olan bu üçüncü yolu se­çecektir. Yani, Sirat Köprüsü üzerine ir­kilmeden adımını atacaktır.
 

Mirseyt, günden güne yoksullaşan ai­lesinin /geçimini temin için günlükçü olarak yük taşıma işi ile uğraşır. Hayat şartlan ne kadar zor olursa olsun o, Kazan, Türkistan, Kırım’daki dostları, ülküdaşları ile olan bağ­larını koparmaz, kurtuluş ümidine gölge dü­şürmez..
 

Ağır iş şartlarından akciğer hastalığına ya­kalanan Mirseyt, arkadaşlarının tavsiyesi ve yardımı ile 1925 yılının yazında dinlenmek için Kırım’a gider. Orada eski dostlarından edip Fatih Emirhan ile görüşür. Yaşı, bilimi ve tecrübesi ile de Mirseyt’e nisbeten yüksek olan ünlü edip, geçici de olsa onun Türkiye’ye gitmesinin yararlı olacağını şu ifadeler ile ona an­latmaya çalışır: “Hiçbir yırtıcı hayvan bile kendi neslini yakalayıp yemez. Fakat, Bolşevikler senin başını her an yiyebilirler, bu ger­çeği anlaman lâzım”. Mirseyt’in cevabı ve ey­lemi “düşüneyim”den öteye gitmez.
 

Yıl 1926, sonbahar. Uzun bir işsizlik ve sı­kıntılı günlerden sonra Mirseyt, Bütün Rusya Avcılık Derneği’nin İdil-Ural Şubesi’ne baş­kan olarak tayin edilir. İlk günlerde doğal ola­rak bu iş onu sevindirir. Bu işin arkasında neler gizlendiğini anlayamaz. Gerçekte ise bu iş onun için hazırlanmış bir tuzaktı. Stalin Mir­seyt’i bir defa daha aldatır. Mirseyt İdil-Ural sahasında seyahat ederken, dostları ile ilişki kurarken, o devamlı takip edilir. Onun kaldığı evler gizlice dinlenir. Çevresindeki kişilerin arasına sokulan gizli ajanlar, kendi aralarında “suç bulma” yarışına girerler. Evet, Mirseyt’in devlet hesabına İdil-Ural sahasını rahatça gez­mesinin bir bedeli vardı. Stalin kendi avını daha olgun hale getirerek vurmayı planlıyordu.
 

Yıl 1928, 8 Aralık. OGPU (Birleşik Dev­let Politik İdaresi) Mirseyt’in yakalanması em­rini verir. Bu emir verilmeden önce, Mirseyt is­teyerek Moskova’nın dışına gönderilir. 9 Aralık günü, Mirseyt ailesinden uzakta, yol­culuk üstünde iken, onun evi aranır. 11 Aralık günü kendisi yakalanıp Moskova’ya gönderilir. 13 Aralık günü onu Moskova’daki tek kişilik hapishaneye getirirler.
 
 
 İşte o gün Mirseyt’in kendi eliyle yazmış kimlik belgesini su­nuyoruz:
 

Milleti: Tatar-Başkurt (Mirseyt Tatar ve Başkurlar’ı aynı millet olarak bildiği için hep bu ifadeyi kullanmıştır), 36 yaşında, Temmuz 1892 doğumlu.
 

Eşi: Fatima, Ahmet kızı, 28 yaşında.
 

Çocukları: Oğlu murat 4,5 yaşında.
 

Kızları: Gülnar 9 yaşında, Reşide (ilk eşi Revza’dan olan kız) 13 yaşında.
 

Hapishanede gece ve gündüz demeden ay­larca, yıllarca sorgu devam eder. Dayanılmaz işkenceler sürer. Hatta dişlerinin kelepçe ile birer birer sökülmesi hesabına ondan cevap almaya, ülküdaşlarının adlarını öğrenmeye ça­lışırlar. Fakat Mirseyt hayatta olan hiçbir ar­kadaşının adını söylemez. Gayesi uğruna yaptığı bütün eylemlerinin sorumluluğunu ken­disi üstlenir.
 

Yıl 1930, 6 Haziran, Sultangaliev ölüme mahkûm edilir. Fakat Stalin, kendisinin en büyük düşmanı olan bu müstesna şahsiyetten bir şeyler öğrenmek veya biraz daha onunla oynamak ister. Ölüm 10 yıllık sürgüne çevrilir.
 

Yıl 1931, 31 Ocak, Mirseyt ve Segit Sunçeley başta olmak üzere Doğu illerine mensup 20 siyasi tutuklu yük treni ile Beyazdeniz kı­yısındaki liman şehri Arhangelsk’e gönderilir. Oradan Beyazdeniz içindeki adalara sürgün edilir. Öldürücü soğuk ve açlık içinde kıvranan Mirseyt, yine de yaşamaya devam eder. Mirseyt hakkında sürgün adasından Moskova’ya OGPU’ya gönderilmiş bir belgeyi sunuyoruz:
 

“Siyasi suçlu Sultangaliev daima gözetim altındadır. Etrafında bizimkiler. Troçkicilerden Marçenko, Elsin ve Zalkind’lar ile se­lâmlaşıyor. Azerbaycan Müşavatçısı Gadjinski ile görüşür. Kendisinin ülküdaşlarından Canbaev, Ormançı, Bakiev ve Tlevbirdin’ler ile ilişki kurması için imkaniyet yarattık. Fakat, sonuç yok. Siyasi konuşmalardan uzaklaşıyor. Geleceğe dönük ne yapmamızı önerirsiniz. …20 Ocak 1934. N.A. Frehkel.”
 

Akciğer hastalığından halsiz düşen Mir­seyt, 1934 yılının ortalarında Stalin’e bir mek­tup yazar. O yaşamak ister… Stalin “Siyasi düşmanı öldürmek güçlülük değil, asıl güç­lülük, onun savunduğu fikirleri kökünden yok etmekle kanıtlanır” mantığına dayanarak, Mir­seyt’in sürgünden salıverilmesini emreder.
 

Yıl 1934’ün sonları. Mirseyt belli şartlara bağlı olarak Saratov (Sarıtav) şehrine gelir ve hükümetin önceden belirlediği küçük, karanlık bir odaya yerleşir. Devlet iş vermez; kendin iş bul, der; Ailesinin yanına gitmek yasaktır. O hasta olmasına rağmen, şehir içindeki günlük ağır işler ile uğraşıp, hayatını sürdürmeye ça­lışır. Gizli halde ailesine haber gönderir. Eşi Fatima gizli halde onun yanına üç defa gelir. Fakat karı-kocanın bütün eylemleri hükümet tarafından günü gününe takip edilir.
 

Yıl 1937, Mart’ın 19. günü, Mirseyt yine yakalanıp Saratov hapishanesine götürülür. Daha sonra Kazan’daki özel ceza evine gön­derilir. Sorgu ve işkence…
 

Yıl 1939, Haziran’ın 16. günü, Sul­tangaliev Moskova’daki Lefort ceza evine nak­ledilir.
 

Yıl 1940, Ocak ayının 28. günü, Stalin’in emriyle, Beriya, Lefort cezaevine gelir. O, ölüm sandalyesine oturtulmuş Sultangaliev’e

– Son sözün var mı? der. Sultangaliev:
 

– Amaca ulaşılmadı… Stalin milleti sap­tırdı, der.
 

Beriya’nın kapı önüne çıkmasından hemen sonra, kurşun sesi duyulur…


Yıl 1937‘nin sonları, rüzgârlı bir gecede, Fatima’yı iki çocuğundan ayırarak, götürürler. Nereye götürüldü, nerede öldürüldü kimse bil­miyor.
 

Yıl, 1943, 19 yaşındaki Murat, sinir hastalıkları hastanesine götürülür ve orada kay­bolur.
 

Yıl 1949, Gülnar, babasının da yattığı Lybiyarika cezaevine götürülür ve orada in­tihara zorlanır.
 

Yıl 1948, Reşide Siberya’ya sürgün edilir.
 

Yıl 1975, Reşide kötü bir hastalıktan ölür.
 
 
 Not: Bu yazı Türk Yurdu Dergisinin Mart 1993 tarih ve 67. Sayısında yayınlanmıştır.