ab etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ab etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2019 Cumartesi

Çifte Tuzakla Türkiye Kaybediyor

 

 

 

Çifte Tuzakla Türkiye Kaybediyor

 

 

Cahit Armağan Dilek

 

 

İstanbul'da kazananın açıklanamaması ve oldu-bittilerle bunu ötelenecek olması Türkiye'nin içeride ve dışarıda kaybettiğinin ifadesidir. Türkiye kaybediyor…

 

 

Gelişmişliğin en temel kriteri sorun çözebilme yeteneğidir. Türkiye'nin mevcut fotoğrafı görünen ufukta Türkiye'nin gelişmiş ülke konumuna geçebileceğinin ışığını göstermiyor. Hatta duman bile çıkmıyor.

 

 

Bunu niye söylüyorum. Malum iki hafta yaklaştı ama yerel seçimlerin İstanbul bölümünde sonuç alınamadı, sayım sayım üstüne, ama sonuç yok.

 

 

Olmuş bitmiş yasal ve yargı süreci ters yüz edilip seçimde hile olduğu ispatlanmaya çalışılıyor.
 

 

İçeride değerlerin, kriterlerin, yasaların yok sayılması, üstünün çiğnenmesi, kendi çıkarları doğrultusunda yorumlanarak tek yanlı uygulanmasının dış politikaya da yansımaları, iz düşümleri olacaktır. Dış politikayı da iç politika gibi yapmaya kalkarsanız iç cephede olduğu gibi dış cephede de dağılacaksınız.

 

 

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Dr. Gülnur Aybet, "Eğer ABD bugünkü gibi sıfır toplamlı oyunla Türkiye'ye yaklaşmaya devam ederse o zaman şu anda (iki ülke ilişkilerinde) gelecek için açık olan kapılar bölgedeki başka bir ortağa doğru dönebilir ki o da Rusya'dır" dedi.

 

 

Zaten herkes biliyor böyle olduğunu ama ABD'ye karşı Rusya'yı, Rusya'ya karşı ABD'yi koz olarak kullandığını bu kadar açık söylemek neyin nesi? Türkiye'nin bağımsız politikalar yapamayacağını deşifre etmek değil mi? İlla bu güçlerin birisini yanımıza almak zorundayız. Nerede kaldı yerli ve milli politikalar?

 

 

Siz hassasiyetinizi böyle açık ederseniz o ülkeler de sizi kullanmaya kalkmaz mı? Ki kullanıyorlar da. Hem de koordineli bir şekilde Türkiye'yi çifte tuzağa düşürecek şekilde.
 

 

Sen Patriot vermezsen ben de S-400 alırım hem de gerekirse ikincisini de alacağım dersen bu Rusya'ya gollük pas olur. O da Türkiye'ye ikinci S-400 sistemi sevk etmeye hazırız. Hatta bazı S-400 parçaları Türkiye'de üretilebilir der. Ve hatta S-400'den başka silah sistemleri de projemiz var denir.

 

 

ABD F-35 vermezse alternatifimiz var denildiğinde ise Rus psikolojik operasyon sistemi harekete geçer ve Su-35'lerin hatta henüz Rus ordusunun envanterinde olmayan Su-57'lerin Türkiye'ye satılabileceği haberleri yapılır. Bu haberler öyle bir yapılır ki sanki Rus silahı alınınca Türkiye bağımsız olacak algısı yaratılır.

 

 

Türk-Rus ilişkilerine ilişkin oluşturulan bu hayali stratejik ortaklık algısı doğal olarak ABD'yi harekete geçirir onlar da peşpeşe yaptırım kararlarını açıklar. Aslında bak istediğim olmazsa Rusya'ya dönerim S-400 alırım kozu Türkiye'yi müttefik olarak görmediğini, ortaklık yapmayı düşünmediğini 2003'ten bu yana çok net gösteren ABD'ye sadece bahane yaratmıştır. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü'ndeki yazılarımızda bunları yıllar önce defalarca deşifre ettik.

 

 

Türkiye ABD'ye karşı böyle balon kozlar yerine ta 2003'ten itibaren sistemli, uzun vadeli bir politika ve alt stratejiler geliştirmeliydi. Bu bağlamda S-400 alımı süreci de maalesef iyi yönetilemedi ve iki süper gücün elinde bize karşı koza dönüştü.
 

 

Bunların yanında Trump'ın, Türkiye'nin ABD'nin istemediği bir şeyi yapması halinde Türk ekonomisini mahvederiz tehdit twiti yerinde duruyor. Askeri ve ekonomi alanındaki bu yaptırım tehditlerinin yanında siyasi baskıyı da eş zamanlı artırıyor ABD. Türkiye'de tutuklu ABD'lilerin serbest bırakılması talebinin yerine gelmemesi halinde yaptırım tehdidi bu sefer bir yasa tasarısı olarak Kongre'de.

 

 

Bunu takiben sözde Ermeni soykırım yasa tasarısı da Kongre'ye sunuldu. İtalyan Meclisi hafta içinde sözde Ermen soykırım kararını onayladı. Eş zamanlı olarak Fransa devlet başkanı Macron da 24 Nisan'ı sözde soykırım anma günü ilan etti bile.

 

 

Hafta içinde ABD Kongresi'ne sunulan bir başka yasa tasarısında ise ABD'nin Kıbrıs Rum kesimine yönelik askeri ambargonun kaldırılıp askeri ve ekonomik yardımın önünün açılması isteniyor. Kıbrıs'taki dengelerin nasıl değişebileceğini görebiliyor musunuz? Bunu gören Rumların tüm Kıbrıs'a el koyma hayallerinden vazgeçeceği, müzakerelerden sonuç alabileceğimiz düşünülebilir mi?

 

 

ABD'nin düşünce kuruluşlarında Kıbrıs'ın NATO üyeliği konuşulmaya başlandı bile. Bunun da ABD Bşk.Yrd. Pence'in Türkiye'nin NATO üyeliğinden çıkabileceği açıklamasıyla denk düşmesi büyük planın parçası değil mi?

 

 

Türkiye'nin ABD/Batı eksenli nasıl bir askeri/ekonomik yaptırım ve siyasi baskı sarmalına sokulduğunu görebiliyor musunuz?

 

 

Tam da bu ortamda Ekonomi, Ticaret, Savunma Bakanları şu anda ABD'de. Yukarıda belirttiğimiz konular da pazarlıklar yapıldığını söylersek abartmış olmayız. İstediğini alamadığı için Rusya ile ABD arasında gidip gelen Türkiye'nin bu pazarlıkta elinin zayıf olduğu ortada.

 

 

Daha Suriye'de Irak'ta Kıbrıs'ta Karadeniz'de olup bitenleri saymadık bile.

 

 

Hep söylüyoruz dış cephede güçlü olmanız için önce iç cephede bir bütün olmanız gerekir. Ama İstanbul'da halkın sandığa yansımış iradesinin sonucunu iki haftadır açıklanamaması ve toplumda yeni kırılganlıklar yaratacak senaryoların dillendirilmesi Türkiye'nin millî gücünün kan kaybetmesine yol açacaktır.

 

 

İstanbul'da kazananın açıklanamaması ve oldu-bittilerle bunu ötelenecek olması Türkiye'nin içeride ve dışarıda kaybettiğinin ifadesidir. Türkiye kaybediyor…

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/cahit-armagan-dilek/cifte-tuzakla-turkiye-kaybediyor-441552m.html 

9 Nisan 2019 Salı

Yeteneklerimizi nasıl kaybettik ?







Yeteneklerimizi nasıl kaybettik ?


Esfender Korkmaz



Türkiye'nin eğitilmiş, uzman ve yetenekli gençleri değerlendirme ve elinde tutma imkanları zayıftır. 


Bu durum beyin göçünü artıran ana faktörlerden birisidir.



INSEAD Dünya İşletme Okulu (The Business School fort he World), The Adecco Group ve Tata Communications tarafından 2013 yılından beri düzenli olarak yayınlanan ''Küresel Yetenek Rekabetçiliği Endeksi'' 2018 yılı için yetenek çeşitliliğinin küresel rekabetçiliğe etkilerini değerlendiren bir rapor açıkladı.


2018 Küresel Yetenek Rekabetçilik Endeksi'ne göre, İsviçre, Singapur ve Amerika Birleşik Devletleri yetenek rekabetçiliği konusunda ilk üç sırada yer aldı. 


Son üç sırada ise Yemen, Madagaskar ve Mozambik yer aldı.


Türkiye, yetenek rekabetçiliği bakımından 119 ülke arasında 68. sırada yer almaktadır.



Raporda, Yetenek rekabetçiliği  "ülkelerin ve şehirlerin yetenekleri yetiştirmesi, kendine çekmesi ve elinde tutması " olarak tanımlanmaktadır.


Şehirlerin yetenek rekabetçiliği bakımından performansı incelendiğinde, listede Türkiye'den sadece İstanbul şehrinin bulunduğunu görüyoruz.


 İstanbul yetenek rekabetçiliğinde 90 şehir arasında 62. sırada yer alıyor. 


Kültürel ve tarihsel zenginlik bakımından İstanbul ile aynı ligde bile anılamayacak şehirlerin İstanbul'dan çok daha üst sıralarda yer alması, potansiyelimizi değerlendiremediğimizin açık bir kanıtı olarak görünüyor.


Endekste yetenek rekabetçiliği 6 ana başlık altında puanlanmıştır.


Ön Açma: Yeteneklerin önünü açma konusunda Türkiye'nin puanı 100 üstünden 50,71 ve 119 ülke içinde 61. sırada yer almaktadır.



Gençlerin önünü açmada Türkiye'nin en başarılı olduğu alan rekabet yoğunluğu, (10/119) En başarısız olduğu alan ise siyasi istikrardır. 


Siyasi istikrarda Türkiye son sıralarda (111/119)'dır.


Cazibe: Türkiye, yetenekler için cazibeli ülke konusunda 119 ülke arasında gerilerde, 108. sırada yer almaktadır.


 Alt bölümlerde ise teknoloji transferinde orta (59/119); 


Kadınlara liderlik fırsatında ise kötü (107/119) durumdadır.


Yetiştirme/Büyütme: Bu alanda Türkiye 119 ülke içinde 63 sırada yer almıştır.  

Yetenek yetiştirme konusunun alt alanlarında ise Resmi Eğitim alanında; 35/119 iyi, Hayat boyu öğrenme alanında; 100/119 kötü durumdadır.



Yetenekleri elde tutma sıralamasında Türkiye orta sıralardadır. (59/119) alt ölçütlere göre sıralamada ise;

* Kişisel emniyet: 91/119

* Hayat tarzı 69/119

* Sosyal güvenlik: 39/119

* Sürdürülebilirlik: 45/119  sırada yer almaktadır.



Beyin göçünde önemli bir belirleyici olan yetenekleri elde tutma kriterlerinden yalnızca kişisel emniyet kriterinde çok kötü durumdadır. 


Aslında en önemli göç nedeni de bu kriterdir.



Mesleki ve Teknik Beceriler: Türkiye, Mesleki ve Teknik Beceriler konusunda da kötü durumda, 119 ülke içinde 85. sırada yer alıyor.


 Özellikle yükseköğretimin becerilerle eşleşmesi: 95/119 önemli bir kriterdir. 


Zira, yüksek öğretimde yanlış planlama, aynı zamanda becerilerin israfına yol açıyor.



Türkiye, dünyanın en girişken genç nüfusuna sahiptir. 


Ne var ki, günümüzde gençlerin ideolojik kamplara çekilmesi, yüksek öğrenimde popülizm yapılması onların önünü kesiyor.


Sonuç: Problem ortada ve çok açıktır. 


Bizim değerlendiremediğimiz imkan veremediğimiz insanlar gittikleri ülkelerde Nobel alıyor. 


Aranan uzmanlar oluyor.


Geçmişte de imkansızlıklardan dolayı gidenler fazlaydı. 


Bunlardan 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü ABD' de çalışan Aziz Sancar aldı. 


İsviçre'de, Beyin Cerrahi Prof. Dr. Gazi Yaşargil alanında literatüre çok önemli katkılar yaptı.




https://www.yenicaggazetesi.com.tr/yeteneklerimizi-nasil-kaybettik-51477yy.htm

15 Şubat 2019 Cuma

Suriyeliler için ABD ve AB talimat veriyor!






 Suriyeliler için ABD ve AB  talimat veriyor!



Arslan Bulut



İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğü'nün, İlçe Millî Eğitim Müdürlerine 26 Kasım 2018 tarihinde yazdığı resmî yazıda, Suriyeliler için "İstanbul'da ağırladığımız, yakın gelecekte yurttaşlarımız olacak mülteciler" diye bahsedildiğini bu sütunda gündeme getirmiş ve "Suriyelilerin yakın gelecekte yurttaş olması, yerli ve millî değil, Türkiye'ye dayatılan bir projedir." uyarısını yapmıştım.



Hürriyet'ten Hacer Boyacıoğlu'nun 2017'de yayınlanmış bir haberi de "Kayıt altına alınarak biyometrik kimlik verilen 2 milyon 746 bin Suriyeli'ye, topluma entegrasyonları sağlandıktan sonra Vatandaşlık Kanunu'nda yapılacak bir değişiklikle vatandaşlık hakkı tanınacak!" şeklindeydi.




ABD hedefleri doğrultusunda politikalar geliştiren Uluslararası Kriz Grubu ise şimdi de Türkiye'deki Suriyeli kaçkınlarla ilgilenmeye başladı! Şanlıurfa'daki kamplarla ilgili yayınladıkları raporda "Suriyeli gençler için daha etkin entegrasyon politikaları geliştirilmeli." ifadesi kullanıldı



Bu ifade, "Suriyeliler, Türkiye'de kalıcıdır, buna göre tedbir alın" demektir!



Üstelik bir de "yapılması gerekenler" diye liste düzenlemişler:
Henüz kaydı bulunmayanların tespit edilmesini ve hızla sisteme girilmesini, Suriyeli gençler için okullaşma oranının yükseltilmesini, genç kızların istismara açık evliliklere karşı korunmasını, Suriyelilere iş bulunmasını, iş gücü açığı olan illere gönüllü olarak yerleşmelerine imkân sağlanmasını ve tarım işletmeleri ile kooperatifler kurulmasını destekleyecek özel hibeler verilmesini istiyorlar.



Liste uzun ama Suriyelilerin diğer illere yayılmalarını istemeleri ilginç değil mi?




Şu işe bakın! ABD, Türkiye'yi de kullanarak Suriye'de iç savaş başlatıyor, terör örgütüne devlet kurdurmak için Suriye topraklarını boşalttırıyor, Türkiye'ye sürülen milyonlarca insana nasıl bakılacağına dair de talimatlar listesi hazırlıyor? 


Türkiye adına da kimse bu yüzsüzlüklere cevap vermiyor!


 Aksine söylenenleri programlandığı gibi harfiyen ve resmen yerine getiriyorlar!



* Yurt dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanı Abdullah Eren, Birleşmiş Milletler'deki bir etkinlikte "Türkiye, sınırındaki krize, milyonlarca insanın hayatta kalmasını ve sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlayan 'açık kapı politikası'yla cevap verdi. Amacımız her zaman yaşlı, genç, engelli, kadın, çocuk dahil hiç kimseyi geride bırakmamak oldu." dedi.



* Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı Akif Özkaldı da Türkiye'nin Suriyeli vatandaşlar için "açık kapı politikası" izlediğini bildirdi.
Türkiye, Nasreddin Hoca'nın türbesi gibi...

Kapılar ardına kadar açılmış durumda !



* Suriyeliler için Kilis barosunda BM desteğiyle özel eğitim verilen 32 avukat, göreve başladı!



* Hatay'ın Reyhanlı ilçesi, 30 yıl sonra sinema salonuna kavuştu. Sinema salonunda, Suriyeliler için Arapça filmler de gösterilecek! 



* AB tarafından sağlanan finansal destekle "Mültecilerin Özel Sağlık Hizmetlerine Erişiminin Artırılması" programı kapsamında, Relief International tarafından Esenyurt'ta ruh sağlığı merkezi açıldı. Yani parayı, kendi belirledikleri kuruluşa vermişler!



* Sağlık Bakanlığı Sıhhat Projesi İstanbul Koordinatörü Dr. Yavuz Han, ''Türk halkına ne yapılıyorsa mültecilere de aynı uygulamayı yapacak bir sistem kurmaya çalışılıyor'' diye bilgi verdi.



* AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Christian Berger ise mültecilere yönelik negatif dil kullanımını önlemek için bir proje başlattı. 



Kısacası, "Suriyeliler ülkelerine dönecek" diyenler doğruyu söylemiyor.



Fakat Mukaddes Bektaş imzalı bir Twitter mesajında "Suriyeliler bize sığınmadı! Öyle olsaydı, kadın, çocuk yaşlı sığınmacılar ülkenin bir tek yerinde konuşlandırılır, zamanı gelince de geri gönderilirdi.

 Suriyeliler, ülkenin nüfus yapısının bozulması için bilinçli olarak Türkiye'ye getirildi." deniliyor.


"Getirildi" ne demek?


Vatandaş, ne yapılmak istendiğini artık görüyor ama Türkiye'deki siyasi iktidarın, bu projeye başından beri ortak olduğuna bazıları hâlâ inanmak istemiyor!




https://www.yenicaggazetesi.com.tr/suriyeliler-icin-abd-ve-ab-talimat-veriyor-50798yy.htm

27 Eylül 2018 Perşembe

“Türkiye’yi imha etmek”

 

“Türkiye’yi imha etmek”

 

Özcan Yeniçeri 


"İsrail’in en büyük düşmanları İran ve Türkiye’nin oluşturduğu vahşi ormanın bağlamında yaşanıyor. İsrail için İran, bugünkü tehdittir, Türkiye ise yarının tehdidir" - Gregg Roman 

Türkiye’nin dış ilişkileri tarih, kültür ve jeopolitikten diğer birçok ülkeden daha çok etkilenmektedir.


Hepsi bir yana tarihte Avrupa’nın içlerine doğru yapılan akınlar ve 1915 olayları şu veya bu biçimde Türkiye’yi bugün de meşgul etmektedir. Türkleri tarih gölge gibi takip etmektedir.

Boğazları kontrol eden bir jeopolitiği ve İslam dinine mensup Türk milletini İslam’ı kullanmak isteyen şer güçler her zaman bir tehdit unsuru olarak görmektedir.



Türkiye’yi imha etmek!

Büyük güçler uluslararası ilişkilerde hiç bir zaman söylemek istediklerini açık ve doğrudan söylemezler. Onların söylediklerinden sakladıklarını, gösterdiklerinden gizlediklerini çıkarmak için jeopolitik, kültür, ekonomi ve tarihe verilere vakıf olmak gerekir.

ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisinin temelinde Türkiye’nin sahip olduğu jeopolitik, demografik, tarihi ve kültürel faktörler yer alıyor.

ABD’nin karar vericileri çok açıktır ki Ortadoğu stratejilerini yalnızca İsrail çıkarlarını koruması üzerine bina etmişlerdir.

“Middle East Forum” tarafından düzenlenen İsrail sempozyumunda  Gregg Roman’ın sözleri dikkat çekicidir. Roman şunları söylüyor; “Artık Netanyahu’nun Kudüs’te Suudi yetkililer ile bir dizi toplantı yaptığı bir dönem yaşıyoruz (…) 
 
Bütün bunlar, İsrail’in en büyük düşmanları İran ve Türkiye’nin oluşturduğu vahşi ormanın bağlamında yaşanıyor.  
 
İsrail için İran, bugünkü tehdittir, Türkiye ise yarının tehdidir”. Adam “biz İran’la baş ederiz, esas Türkiye’yi imha edelim…” diyor.
 

Middle East Forum’un yöneticisi de olan Gregg Roman Beyaz Saray’a akıl vermeyi de ihmal etmeyerek şöyle diyor; “Bence Trump, Türkiye'nin Güneydoğusu'ndaki Kürt liderleri Beyaz Saray'da ağırlamalı (…) Hatta daha fazlasını yaparak, Erdoğan'ın 2016 Temmuz ayında darbenin arkasında olmakla suçladığı Gülen ile bire bir Beyaz Saray'da görüşmeli.”
 

Deli saçması diyerek bu sözleri geçiştirmek mümkün değildir.


Daniel Pipes ne diyor?

Pipes, ABD'nin muhafazakâr NeoCon kanadının önde gelenlerinden birisidir.   
 
O, Ortadoğu’yu ABD ile İsrail’in ihtiyaçlarına uydurmak için Büyük Ortadoğu Projesi’ni ortaya atan gurubun içindedir.

Pipes, İslam’ı zemininden koparmak için “Ilımlı” ve “ayarlı” İslam projesinde de görev almıştır.


Türkiye ile İran arasındaki ilişkileri bozmak için özel çaba gösterdiği de bilinmektedir.

Türkiye bakımından on elinde onbir marifet (!) olan bir adamdır.

İşte o 15 Temmuz Darbe girişimi için şu itirafı yapmıştı: “Türkiye'de büyük bir öfkeye neden olan 15 Temmuz darbesini destekledim. İşte bu nedenle Türkiye'ye geri dönmeye cesaret edemiyorum.”

6 Nisan 2009 tarihinde bir makale yazıyor, başlığı “Türkiye, hâlâ NATO'nun bir parçası mı?”

İşin garip yanı NATO'nun, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı NATO tatbikatında düşman olarak hedefe koymasıdır. Bu durum NATO aklı ile Pipes gibiler arasında doğrusal bir ilişki olduğunu göstermiştir.

Çünkü NATO’nun düşmanının kim olduğunu Pipes, “Middle East Forum” adlı düşünce kuruluşunda şöyle ifade etmişti: “NATO’nun 60. kuruluş yıldönümünde tamamıyla alışılmamış, tokat gibi yeni bir sorunla, kendi safındaki Türkiye Cumhuriyeti tarafından temsil edilen radikal İslam ile karşı karşıya.”

Bu adamın başında bulunduğu kuruluşun NATO’ya çizdiği hedef NATO tarafından aynen dikkate alınıyor.

Trump’ın bu Türkiye aleyhtarı politikalara verdiği destek dikkat çekicidir.

Unutmamak gerekir ki ulusları uzun vadede üzerinde yaşadıkları jeopolitik, sahip oldukları ekonomik kaynaklar, din ve tarih karşı karşıya getirir. 
 
Jeopolitiği, ekonomisi, dini ve tarihi çelişki içinde olan ulusların çatışmadan barış içinde birbirleriyle yaşamaları çok zordur.
 

Türkiye tarihi/dini ve coğrafi olarak onlarca iç ve dış stratejik tehdidin hedefidir.
 
Türkiye’de ve çevresinde meydana gelen olaylar bu faktörlerden bağımsız olarak izah edilemez! 
 
 

15 Eylül 2018 Cumartesi

Brunson Olayı ve Türkiye’nin Gerçeği

 

 

Brunson Olayı ve Türkiye’nin Gerçeği

 

Safter Tanık 

 

Köklü çözüm; kamu ve yerli-yabancı teşebbüsün içinde yer aldığı karma ekonomik modeli içeren, “Milliyetçi-Toplumcu” bir düzene geçiştir.

 
 
“Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden, rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklallerini kaybetmeye mahkûmdurlar.” (Mustafa Kemal Atatürk)

“Paraya hükmeden, ülkeye hükmeder.” (Nicholas Rockefeller)

Gıdaya hükmeden, topluma hükmeder.

Bilgi-teknolojiyi üretmeden, sanayileşmeden, gelişmiş ülke olunamaz.

İktisadi hâkimiyet olmadan, milli hâkimiyet hayaldir. Tam Bağımsız Türkiye, hedefimizdir. Parayı kontrol etmek-yönetmek, gıdada yeterli hale gelmek, sanayileşmek zorundayız.” (Mahmut Esat Bozkurt)

İşte “Brunson Olayı” bu gerçeği bir kez daha hatırlattı.
 



Brunson Olayı ve Piyasalar   

25 Temmuz 2018  

Türkiye’de 23 yıldır yaşayan, terör örgütleri FETÖ/PDY ve PKK adına suç işlediği iddiasıyla tutuklu olan, 35 yıl hapsi istenen,  ABD’li rahip Andrew Craig Brunson hakkında; sağlık sorunları gerekçe gösterilerek, adli kontrol ile “ev hapsi” kararı verildi.

Kararın ardından, Brunson; adli kontrol şartı ile tahliye edildi, ancak yurt dışına çıkışı yasaklandı.  

Bu durum; piyasalarda, olumlu karşılandı. 24 Temmuz’da TCMB’nin gösterge faizi arttırmamasından kaynaklanan olumsuz hava, olumluya dönüştü. Dolar/TL 4,94’ten 4,84’ün altına düştü, BİST 100 yüzde 3,51 değer kazanarak 95.368 puandan kapandı. Zira bu; Erdoğan-Trump’ın, “Brunson’ın serbest bırakılması konusunda anlaşmaya vardığı” gibi bir düşünceyi akla getirdi.
 
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun, “yeterli olmamakla birlikte müsbet bir gelişme” demesi ise kafaları karıştırdı.

26 Temmuz 2018

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence; “Pastör Brunson’ı ya şimdi serbest bırakın, ya da sonuçlarına katlanmaya hazırlanın” derken, ardından ABD Başkanı Donald Trump; “Pastör Brunson’ın uzun süren tutukluluğu için Türkiye’ye büyük yaptırımlar uygulanacak” dedi.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın; “Tehditkâr dilin kabul edilmesi mümkün değil. ABD, Türkiye’ye tehditler savurarak netice alamaz” cevabını verirken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; “Bir papaz da sizde var. Siz onu verin, biz de bunu” cevabını verdi. Bu da bir takası düşündürdü.    

27 Temmuz 2018

ABD Başkanı Trump ve yardımcısı Pence, tehdidini tekrar etti

Diş İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu; “Hiç kimse, bize talimat veremez. Kimsenin tehdidine de boyun eğecek değiliz. Hukuk kuralları istisnasız herkese uygulanacak” dedi. Ardından; Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, Cumhurbaşkanı Yardımcısı, TBMM Başkanı da buna benzer sözler sarf etti. Muhalefet; eleştiri ile birlikte, iktidara destek verdi.

Restleşme

Hazine ve      Maliye Bakanı Berat Albayrak; Çinli finans kuruluşlarının, enerji-ulaştırma alanındaki yatırımlarda kullanılmak üzere, 3,6 milyar dolarlık bir kredi paketini onayladığını açıkladı.

Güney Afrika-Johannesburg’daki BRICS Zirve Toplantısı’na katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan; Putin ile yaptığı görüşmede, “Aramızdaki her türlü dayanışma, birilerini de gerçekten kıskandırıyor” diyerek,  Trump’a bir mesaj verdi.
          
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi; Türkiye’nin Dünya Bankası gibi, uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan tasarıyı kabul etti. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis ise “Trump yatırımları, askeri ilişkiyi etkilemez” dedi.

28 Temmuz 2018
Gerginliğin Tırmanması

ABD Temsilciler Meclisi, Türkiye’ye F-35 teslimini engelleyen tasarıya onay verdi.

30 Temmuz 2018

ABD Başkan Yardımcısı Pence, “Rahip Andrew Brunson’ı ev hapsine nakletmek, yeterince iyi değil. Amerika; Rahip Andrew Brunson, serbest bırakılana kadar, Türkiye’ye yaptırım uygulamaya hazır” dedi.

2 Ağustos 2018

ABD, İçişleri Bakanı Soylu ve Adalet Bakanı Gül için yaptırım kararı aldı.
Beyaz Saray Sözcüsü; “Yaptırımlar, Rahip Brunson serbest bırakılana kadar sürecek” derken, Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu; “ ABD’nin; iki bakanımıza yaptırım uygulaması, karşılıksız kalmayacak” dedi.

Piyasalarda Hareketliliğin Başlaması

BİST 100 endeksi; günü yüzde 2.74 düşüşle 94.543 puandan kapattı,  dolar/TL; 5.05’e, gösterge faiz oranı; % 21.78’e, CDS ( Kredi Temerrüt Takası); 341 baz puana yükseldi.

Türkiye’deki piyasaların kapanışından sonra; New York ve ardından Uzakdoğu piyasalarında, TL varlıklarından bir çıkış başladı.  
      
3 Ağustos 2018

Singapur 51. ASEAN Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda buluşan ve yüz yüze bir görüşme yapan Çavuşoğlu-Pompeo; gerginliği azaltıcı mesaj vermeye özen gösterdi. Bununla birlikte; Pompeo, ABD’nin ısrarını tekrar etti.
 
4 Ağustos 2018
Gerginliğin Zirveye Ulaşması 

Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Bu tür baskılara, asla boyun eğmeyeceğiz. Amerika’nın İçişleri ve adalet bakanlarının, Türkiye’deki mal varlığını donduracağız” dedi.

6 Ağustos 2018 Pazartesi
TL’den Çıkışın Hız Kazanması

Uzakdoğu piyasalarında; TL varlıklarından çıkış hızlandı, dolar/TL 5.30’dan bile alıcı buldu. Türkiye’de; dolar/TL bir ara 5.41’e kadar yükseldi,  TCMB’nin müdahalesi ile 5.22’ye düştü, ancak gece yarısı 5.42’ye ulaştı.

7 Ağustos 2018 

Dolar/TL; ön mutabakat haberiyle 5.42’den 5.22’ye düştü, Trump’ın İran’a yaptırım açıklamasıyla 5.33’e yükseldi, “ABD’ye gidecek 9 kişilik heyet belirlendi” haberiyle de 5.26’ya indi. 

9 Ağustos 2018

ABD-Türkiye heyet görüşmesi sonuçsuz kaldı, dolar/TL 5.31’den 5.49’a yükseldi.

10 Ağustos 2018
TL’nin Hızla Değer Kaybetmesi   
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Ekonomi tetikçilerine teslim olmayacağız. Başka alternatifimiz de var. Onların doları varsa, bizim Allah’ımız var. Yastık altında altın-dolar-avrosu olan TL’ye çevirsin” derken, Maliye ve Hazine Bakanı Albayrak; yeni ekonomi modelini açıkladı.

Dolar/TL; önce 5.74’ten 6.46’ya yükseldi, ardından 5.85’e düştü. Erdoğan ve Albayrak’ın konuşması, Trump’ın “Türkiye’den ithal edilen demir-çelik ürünlerine uygulanan gümrük vergisi iki katına çıkacak” tweet mesajı ile de 6.75’e çıktı.

11 Ağustos 2018

Rusya ve İran, destek mesajı verdi.

13 Ağustos 2018 Pazartesi
Dövizin Zirveye Ulaşması ve Düşüşe Geçmesi

Uzakdoğu piyasalarında,  dolar/TL; 7.21’den, avro/TL; 8.10’dan işlem gördü. Bu yükselişin ardından, bir konuşma yapan Maliye ve Hazine Bakanı Albayrak; “Mevduatlara, el konulmayacak. Hesaplardaki döviz, TL’ye döndürülmeyecek” dedi. Aynı sözü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’da tekrar etti.

TCMB; piyasaya “10 milyar TL+ 6 milyar ABD doları + 3 milyar dolarlık altın” ek kaynak sağladı, “bankaların tüm likidite ihtiyacı karşılanacak” dedi.

BDDK;  SWAP işlemlerine, sınırlama getirdi.

Gösterge faiz oranı; % 28.27’ye, CDS ( Kredi Temerrüt Takası); 542 baz puana ulaştı.

Almanya Başbakanı Merkel; “Türkiye’nin ekonomik istikrarsızlığı, hiç kimsenin yararına değildir” diyerek, Türkiye’ye destek mesajı verdi.

7.20’den işlem gören dolar/TL, 6.50’ye düştü. Bir ara 5.75’i gördü ise de; tekrar yükselişe geçti, 6’lı rakamlarda da kendisine bir yer arıyor.

Kriz Yanlış Anlaşılmadan Çıkmış

The Guardian Gazetesi Ortadoğu Muhabiri Martin Chulov’a göre,  11 Temmuz’daki NATO zirvesinde; Erdoğan, İsrail’de tutuklu olan Özkan için Trump’tan yardım istedi.

Trump; “Önce papazla ilgili bir çekilme bekliyorum” derken, Erdoğan  “tamam” dedi. Ancak; bu, Brunson’nın serbest bırakılmasından önce, “ev hapsine alınması” demekti. Trump’ın, anladığı da buydu.

Kasım ara seçimlerinde; evanjeliklerin desteğini almayı düşünen, ABD Başkan Yardımcısı Pence ise işleri karıştıran kişi oldu.

Türk resmi yetkilileri; bu olayı yalanlarken, İsrail’de tutuklu yargılanan Ebru Özkan; serbest bırakıldı, 16 Temmuz’da da Türkiye’ye döndü.  
  
Aslında ne oldu?
2002’de; Yeni TL ile dolar/TL, en yüksek 1.68 oldu.

Dış kredi kolaylığı-sermaye girişi-özelleştirme gelirleri ile 2003’te; 1.37’ye düştü, bazen 1.60 ya da 1.70’e çıksa da, uzun süre 1.30-1.40 bandında dalgalandı.

2008 başında; 1.15 ‘e kadar indi, hatta “1 dolar, 1 TL olur” dendi.

ABD Mortgage Krizi ile 2009 başında, 1.80’i gördü. Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) ardından, Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve İngiltere Merkez Bankası’nın ( BOE) parasal genişlemeye gitmesi ile de 1,44’e düştü.

Dünyada devam eden para bolluğu ve artan özelleştirme gelirleri ile, 2010’da; 1.40-1.60, 2011’de; 1.50-1.89, 2012’de; 1.74-1.89, 2013’te; 1.75-2.14 bandında dalgalandı.

2014, gelişmekte olan ülkelerdeki mali piyasalar için bir dönüm yılı oldu.  

Japonya Merkez Bankası’nın (BOJ); 2013’ten itibaren parasal genişlemeye gitmesine karşılık, FED Başkanı Yellen ile BOE Başkanı Carney’in; “2016 ya da 2017’de faiz artışına gidilerek, parasal daralmaya geçileceğini” söylemesi, ECB Başkanı Draghi’nin; “parasal genişleme, Mart-2017’ye kadar sürecek” demesi, para bolluğu döneminin sona geldiğini hatırlattı.

Sermayenin; gelişmekte olan ülkelerden, gelişmiş ülkelere doğru bir hareketi gözlendi.  
     
Dış kredi sağlama; zorlaştı, sermaye çıktısı; başladı, kaynak ihtiyacı; daha ziyade
“yüksek risk, yüksek getiri” fonları ile karşılandı. Bu da; ani giriş-çıkışı ile dolar/TL’de büyük dalgalanmaya neden olacak, bir riski satın almaktı.

Dolar/TL; dalga boyu büyüdü, 2014’te; 2.32,  2015’te; 3.06,  2016’da; 3.53 zirvesi görüldü.

2017’de; Dış kredibiliteye, güç kazandırmak amacı ile “Varlık Yönetim Fonu” kuruldu. Buna rağmen; dolar/TL, 3.95 zirvesinden işlem gördü.

2018 Nisan’dan itibaren, döviz açığı; dış kredi ve sermaye girdisi ile finanse edilemedi, TCMB döviz rezervine başvurmak zorunda kaldık.

Dolar/TL, 2018 başında; 3.78’den işlem görürken, faiz artışına gitmeme ısrarıyla Mayıs’ta 4.92’yi test etti, TCMB’nin 300 baz puan faiz artışı ile de 4.52’ye indi.

10-11-12 Temmuz’da; Merrill Lynch’in yönettiği fonların, Garanti Bankası ağırlıklı hisse senedi satışı dikkati çekti.

BİST 100; 99.252 puandan 89.571’e puana düştü, dolar/TL 4.56-4.82 bandında işlem gördü.

Bunun; ekonomiden sorumlu Eski Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in bulunmadığı yeni kabinenin açıklandığı gün ve öncesinde olması ise, “sermaye, bunu doğru bulmadı” şeklinde yorumlandı.

Brunson Olayı da; TL’den çıkışı tetikleyen, zayıf mali yapıdan güç alan, hassas mali dengeyi bozan, TL’nin hızla değer kaybetmesine yol açan son neden oldu.


Tehlikeli bir virajdan dönüldü    
     
Brunson Krizi esnasında; “Bankalardaki mevduata el konulacak, döviz tevdiat hesapları TL’ye çevrilecek” şeklinde, tehlikeli bir dedikodu çıktı.   Bu; halkın para çekmek için bankalara hücum etmesi, bankaların batması gibi, bir olaya sebebiyet verebilirdi. Zira bankalar; zarardan değil, likidite sıkışıklığından batar.

TCMB; TL avantajını kullandı, dedikoduyu önleyecek güveni sağladı.

Almanya Başbakanı Merkel’in; destek mesajı da, yüksek tansiyonun düşmesine hizmet etti.

Bankalardaki mevduata el konulur, döviz tevdiat hesapları TL’ye çevrilir miydi?

Bankalardaki mevduata el konulması, döviz tevdiat hesaplarının TL’ye çevrilmesi; derin bir krizin yaşanması halinde başvurulacak son çaredir.  Zira bunun; götürüsü, getirisinden çok daha fazladır. Öyle ki yurtiçi bankalarda 30 milyar dolardan fazla yabancı para mevduatı olan yurtdışı yerleşik kişilerin; Türk bankalarına olan güveni kalmaz, koparacağı gürültü de varlığından büyük olur.


Almanya’nın; Türkiye’ye, destek mesajı vermesinin nedeni nedir?

Türkiye’nin derin bir krize sürüklenmesi; sadece Türkiye’yi sarsmaz, etkileri çevre ülkelerde de görülür, AB’ye yeni bir göç dalgasını başlatır. Sosyal ve siyasal etkileri dışında; en çok zarar edecek olan da, en büyük kredi risk ve sermaye yatırımı bulunan AB ülkeleri olur.

Bu, bir operasyon mu?

Operasyondan ziyade, bir mesaj özelliği taşıyor.

Zira bu kırılmada; ABD’nin mali yaptırım tehdidinin tetiklediği, daha ziyade “yüksek risk-yüksek getiri fonların” çıkışının neden olduğu bir durum var. 2001’deki gibi; ABD-AB-IMF-Dünya Bankası-Küresel Para Babalarının öyle veya böyle dahli olduğu bir durum yok. İngiltere’nin; sessiz kalması, Almanya’nın karşı çıkması da bunu gösteriyor.

Etkisi, neden büyük oldu?

Türkiye’nin, ekonomik ve mali yapısal sorunları var.

Niçin?

Tüketim-rant-borçlanma eksenli, bir ekonomik modelimiz var.

Hizmetler sektörüne (Turizm, inşaat, inşaat-taahhüt, gemi inşaat, kara-deniz-hava taşımacılığı, transit ticaret, perakende-toptan ticaret, bankacılık ve sigortacılık hizmetleri) dayalı, kalkınmayı hedeflemişiz

Kontrolsüz sermaye, sermaye hareketi var.   

Ekonomik büyüme, dış kredi ve sermaye girişine bağlı.

Enerjide, büyük ölçüde dışa bağımlıyız.

Gıdada, ithalatçı konuma geldik.

“Sanayileşme hedefi” diye bir şey yok. İmalat sektörü; ithal girdi payı yüksek,  katma değeri düşük mal üretiyor.

Ürettiğimizden fazlasını tüketiyoruz.

Tasarruf etmiyor, gelişi güzel harcama yapıyoruz.

Dış kredilerin; çoğunu, döviz getirmeyen alanlarda kullandık.   
         
“Bütçe, finans, fiyat disiplini” diye bir şey yok.

Sürekli olarak, “ikiz açık” denilen; hem cari, hem de bütçe açığı veriyoruz. Bu da; bizi, ekonomisi en kırılgan ülkelerden biri yapıyor.


Brunson Olayı olmasaydı, TL’deki hızlı değer kaybı yaşanır mıydı?

Dolar/TL’de; ciddi bir baskı vardı, bu eninde sonunda açığa çıkacaktı.

Brunson Olayı; zarar dışında, bir fayda da sağladı. Zira bu; Temmuz-Ağustos’ta değil, Sonbahar ya da Kış döneminde yaşansaydı, etkisi çok daha büyük olurdu. Ayrıca dolar/TL’deki baskıyı azalttı, yani doların gazını aldı, yeni büyük bir dalganın hızını kesti.

Fırtına geçti mi?

Dolar/TL’deki hızlı yükseliş, zayıflamış olan mali yapı ve dengeye hasar verdi. Bu da; tasarruf, dış kredi ve sermaye girdisini gerekli kılıyor. Aksi halde; bu, yeni büyük bir dalgaya yol açabilir.

Yapılan nedir?

Hasarı gidermeye yönelik çalışmalar var.

Vergi-imar affı ve bedelli askerlik gelirleri ile faiz dışı fazlada bir artış sağlanmaya çalışılıyor. Harcamalarda; tasarrufa gidileceği söyleniyor ise de, bu konuda atılmış önemli bir adım yok.

Tabi ki amaç; normali milli gelirin % 3-5’i kadar olması gereken, ancak % 10’a varan ikiz açığı düşürme ile ilgili. Zira ikiz açığı % 10’a, CDS baz puanı 500’lere varan bir ülke, kredi veren ve yatırım yapan için güvenli değildir.

Varlık Barışı ile yurtdışındaki yerli, şok faiz artışıyla da yabancı sermayenin girişi teşvik ediliyor. Sorunun çözümü de buna bağlı. Zira döviz girdi-çıktı dengesinin sağlanması, TCMB döviz rezervindeki azalışın durması hatta artması, sorunun çözümünün olmazsa olmazıdır. Bu; gerçekleşmeden de,  fırtınanın geçtiği kabul edilemez. 

           
Türkiye, IMF’ye (Uluslararası Para Fonu) başvurur mu?

Türkiye; 1958’deki moratoryum dışında, bazen alacaklılarla görüşerek dış borcunu yeniden yapılandırdı, bazen de IMF’nin desteğine başvurdu.

IMF’nin; ucuz kredi sağlaması, kredi kolaylığı ve sermaye girdisinin yolunu açması gibi bir faydası vardır.

Şartları; mali disiplin, yatırım-harcamaların kısılması, faiz artışı, ek vergi,  sınırlı maaş-ücret artışı,  sosyal yardımların azaltılması gibi şeylerdir. En önemlisi ise; ABD’nin, ülke-millet-devlet çıkarına aykırı dayatmalarının öne çıkmasıdır. Tabi ki bunlar, iktidar için “prestij-güç kaybı” demektir. Haliyle iktidarlar, çok zorda kalmadığı sürece IMF’ye başvurmaz.


İktidar; IMF’ye başvurmaksızın, sorunu çözebilir mi?

Bankalara sendikasyon kredisi verenlerin çoğunun faiz ödemesi ardından krediyi yenilediği, bazısının ise kısmaya gittiği duyumu var. Sermaye çıktısı ise hız kesti.  

İktidarın; mali disiplin, yatırım-harcamaların kısılması, faiz artışı, ek vergi, sınırlı maaş-ücret artışı, sosyal yardımların azaltılması gibi şeyleri yapması; kredi veren-yatırım yapan için güveni sağlaması mümkündür. Bu da “bekle gör” mantığındaki kredi verenin;  krediyi yenilemesine, hatta ilave kredi vermesine, çıkışı düşünen sermayenin de bundan vazgeçmesine yol açar. Ancak; bunun, bir zamanı gerekli kıldığı da bir gerçektir.  

Ciddi açık verdiğimiz Çin-Rusya-İran ile ticaretimizi gözden geçirmeliyiz,  açığı kapatacak ya da azaltacak çözümler üretmeliyiz.

Üretimin bir kısmını Çin ve AB’nin farklı ülkelerinde yapan Almanya için Türkiye avantajlı bir ülke. Zira sahip olduğu altyapı-konum avantajı dışında, brüt asgari ücrette (Avro/TL; 7.20 kabul edildiğinde, 281 Avro) Şanghay-Çin’in altında, Bulgaristan (270 Avro)  ile neredeyse eşit seviyede.

Kısaca, iktidarın; IMF’ye başvurmaksızın, alacağı tedbirler ile mali sorunu çözmesi mümkündür. Ancak; bu, ülkeye geçici bir rahatlık sağlar. Çünkü sistemin, sürekli kriz üretme gibi bir özeliği var. Sürekli olarak; birileri kazanırken, birileri kaybediyor. Kazanan da hep yabancı oluyor.


Köklü çözüm nedir? 

Köklü çözüm; geçici program ile Türk milletinin çıkarını her şeyin üstünde tutan, insan merkezli, plan-program-tasarruf-üretim-ihracata dayalı, kontrollü, kamu ve yerli-yabancı teşebbüsün içinde yer aldığı karma ekonomik modeli içeren, “Milliyetçi-Toplumcu” bir düzene geçiştir. 
 

1 Ocak 2018 Pazartesi

KİMLİĞİNİ GİZLEYEN SİNSİ HAİNLER

 

 

KİMLİĞİNİ GİZLEYEN SİNSİ HAİNLER

 
Nurullah Aydın

 
Anadolu coğrafyası tarih boyunca sığınma bölgesi olmuştur.

Elçi/Peygamber Musa yolunda olanlar yeğeni komutanı Yuşa ile Anadolu’ya sığınır.

Elçi/Peygamber İsa’nın annesi ve havarileri Anadolu’ya sığınır yerleşir. İslam dinini yeniden düzenleyen Yezid’in/Mervan’ın soyu Anadolu’ya sığınır yerleşir. Sapkın Araplar sığınır yerleşir. Evlilik dışı doğanlar, işgal dönemi işgalcilerden olma olanlar ihanette birleşir. Yerleşik halk; bu farklı kimlikler karşısında varlığını yüksek Türk kültürü/töresi içinde korumaya çalışır.

En etkili olanı; İslamcılık, ümmetçilik görüntüsü alanındaki faaliyetlerdir. Tarikatler, cemaatler sonrası dernekler vakıflar partiler eliyle örgütlü mücadele ederler.

Çıkar amaçlı birlikteliğe; varolan azınlıklar da döneklik yaparak gerçek kimliklerini gizleyerek yer alırlar. Kimisi milliyetçi, kimisi demokrat, kimisi cumhuriyetçi, kimisi devrimci, kimisi İslamcı kimlikle haraket eder. Çıkar ilişkisi bu sinsi hainlerin ortak noktasıdır. Her kesim; kendi hırsızını yalancısı sahtekarını hainini korur, kollar.


Onlar ki; yüzyıllar boyunca Türk Milleti’nin engin hoşgörüsü altında varlıklarını sürdürdüler. Yıllarca içlerinde biriktirdikleri zehiri kusuyorlar, kin ve nefretlerini sergiliyorlar.

Türk Milleti’nden, Türk Kültürü’nden, Türk tarihi’nden, Türk kahramanlarından, Türk Medeniyeti’nden Türk Ordusu’ndan rahatsızlıkta, ABD, AB, Siyonist, dinci, liboş, dönek, devşirme, münafık, fasık birleşmektedir.

Her coğrafyada tarih boyunca barışın huzurun, adaletin, güvenin teminatı olan Türk Milleti, farklı kültürleri korumuş, kollamış, halkların kendi kültürlerini yaşamasını sağlamıştır.

Ancak batıya baktığımızda, gittiği dünyanın her coğrafyasında eski medeniyetleri, kültürleri, dilleri yok ettiğini, haçlı emperyalist vahşi ideolojisini, dayattığı görülür.

Bu temel gerçek açısından bakıldığında; Batı, bilimde, teknolojide, insani değerlerde temel ilke ve belgelerle uluslararası sözleşmelere imza atmasına rağmenben ve öteki ayrımını tarihsel anlayış olarak devam ettirmektedir.

Bu temel gerçek ne yazık ki; batıda eğitim görmüş aydınlarda ya da İslam diye Arap hurafeleriyle beyni iğdiş edilmiş dincilerde yada dönmelerde ya da Avrasyacı düşünen aydınlarda gerekli uyanışı sağlayamamıştır.

Osmanlı ve cumhuriyet dönemi reformlara, askeri darbelere bakıldığında, AB ve ABD in Türk ordusunu ve Türk siyasal sosyal kültürel, ekonomik düzenini, kendine göre yeniden yapılandırma amacı taşıdığı görülür.

Batı’nın Türk kininin nedeni sadece Türkün Haçlı emperyalizme karşı dik duruşu, caydırıcılığı, Haçlı emperyalizm karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir.

Batıya göre; Türk aydını ve ordusu ya yok olmalı yahut da ruhu köreltilmelidir. Türkiye’nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle işbirliği içinde amacına ulaşmaktır.

Batı; özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için çırpınıyor. Gerçekte nefret ettiği dincileri bağrına basarak var gücüyle desteklemesi, dincilerde, hayati emellerine uygun her şeyi bulmasındandır. İşte bugün bu mümkün gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar.

Haçlı emel ve egemenliğine karşı olan milli güçleri zaafa uğratmak, milli aydınlatma ve ilerletme güçlerini etkisiz kılmak kimlerin amacıdır?

İşbirlikçi, dinci, liboş, dönme ittifakının uyguladığı ABD ve AB politikaları, Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır.

Avrupa; Türk Milleti ile AB mevzuatı ve işbirlikçilerin desteği ile hesaplaşıyor. AB’nin açık amaçlarından biri, Türk kimliğini kaldırmak, kimliksizleşmiş yığın topluma dönüştürmektir.

Türk Milleti; milli ve manevi değerlerine, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına, aydınlarına, vatanseverlerine ve ordusuna yönelik en kapsamlı ihanet dönemini yaşıyor.

Yeni Sevr‘in şartlarını, çeşitli gerekçelerle sineye çekilir bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu. Ve bu yıkım ekibi, desteklenmeye devam ediliyor.

Avrupa’nın Türk Milleti’ni tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, yenilenerek, ileri demokrasi, barış, özgürlük şarkıları altında uygulamaya konulmuştur.

İşbirlikçilerin Türk Milletine yönelik düşmanlığını değerlendirirken, bu arka planı unutmak gafletine gösterenler tarihi yanılgıdadır.

Tarihte olduğu gibi Türk Milleti’nin milli ve manevi değerlerine sahip çıkması, Batılı-Haçlı-işbirlikçi, dönme, liboş, döneklerin genlerini sarsacak, tarihsel rüyalarını karartacak, ufuklarını, yeniden söndürecektir.

Türk Milleti’nin her bireyi, dirilişin, uyanışın idrakine sahiptir.

Günün Sözü: Hissettiğini hissettirmeyi de bilmeyenin söz söyleme hakkı yoktur.