nato etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nato etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2020 Perşembe

EY TÜRK MİLLETİ !…


EY TÜRK MİLLETİ !…

 

 

Figen Özen

 
 
 
Varlığının ve geleceğinin temeli bağımsızlığın, egemenliğin ve Cumhuriyet’indir.
 

Dün ve bugün olduğu gibi gelecekte de seni bağımsızlık, egemenlik ve Cumhuriyet gibi en temel hazinelerinden mahrum etmek isteyen kötü yürekliler, ecnebilerle dini alet ederek işbirliği yapan mürteciler, şahsi çıkarlarını ulusun çıkarlarının önüne çıkaran arsız iştahlılar ve işbirlikçiler çıkabilir.
 

Benim iç ve dış politikada, uyguladığım milli duruş ve uygulama da ötelenebilir.
 

Günümüze dek tüm iktidarlar ülkenin çıkarlarını bir başka ülkeye veya bir takım dış güçlere teslim edebilir.
 

1939’da başlayan günümüze dek hızını artırarak, aslında bir emperyal işgal kasırgası olan teslimiyetçi politika zirve yapmış olabilir.
 

1949 da müracaat ettiğin NATO’ya, Kore’ye gönderdiğin Türk askerlerinin kanı pahasına kabul edilmiş de olabilirsin. Sen NATO’nun ülkenin dolaylı işgal planı olduğunu hiç bir zaman unutmayacaksın.
 

ABD senin son yurdunda üsler açmış, bu üslerden nifak tohumlarını tüm ülkeye yaymak adına ajan faaliyetlerini de sürdürebilir.
 

2000 li yıllara gelene kadar tüm iktidarlar seni, ülkeni ve en önemlisi egemenliğini ve bağımsızlığını göz ardı edip, Türk varlığına armağan ettiğin varlığını emperyalist güçlere, hayasızca teslim etmiş olabilirler.
 

Ve nihayet ABD’nin çıkarlarını korumakla yükümlü bir düşünce kuruluşu CFR, bir kişinin dış görünüşünü yaldızlı boya ile cilalayıp, Türkiye’de lider (!) olarak seçip iktidar koltuğuna oturtabilir.
 

İktidara gelmek için kurdurulan parti, CFR’nin memorandumunu, tüzükleştirip millete “Demokratikleşiyoruz” adı altında yutturabilir. Hatta bu tüzüğün 12. sayfasında “Partimiz merkeziyetçi idareden vazgeçmeyi öngörmektedir.” diye de yazabilir.
 

Onlar benim Türk milleti ile birlikte kanla, irfanla ve devrimle kurduğum Cumhuriyet’i de sorgulayabilirler. Hatta “Ne Mutlu Türküm Diyene sözünü dağa taşa yazmak, ilkeliktir” de diyebilirler.
 

Hatta daha da ileri giderek, bir 29 Ekim’de, 2004’de AB Anayasası’nı imzalayarak ülkenin bağımsızlığını ve anayasal varlığını hiçe sayarak, Türk ulusunun geleceğini , yabancıların nasihatlerine terk edebilirler. Oysa hangi milletin istiklali bir yabancı ülkenin veya ülkelerin nasihatlarına göre şekillenebilir?
 

Emperyalizm en büyük silahını kullanarak seni kamplara bölebilir. Etnik milliyetçiliği özelikle öne çıkararak, “Türkiye Cumhuriyet’ini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” tanımını çürütmek isteyebilirler.
 

Ve sen ” Ben Atatürkçü’yüm” diyen sen, benim altı ilkemden laikliği öne çıkarıp, milleti laik-antilaik diye ayrıştırmalarına neden olabilirsin.
 

Bilmez misin, emperyalizm beni ve Kemalizm’i en büyük düşman ilan etmiştir, demiştir ki, Kemalizmle halkın arasındaki bağı koparmak için Mustafa Kemal’i ve Kemalizm’i dinsiz, din düşmanı olarak gösteriniz. Onlar bu konuda da son derce başarılı oldular. Siz bu konuda ısrarcı olduğunuz, insanların samimi dini duygularına saygı göstermediğiniz sürece Kemalist devrimin tekrar, halkın iştiraki ile hayata geçmesi mümkün olmayacaktır. Bu gerçeği asla gözden kaçırmayınız.
 

Türk Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı, ABD’nin Dışişleri Bakanı ile dokuz madde ve iki sayfalık bir anlaşma imzalamış olabilir. Hatta bu kişiler Mehmetçiğin aziz canı üzerinden milyar dolarlık pazarlık ta yapmış olabilirler.
 

Devrin iktidarı binlerce Türk’ün kanına ekmek doğrayan İmralı Derebeyi terörist başı Öcalan’la müzakere yapabilir. Hatta ondan iki kez ” Ateş kes” yapılması için istekte bulunabilir.
 

4 Haziran 2003’te Meclis’te yasalaşan ” İkiz İhanet Yasaları” ile, bu sözleşmeyi imzalayan taraf devletlere ” müdahil” olma hakkı da tanıyabilir.
 

Suların satılabilir, toprakların yağmalanabilir. Fabrikaların, işletmelerin, limanların, bankaların kısacası tüm milli kaynakların yabancılara peşkeş çekilebilir.
 

5 Kasım 2007’de Bush, Oval Ofis’te Erdoğan’a , Ergenekon tutuklamalarının yol haritasını çizdirebilir. Ve bu çizilen harita gereği yurtseverler, Kemalistler tutuklanıp Silivri’ye gönderilebilir.
 

6 Nisan 2009’da ABD Başkanı Obama, senin Meclis’inde, senin vekillerinin gözlerinin içine bakarak “Kürt, Ermeni ve Kıbrıs Sorunları” hakkında talimatlar verebilir ve senin vekillerin olan o adamlar, hiç yüzleri kızarmadan ayakta alkışlayabilirler.
 

Birisi çıkıp ” Dersim’de uygulananlar bir insanlık suçudur.” diyerek, kendini savunmak zorunda kalan Cumhuriyet’i ve beni suçlayabilir.
 

Yurdunda senin paranla, senin ödediğin vergilerle kiliseler onarılıp, Ermenilerin davasına da hizmet edilmiş olabilir.
 

Vakıflar yasası ile Lozan yerle bir edilmiş olabilir.
 

Kalkınma Ajansları ile yurdunda federasyonun kaldırım taşları döşenmek istenebilir.
 

İktidarda olanlar ülkeni son sekiz senede Cumhuriyet’i en çok borçlandırmış ve ülkeni müflis hale getirmiş olabilirler.
 

Birileri çıkıp ” Ana dilde eğitim- Demokratik Özerklik” çığlıkları atmak gibi bir aymazlığını gösterebilir ve iktidar sahipleri PKK’nın Meclis’teki siyasi uzantıları ile aynı söylemlerde bulunabilirler.
 

Amerikan ajanları ülkeni yol geçen hanına çevirip, senin askerine tuzaklar kurabilirler.
 

ABD’li abiler, Türk polisine eğitim verip sahte belgeler üretmesini öğretebilirler.
 

Telefonların dinlenebilir, gazetecilerin basın özgürlüğünün ışıklarının karartıldığı ülkede terör örgütü üyesi olarak tutuklanabilir.
 

Mütareke basını, kıblelerini Brüksel ve Washington’a yöneltip kıldıkları nafile namazları ile seni aldatabilirler.
 

Çocuğun işsiz, sofran aşsız, ekmeksiz kalabilir. Hastahane kapılarında sıra beklerken, ölümle de kucaklaşabilirsin.
 

Hatta ben, Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk, TSK’nin onursal Başkomutanı ” Ergenekon Terör Örgütü’nün (!) üyesi olmakla suçlanabilirim. Ve benim adımı taşıyan bir dernek bana yapılan hakarete de sessiz kalabilir.
 

Bunun yanı sıra gene aynı dernek, 12 Eylül referandumunda “TARAFSIZ”lığını ilan edip, vatan savunmasında cepheyi çökertebilir.
 

ANCAK SÖZ KONUSU OLAN VATANSA VE VATANIN KORUYUCUSU OLAN ASKERİN ESARETE MAHKUM EDİLİYORSA; BÜTÜN OLABİLİRLERİN ÜZERİNİ ÇİZECEKSİN.
 

Hasdal’ı vatan, vatanı Hasdal yapacaksın. Her kışla senin evin ve mukaddesatın harem-i ismetin olacak. Askerine sahip çıkacaksın.
Sen alaca karanlığın kimliksizleştirilmiş aydın geçinen zavallıları ve sen Cumhuriyet’in ışığından gözü kamaşan ” İleri Demokrasi” havarileri, siz bu milletin tüm farklılıkları öteleyerek bir araya gelmesine asla mani olamayacaksınız.
 

Bir kadeh rakı ile laik anlayışı özdeşleştirenler, Kemalizm’in sadece Laiklikten ibaret olmadığını öğrenmek ve beni anlamak zorundasınız. Bu millete, benim milletime cahil demek, bir paket bulgura oylarını sattı demek hakkına asla sahip değilsiniz. Önce bağımsızlık savaşçısı olmayı, emperyalizme direnmeyi öğreneceksiniz. Aksi takdirde çıkarın yakanızdan benim rozetimi…
 

Eğer Engin Alanlar Hasdal’da ise, senin ordunun generalleri, albayları tutuklu ise, gencecik teğmenler cezaevlerinde cesaret ve onur madalyalarını göğüslerine takıyorsa, Çetin Paşa “Ben nöbete gidiyorum.” diyorsa, ulus devlet tehlikedir. Amaç bu devletin bütünlüğünü, ABD örneği çok yıldızlı federal yapıyı oturtmaktır.
 

Senin istiklaline ve Cumhuriyet’ine kast eden tüm düşmanları ve işbirlikçilerini daha önce Çanakkale’de, Bağımsızlık Savaşı’nda yendin.
 

Henüz cebren ve hile ile tüm kalelerin zapt edilmedi, bütün tersanelerine girilmedi, ordun tamamen dağıtılmadı, ülkenin her tarafı bilfiil işgal edilemedi. Ama bunları gerçekleştirmek adına ülkenin dört bir yanında ABD’nin diplomat suretli maskeli CIA ajanları kol gezmektedir.
 

İktidar sahipleri ise kendi çıkarlarını ve hükmetme sevdalarını, bu silahsız işgalcilerle birlikte yürütme sevdasını gütmektedirler.
 

Yapacağın tek şey, bu ahval ve şerait içinde dahi bir olmak, tüm farklılıkları öteleyerek bir araya gelerek milli cepheyi bir an evvel inşa etmektir.
 

Bu birlik, bu dayanışma senin istiklalini ve Cumhuriyet’ini kurtaracaktır.”
 

Aslında Gazi Paşa’nın bize seslenişini gene O’nun şu söylemiyle bitirmemiz gerekmektedir.
 

KENDİ KİŞİSEL ÇIKARLARI İÇİN YABANCILARLA İŞBİRLİĞİNE GİREN VE GÜCÜNÜ HALKTAN ALMAYAN KÜÇÜK BİR AZINLIĞIN DIŞINDAKİ TÜM GÜÇLER, ARALARINDAKİ ETNİK, DİNİ VE SİYASİ AYRIMLARI ERTELEYEREK ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELESİ YOLUNDA BİRLEŞMELİDİR.

13 Nisan 2019 Cumartesi

Çifte Tuzakla Türkiye Kaybediyor

 

 

 

Çifte Tuzakla Türkiye Kaybediyor

 

 

Cahit Armağan Dilek

 

 

İstanbul'da kazananın açıklanamaması ve oldu-bittilerle bunu ötelenecek olması Türkiye'nin içeride ve dışarıda kaybettiğinin ifadesidir. Türkiye kaybediyor…

 

 

Gelişmişliğin en temel kriteri sorun çözebilme yeteneğidir. Türkiye'nin mevcut fotoğrafı görünen ufukta Türkiye'nin gelişmiş ülke konumuna geçebileceğinin ışığını göstermiyor. Hatta duman bile çıkmıyor.

 

 

Bunu niye söylüyorum. Malum iki hafta yaklaştı ama yerel seçimlerin İstanbul bölümünde sonuç alınamadı, sayım sayım üstüne, ama sonuç yok.

 

 

Olmuş bitmiş yasal ve yargı süreci ters yüz edilip seçimde hile olduğu ispatlanmaya çalışılıyor.
 

 

İçeride değerlerin, kriterlerin, yasaların yok sayılması, üstünün çiğnenmesi, kendi çıkarları doğrultusunda yorumlanarak tek yanlı uygulanmasının dış politikaya da yansımaları, iz düşümleri olacaktır. Dış politikayı da iç politika gibi yapmaya kalkarsanız iç cephede olduğu gibi dış cephede de dağılacaksınız.

 

 

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Dr. Gülnur Aybet, "Eğer ABD bugünkü gibi sıfır toplamlı oyunla Türkiye'ye yaklaşmaya devam ederse o zaman şu anda (iki ülke ilişkilerinde) gelecek için açık olan kapılar bölgedeki başka bir ortağa doğru dönebilir ki o da Rusya'dır" dedi.

 

 

Zaten herkes biliyor böyle olduğunu ama ABD'ye karşı Rusya'yı, Rusya'ya karşı ABD'yi koz olarak kullandığını bu kadar açık söylemek neyin nesi? Türkiye'nin bağımsız politikalar yapamayacağını deşifre etmek değil mi? İlla bu güçlerin birisini yanımıza almak zorundayız. Nerede kaldı yerli ve milli politikalar?

 

 

Siz hassasiyetinizi böyle açık ederseniz o ülkeler de sizi kullanmaya kalkmaz mı? Ki kullanıyorlar da. Hem de koordineli bir şekilde Türkiye'yi çifte tuzağa düşürecek şekilde.
 

 

Sen Patriot vermezsen ben de S-400 alırım hem de gerekirse ikincisini de alacağım dersen bu Rusya'ya gollük pas olur. O da Türkiye'ye ikinci S-400 sistemi sevk etmeye hazırız. Hatta bazı S-400 parçaları Türkiye'de üretilebilir der. Ve hatta S-400'den başka silah sistemleri de projemiz var denir.

 

 

ABD F-35 vermezse alternatifimiz var denildiğinde ise Rus psikolojik operasyon sistemi harekete geçer ve Su-35'lerin hatta henüz Rus ordusunun envanterinde olmayan Su-57'lerin Türkiye'ye satılabileceği haberleri yapılır. Bu haberler öyle bir yapılır ki sanki Rus silahı alınınca Türkiye bağımsız olacak algısı yaratılır.

 

 

Türk-Rus ilişkilerine ilişkin oluşturulan bu hayali stratejik ortaklık algısı doğal olarak ABD'yi harekete geçirir onlar da peşpeşe yaptırım kararlarını açıklar. Aslında bak istediğim olmazsa Rusya'ya dönerim S-400 alırım kozu Türkiye'yi müttefik olarak görmediğini, ortaklık yapmayı düşünmediğini 2003'ten bu yana çok net gösteren ABD'ye sadece bahane yaratmıştır. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü'ndeki yazılarımızda bunları yıllar önce defalarca deşifre ettik.

 

 

Türkiye ABD'ye karşı böyle balon kozlar yerine ta 2003'ten itibaren sistemli, uzun vadeli bir politika ve alt stratejiler geliştirmeliydi. Bu bağlamda S-400 alımı süreci de maalesef iyi yönetilemedi ve iki süper gücün elinde bize karşı koza dönüştü.
 

 

Bunların yanında Trump'ın, Türkiye'nin ABD'nin istemediği bir şeyi yapması halinde Türk ekonomisini mahvederiz tehdit twiti yerinde duruyor. Askeri ve ekonomi alanındaki bu yaptırım tehditlerinin yanında siyasi baskıyı da eş zamanlı artırıyor ABD. Türkiye'de tutuklu ABD'lilerin serbest bırakılması talebinin yerine gelmemesi halinde yaptırım tehdidi bu sefer bir yasa tasarısı olarak Kongre'de.

 

 

Bunu takiben sözde Ermeni soykırım yasa tasarısı da Kongre'ye sunuldu. İtalyan Meclisi hafta içinde sözde Ermen soykırım kararını onayladı. Eş zamanlı olarak Fransa devlet başkanı Macron da 24 Nisan'ı sözde soykırım anma günü ilan etti bile.

 

 

Hafta içinde ABD Kongresi'ne sunulan bir başka yasa tasarısında ise ABD'nin Kıbrıs Rum kesimine yönelik askeri ambargonun kaldırılıp askeri ve ekonomik yardımın önünün açılması isteniyor. Kıbrıs'taki dengelerin nasıl değişebileceğini görebiliyor musunuz? Bunu gören Rumların tüm Kıbrıs'a el koyma hayallerinden vazgeçeceği, müzakerelerden sonuç alabileceğimiz düşünülebilir mi?

 

 

ABD'nin düşünce kuruluşlarında Kıbrıs'ın NATO üyeliği konuşulmaya başlandı bile. Bunun da ABD Bşk.Yrd. Pence'in Türkiye'nin NATO üyeliğinden çıkabileceği açıklamasıyla denk düşmesi büyük planın parçası değil mi?

 

 

Türkiye'nin ABD/Batı eksenli nasıl bir askeri/ekonomik yaptırım ve siyasi baskı sarmalına sokulduğunu görebiliyor musunuz?

 

 

Tam da bu ortamda Ekonomi, Ticaret, Savunma Bakanları şu anda ABD'de. Yukarıda belirttiğimiz konular da pazarlıklar yapıldığını söylersek abartmış olmayız. İstediğini alamadığı için Rusya ile ABD arasında gidip gelen Türkiye'nin bu pazarlıkta elinin zayıf olduğu ortada.

 

 

Daha Suriye'de Irak'ta Kıbrıs'ta Karadeniz'de olup bitenleri saymadık bile.

 

 

Hep söylüyoruz dış cephede güçlü olmanız için önce iç cephede bir bütün olmanız gerekir. Ama İstanbul'da halkın sandığa yansımış iradesinin sonucunu iki haftadır açıklanamaması ve toplumda yeni kırılganlıklar yaratacak senaryoların dillendirilmesi Türkiye'nin millî gücünün kan kaybetmesine yol açacaktır.

 

 

İstanbul'da kazananın açıklanamaması ve oldu-bittilerle bunu ötelenecek olması Türkiye'nin içeride ve dışarıda kaybettiğinin ifadesidir. Türkiye kaybediyor…

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/cahit-armagan-dilek/cifte-tuzakla-turkiye-kaybediyor-441552m.html 

9 Mart 2019 Cumartesi

Beka sorununa kim yol açıyor?


 

 

Beka sorununa kim yol açıyor?

 

 

Arslan Bulut




AKP genel başkan vekili Numan Kurtulmuş, yerel seçimleri beka meselesi olarak gördüklerini ancak bu söylemin özellikle CHP'lileri rahatsız ettiğini söyledi ve "Bu millet, önceki seçimlerde olduğu gibi AK Parti'ye, Recep Tayyip Erdoğan'a sahip çıkarak, yerel yönetimler seçimleri olmasına rağmen oyunu, istikametini ve geleceğini belirleyecek Allah'ın izniyle." dedi. 



Bu ifadelerden, AKP'nin yerel seçimleri, Tayyip Erdoğan için bir referandum gibi gördüğü anlaşılıyor!



Bu tartışmalardan bağımsız olarak düşünelim ve "Türkiye'nin bir beka sorunu var mıdır?" diye soralım...



Beka sorunu vardır ama sorunun kaynağı, doğrudan doğruya AKP iktidarının 17 yıldır uyguladığı iç ve dış politikadır.


 İç politikada, başlangıçtaki ılımlı tutum terk edilmiş ve halkın kutuplaştırılması ve birbirine düşman haline getirilmesi, "kendi seçmenini konsolide etmek" için bir seçim kazanma aracı haline getirilmiştir. 



Uygulanan ekonomi politikası, Türkiye'nin toplam millî gelirinin üçte ikisi kadar borçlanması ile sonuçlanmıştır.



Tarım üretimi, ABD ve AB baskısı ile sınırlandırılmış, tarıma dayalı sanayi, Amerikan şirketlerine terk edilmiştir. 



Şeker fabrikalarının satılması, ABD dayatmasının sonucudur.



Dış politikada ise AKP iktidarı, "ABD'nin İslam dünyasındaki Truva atı" gibi davranmış, özellikle Suriye'deki rejim değişikliği girişimi, gerek sığınmacılar sorunu gerekse Türkiye sınırında PKK/PYD devleti kurma girişimiyle bumerang gibi dönerek Türkiye'yi vurmuştur. 




Tehdidin NATO'dan ve ABD'den geldiği ve geleceği anlaşıldığından, Rusya ile iyi ilişkiler kurulmaya ve S-400 füzeleriyle Türkiye'nin hava savunması için önlemler alınmaya çalışılmışsa da yeni askerlik sistemi ile bu çabalar örtüşmemektedir.




Türkiye'nin beka sorunu varsa, ordu mevcudu neden 350 bine düşürülmüştür? 



Türkiye'nin beka sorunu varsa, Anayasa'daki eşitlik ilkesini yıkarak bedelli askerlik neden daimi hale getirilmiştir. 



Türkiye'nin bekasını paralı askerler mi koruyacak? 



Yoksa askerlik bir vatan hizmeti midir?




Diğer taraftan, iktidara yakınlığıyla bilinen ANAR Başkanı İbrahim Uslu, halkın birinci gündeminin yüzde 76,5 ile ekonomik kriz olduğunu söyledi. 



Uslu, "Beka dahil diğer tüm sorunlar, yüzde 5'in altında kalıyor. İktidarın sürekli beka vurgusu yapması, elinde başka koz kalmamasından kaynaklı... 



Aslında referandumda, son genel seçimlerde işe yaradı. 



Ama bu süreç uzadıkça, vatandaşı buna inandırmak artık kolay değil.



 Erdoğan'ın 'zillet ittifakı' söylemi de vatandaşlar arasında kendine çok yer bulan bir söylem değil.



 Kendi seçmeni bile buna inanmıyor." dedi.



Daha önyargısız düşünmek için beka sorunu yaşayan ülkelerden Venezuela'ya bakalım. 



Venezuela'da elektrik üretim sistemi, siber saldırı ile çökertildi.



Devlet Başkanı Maduro, bu saldırıya karşı vatandaşlarından en üst düzey birlik sağlamalarını talep etti.



Kendini geçici devlet başkanı ilan eden Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido ise "Venezuela çok iyi biliyor ki devlet başkanlığı gaspı sona erdiğinde elektrik gelecek." sözleriyle, kesintinin amacını itiraf etmiş oldu!




ABD, Venezuela'nın petrolüne ve altınına ulaşmak için içeriden iş birlikçiler buldu. 



Oysa halkın birlik içinde olması gerekiyor.




Türkiye'de de halkın birliğini sağlamak, beka için şart. 



Peki halkın birliğini kim sağlar?



Anayasa'nın 104'üncü maddesine göre "Cumhurbaşkanı, Devlet Başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder." 




Cumhurbaşkanı ve partisi, yerel seçimleri kendilerinin beka sorunu olarak görür de milletin bir kısmının oylarını "konsolide etmek" için çalışır ve karşıda yer alan ittifaka da "zillet ittifakı" derse, asıl bu durum bir beka sorunu oluşturmaz mı?






https://www.yenicaggazetesi.com.tr/beka-sorununa-kim-yol-aciyor-51070yy.htm

13 Şubat 2019 Çarşamba

İçeride Tanzim, Dışarıda Kuşatılma

 

 

 

İçeride Tanzim, Dışarıda Kuşatılma

 

 

Cahit Armağan Dilek

 

 

Siz, içeriyi tanzime odaklanırsanız bunu da dışarıdan gelecek parayla yapmak zorunda kalacaksanız diğerleri de çevrenizi/dışarıyı tanzim eder, yani kuşatır haberiniz olmaz.

 


Domates, biber, patlıcan... Türkiye'deki ekonomik krizin simgesi oldu. Önce gündem naylon poşete sokuldu ardından sebze meyve fiyatlarındaki çılgın artışlar Türkiye'yi 1970'lere geri döndürdü. Hani şu iktidarın eski Türkiye deyip yerden yere vurduğu dönemler.

 



Türkiye geriye döndü ama dünya ileri gidiyor, olaylar gelişiyor ve Türkiye, çevresinde olup bitenlerden kopup gidiyor.

 



Önümüzdeki bir hafta içinde o kadar çok gelişme olacak ki Türkiye'yi yönetenler iç politikada iktidarlarını sürdürebilme mücadelesinin içine düşmüşken dışarıdaki bu gelişmelere odaklanıp neler olup bittiğini anlayabilecek mi endişelerim var.

 



13-14 Şubat'ta Brüksel'de NATO Savunma Bakanları toplantısı var. Toplantı Türkiye'nin gündeminde yok ama MSB Akar da katılacak elbette. Toplantının gündeminde Irak, Afganistan ve Suriye olacak. ABD Savunma Bakan vekili hazırlıklı geliyor. Çünkü Afganistan ve Irak turunun ardından bu toplantıya katılacak.

 



NATO çerçevesinde AB ile ortak toplantılar olacak. Bu da artık rutine bindi neredeyse. AB, kendi ordusunu kuracak hayalleri sıkça dillendirilse de NATO ile AB'nin iş birliği mekanizmaları sıklaşıyor. Buradaki ince detayları kaçıracak Türkiye, Rumları bir anda NATO üyesi olarak görebilir. Ve NATO'daki bütün avantajlarını kaybedebilir.

 



NATO Savunma Bakanları toplantısı kapsamında Hırvatistan, Macaristan, Slovakya ve Slovenya ortaklığında bölgesel bir Özel Kuvvetler Komutanlığı kurulmasına ilişkin niyet belgesi imzalanacak. Bunun bölgede artan ABD askerî varlığı ve Rusya'ya karşı bir hamle olduğunu görmek lazım.




 İşte tam da bundan önce ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Macaristan, Slovakya ve Polonya'yı ziyaret ediyor. ABD/NATO gündemiyle ne kadar da benzer ülkeler. Pompeo'nun ziyaretinin Çin ve Rusya'nın son dönemde bu ülkelerde artan etkisine karşı atılan bir adım olduğunu ifade ediliyor.

 



İlginç olan Pompeo'nun bu ziyaret duyurusunda Macaristan'dan, Türk Akımı projesine destek vermemesini isteyeceği yazılı.. Evet bunun asıl nedeni Rusya'nın Avrupa'daki kontrolünün önüne geçmek ama ABD'nin Türkiye karşıtlığının da bu kadar açık olduğunu görelim. ABD ne Orta Doğu'da ne Avrasya'da ne de Avrupa'da Türkiye'ye rol biçiyor. Zaten rol verirse onun dediğini yapmak zorundasın. Rolü kendin yaratacaksın. Ama bunun için de güçlü bir ekonomin olacak ve başkasının eline değil kendi millî güç unsurlarına dayanacaksın.

 



Pompeo, Avrupa turunun Polonya bölümünde ABD-Polonya ortaklığında 13-14 Şubat'ta "Orta Doğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceği" konferansına Başkan Yardımcısı Mike Pence ile birlikte katılacak. İlk açıklandığında İran karşıtı ittifak oluşturmayı hedefleyen konferans olduğu açıkça belirtilse de sonradan adını değiştirdiler. Ama her halükârda ABD, İran'a karşı koalisyona destek arayışında olacak. Avrupa ülkelerinden ne oranda katılım olacak henüz belirsiz. Peki Türkiye ne yapacak? Hedefinde İran olan bir konferansa Türkiye katılacak mı?

 



Bu konferansta hiç kuşkusuz İran'a karşı mücadele bağlamında Irak ve Suriye mutlaka konuşulacak. Burada oluşacak anlayışa göre ABD'nin Suriye'de ne yapmak istediği belki biraz daha netleşecek.

 



Bu toplantıları 15-17 Şubat'ta düzenlenecek 55. Münih Güvenlik Konferansı (MGK)  izleyecek. 35 devlet ve hükümet başkanı ile 50 dışişleri bakanının katılacağı ifade ediliyor. Adı üzerinde konferans ama ülkeler tutumlarını, politikalarını, öngörülerini açıklayacaklar. Ne yapacaklarını açıklayıp meydan okuyacaklar, kendi planlarının kabulünü isteyecekler.

 



Bu çok önemli. Niye? Unutmayın, savaş ve diplomatik mücadele aslında iki iradenin çarpışması, kendi iradeni kabul ettirmektir. Dolayısıyla Sun Tzu'nun 2500 yıl önce söylediği gibi; "Mükemmellik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır".
 



Nitekim MGK güvenlik raporunda dünyada kartların yeniden dağıtıldığı belirtiliyor. Raporda ABD'ye de bir uyarı var. Eğer ABD, Suriye'den çekilirse Suriye'nin geleceğini Astana üçlüsü belirler, Kürtler yalnız bırakılmış olur deniyor. Yani Avrupa, ABD'ye diyor ki, Suriye'den çekilme. Trump'ın bunu iyi bir pazarlığa dönüştüreceğinden kuşkunuz olmasın.

 



Raporda adı geçen Astana üçlüsünün liderler zirvesi de yarın -14 Şubat- Soçi'de toplanıyor. Gündem Suriye ama ana konu İdlib. Türkiye'de yaratılan Fırat'ın doğusunda iş birliği de konuşulacak algısı doğru değil. Çünkü Rusya-Suriye, İdlib'e girdi girecek. Eğer Türkiye bu operasyonu, Halep-Lazkiye arasındaki M4 kara yolunun güneyinde kalmasını sağlayabilirse başarı. Böylece Türkiye'ye yönelik Suriyeli göç dalgası ve Nusra terörist sızmaları biraz daha ötelenmiş olur.



Peki Türkiye, bütün bunlara hazır mı? Maalesef hayır. Çünkü içeride bir yerel seçim odaklı "tanzim" çalışması var. Siz, içeriyi tanzime odaklanırsanız bunu da dışarıdan gelecek parayla yapmak zorunda kalacaksanız diğerleri de çevrenizi/dışarıyı tanzim eder, yani kuşatır haberiniz olmaz.

 


Domates biber patlıcan...
Bir anda bütün dünyam karardı...
Bu sesle sokaklar yankılandı...
Ve dışarıda olup bitenler duyulmadı...




http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/cahit-armagan-dilek/iceride-tanzim-disarida-kusatilma-441359m.html 

27 Eylül 2018 Perşembe

“Türkiye’yi imha etmek”

 

“Türkiye’yi imha etmek”

 

Özcan Yeniçeri 


"İsrail’in en büyük düşmanları İran ve Türkiye’nin oluşturduğu vahşi ormanın bağlamında yaşanıyor. İsrail için İran, bugünkü tehdittir, Türkiye ise yarının tehdidir" - Gregg Roman 

Türkiye’nin dış ilişkileri tarih, kültür ve jeopolitikten diğer birçok ülkeden daha çok etkilenmektedir.


Hepsi bir yana tarihte Avrupa’nın içlerine doğru yapılan akınlar ve 1915 olayları şu veya bu biçimde Türkiye’yi bugün de meşgul etmektedir. Türkleri tarih gölge gibi takip etmektedir.

Boğazları kontrol eden bir jeopolitiği ve İslam dinine mensup Türk milletini İslam’ı kullanmak isteyen şer güçler her zaman bir tehdit unsuru olarak görmektedir.



Türkiye’yi imha etmek!

Büyük güçler uluslararası ilişkilerde hiç bir zaman söylemek istediklerini açık ve doğrudan söylemezler. Onların söylediklerinden sakladıklarını, gösterdiklerinden gizlediklerini çıkarmak için jeopolitik, kültür, ekonomi ve tarihe verilere vakıf olmak gerekir.

ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisinin temelinde Türkiye’nin sahip olduğu jeopolitik, demografik, tarihi ve kültürel faktörler yer alıyor.

ABD’nin karar vericileri çok açıktır ki Ortadoğu stratejilerini yalnızca İsrail çıkarlarını koruması üzerine bina etmişlerdir.

“Middle East Forum” tarafından düzenlenen İsrail sempozyumunda  Gregg Roman’ın sözleri dikkat çekicidir. Roman şunları söylüyor; “Artık Netanyahu’nun Kudüs’te Suudi yetkililer ile bir dizi toplantı yaptığı bir dönem yaşıyoruz (…) 
 
Bütün bunlar, İsrail’in en büyük düşmanları İran ve Türkiye’nin oluşturduğu vahşi ormanın bağlamında yaşanıyor.  
 
İsrail için İran, bugünkü tehdittir, Türkiye ise yarının tehdidir”. Adam “biz İran’la baş ederiz, esas Türkiye’yi imha edelim…” diyor.
 

Middle East Forum’un yöneticisi de olan Gregg Roman Beyaz Saray’a akıl vermeyi de ihmal etmeyerek şöyle diyor; “Bence Trump, Türkiye'nin Güneydoğusu'ndaki Kürt liderleri Beyaz Saray'da ağırlamalı (…) Hatta daha fazlasını yaparak, Erdoğan'ın 2016 Temmuz ayında darbenin arkasında olmakla suçladığı Gülen ile bire bir Beyaz Saray'da görüşmeli.”
 

Deli saçması diyerek bu sözleri geçiştirmek mümkün değildir.


Daniel Pipes ne diyor?

Pipes, ABD'nin muhafazakâr NeoCon kanadının önde gelenlerinden birisidir.   
 
O, Ortadoğu’yu ABD ile İsrail’in ihtiyaçlarına uydurmak için Büyük Ortadoğu Projesi’ni ortaya atan gurubun içindedir.

Pipes, İslam’ı zemininden koparmak için “Ilımlı” ve “ayarlı” İslam projesinde de görev almıştır.


Türkiye ile İran arasındaki ilişkileri bozmak için özel çaba gösterdiği de bilinmektedir.

Türkiye bakımından on elinde onbir marifet (!) olan bir adamdır.

İşte o 15 Temmuz Darbe girişimi için şu itirafı yapmıştı: “Türkiye'de büyük bir öfkeye neden olan 15 Temmuz darbesini destekledim. İşte bu nedenle Türkiye'ye geri dönmeye cesaret edemiyorum.”

6 Nisan 2009 tarihinde bir makale yazıyor, başlığı “Türkiye, hâlâ NATO'nun bir parçası mı?”

İşin garip yanı NATO'nun, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı NATO tatbikatında düşman olarak hedefe koymasıdır. Bu durum NATO aklı ile Pipes gibiler arasında doğrusal bir ilişki olduğunu göstermiştir.

Çünkü NATO’nun düşmanının kim olduğunu Pipes, “Middle East Forum” adlı düşünce kuruluşunda şöyle ifade etmişti: “NATO’nun 60. kuruluş yıldönümünde tamamıyla alışılmamış, tokat gibi yeni bir sorunla, kendi safındaki Türkiye Cumhuriyeti tarafından temsil edilen radikal İslam ile karşı karşıya.”

Bu adamın başında bulunduğu kuruluşun NATO’ya çizdiği hedef NATO tarafından aynen dikkate alınıyor.

Trump’ın bu Türkiye aleyhtarı politikalara verdiği destek dikkat çekicidir.

Unutmamak gerekir ki ulusları uzun vadede üzerinde yaşadıkları jeopolitik, sahip oldukları ekonomik kaynaklar, din ve tarih karşı karşıya getirir. 
 
Jeopolitiği, ekonomisi, dini ve tarihi çelişki içinde olan ulusların çatışmadan barış içinde birbirleriyle yaşamaları çok zordur.
 

Türkiye tarihi/dini ve coğrafi olarak onlarca iç ve dış stratejik tehdidin hedefidir.
 
Türkiye’de ve çevresinde meydana gelen olaylar bu faktörlerden bağımsız olarak izah edilemez! 
 
 

4 Eylül 2018 Salı

Suriye'de ABD ile aynı gemiye binmek

 

Suriye'de ABD ile aynı gemiye binmek

 

Cahit Armağan Dilek 


Türkiye'yi yönetenlerin hiçbir planı olmadığı aşikâr! ABD ve Rusya arasına sıkışan, ikisine de mavi boncuk dağıtan bir yaklaşım Türkiye'yi ABD-Rusya'dan gelen rüzgâra göre savuruyor.

 

Gelişmeler İdlib'de Suriye'deki savaşın en büyük felaketlerinden birinin yaşanacağına işaret ediyor. BM bile bu felaketi "kusursuz fırtına" yaklaşıyor diye uyardı. İdlib'deki gelişmeler belki Suriye'den çok Türkiye'yi etkileyecek.

Peki Türkiye ne yapıyor?

Türkiye'yi yönetenlerin hiçbir planı olmadığı aşikâr! ABD ve Rusya arasına sıkışan,
ikisine de mavi boncuk dağıtan bir yaklaşım Türkiye'yi ABD-Rusya'dan gelen rüzgâra göre savuruyor. Onların oyun planındaki rolü oynayıp belirledikleri sınırlar içinde hareket ediyor.

 
Suriye'de rol kapma, ABD'ye bak benim dediğimi yapmazsan ben de Rusya ile iş birliği yaparım şeklinde nazire ederken İdlib'de bütün silahlı grupları ikna edip çatışmaları önleyeceği gibi akıl almaz bir sorumluluk ve görev üstlendi.

Görev üstlenileli tam bir yıl oluyor. Gelinen gün itibarıyla bunun başarılamadığı ortada. Suriye-Rusya son 6 aydır Türkiye'yi sürekli görevini yapması için uyarıyor. Yansıyan haberler Eylül başından sonra Rusya'nın artık daha fazla beklemeyeceğini, tavrını tarafını değiştirmeyen sözde ılımlı silahlı muhalifler ve terörist gruplara her an operasyon başlatacağını gösteriyor.

Türkiye de durumu kabullenmiş gözüküyor ve içinde El Nusra'nın da yer aldığı HTŞ örgütünü 31 Ağustos'ta terörist örgüt olarak ilan etti. Bu hem HTŞ çatısı altındaki gruplara ılımlı muhalifler tarafına geçmeleri için en son uyarı hem de Rusya'ya terörist örgütlere operasyon yapmana karşı çıkmayacağım mesajıdır.

Çok ilginçtir Türkiye gibi ABD-Avrupa da Suriye-Rusya'nın İdlib operasyonuna karşı. Onlar da Türkiye'nin belirttiği kaygıları ifade ediyor. Hâl böyle olunca İdlib'de Rusya ile birlikte plan yapan Türkiye şimdi ABD ile aynı tarafta bir pozisyon almış oluyor. Peki ABD bu söyleminde samimi mi? Yaptıkları ve istedikleri samimi olmadığını gösteriyor.


ABD'nin Kuzey Afrika'dan Afganistan'a kadar olan Genişletilmiş Ortadoğu dedikleri bölgedeki politikaları, ayrıca Rusya ve Çin ile yürüttüğü Büyük Güçler Mücadelesi Suriye ve Irak'taki sorunların hemen çözüme kavuşturulmamasını gerektiriyor. İdlib'de yeniden alevlenecek iç savaş Rusya'yı oraya angaje edip Suriye'nin diğer bölgelerine yönelmesini önleyecek, Suriye'deki siyasi süreçte ABD'nin elini güçlendirecektir.

ABD liderliğindeki IŞİD koalisyonu IŞİD'e karşı Suriye'deki ilk operasyonunu, 23 Eylül 2014'te yapmıştı. Ancak 06 Kasım 2014'te İdlib kentine bağlı Sarmada kasabası civarındaki El Kaide'ye bağlı Horasan Grubu'na ait hedefleri vurunca herkesi şaşırtmıştı. Daha önce meydana gelen kimyasal saldırı senaryolarının yeniden yaşanacağı iddialarının da gündemde olduğu, Suriye'de belki de El Kaide'nin en güçlü bölgesi olan İdlib'de ABD, savaşı yeniden alevlendirmek mi istiyor?

Çok ilginçtir ABD Horasan grubu gibi El Kaidecilerin Esad'dan ziyade ABD-Batı'yı hedef aldığını düşünüyor ve buna karşı seçilmiş hedef (targeted killings) operasyonları düzenliyor. Fakat bölgesel hedeflerini gerçekleştirmek için bu örgütlerin Suriye gibi ülkelerde üstlenmesini de gizlice destekliyor. Bunlara karşı mücadele gerekçesiyle buralardaki operasyonlara müdahil olmanın yollarını da arıyor.

DİB Çavuşoğlu ABD'nin İdlib'deki terörist gruplara yönelik istihbarat paylaşımında bulunmasını istedi. Bu belki de ABD'nin İdlib'deki gelişmelere müdahil olmasının önünü açacak enstrümanlardan biri olacaktır.

Türkiye'nin desteklediği, bir araya gelmeleri için organize ettiği ÖSO veya Ulusal Kurtuluş Ordusu gibi sözde ılımlı muhalif gruplar da Suriye-Rusya'nın İdlib'e operasyon yapmasını istemiyor, direneceklerini söylüyorlar. Muhtemel operasyon bu grupların Afrin-Bab-Cerablus hatta Türkiye'ye dağılmalarına yol açacaktır.

Bu grupları Esad yönetimine direnmemeye, Suriye ordusuyla birlikte hareket etmeye ikna edemeyen (ki önce Erdoğan yönetimi buna ikna olmalı) Türkiye, otomatikman ABD'nin Suriye'yi bölme planlarına ortam hazırlamış olur.

Her alanda ilişkilerimizin kriz, hatta savaşta olduğu ABD ile askeri ilişkilerin hiç etkilenmemesi(!) ve büyük bir kandırılma yaşamakta olduğumuz Menbic'teki iş birliğinin(!) iki ülke yetkililerince sürekli pohpohlanması, NATO zirve kararlarında Suriye'den gelebilecek tehditlere karşı NATO desteğinin vaat edilmesi Türkiye'nin Suriye'de ABD'nin gemisinde yer ayırttığını mı gösteriyor acaba?

ABD gemisine binmeye hazırlanan Türkiye, ABD ile Rusya'nın genel bir pazarlık içinde olabileceğini göremiyor mu? Örneğin, Ukrayna'daki son suikasta dikkat. ABD, Rusya'ya "al Ukrayna'nın doğusunu, ver Fırat'ın doğusunu" mesajı vermiş olamaz mı?

 
Kafanızı kumdan çıkarın!


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/cahit-armagan-dilek/suriye-de-abd-ile-ayni-gemiye-binmek-440838m.html 

13 Aralık 2017 Çarşamba

ABD ve Türkiye

 
 
 
ABD ve Türkiye
 
Ata Atun
 
FETÖ kalkışması, NATO skandalı, Zarraf olayı ve diğerleri hiç tesadüf değil. En ince detayına kadar Türkiye’yi ve Türk Hükümetini yıpratmaya ve kendi adamlarını başa getirmeye yönelik operasyonlar…
Gerçekte tarih, özellikle de doğru siyasi tarih, birçok konuyu açıklıyor meraklısına.

ABD’nin Türkiye’ye nasıl ve ne zaman girdiğini, nasıl Türkiye’yi kimseye hissettirmeden ve dönemin hükümet yetkililerine çaktırmadan yıllarca yönettiğini ve günümüzde yaşadıklarımızın nedenlerini gözler önüne seriyor dikkatli bir okuyuşla bu Siyasi Tarih.

ABD Türkiye’ye mali olarak en zayıf olduğu bir dönemde adımı atmış. 1947 yılında ABD Başkanı Harry Truman’ın Kongre’de yaptığı konuşması ile ilan ettiği “Truman Doktrini” çerçevesindeki Marshall yardımı ile sınırlarımızdan elini kolunu sallaya sallaya girmiş, önüne üstelik bir de kırmızı halı serilerek.

SSCB’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) yayılma politikalarından büyük endişe duyan ABD, İkinci Dünya savaşından sonra Doğu Avrupa’yı Sovyetlere kaptırınca, Akdeniz’i Sovyetlerden uzak tutmak için Yunanistan’a ve Türkiye’ye özel bir ilgi gösterir. Her ikisini de olası bir komünist işgalinden korumak için hem Yunanistan’da (AMAG) hem de Türkiye’de (AMAT) Amerikan Yardım Misyonları kurar. Sonra da Yunanistan’da (JUSMAG) ve Türkiye’de (JAMMAT) Ortak Askeri Yardım Grup’larını kurar ve her iki ülkenin Askerini, Jandarmasını, Polisini ve Gizli Servislerini idaresi altına alıp yönetmeye başlar.

1950 yılının sonunda bu kuruluşlarda çalışmak üzere ABD’den 1200 personel Türkiye’ye gelir. 1952 yılında Yunanistan ve Türkiye NATO’ya kabul edildikten sonra 1952 yılında Türkiye’de Seferberlik Tetkik Kurulu (STK) kuruldu ve bu kurul adını 1965 yılında Özel Harp Dairesi’ne (ÖHD) değiştirdi. CIA tarafından finanse edilen STK-ÖHD doğrudan JAMMAT’a bağlıydı ve ana merkezi JAMMAT binası içindeydi. İşin ilginç yanı Türkiye Hükümetlerinin bu gelişmelerden ve kurulan örgütlerden, dairelerden haberleri olmadı.

Kore savaşında yer alan “Kunuri Muharebesi” destanı, aslında CIA’nın Türk Tugayını, ABD’nin 8. Ordusunun zayiat vermeden çekilmesi için göz göre göre ateşe atmasından başka bir strateji değildi. Etrafı sarılmış ve yok edilmekten başka bir seçeneği olamayan ABD’nin 8. Ordusu Türk Tugayı sayesinde geri çekilirken Tugayımız 741 şehit, 2 bin 68 yaralı ve 705 kayıp ve esir verdi maalesef. CIA Türk ordusunu tepe tepe kullandı Kore’de.

CIA’in eski şeflerinden William Colby, 1990 yılında bu kuruluşların varlığını dile getirince Türkiye halkı ilk kez duydu, devlet içinde devlet olduğunu. Türk Hükümetleri ise ilk kez bu örgütlerin varlığını 1974 yılında öğrendiler. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’ten, Başbakanlığın örtülü ödeneğinden bu örgüte bina yapmak için para isteyince, örgütün varlığı hükümetin başı düzeyinde ortaya çıktı.

Türkiye’de yaşanan 3 darbe, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 ile 15 Temmuz Kalkışması bu örgütler kanalı ile CIA’nın organizasyonuydu. Asırların efsanevi Türk Ordusu Mustafa Kemal’in ordusu olmaktan çıkmış CIA’in ordusu haline getirilmişti hiç kimselere hissettirilmeden. ABD’nin önü o denli açıldı ki, aynı anda Orduyu, Polisi, İstihbaratı ve Siyaseti bir el işareti ile yönetir hale geldi. ABD’nin hoşlanmadığı kişi devletteki görevinden uzaklaştırılıyor ve yerine güvendiği kişiler konuyordu hemen.

1964 yılında İnönü’yen çirkin bir politik dille mektup gönderen Başkan Johnson, kendisine diklenmeye çalışan İnönü’yü, Türkiye’ye gönderdiği bir General’in yaptığı görüşmelerle iktidardan düşürmüştü. Başbakanlardan Adnan Menderes ve Süleyman Demirel, kendi dönemlerinde Rusya ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştıkları için anında iktidardan düşürülmüşlerdi. Ecevit’te aynı akibete uğramıştı ABD’ye rağmen haşhaş ekimine Türkiye’nin kontrolü altında devam kararı aldığı ve Kıbrıs’a müdahale ettiği için.

1974 sonrası ekonomik ve askeri ambargo, 1980’li yıllara kadar süren iç çatışmalar, ASALA, PKK ve diğer Türkiye karşıtı örgütlerin kurulması, Türkiye’de yaşananları fark edip müdahale etmeye hazırlanan Türk Ordusunun seçkin subaylarına kurulan “Ergenekon” kumpası, hep bu kuruluşların marifeti.

FETÖ kalkışması, NATO skandalı, Zarraf olayı ve diğerleri hiç tesadüf değil. En ince detayına kadar Türkiye’yi ve Türk Hükümetini yıpratmaya ve kendi adamlarını başa getirmeye yönelik operasyonlar… Türkiye’nin artık her tür vesayetten kurtulmasının zamanı geldi….