adam kayırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adam kayırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2021 Cumartesi

YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR

 

 
 
 
YOLSUZLUKLAR DEVLETİMİZİ ÇÖKÜŞE GÖTÜRÜYOR
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

Türkiye’nin temel sorunları, gerçek sorunları vardır: Kalkınma, işsizlik, eğitim gibi… Kaynak kullanımı, yoksulluk, tarım, sanayi, borçlanma, dış bağımlılık, konut sorunu, trafik kazaları, kadın cinayetleri, din simsarlığı, toprak ağalığı gibi… Bunların çözümü cesaret ve büyük özveriler gerektirdiğinden, bilgi ve uzmanlık, yurtseverlik gerektirdiğinden çirkin politikacılar, entel “aydın”lar bu sorunlardan uzak dururlar. 
 
 

Sorunlarımızdan biri de –son günlerde ayyuka çıkarak iyice gündeme oturan- yolsuzluklardır. Anlaşılıyor ki, Türkiye artık tam bir yolsuzluklar cehennemine dönüşmüş bulunuyor; üstelik ahlaka büyük önem verdiğini söyleyen, İslam’ı bayrak yapan bir iktidar döneminde.
 


Her şeyin bir kökü, geçmişi vardır, değerli okur. Bundan yaklaşık 8 yıl kadar önce gazetelerden derlediğim şu haberlere bakın:
 
 

Yılda 1,5 milyar dolarlık akaryakıt kaçakçılığı… Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ile birçok bürokrat yargıda. - Tekstilde 1 katrilyonluk hayali ihracat…- SSK’da ilaç yolsuzluğu: Roche SSK’ya, piyasaya sattığının 2-3 katı fazla fiyatla ilaç sattı. SSK’nın iki üst düzey yöneticisi tutuklandı. - Maliye bakanının oğlu 4 bin ton mısır ithal etti; gümrük vergisi ithalden hemen sonra yüzde %70′e yükseltildi. - 30 trilyonluk buğday vurgunu… - Çevre ve Orman Bakanlığı bürokratları ihale kazanan firma tarafından ağırlandı. -TOKİ’de milletvekili ayrıcalıkları.
 
 

Hakkâri’de iş olanakları AKP’liler tarafından kontrol ediliyor. - Gümrükte büyük vurgun… - Seçmen listelerine mevtaları kim yazdırdı? - Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nce yapılan sınavlarda, sınav sorularını sızdırarak para karşılığı satan kopya şebekesi… - Sahte diploma ve denklik belgeleriyle “mimarlık” yapan 30 kişi yakalandı. Ardından, 37 kişinin de sahte belgelerle “inşaat mühendisliği” yaptığı belirlendi. - Anadolu liselerine ek yerleştirmedeki usulsüzlük... - Rüşvet dağıtıp ihaleleri kapmış! - Başbakanın eski özel kalem müdürü, görev yaptığı 5 yıl içinde İstanbul ve Ankara’da 5 değerli gayrimenkul sahibi oldu. - Sarıyer’de rüşvet operasyonu… - SGK’dan para alabilmek için sahte ameliyat belgeleri düzenlediler. - İlaç firmaları doktorlara rüşvet dağıttı. - Türkiye rüşvette Avrupa birincisi!...
 
 

Nedir bu korkunç olaylar değerli okur? Bunlar Türkiye’de her gün olup duran, giderek artan, günümüzde de bütün iğrençliğiyle devam eden binlerce yolsuzluk olayından sadece birkaçı... Evet, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’ni için için kemirip çöküşe götüren, ülkemizin başta gelen sorunlarından yolsuzluk batağının acı örnekleridir. Bunlar aynı zamanda devlet ve toplumun hızla kokuşup çürümekte olduğunun da göstergesidir.
 
 

Peki, yolsuzluk nedir, nasıl tanımlanır? Yolsuzluk kısaca “bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanmak”tır. Bu olgu, en geniş çaplı olarak siyasî ortamda, kamuda kendini gösterir; bu takdirde “politik yozlaşma” adıyla da anılır. Politik yozlaşma politik karar alıcıların özel çıkar sağlamak amacıyla, toplumda mevcut kuralları ihlal edici eylemlerde bulunmalarıdır. Başlıca şekilleri şunlardır: Rüşvet, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, oy ticareti, lobicilik, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, gönül yapma, politik dalavere.
 
 

Politik yozlaşma kamuya büyük zararlar verir: Toplumu, devleti kemirir. Sosyal ahlakı bozar. Kaynak israfına yol açar, gelir dağılımını olumsuz etkiler. Halkı devletinden soğutur, sosyal çatışmaları tetikler. Dayanışmayı, ulusal birliği zayıflatır. Devleti çöküşe bile götürebilir.



Kimlerdir bu yüz karası olaylara bulaşanlar? Ne yazık ki bizim insanlarımız, bizim yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz, bürokratlarımız, memurlarımız, bizim öğretmenlerimiz, okumuşlarımız, aydınlarımız, bizim gençlerimiz, bizim halkımız!... Son olanlara bakarsak: milletvekilleri, bakanlar, yargıçlar, belediye başkanları, iş adamları, medya mensupları…
 
 

Bu rezillikleri neden yapıyorlar? Çünkü büyük bir eksiklik var onlarda: Millî ahlak!... Eğer bu yurttaşlarımıza çocuk yaşlarından itibaren sağlam bir sosyal ahlak eğitimi verilseydi, bu aşağılıklara tevessül ederler miydi? En azından, sayıca bu kadar çok olur, ahlaksızlıkta bu kadar ileri giderler miydi? Peki, sosyal ahlak ya da Atatürk’ün deyişiyle Ulusal Ahlak nedir? Ulusal Ahlak “Milletin sosyal düzeni, huzuru, mutluluğu, güvenliği ve ilerlemesi için, yurttaşlardan her alanda ilgi, çalışma, nefsin feragatini isteyen” ahlaktır. Atatürk bu yüce ahlak anlayışını bizlere miras olarak bırakmıştı; çalışma ahlakını da: Bir hak ancak çalışmakla kazanılır!
 
 

Eğer genciyle, yetişkini ile, sonra gelen kuşaklar; Atatürk’ün millî ahlak öğüt ve kuralları çerçevesinde terbiye edilmiş, eğitilmiş olsaydı; o öğütleri, soludukları hava misali hayatlarının her anında yaşayıp uygulasalardı, rüşvet, irtikâp, zimmet, partizanlık ve patronaj, adam kayırmacılık, torpil, rant kollama, kamu sırrını sızdırma, soru satma, kopyacılık, sahtecilik gibi yüz karası eylemlere bu derecede kalkışırlar mıydı? Böyle ve yaygın cehalet de olunca Atatürk’ün şu öğüdüne de uyulmadı: Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki asıl cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgeçmesin!



Uyulmayınca ne oldu peki? Kaçınılmaz sonuç: kleptokrasi oldu!
 
 

Bir ülkede yolsuzlukların derecesi o ülkenin yönetim kadrosu, bunların ahlakı ve davranışlarıyla yakından ilişkilidir. Eğer bir ülkede yöneticiler yolsuzluğa batmış durumda ise, orada hâkim olan rejime kleptokrasi denir. Bir bilim adamımız, Prof. Dr. S. Kemal Erol, devletimize kök salmış olan ‘kleptokrasi kanseri’ni şöyle açıklıyor:
 
 

Kleptokrasi, “bir ülkede iktidarı ele geçiren bir siyasal grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması şeklinde kendisini gösteren bir hırsızlar rejimi”dir. Kleptokrat ise “hırsızlar rejimini yürüten, ülkede güç sahibi olan politikacı”dır.
 
 

Endonezya’da Suharto, İtalya’da Mussolini, eski Yugoslavya’da Slobodan Miloseviç, Filipinler’de Ferdinand Markos, Mısır’da Hüsnü Mübarek… kleptokrat örneklerinden sadece birkaçıdır. Dış güçlerin ve emperyalistlerin kuklası olan kleptokrat, her yerde –dilerim, Türkiye’de de- tarihin çöplüğündeki yerini almakta gecikmez.



Kaynak: Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020. (Yolsuzluk)
 

 

10 Eylül 2019 Salı

Yav he he... İsraf Yok!

 

 

 Yav he he... İsraf Yok!

 

 

Prof.Dr. Özcan Yeniçeri

 

 

İsraf bir parti ya da belediye meselesi değil sosyal, ahlaki ve yapısal bir meseledir. İstanbul Belediyesindeki kiralık araç israf konusu ise yalnızca bir ayrıntıdır.

 

 
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde fazla olduğu belirtilerek Yenikapı'da 1717 araç sergilendi. Olan biten "İBB'deki araç saltanatı teşhir ediliyor" başlığı altında kamuoyuna duyuruldu.

 
 
Buna karşın AK Parti sözcüleri de Yenikapı'da "hizmet araçlarını değil makam araçlarını görmek istiyoruz." şeklinde savunma yaptılar.

 
 
İktidar yanlısı köşe yazarları ise derhal karşı atağa geçerek "İBB'den kara propaganda", "Hizmet araçlarını makam aracı olarak sergilediler", "Yenikapı'da algı operasyonu" vb. diye yapılanları kamuoyuna pazarladılar.

 
 
İstanbul'un mevcut başkanına göre israf diz boyu, iktidar yanlısı odaklara göre ise ortada israf falan yok, şov var. Çünkü AK Parti'nin olduğu yerde israf olmazmış. Dolaysıyla Türkiye'de israf da yokmuş.
 
 


Çünkü "AK Parti israf yapmazmış!" İktidar yanlısı köşe yazarları, televizyon aydınları, kraldan çok kralcı kesilerek aynen böyle diyor. Gazetede köşe yazarı olan zat zinhar israfın olmadığını söylüyor. 



AK Partiyi din, iman, müslümanlık üzerinden savunuyor. Daha doğrusu israfı savunuyor. "AK Partililer yolsuzluk yapmazlar ama..." diyor ve devam ediyor.

 


Halbuki israf, lüks, şatafat Türkiye'nin baş belası sorunlarının başında geliyor. Ortada bu ülkenin kıt olan kaynaklarını kamu yararına kullanacak yerde hovardaca kullananlar var.



Dahası israf söz konusu olduğunda parti ya da iktidar muhalefet fark etmiyor.

 


Türkiye kaynaklarını israf eden, etkin, verimli ve iktisadi kullanamayan insanlar cennetidir.
 


Bunu görmüyorsanız, hiç bir şey görmüyorsunuz demektir.

 


İsraf ülkenin temel sorunudur!
 

 
 
 
Cumhurbaşkanlığı ve Bakanlıklar, Lale Devrini aratmayan büyük bir şatafat, lüks içinde görevlerini sürdürmektedir. Kamu kurumları için kiralanan binalar, araçlar, benzin paraları,  milyonları aşan çok da gerekli olmayan onarımlarla 18 yıldır milletin paralarını harvurup harman savurmada iktidar israfta sınır tanımıyor.

 
 
Onsekiz yıldır tek parti iktidarı olması denetimin yapılmasını engelliyor.

 
 
Sözgelimi eski Dışişleri Bakanı için kiralanan resmi konuta (2008 yılından 2012 yılına kadar) 4 yılda 1 milyon 820 bin 794 lira ödeme yapılmıştır. O zamanlar bu konutun aylık kirası 56.820 lira civarındaydı. TBMM'de verilen onca soru önergesi ve mücadeleye rağmen iktidar kiralamalar konusunda milletin paralarını harcamada makul bir çerçeveye çekilememiştir.

 
 
Demem o ki, israf İstanbul Belediyesi'ne ait bir sorun değildir. İsraf Türkiye'nin sorunudur.


 
Türkiye İsrafı Önleme Vakfı'nın hazırladığı rapor, Türkiye'de israfın ne derecelere ulaştığını ortaya koyuyor. Rapora göre, günde 6 milyon ekmek çöpe giderken, toplamda 555 milyar liralık kaynak israf ediliyor. Sadece musluklardan damlayan suyun ortaya çıkardığı israf tutarı ise 11 milyar lirayı buluyor.

 
 
İktidar on sekiz yıldır içerden ve dışarıdan israfla ilgili olarak yapılan hiç bir ikaza ve eleştiriye kulak asmamıştır. Aksine iktidar israf ve eleştirilere milyarlık saraylar, milyonluk Mercedesler, fahiş fiyatlarla kiralanan binalar ve araçlarla milyonluk uçak filolarıyla cevap vermiştir.

 
Yapılan hiçbir eleştiriye yetkililer kulak asmıyor inadına israfa, savurganlığa ve şatafata devam ediyorlar.
 
 
Halbuki, 2015 yılında Bülent Arınç, muhataplarına "İsrafın önünü alsak sizden vergi almamıza gerek kalmaz. 13 yıllık iktidarımızın her tarafı altın yazılarla, başarıyla doludur. Ama israf konusunda karnemiz kırıktır." demişti.

 
 
Muhalefeti dinlemiyorsunuz Arınç'ı dinleyin!

 
 
İsraf bir parti ya da belediye meselesi değil sosyal, ahlaki ve yapısal bir meseledir. İstanbul Belediyesindeki kiralık araç israf konusu ise yalnızca bir ayrıntıdır.

 
 
Açılışlarda, törenlerde, harcamalarda tevazu ve sadelik iktidarın yanına hiç uğramamaktadır. Cuma namazlarına bile onlarca lüks araçlarla gidilen bir ülkedir, Türkiye...


 
Adam çıkmış 'israf yok, hizmet var' diyor. Adanalıların tabiriyle biz de "Yav he he!" diyoruz.
 
 
 

21 Ocak 2019 Pazartesi

Siyasetin Tükenmişliği!..

 

Siyasetin Tükenmişliği!..

 

Özcan Pehlivanoğlu 

 

Bugün itibarı ile söyleyebiliriz ki; Türkiye'de siyaset tükenmiştir. Hiç bir yapı ve siyasetçi ki; buna liderlerde dâhil halka gelecek için bir ümit vermemektedir.

 

Ülkemizin sıralamaya kalksak binlerce sorunu var. Bu bizim ölçeğimizde bir ülke ve binlerce yıllık tarihi olan bir devlet için çok olağan. Ancak bu sorunların zaman içinde çözülerek azaltılması gerekir.

 Eğer siz dünden bugüne bu sorunları çözmeden gelirseniz yerine yenileri de ekleneceğinden durum içinden çıkılmaz vahim bir hal alır. 

Türkiye'nin şimdiki hali bundan ibarettir!


Sorunların çeşitliliğinde en baş sırayı ekonomi alır. Eğer ekonominiz temel bazlı sorunlar içinde ise ve siz bunları çözememişseniz; işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, kültürel yozlaşma, ahlaksızlık, eğitimsizlik ve bunların getireceği mutsuzluk topluma hâkim olur.



Bugün ekonomimiz ağır sorunlar altında debelenmektedir. Aralık 2018 verilerine göre 3.749 milyon işsizimiz var. Gizli işsizlikle bu sayının 10 milyonun üzerinde olduğunu söyleniyor. Genç nüfusta işsizlik oranları da, çok yüksek seyrediyor. Yoksul sayımızın ise 16 milyonun üzerinde olduğu belirtiliyor. Demografik yapımızın da, siyaset eli ile bozulduğu çok açıktır.



Bu sebeple ülkelerinde bir gelecek göremeyen başta mühendis, doktor, mimar olmak üzere binlerce eğitimli gencimiz yurt dışına gidiyor ve gitmek içinde çareler arıyor!



Ekonominiz temel parametreler açısından bozuk ise sosyal adaletin temininde de, sıkıntılar içindesiniz demektir. Yani zenginimiz zenginliği koruyor ve artırıyor; fakirimiz de yoksullaştıkça yoksullaşıyor.



Buna paralel eğitim işlerinde de, ağır sorunlar yaşıyoruz... Çocuklarımız her geçen gün fırsat eşitliğini yitiriyor. Parası olanlar çocuklarına iyi eğitim aldırmanın yolunu bulurken uyduruk bir din anlayışı ile kandırılan yoksul ailelerin çocukları, ülkenin her tarafında açılmış bulunan din eğitimi verdiği ileri sürülen kalitesiz okullarda eğitime mecbur ediliyor.



Türkiye aynı zamanda artık kendi kendini doyuramaz bir ülke haline gelmiştir. Soğanın kilosu 7 TL'dir. Sebze ve meyve el yakmaktadır. Domates ithal edilmek üzeredir. Dünyanın en pahalı etini yediğimizi de, unutmayalım!


Dedim ya, saymakla bitiremeyeceğimiz sorunumuz var. Bunlar hepimizi doğrudan etkilediği için hemen sayıverdim. Bu sorunları çözmek, hafifletmek, yaratılmasını önlemek siyasetin işidir ve görevidir. Ancak orası da yani siyasette bu ülkenin müzminleşmiş temel sorunlarından biridir. Niçin veya neden böyle, onlar ayrı tartışılacak konulardır.



Bugün itibarı ile söyleyebiliriz ki; Türkiye'de siyaset tükenmiştir. Hiç bir yapı ve siyasetçi ki; buna liderlerde dâhil halka gelecek için bir ümit vermemektedir. 


Böyle olduğu içinde gençler ülkeyi terk etmek için hazırlık yapmaktadır. İş insanları sermayelerini yurt dışına taşımaktadır. Vatandaşlarımız başka bir ülkenin vatandaşlığına geçmek için türlü yollar denemektedir. 

Eğer siyaset ve siyasetçiden bir ümit duysalardı bu davranışlara tevessül etmezlerdi. İnsan yurdunu terk etmeye öyle kolay karar vermeye cesaret edemez. Demek ki, sorunlar çok vahim bir noktaya taşınmış!



Vatandaşımız aptal değildir. Gelişmeleri harfiyen takip etmekte ve bütün siyasi yapılar ile birlikte siyasetçileri ve de özellikle liderleri izlemektedir. 


Üzülerek görmektedir ki; siyasetimiz senaryosu nerede yazıldığı belli olmayan bir tiyatro oyunu gibidir. 

Dün de böyleydi ama bugün sorunumuz daha da, ağırlaşmıştır. Önümüzde yapılacak yerel seçimlerle ilgili yaşananlarda yazdıklarımızı doğrular niteliktedir.


Türk halkı kendisini bu ağır sorunlardan kurtaracak, yaşamdan ümit duymasına sebep olacak, mutlu ve huzurlu yarınlar vaat edecek samimi bir lider, milli bir siyasi yapı ile çalışkan ve bilgili siyasi kadrolar arayışı ve beklentisi içindedir.



Siyaset yalan demek değildir. Siyaset teslimiyet demek değildir. Siyaset nefsine yeni düşmek değildir. Siyaset koltuğa yapışmak demek değildir. Siyaset "ben yaptım oldu" demek değildir. Siyaset el ele, kol kola girerek meselelere halk için yaklaşmak ve çözmektir...
 



Ben bir vatandaş olarak siyasetin tükenmişliğini sizlerle paylaşmak istedim. 


Kimse vazgeçilmez değildir. 

Başımıza gelenler de, asla kader olamaz. 

Gelin hep birlikte siyasetin tükenmişliğine çareler arayalım...


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-pehlivanoglu/siyasetin-tukenmisligi-441284m.html 

18 Aralık 2018 Salı

İşini Kötü Yapan İnsanlar Ülkesi!

 

 

İşini Kötü Yapan İnsanlar Ülkesi!

 

Özcan Yeniçeri 

 

Türkiye, yaşadıklarından sonuç çıkarıp gerekli önlemleri almayan yetkililer cennetidir. 

Hatada ısrar, yanlışta direnme neredeyse ilke haline gelmiştir. 

 

 Bundan yaklaşık altı ay önce Çorlu’da Tren kazası meydana gelmişti. 

 

Bu kazada 24 kişi hayatını kaybetmiş 338 kişi de yaralanmıştı

 

  Tren raylarının altındaki toprağın zaman içinde boşaldığı ve kazanın bu rayların trenin geçtiği sırada çökmesiyle meydana geldiği anlaşıldı.

 

Bu defa Ankara-Konya seferini yapan Yüksek Hızlı Tren, YHT, Yenimahalle ilçesine bağlı Marşandiz İstasyonu’nda yol kontrolünden dönen lokomotif ile çarpıştı, 9 vatandaşımız hayatını kaybetti. 

 

Ankara-Sincan hattında yaşanan sinyalizasyon sorunu nedeniyle makinistlerin bir süredir telsizle haberleştiği iddia edildi.

 

Sincan-Kayaş hattının tam bitirilmeden, 24 Haziran seçimleri öncesinde, erkenden, sinyalizasyon sistemi kurulamadan açıldığı iddiaları var.

 

 Ulaştırma Bakanlığından konuyla ilgili olarak yapılan açıklamada “Lokomotifin orada olmaması gerekiyordu” denildi.

 

Hık mık, kem küm, mırın kırın etmeye gerek yok. 

Olmaması gereken yerde olmaması gereken zamanda bulunanlar bu kazaya neden olmuştur. 

Olan da dokuz vatandaşımızın hayatına olmuş, yüze yakın insanımız da bu kazada yaralanmıştır.

 

Seksen milyon vatandaşıyla Türkiye’ye geçmiş olsun. 

Herkes orada olabilir ve çöken ya da çarpışan demirlerin altında kalabilirdi.



Burası Türkiye, yani işini birinci sınıf yapmayan insanlar ülkesi!

Şairin dediği gibi “bedava yaşıyoruz bedava!
   

 

İşini birinci sınıf yapmayanlar!

 

Herkes bilmeli ki ne çekiyorsa işini birinci sınıf yapmayan yönetim ve insanlardan çekiyor.



Görevlere işini iyi yapmayan insanların getirildiği bir yerde felakete uğramak için başka bir şey yapmaya gerek yoktur.

 

Birinci sınıf olmayan insanlar siyasetçi ise mensuplarını, doktor ise hastalarını, kaptan ise yolcularını, patron ise sermayelerini israf ederler.



Bu tür insanların ne işleri doğrudur ne de doğru iş yaparlar.

  Yalnız kendilerini değil başında bulundukları kurumların ve ülkenin zamanını, kaynaklarını, yetenek ve yaratıcı gücünü heba ederler.



Yaşanan bu tür felaket ve kayıplardan daha vahimi, kayıplar karşısında sorumluların ve yönetimlerin takındıkları tavırdır. 

Yetkililer bu tür kazaları ve başarısızlıkları ihale etmekle meşguller.



Toplum ise uğradığı kazaları gün yaşayıp, gün unutur hale gelmiştir. 

İnsanlar bugün kitle katliamına dönüşen trafik kazalarını ve doğal felaketleri kanıksar haldedir.



Türkiye, yaşadıklarından sonuç çıkarıp gerekli önlemleri almayan yetkililer cennetidir. 

Hatada ısrar, yanlışta direnme neredeyse ilke haline gelmiştir.

  Burada yetkililerin olan bitenden çıkardıkları tek sonuç yalnızca kendilerinden öncekileri sorumlu tutmaktan ibarettir.


 

Türkiye’de sorumluluk ihracı, mal ve hizmet ihracının önüne geçmiştir

 

Onun için bu ülkede meydana gelen bir felaket ve başarısızlık nedeniyle istifa eden yönetici göremezsiniz.



Bu ülkede insanlar birinci sınıf muhafazakâr, sosyalist, etnikçi, mezhepçi, bölücü, kraldan çok kralcı da olabiliyor ama bir türlü işini birinci sınıf yapan insan olamıyor.

 

El yordamıyla iş gören, göz ucuyla bakan, kulak ucuyla da duyan siyasilerin ya da yetkililerin etkisinde olan Türkiye’de yöneticilerin kazaları kader olarak ilan etmesinden daha doğal bir şey olamaz.

 İnsanların bir biçimde yaptığı yanına kâr kalıyorsa, kalitesizliğin kader olmasından kimse yakınmamalıdır.

 

Yaşamın gerçekleri sanallık ve banallik kaldırmıyor. 

Her konuda yapılan hata ve ihanet teknik söz konusu olunca anlamını yitiriyor.

 Bu nedenle teknikle beşerin kurduğu ilişkilerde denge ve düzen esas olmalıdır.

 

Teknik sıfır hata ister

Sorumsuzluk, laubalilik, istismar, ciddiyetsizlikle birleşen kapitalist güdüyle tekniği tolera etmek mümkün değildir.



Teknik söz konusu olunca önce personele doğru iş vermek sonra da işi doğru yapıp yapmadığını kontrol etmek lazımdır. 

Ancak birinci sınıf insana birinci sınıf işi vererek birinci sınıf sonuç alabilirsiniz. 

Bunun başka bir yolu yoktur!

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/isini-kotu-yapan-insanlar-ulkesi-441173m.html 



9 Kasım 2018 Cuma

İktidarın günahtan kuleleri



 

 İktidarın günahtan kuleleri

 

Ahmet Gürsoy



 Görünüşte hepsi dindar. Mütedeyyin insanlar. Ve dini imanı kimseye bırakmıyorlar. 

Sanki din bunlara inmiş ve yönetme hakları da kendilerindeymiş gibi davranıyorlar.

İçlerinde imam, müftü dâhil, profesörüne kadar her kademeden birçok insan var.

 Siyasetçileri saymaya gerek yok.

Yıllarca mağdur edebiyatı yaptılar.

Yanlarından bir askerî araç geçse ve bunların yüzüne toz üfürse, başlıyordular, "rejim bizi mağdur etti" demeye.

Yıllarca "dışlandık" dediler.

"Rejim bizi öteledi" dediler.

"Hâlbuki biz Müslümanız. Dindarız. Dinden ve Müslümandan başka bir amacımız ve çıkarımız yok. 

Biz Allah yolunun yolcularıyız. 

Hele bir iktidara gelsek. 

Hz. Ömer misali adaletimizden tüyü bitmemiş yetim hakkını alır.

Hele bir iktidar olsak, iktidarımızın nimetlerinden herkes eşit pay alır. 

Ne diyor yüce dinimiz 'emaneti ehline veriniz' işte biz bunu dava edindik ve bunun savunucularıyız.

Allah'ın bir adı da Hak'tır.

Biz Hak'tan yanayız..."

Yıllarca bu propagandayı yaptılar.

Günün birinde 28 Şubat diye postmodern bir darbe oldu...

Her ne olduysa ondan sonra oldu ve bunların büyük ekseriyeti Erdoğan-Gül-Arınç ekibinin yeni kurduğu partinin çatısı altında toplandılar.

Bu mağdur arkadaşların üstüne bir de şiir okuma meselesinden dava açılmadı mı? 

İşte tarihin yön değiştirdiği an o andı ve siyaset yolunda devlet treni makas değiştirdi.

Uzatmayalım..

16 yıl boyunca iktidar oldular...

Bütün mağdurlar, iktidar gücünün etkisiyle adım adım, yavaş yavaş beğenmedikleri, sevmedikleri Türkiye Cumhuriyetinin bütün devlet dairelerine yerleştirildiler.

Artık; müdür, şef, amir memurluk makamlarına kimin getirileceği, kimin terfi edip, kimin etmeyeceği onlardan soruluyor.

Öyle ki devlet memuru yapılacaklara bile artık bu kadrolar karar veriyor.

Bu arada "Yeni Türkiye" şablonu üzerinden medya el değiştirdi.
Askerî vesayet dedikleri yapı ortadan kalktı.

Ordu operasyona uğradı.

İçinden FETÖ diye bir yapı çıktı ve çıkmaya da devam ediyor..
Aynı şekilde yargı tam anlamıyla alabora oldu.

Yeni sistem, yeni adamlar, yeni bürokrasi kuruldu ve halen bu yapı devam ediyor.

Geldiğimiz noktada artık mağdur değil, mağrur durumdalar.

Ezilen değil, ezen durumdalar.

Korkulacak asker yok.

Kararlarına itiraz edecek yargı yok.

Kendilerini eleştirecek ana akım, yan akım medya da yok. 

Çıkabilecek bütün itiraz seslerine kapalı Türkiye.

Kısacası tam hâkimiyet aşamasındalar.

İşte bu her şeyin tam kontrol altında olduğu Türkiye'de, bu dindar, mütedeyyin, Hak dostu, imam-hatipli ve İlahiyatlı bürokrasinin egemen olduğu Türkiye'de Sayıştay raporlarına göre, haksızlık, haram yeme, beytülmale el uzatıp devlet malını har vurup harman savurma, kısacası, İslam'ın ne kadar men ettiği melanet varsa hepsi günahtan dev kulelere dönüşmüş durumda.

Halen daha dinden imandan bahsedip durmuyorlar mı gel de çatlama.




https://www.yenicaggazetesi.com.tr/iktidarin-gunahtan-kuleleri-49524yy.htm

6 Ocak 2018 Cumartesi

Her Yerde Mikrop


 

Her Yerde Mikrop

 

Yusuf Dülger


İnsanlar düşünceleriyle sağlıklı doğarlar. Yeni konuşmaya ve yürümeye başlayan çocukları düşünün; güler yüzlüdürler, doğru sözlüdürler, tatlı ve sevimlidirler, içtendirler, zararsızdırlar. Fıtratın/yaratılışın tüm güzellikleri o çocuklarda görülür.

Gençlik ve olgunluk dönemlerinde o çocukların bozulmaya başladıklarını, düşünce ve davranışlarını bencillik, kıskançlık, doymazlık, bozgunculuk gibi hastalıkların sardığını görürüz. Sonra, tüm hastalıklarla dolu bir ülke ve dünyanın içinde buluruz kendimizi.

İnsanlığın çektiği acılara bakınız, din ve ideoloji çatışmaları, sömürgecilik gibi huysuzluklar almış başını gidiyor. Şimdi dünyayı bırakalım, Türkiye’deki insanî hastalıklardan söz edelim. Paul Tillic’in Türkiye için de geçerli olan şu tespiti üzerinde düşünelim:

“Tüm kişiler, tüm kurumlar enfeksiyona maruz kalmış; tedâvi edenler de hasta, tedâvi edilenler de. Tedâvi edenleri kim tedâvi edecek?”
 

Türkiye’de herkesi “hasta/mikroplu” görmek büyük bir iddia olabilir. Hastalıksız kişi ve kuruluşlar da vardır. Onları genellemenin dışında tutalım, mikrobu yaygın olanlara bakalım.

Başta ekonomi, din, ahlâk, siyâset gibi alanlarda hastayız. Bir tarafta lüks araçlarla gezen, villa ve saraylarda yaşayan, durmadan çalan, çaldıkça acıkan bir “sivil ve siyâsî” azınlık, öbür tarafta karnı aç, sırtı çıplak işsizler, asgari ücretliler... Böyle bir Türkiye “sosyal devlet” değildir, böyle bir
Türkiye’nin zenginleri İslâm Müslümanı değildir.

Yaygın mikrop türlerinden birisi de özü bozulmuş dindarlıktır. Türkiye Müslümanlarının bir bölümü tek Allah’a tapar gibi şeyhlerine tapınıyorlar, Azrail’in karşısında titrer gibi büyüklerinin karşısında titriyorlar. 


Türkiye’de bazı insanlar “Tanrı” ve “put” muamelesi görüyor. 

Tarîkat-cemâat kesimlerinin yaygınlaştırdığı bir başka hastalık bölücülüktür. Bunlar Müslümanların birliğini bozuyor. Dinî alandaki mikropları temizlemekle görevli olan Diyânet, politik ve gerici düşüncelerin mikrobunu kapmış, aldığı ödenek ve bağışlarla milletin kanını emiyor.

Türkiye’de korkaklık, yılgınlık, hırsızlık, yalancılık, sahtekârlık, oğlancılık, havailik, bencillik, rüşvet, kara para aklama... almış başını gidiyor. 


Olayın acı ve tehlikeli yönü, bu mikropları temizlemekle görevli kişi ve kuruluşların sıradan insanlardan daha fazla mikroplu olmalarıdır.

“Türkiye en fazla hangi alanda mikrop kapmış” diye bir soru sorulsa; “siyâsî alanda” demek gerekir. 


Türkiye’yi hastalandıranların başında baş politikacılar gelir. 

Bunlardan kimi: “Cumhuriyet, Atatürk” dedi; Cumhuriyet ve Atatürk’ü bitirdi. 

Kimi: “Türkçülük, milliyetçilik” dedi; Türkçülük ve milliyetçiliği bulandırdı. 

Kimi: “Ümmet, Allah, Peygamber” dedi; ümmeti vurdurttu, Allah-Peygamber inancını çürüttü.  

Dünyada, kendisine: “Allah’ın tüm vasıfları var, ikinci Peygamber” dendiği halde susan “Müslüman” bir politikacı var mı?Yalnız Türkiye’de var.  

Şirk dolu sözler karşısında susan bir millet var mı? Türk milleti var. Demek Türkiye’deki siyâsî taassup, fıtratın safiyetini, tek olan Allah’ı, son peygamber Hz. Muhammed’i sollayıp geçmiş.

Bir düşünür: “Seçenler değişmedikçe seçilenler değişmez” demiş. Bu söz Türkiye’yi iyi anlatıyor. Virüslü Türkiye’nin sağlığına kavuşması için önce seçenlerin tüm virüslerden arınması gerekiyor. Biz virüssüz olursak, başımıza virüssüzleri getiririz. Umutsuz muyuz? Hayır.

Biz istedikten sonra, akıl ve davranışlarımızı bozan mikropları öldürebiliriz. İrâdemizi istediğimiz yönde kullanmak elimizdedir. Hz. Muhammed’in ilk dönemdeki seçkin arkadaşları, işgal yıllarındaki Türk milleti, düşünce ve bünyelerini saran mikroplardan nasıl temizlemişlerse, biz de öyle yapabiliriz. 


Câhiliye döneminin ahlâksız putperest kodamanları, Osmanlı’nın son dönemlerindeki işbirlikçiler ve sahte Şeyh ül İslâmlar nasıl defedilmişlerse, bugünkü ahlâksız kodamanlar, işbirlikçiler ve sahte dinciler benzer şekilde defedilecekler.

Bu arınmaya “FITRATA DÖNÜŞ” diyebiliriz. Fıtrata dönüş tek başımıza zor olabilir. Bu dönüşte başarılı olmak için birliktelik önemlidir. Öyleyse bizim bir “İNSANLIK SEFERBERLİĞİ” başlatmamız zorunludur. 


İnsanlığımız adına çıkacağımız seferberlik bize, insânî ve millî temeller üzerine kurulmuş çağdaş Türkiye Cumhuriyeti devletini kazandıracaktır. 

Buna bir ütopya (hayal) demeyelim. Ütopya olmaktan çıkmış, hayata geçmiş çok hayaller var.


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/yusuf-dulger/her-yerde-mikrop-440089m.html