sp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2019 Perşembe

31 Mart’ta Oy Verirken Geleceğini Düşünerek Oy Ver!

 

 

31 Mart’ta Oy Verirken Geleceğini Düşünerek Oy Ver!

 

Barış Atagün

 

 

Yaşadığınıza göre oy verin. 16 yıldır bu ülkeyi yönetenler, bir uyarıyı hak etmiyorlar mı?

 

 

31 Mart’ta ülkemiz için çok önemli bir yerel seçim olacak. Çünkü bu yerel seçim sadece bir yerel seçim olmayacak. İktidarın halktan güvenoyu alma seçimi olacak. Bu yüzden seçimlere sadece belediye seçimi olarak bakmamak gerekir.

 

 

Vatandaşlarımıza tavsiyem; Lütfen oy verirken partizanlık yapmayın. Yaşadığınız hayatın gerçeklerini düşünerek oy verin. Ailenizi düşünün. İşsiz kalan eşinizi düşünün. Okul masraflarını karşılamakta zorlandığınız çocuklarınızı düşünün. Onların geleceğini düşünün. Ödediğiniz faturaları düşünün. En temel gıda maddelerine yapılan zamları düşünün.

 

 

Kısacası oy verirken kendinizi düşünün. 16 yıldır hayatınızda ne değişti? Özel şirketlere yaptırılan yollar, köprüler size ne kazandırdı? Sofranızdaki çorbayı, ekmeği mi arttırdı? Hayır. Tam aksine sizlerin vergileriyle özel şirketler zengin oldular.

 

 

Yapılan yollar, köprüler devletin değil özel şirketlerin. Devlet bu şirketlere araç taahhüdü verdi. Yani geçmediğiniz köprünün parasını sizden alıyorlar. Paranız varsa bu köprülerden, yollardan geçebiliyorsunuz.

 

 

16 yıldır övündükleri en büyük icraatlar olan yollar ve körüler bile devletin olmadığı bir iktidar, senin hayatına ne kattı biraz düşün.




Hastane kuyruklarını bitirdik dediler ama hastane yerine evinizde 3 ay sonraya randevu bekliyorsunuz.

 


Sağlık bedava, ilaçlardan para alınmayacak dediler. Aldığınız her ilacın parası aybaşında maaşınızdan alınıyor.

 


Avrupa ülkelerinin yıllar önce vazgeçtiği Şehir hastaneleri kurmakla övündüler. Bir muayene için şehrin dışında bir hastaneye gidip geliyorsunuz.

 


Düşünün. 16 yıldır bu iktidar, sağlığınızda size ne kattı?

 


İşsizliği bitireceğiz dediler. İşsizlik her geçen yıl artıyor. Ülkenin milli hazinesi olan Fabrikaları satıldı. Binlerce insan işsiz kaldı.
 

 


Türkiye, bu iktidardan önce bir tarım ülkesiydi. Şimdi en temel gıda maddeleri olan, buğdayı, soğanı, fasulyeyi, patatesi bile ithal eden bir ülke oldu. GDO yasasıyla sadece çiftçilik öldürülmedi sağlığımız da yok sayıldı.

 


Düşünün… Hangi ideolojiyi savunursanız savunun, ideolojinizi bir kenara koyup somut gerçekler üzerinden düşünün… Hayatınızda yaşadıklarınız üzerinden düşünün…

 


Bu iktidar benim hayatımda ne değiştirdi diye sorgulayın. Bir kendinizin oturduğu kiralık evinize bakın. Bir de bu milletin parasıyla yapılan saraylara, alınan uçaklara bakın.

 


Bu kader değil… Bu normal bir durum değil… Ne devleti yönetenlerin lüks içinde yaşaması haktır. Ne de vatandaşın açlık sınırının altında yaşaması haktır.

 


Hani adaletsizliği meşrulaştırmak için söylenen bir söz vardır. “Cumhurbaşkanı, tabii ki lüks yaşayacak. Bu devletin itibarıdır” derler.

 


Ha işte bunun doğru olmadığını anlaman için yazıyorum. Cumhur, fakirse Cumhurun başının lüks yaşamaya hakkı yoktur.

 


Bir devletin itibarı, lüks saraylar değildir. Vatandaşlarının yaşam kalitesidir. Kişi başına düşen milli geliridir. Fabrikalarıdır, tarımıdır. Sanayisidir. Teknolojisidir. Demokrasisidir. Düşünce özgürlüğüdür.
 

 



Dünyada bir ülkenin itibarı değerlendirilirken bu kriterlere bakılır. Halkın yüzde 50’si yoksulluk sınırı altında yaşayacak, milli fabrikalarını satacaksın, samanı bile ithal edeceksin, Teknolojiyi ithal edeceksin ama benim sarayım var diyerek itibar bekleyeceksin.

 


Bu masallara inanmayın. Size anlatılan tozpembe tablolara kanmayın. TV’yi kapatın. Kendi hayatınıza bakın. Buzdolabınızda ne var ona bakın. Faturalarınıza bakın. Kiranıza bakın. Pazar masrafınıza bakın. Ayda kaç gram et yediğinize bakın. Gerçek olan bunlar. TV de anlatılanlar değil.  Gerçek, yaşadığınızdır başka bir şey değildir.

 


Yaşadığınıza göre oy verin. 16 yıldır bu ülkeyi yönetenler, bir uyarıyı hak etmiyorlar mı?

 


Bir insana hatası söylenmezse yanlış yaptığını bilmez. Sizler de bu ülkeyi yönetenlere bir ders vermedikçe onlar yanlışlarını görmeyecekler. Çünkü ne yapsalar alkışladınız, ses çıkarmadınız.

 


Sesini çıkar Türk Milleti! Eğer bu ülkede daha rahat yaşamak istiyorsan sandık başında bu ülkeyi yönetenlere rahatsız olduğunu göster. 



Bu seçimde de ders vermezsen 4 yıl boyunca yaşayacağın hiçbir şeyi değiştirme şansın olmayacak.




http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/baris-atagun/31-mart-ta-oy-verirken-gelecegini-dusunerek-oy-ver-441271m.html 

15 Ocak 2019 Salı

Seçimler yaklaştı, ABD ile gerginlik başladı

 




 Seçimler yaklaştı, ABD ile gerginlik başladı 


Batuhan Çolak



Türkiye yaklaşık 2,5 ay sonra seçimlere girecek.



Seçim havası bir türlü oluşmadı. Sayılı günler kalmasına rağmen partiler adaylarını belirleyemiyor, teşkilatlar isimler üzerinde tartışmaktan vatandaşa gidemiyor. 



Daha bunun sandık görevlisi, propaganda süreci ve mitingleri olacak. Nasıl yetiştirecekler bilemiyorum.




Aslında sokağın tek gündemi var; ekonomi...


Yaşam şartları inanılmaz ağırlaştı.


Seçimler öncesinde fire vermek istemeyen AKP, bu yüzden medyadan sadece kendisinin söylediği sözlerle içerik üretmesini istiyor.



Örneğin durduk yere ortaya atılan "kenevir üreteceğiz" açıklaması sonrasında hükümete yakın medyanın başlıkları çok dikkat çekiciydi:


"Ekonomiye ciddi katkı sağlayacak."
"Dünya kenevir pazarı 4 milyar dolar."
"Kenevirde dışarıya mahkûm olmayacağız."



Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde PKK'nın en büyük gelir kalemlerinden birisi kenevirdir. Kenevir ekilen arazilerin çoğunluğundan örgüt pay alır, bazılarını doğrudan yönetir.



Geçtiğimiz aya kadar izinsiz kenevir üretenler hapis cezası alıyordu. Çünkü kenevir, uyuşturucu maddesi olarak yaygın bir şekilde kullanılıyor.



Bu kadar riskli ve her yana çekilebilecek bir konu ile ilgili yapılan yayınlara bakıldığında, medya manipülasyonunu net bir şekilde görebiliyorsunuz. 





Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu "enflasyonla mücadele" adı altında tabanca mermilerinin satışında indirime gitti.
Konu Meclis'e taşındı ancak hükümete yakın medyada tek bir ses duyulmadı.




Elimizde kalan son stratejik ve millî fabrikalarımızdan biri olan Tank Palet fabrikası Katar'a ve hükümete yakın iş adamlarına bırakılmak üzere.



Bu konuda çok önemli iddialar var. Medyanın büyük bir kesimine "sessizlik" talimatı veriliyor.



Cumhur ittifakının iki ortağı olan AKP ve MHP'den çıt yok. 



Cumhurbaşkanı Erdoğan ise konuyu geçiştirerek "sadece işletme devri olacak" dedi.



Görünen o ki şeker fabrikalarının göz göre göre yok edilmesi gibi bir süreç bizi bekliyor.




Bir diğer ve en önemli toplumsal sorun ise Suriyeli sığınmacılar. En büyük sansür de burada yaşanıyor. Yerel basın ve ulusal haber ajanslarının "Suriyelilerin karıştıkları asayiş olayları" ile alakalı herhangi bir haber üretmesine izin verilmiyor.



Cuma hutbelerinde geçmiş yıllarda hiç olmadığı kadar toplumsal birliktelik vurgusu yapılıyor. Sık sık "ensar-muhacir" referansıyla sığınmacılar konusunda hoşgörülü olunması çağrısı yapılıyor.




Yapılan tüm yönlendirme faaliyetlerine rağmen toplumsal sıkışma her geçen gün artıyor.



Şu an Türkiye'de kimse "yarınımdan ümitliyim, gelecek kaygım yok" cümlesini kuramıyor. Her an her şeye hazır olmamız gerekiyormuşçasına bir psikolojiye sahibiz.



Böyle bir tabloda oluşturulması gereken "büyük düşman profili" için de yine ABD devreye sokulmuş gözüküyor.



24 Haziran seçimlerine birkaç ay kala tavan yapan ABD-Türkiye gerginliği yeniden başlatıldı.


Ve yine Trump'ın tweetleri üzerinden!


 "Türkiye'den cevap gecikmedi, küstah ABD vs..." diye uzayıp giden başlıklar.



Propaganda sürecinde de yine ekonomideki olumsuzluklar dışarıya bağlanacak, ABD'den de gerekli mesajlar gelecek ve seçim sonrası yeni bir papaz iadesi resmine şahitlik edeceğiz.
Burada papaz mı verilir, yoksa başka bir söz ve uygulama mı olur bilemeyeceğiz.



Ama Trump-Türkiye gerginliği dediğimizde aklıma, Brunson'ın Beyaz Saray'da ağırlandığı anlar geliyor.



Trump'ın şu sözlerini unutmak ne mümkün "Erdoğan'a teşekkür etmek istiyorum. Kendisiyle çok iyi ilişkimiz var. Bu olayın daha önce çözülmemiş olmasına çok şaşırdım. Türkiye için de kolay bir durum değildi. Birçok şey yaşanıyor. Erdoğan'a bunu mümkün kıldığı için teşekkür ediyorum." 


Ve bugün yine aynı "ABD-Türkiye gerginliği büyüyor" başlıklarıyla gündem değişiyor.


Vatandaşla dalga geçmede sınır yok!


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/secimler-yaklasti-abd-ile-gerginlik-basladi-50406yy.htm 

31 Temmuz 2018 Salı

Siyasetin Manifestosu

 

Siyasetin Manifestosu

 

 Safter Tanık


Türkiye’de; bir partinin tek başına iktidara gelmesi, liderinin toplumda çoğunlukla kabulü, toplumu derinden sarsan olaylar sonucu olmuştur.

 Siyaset tarihine baktığımızda; siyasi hareketlerin, bazı farklılıklar ile birlikte, temelde üç şekilde partileştiğini görüyoruz.


Birincisi; fikirden fikri harekete, fikri hareketten kültürel harekete, kültürel hareketten siyasi harekete geçiş ve partileşme şeklindedir.  

Her fikrin; bir fikir babası, ya da fikir babaları vardır. Bunlar; bir fikrin sahibi, bu fikri teorik alandan pratik alana taşıyan, formülüze ederek sistemleştiren, buna ideolojik özellik kazandıran kişilerdir.

Bazı fikirler; ortaya atıldığında, bazı fikirler ise; fikir babasının ölümü sonrasında, yani ikinci kuşak takipçileri döneminde karşılık bulmuştur.

Bir fikrin; ilk muhatabı, kentli-elit-aydın kesimdir. Zira bu kesim; yeni fikre açık olan, okuyan, düşünen, sorgulayan, çare arayan bir özelliğe sahiptir.

Bir fikir; elit-aydın kesimde taraftar bulursa, fikri harekete dönüşür; aksi halde dikkate alınmayan bir fikir olarak kalır, ölü doğar. Fikrin lider ve kadrosunun; çoğu kez, bu kesimden çıkması da bunu gösterir.

Fikri hareket; doğal olarak, kültürel hareketi doğurur. Bunun öncüsü olan, yeni bir tarz ortaya koyan, düşünce-edebiyat-sanat adamları ile de; sosyal-kültürel hayatı, derinden etkileyen bir aşamaya gelir.


 Haliyle fikrin; elit aydın kesim dışında, gençlik-kadın ve işbölümüne dayalı sosyal yapıda (işçi-işveren-köylü-esnaf-serbest meslek erbabı)   taraftarı ve örgütleri oluşur. Bu da; kültürel hareketi, siyasi harekete taşır.

Bundan sonra; kadrosu ile ya bir partide hâkim fikir haline gelir, ya da yeni partide vücut bulur.     
                      
Kısaca; parti, bir fikir ve kadro hareketinin ürünüdür.   

İdeolojik partiler, bu özellikteki partilerdir. 1800’lü yılların sonunda doğan, 1900’ün ilk çeyreğinde Türk siyasetine yön-şekil veren, İttihat-Terakki’de hâkim fikir haline gelen, Cumhuriyet’in kurucu kadrosunu oluşturan “Türkçülük Hareketi” de bu özelliğe sahiptir.


İkincisi; mevcut partinin, yeni partiye dönüştürülmesi şeklindedir.

Partide; farklı görüşe sahip, ya da yeni katılan bir grup hâkim konuma gelebilir. Bu da; fikri ve kurumsal bir değişimi doğurur. Bunu tasdik ve ilan etmek için de isim değişikliğine gidilir. 

Değişimi gerçekleştirecek kadronun, aynı düşünceye sahip olması esastır. Bir de farklı düşünceye sahip, etkin kişi-grupları dikkate alma zorunluluğu vardır. Aksi halde; dağılmaya yol açacak, toplu istifalar ile karşı karşıya kalınır.
         
Sorunun çözümünde; çoğu kez, uzlaşmacı bir yola başvurulur. Ortak ilkeler belirlenir, paralelinde bir düşünce sistemi ortaya konur, parti de yeni isim alır. Ancak; partide bir düşünce bloğu oluşsa bile, farklı kulvarları varlığını sürdürür. Bu da; fikri-kurumsal alt yapı gelişimini çarpık kılar, kesintiye uğratır, hatta durdurur.

Bazen ideolojik, bazen de merkez parti görüntüsü veren; merkez-sağ ve merkez-sol partiler, bu özellikteki partilerdir.

Üçüncüsü; bir grubun, yeni parti kurması şeklindedir.

Yeni parti; farklı görüşe sahip siyasetçi-elit ve aydının başını çektiği grubun eseri olabileceği gibi, çoğu kez bir partiden ayrılan muhalif kanadın eseridir.

Farklı görüşe sahip siyasetçi-elit ve aydının başını çektiği grubun kurduğu partinin; çoğu kez önce görkemli doğuşuna, daha sonra da tabela partisine dönüşüne şahit olduk. Bunun nedeni ise; oligarşik akıl ve desteğine dayanması, taban yoklaması, yani test amacı taşımasıdır.

Bir partideki muhalif kanadın kurduğu yeni partinin ise üç sonuç ile karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Kimi; ilk seçimde birinci çıkıp güç kazandı, kimi; başarısız olup hızla eridi, kimi de; hedefi gerisinde kalıp ikbali ikinci seçime kaldı.


Bu tür partilerin en önemli sorunu; partinin, fikri-kurumsal alt yapı olmadan ortaya çıkışıdır. Burada; tavandan-tabana giden, partileşme süreci vardır. Fikir-kadro hareketi, özelliği taşımaz. Farklı düşünce ve hesabı olan, bir kadrodan oluşur.  

Sağ-Sol kanatlardan oluşan merkez parti ile merkez-sağ ve merkez-sol partiler, bu özellikteki partilerdir.

Tez      
     
Hedefi ne olursa olsun, yeni partinin kuruluş ve gelişmesi; ortam-kadro-finansmanı gerekli kılar.

İktidarı hedefleyen yeni partinin ise; uygun zaman-güçte, çok sayıda elit-aydın-siyasetçinin “evet” diyeceği hatta iştirak edeceği, iktidarın aksine güçlü parlamenter sistemi savunan-ülkenin açmaz-çözümünü ifade eden bir tez ve bunun görsel-yazılı medyada ilanı olan bildiri ile görkemli çıkış yapması, doğru strateji izlemesi esastır.

Yanlış zaman, yetersiz güç, iktidarı çağrıştıran-iddiasız düşünce ile ses getirmeyen çıkış ve stratejik hata; yeni partinin ölü doğması, en fazla mevcut siyasi dengeyi değiştirmesi gibi bir sonucu doğurur.

Hedef Analizi

Türkiye’de; bir partinin tek başına iktidara gelmesi, liderinin toplumda çoğunlukla kabulü, toplumu derinden sarsan olaylar sonucu olmuştur.

Milli Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet; CHP’yi, II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan sıkıntıların halkta bıraktığı kötü izler ve dünyadaki siyasi konjonktürün değişmesi; DP’yi,  DP’nin mağduriyeti; halefi olan AP’yi, 12 Eylül Yönetimi’ne duyulan tepki; ANAP’ı, 2001 Mali Krizi de; AKP’yi tek başına iktidar yaptı, liderini öne çıkardı.

Bunun dışında; ABD’nin dahli, tercih ve desteği önemli bir rol oynadı.


Ortam Analizi

a-) Fikri Ortam

Türk siyaset hayatında; dünden bugüne gelen, varlığını farklı kalıpta sürdüren, siyasete yön ve şekil veren “Türkçülük, İslamcılık, Batıcılık” gibi, üç düşünce akımı vardır. Bir de buna; ister kabul edip etmeyelim, zaman-şartlara göre bazen merkez, bazen merkez-sağ, bazen merkez-sol partide taraftarı olan, yakın dönemde bir partide vücut bulan Siyasi Kürtçülük Hareketi’ni ilave edebiliriz.

b-) Siyasi Yapı

Her parti; bir fikir bloğunu sahiplenmiş, neredeyse boş alanı olmayan bir siyasi yapı ve denge var. CHP; merkez-solun (ulusalcı, liberal-sol, sosyal demokrat vb), AKP; merkez sağın (liberal, muhafazakâr, İslamcı vb)  MHP; milliyetçi bloğun, HDP de; siyasi Kürtçü bloğun temsilcisi rolünü üstlenmiş.
     
Bu partilerin, üç özelliği vardır.

Birincisi; bu partiler, bir çatı partisi özelliği taşır. En azından, bir fikrin farklı görüşlerini bünyesinde barındırır. .

İkincisi; başkan odaklıdır, ortak akıl yoktur.

Esas olan düşünce ya da düşünce sistemi değil, başkandır.

Başkan; parti adına düşünür-karar alır, kadro tatbik eder. Burada; başkan ve adamları gibi, bir yapı vardır. Haliyle başkanın, başka birinin aklına ihtiyacı yoktur. Akıl yürüten-eleştiri yapan, bir tehdit olarak kabul görür ve saf dışı edilir.

Üçüncüsü; sahiplendiği fikir bloğunu bloke eder, fikir üretmez, buna müsaade de etmez. Kulvarına girene en büyük tepkiyi gösterir, her ne olursa olsun rakibini saf dışı etmeyi hedefler.

Bu durum dikkate alındığında; boşluk, sağ-sol kanatları olan merkez alandadır. Bunun da “Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri” gibi ortak paydası vardır.

c-) Siyasi Ortam

Türkiye’de, OHAL ve otoriter bir iktidar var. Bu; mevcut muhalif partiden çok, yeni parti için büyük bir engel oluşturur.

Nitekim de öyle oldu… 
           
OHAL şartlarında seçime girmek; “yarışa 100 adım geride başlamak”  gibi bir şeydir. Seçimi boykot etmek ise mümkün değildir. Zira bunu fırsata çevirecek partiler olacaktır.

d-) Seçmen Analizi

1-) Fikri-kurumsal alt yapı yok. 

Nedeni ne olursa olsun, bir kültürel gerileme ve yozlaşma dikkati çekiyor.

Akıl ve akıl yürütmeden uzak, otomatiğe bağlanmış bir yaşam tarzımız var.


Fikri sığ-takıntılı, fikir ve idealden yoksun bir birey portresi öne çıktı.  Birisi bir şey söylüyor, diğeri nedenine bakmaksızın tekrar ya da ret ediyor.

Kişisel çıkar, her şeyin önüne geçmiş. Para-mevki-makam, put haline gelmiş. Biri bir şey peşinde koşuyor, takipçileri ise “bundan nasıl bir menfaat sağlarız” diye hesap yapıyor.


Ekranda; istisnalar hariç, fikri derinliği ve sistematiği olmayan, kendi kendisi ile çelişen, karşı olsa da benzer görüşü savunan, sanki başkası yokmuş gibi, iki elin parmağını geçmeyen düşünce-yazar-sanat adamı boy gösteriyor. 

Toplumun ufkunu açan, his-heyecan-dinamizm veren düşünce-yazar-sanatçımız yok gibi. Var olanlar ise;  küskün, dışlanmış, kendi dünyası ile baş başa bırakılmış.

Örgütlü bir toplum yok.

İşbölümüne dayalı kurumsal bir sosyal yapı var ise de; “dernek-vakıf-sendika-oda-birlik” gibi kurumların kurumsal kimliği değil, başkan ve adamları öne çıkıyor. Geçmişteki güçlü gençlik örgütleri ve sendikalar, mazide kaldı. Bir de cemaat ve tarikatların güç kazanması var.

2-) Tabana inen bir taraftarlık göze çarpıyor.

Geçmişte; aktif siyasetçide gördüğümüz taraftar mantığının, tabana indiğini görüyoruz. Toplumda; takım tutar gibi, bir seçmen davranışı yaygın hale geldi. Haliyle aklı ile değil, toplumsal akılla hareket eden, taraftar mantığıyla alışkın olduğu partiye oy veren bir birey portresi dikkati çekiyor.

3-) Yeni Sınıf, değişim istemiyor.  

Ekonomik riske karşı hassas, sosyal yardımla yaşamını sürdüren 13 milyon kişi ile 30,4 milyon kredi borçlusu var. Yani toplumun kaderini belirleyecek bir güce sahip.

Yeni Kapitalizmin ortaya çıkardığı bu sınıfa; sosyolojik açıdan, “Yeni Sınıf” diyorum.

Yeni Sınıf; herkes gibi çare ve umudu arar, ancak; değişimden değil, statükodan yanadır. Zira değişim, “risk” demektir. Bu nedenle; ciddi alternatif görmeden, zorda kalmadan, iktidarda olanı tercih eder.

Toplumun kaderini belirleyecek büyüklükteki bu kitlenin tavrında ise bir değişiklik yok.

4-) Alternatif arayışı, CHP ve MHP seçmeninde var. 24 Haziran 2018 seçimleri de bunu gösterdi.

e-) Dış Siyaset   

İktidarın; ABD ve AB ile bir sürtüşmesi var ise de, bu; ABD ve AB’nin, AKP’den vazgeçtiği anlamını taşımıyor.

Güç Analizi

AKP’nin; 81 il, 957 ilçede örgütlenmesi var.

Eğitim-sağlık-sosyal yardım alanında, vakıf ve dernek gibi bir alt yapıya sahip.

Çıkar peşinde koşan parti-dernek-vakıf-sendika-oda-birlik patronları, büyük sermaye, aşiret-toprak-cemaat-tarikat ağalarının destek verdiği bir parti özelliğinde.

Görsel ve yazılı medyaya hâkim.

Seçim kampanyasında; görsel-yazılı medya ile devletin imkânlarını kullanıyor, sahada görkemli bir çalışma yürütüyor, 174.456 seçim sandığında 1 veya 2 kişi bulundurarak sandık hâkimiyeti sağlıyor.

Fikir, Görev, Hedef ve Strateji

1-) Varlık sebebi ne olursa olsun, varlığı; bir fikre dayanır, görev-hedef ve stratejisi vardır.

Bir parti; ister siyasetçi-elit-aydın grubun, isterse mevcut partideki muhalif kanadın eseri olsun; varlığını koruması ve sürdürmesi, ancak fikre dayalı olması ile mümkündür. Zira fikri olmayan partinin; görev, hedef ve stratejisi yoktur. Başarısız olması halinde de dağılıp, gider.

Karşıtlık ve taklit, başarılı bir sonuç vermez. Zira her zaman nedenin ortadan kalkması gibi bir ihtimal vardır, insanlar taklidini değil aslını tercih eder.

2-) Fikri, siyaset yelpazesindeki yerini belirler.

Biz; “ideoloji partisiyiz, merkez, merkez-sağ ya da merkez solda yer alıyoruz”  demek, bir şey ifade etmez.

Zira bir partinin siyaset yelpazesindeki yerini belirleyen, fikri ve özelliğidir. Aksi söylem ise; fikri belirsizliği, fikir ortaya koyma ile geliştirme çabasını ifade eder.

3-) Siyaset yelpazesindeki yerine göre siyasi yapısı vardır.

İdeolojik partilerde; aynı fikir bloğu içinde olsa bile, farklı görüşün yeri yoktur.

Merkez, sağ ve sol kanatlardan oluşur.

Merkez-sağ; sağ, merkez-sol; sol fikir bloğunu bünyesinde barındırır.

Yalnız, bir parti; ister merkez, ister merkez-sağ ya da merkez-solda yer alsın, mutlaka öne çıkan bir ortak paydaya sahiptir.

4- Hiçbir parti, herkesin partisi olamaz.

Tüm çıkar ve fikri gruplara hitap eden bir parti hiç olmamıştır, olması da mümkün değildir. Zira bu, siyasetin alan ve kanunlarına aykırıdır.

5-) Kurumsal kimliği, başkan ya da tüzel kişiliği öne çıkarır.

“Kurumsal kimliğin varlığı” demek; tavandan-tabana geniş katılımı sağlayan teşkilat yapısını, karar alma-görev-yetki-sorumluluğu, üye girişinden-eğitime, eğitimden-başarı-liyakate, liyakatten-adaylığa kadar tüm konuları belirleyen; kişi-kişiye göre değişmeyen, kurallar ile pratiğin var olması demektir.

Bir partide; A-Z’ye her şeyi başkan belirliyor, kural adamına göre geçerlilik arz ediyorsa, orada kurumsal kimlikten söz edilemez. Zira burada, başkan ve adamları vardır. Bunun için; bu tür partiler, çoğu kez başkanın adı ile anılır.

6-) Partinin üst yönetimi; ya tüm yetki ve sorumluğu elinde tutan başkan ile kadrosundan, ya da içinde başkanın bulunduğu, önemli kararların oy çokluğuyla alındığı, 3-5-7-9 üyeden oluşan komiteden oluşur (Örneğin, İttihat Terakki Partisi). Tabi ki; bir de, bunun farklı şekilleri vardır.

7-) Fikri-kurumsal alt yapı önemlidir.

Bir partinin, temel ilkeler ve sistematik bir düşünceye sahip olması önemlidir. Zira düşünce sistemi; her şeyden önce, kadro-taraftarında bir birlik-bütünlük sağlar. Eleştiri ve çözümün, kaynağı ve ölçüsü olur.

Aynı kulvar ya da fikir bloğundaki kanaat önderleri, parti-vakıf-dernek-sendika-oda-birlik-üniversite-genç-kadın temsilciler ile ilişkiye geçilmesi; işbirliği-örgütlenmeye hizmet eder. Bu da partiye kurumsal bir alt yapı sağlar.

8-) Teşkilat ve üye sayısı, “güç” demektir.

Etkin ve verimli bir propaganda çalışması;  81 il, 957 ilçede örgütlü olmayı, alanda aktif çalışacak ve 174.456 seçim sandığında yer alacak 350.000’e varan bir kadroyu gerekli kılar. Bu da; bir partinin, gücünü belirler.

9-) Gölge kabine gibi çalışan bir kurul; hem iktidara, hem de muhalif partiye fayda sağlar.

Siyaset geleneğimizde; ya parti başkanının haftanın belli bir gününde meclis grubunu toplayarak gündem konusunda konuşma yapması, ya da parti sözcüsün basına demeç vermesi var. Bunun çoğu ise seçmene yönelik, karşılıklı atışmadan ibarettir.

Muhalif partinin; iktidarın icraatlarını bilimsel açıdan ele alan, eleştiri dışında çözüm üreten bir kurul oluşturması, söylenecek sözü bu ekip içindeki uzman kişiye bırakması; devlet için faydalı olduğu kadar, onu;  gündemi belirleyen, düşüncesi tartışılan, iktidarı için güven duyulan, iktidara hazır bir parti yapar.

10-) Partideki dinamizm, durumu hakkında bilgi verir.

Partide, hareket ve canlılık önemlidir. Zira durağanlığın hâkim olduğu partide; gelişme değil, gerileme vardır. Bu da; alanda, sürekli hareketi gerekli kılar.

Taban ile sivil toplum örgütlerinin katılımını sağladığı gösteri-toplantı vb aktiviteler ise partiye dinamizm kazandırır.

11-) Başarısızlık-hedef altında kalma, doğal olarak eleştiriyi getirir. Hararetin düşmesini beklemek, ardından kurultaya gitmek, akla ve doğruya hizmet eder. 

12-) Bir Parti; başka parti-partiler ile ittifak yapabilir, sivil toplum örgütleriyle güç birliğine gidebilir. Bunun; tabiatı icabı, fayda-zararı vardır. Önemli olan, karlı çıkmaktır.

13-) Görsel medya, en etkin eğitim ve propaganda aracıdır.

İyi bir kadro yönetiminde yayın yapan bir televizyon; taraftarı eğitir-canlı tutar, sempatizan kazandırır, halka inmeyi ve kitleleşmeyi sağlar.


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/safter-tanik/siyasetin-manifestosu-440736m.html 

23 Haziran 2018 Cumartesi

Türkiye'nin Normalleşmesi Gerek

 

Türkiye'nin Normalleşmesi Gerek

 

Mehmet Sayın

 

Türkiye'nin ihtiyacı da normalleşmedir. 

İşte bunun için yarın sandığa gidin ve inandıklarınıza oy verin. 

Normalleşmeye giden ilk adımda başka bir yol da yoktur bunu da bilin.

 Çünkü içinde bulunduğumuz şartlar normal değil;

Siyaset şimdi rakipler aşağılanarak ve hakaret edilerek yapılmakta bunun sonucunda da insanlar gerilmekte ve birbirine düşman edilmekte bu söylem arkanızdaki safları sıklaştırmakta ama karşı saflar da sıklaşmakta ve toplum kutuplaşmakta.

Kutuplaştırma artık iktidar partisine oy vermeyenlere vatan haini isnadı yapacak bir noktaya kadar gelmiş ve bunun duvara vurması da kaçınılmaz.

Ekonomik durum resmen çıkmazda;

Gıda ürünlerinde kendi kendine yetebilen bir kaç ülkeden biri olan ve tarım ürünleri ihracatçısı olan ülkemiz ihracatçılıktan çıktı ve ithalatçı duruma düştü tarım ve hayvancılık sektörleri resmen can çekişiyor sonuçta da köyden şehre göç ile birlikte üretici köylüler tüketici şehirlilere dönüştü, işsizlik patladı ve iktidardakiler de bu devasa büyüklükteki halk kitlesinden sosyal yardımları kullanarak oy devşirmek peşinde.

Ekonomi üretime değil ranta dayanıyor ve ayakta duran tek sektör de sıcak paraya dayanan inşaat sektörü o da gücünün limitinde ve pahalı konutlarını satamadığı için batma noktasında.

Sıcak para bolluğu ise sona erdi ve artık o para da çok pahalı ve gelmiyor.

Sanayi ise ağır vergi ve faiz yükü altında ezilmekte üretim adeta cezalandırılmakta.

İktidardakiler de bu ağır şartlar altında olan ülkemizi artık yönetemiyorlar.

Bu şartlar asla normal değil ve derhal normalleşmesi gerek..

Demokrasi devletlerinde normalleşme seçimler vasıtasıyla olur.

İktidarın değişmesi normalleşmenin anında gerçekleşmesi demek değildir ama ilk adımıdır.
 

Türkiye'nin ihtiyacı da normalleşmedir.

İşte bunun için yarın sandığa gidin ve inandıklarınıza oy verin.

Normalleşmeye giden ilk adımda başka bir yol da yoktur bunu da bilin.

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/mehmet-sayin/turkiye-nin-normallesmesi-gerek-440636m.html 

7 Haziran 2018 Perşembe

SEÇİMLER VE YARGI BAĞIMSIZLIĞI


 
 
SEÇİMLER VE YARGI BAĞIMSIZLIĞI
 
 
Efendi Barutçıu 


Türkiye 24 Haziran’da yeni bir genel seçime gidiyor. Ortalık toz duman, siyasetçilerin vaatleri havalarda uçuşuyor. 
 
Her genel seçimde milli birlik ve dayanışmanın her şeyden önemli olduğunu, bu sebeple de siyasetçilerin seçimleri bir savaş değil, bir hizmet yarışı olarak görmeleri gerektiğini, bu hizmet yarışı esnasında da üsluplarına dikkat etmeleri gerektiğini yazarız, söyleriz, konuşuruz.  
 
Ama maalesef değişen hiçbir şey yok. Yine hakaretler, ihanet ithamları karşılıklı salvolar birbirini izliyor.

Bir başka garabet çok değil iki sene öncesine kadar, burada tekrarından hicab duyacağınız ağır hakaretlerle birbirlerine saldıran bazı siyasiler şimdi kol kola, dün kol kola oldukları dost ve partidaşlarına da bu defa koro halinde beraberce saldırıyorlar. 
 
Tabi bunlar ilk defa olmuş şeyler değil. Türkiye’de demokras kültürü tam manasıyla özümsenmediği sürece her zaman karşılacağımız çirkin tablolardır.

Bizler bu devletin vatandaşları olarak seçim günü sandık başına gidip tercihimizi yapacağız. Bu seçimler aynı zamanda sistem değişikliği ile ilgili verilecek son karar olacaktır.

Adı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olarak ilan edilen ve başkanlık sistemi diye takdim edilen sistemin gerçek anlamda başkanlık sistemi ile ilgisinin olmadığı açıktır.

Gerçek başkanlık sisteminde yasama, yürütme ve yargının kesin hatlarla birbirinden ayrı olması gerektiğini, bu olmadığı takdirde böylesine bir sistemin “Burhan Kuzu hocanın ifadesi ile” “diktatörlük”e dönüşeceğini, anayasa oylamasının yapıldığı 16 Nisan 2017 tarihinden önce bir takım internet sitelerinde ve sosyal medyada arka arkaya yazdığımız yazılarla ile ifade etmiştik.*

Sonuçta YSK’nın hâlâ tartışma konusu olan bir kararı ile bu anayasa değişikliğinin kabul edildiği ilan edilmişti. İşte bu seçimler bu değişikliğin kesin kabulünü veya reddini getirecektir.

Dileriz ki şaibesiz, gölgesiz, hukuk kaideleri içerisinde bir genel seçim yapılsın ve yine dileriz ki YSK son anda yeni sürpriz kararlara imza atmasın.

Peki iki seneden fazla devam eden OHAL şartlarında, yeni anayasaya uyum kanunlarının bile OHAL yetkileri çerçevesinde çıkarıldığı ülkemizde seçim sonuçlarının sağlıklı ve şeffaf bir sonuç olacağı kabul edilebilir mi?

Adına demokrasi denilen ama seçmenlerin sandığa giderken gönüllerindeki milletvekilleri adaylarını değil de, parti genel başkanlarının liyakati, bilgiyi, tecrübeyi, fazileti çoğu zaman göz önüne almaksızın tamamen partideki konumlarını sağlamlaştırmak amacını güderek hazırladıkları milletvekili listeleri demokrasi ile ne derece bağdaşır?

Türkiye’de her siyasi parti kurulurken parti genel başkanlarının ilk vaadi parti içi demokrasiyi sağlamak olacağıdır. Ama nedense bu hiçbir zaman hayata geçirilmez. Yargı denetiminde bir ön seçime –CHP’nin kısmen yaptığı ön seçimler hariç- gidilmez. 
 
Gerekçe her zaman hazırdır: “Türkiye çok kritik bir dönemden geçiyor” veya “Devletimiz beka sorunu ile karşı karşıya.”

Buna siyasi gelecekleri ile de ilgili olarak duydukları derin korkularını devletin beka sorununa bağlamak kurnazlığından başka ne denilebilir. TBMM üyelerinin(yasama) teşkilindeki bu antidemokratik tutum Türkiye siyasetinde çok kötü bir gelenek haline gelmiştir.

Yargı bağımsızlığına bakarsak; adalet bakanının ve müşteşarının HSK’nın başkanı ve üyesi olduğu, diğer üyelerinin bir kısmının meclisteki çoğunluk partisi tarafından, diğer kalanlarının da çoğunluk partisinin cumhurbaşkanı tarafından atandığı bir yapının bağımsızlığından bahsedilebilir mi?

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra devletimizin bütün müesseseleri ve özellikle yargının içine sızmış şer odakları mensubları tasfiye edilirken bazen kantarın topuzunun bir hayli kaçırıldığına şahit oluyoruz.
 
 Öylesine ölçüsüz, insafsız, haksız ihbar ve isnatlara itibar edilerek on binlerce insanın hayatı karartılıyor ki mazlumların feryadı arşa yükseliyor.

Türkiye hukukun hiçbir temel konusunda geri adım atmamalıdır. Yargıya siyasi baskı yapılabilir, bazı kanunlar otoriter yönde değiştirilmek istenebilir, hukuk dışı yollarla milli iradeye karşı çıkmak gibi hareketler yapılabilir. Fakat bunların ilanihaye devam etmesi ve bu metodlarla sonuç alınması mümkün değildir.

Bu hukuk dışı yollara başvurmanın sonucu toplumda gerilim, tartışma, sıkıntı ve çatışmaları artırmak olur.

“Bugün yargıda yaşanan sorunlar hat seviyeye çıkmıştır. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulama alanı daralmış, yargıya müdahaleler artmıştır. HSK’ya resmen partili üye atanabilmiştir.”(Taha Akyol, Türkiye’de Hukukun Serüveni, s.293)

Hakim ve savcıların bile yarınından emin olmadığı, her an “paralelci” ithamı ile karşı karşıya kalmak korkusu yaşadıklarını görüyoruz. 
 
Böylesine bir ortamda kendilerini büyük bir manevi baskı ve tehdit altında hisseden insanların sağlıklı ve adaletli karar verebilecekleri nasıl mümkün olabilir?

Yazımızı yine aynı kitaptan aldığımız büyük hukuk alimi Ahmet Cevdet Paşa’nın şu ifadeleri ile bağlayalım: “Asıl lazım olan mahkemeler hakkında kamuoyunun güveni olup, bu da hakimlerin kendi konumlarından emin olmalarına bağlıdır. 
 
Bütün muntazam devletlerde bu kaide benimsenip uygulandığı gibi Devlet-i Aliyye’de daha eski zamanlarda haklı-haksız, şunun-bunun başı kesilirken dahi hakimler bundan müstesna ve her türlü sıkıntıdan uzak ve saygın idiler.”(Tezakir-40, s.101) 
 

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Dış güç efsanesi gerçek mi?



 

Dış güç efsanesi gerçek mi?

 

Ahmet Gürsoy


Türkiye'de seçmen, iktidar tarafından sürekli korkutularak sandığa gönderilmek isteniyor. 

Burada kusur endişelenen ve korkan seçmende değil.
                
Çünkü herkes ülkesini sever ve bunu kayıp etmek istemez.

Çünkü herkes, dış güçlerin ülkesine vereceği zararı önlemek ister.

Çünkü herkes, bu vatanın bir bedeli olduğunu bilir.

AKP siyaseti bunu bildiği için her seçimde belirli bir efsaneyi dolaştırmayı seviyor.

İlk dönemlerde bu efsane "demokrasi gelecek" şeklindeydi.

Sonra "analar ağlamasın" denilerek huzura yöneldi.

Ne zaman ki, Oslo görüşmelerinden beklenen sonucu alamadı ve bundan vaz geçmek zorunda kaldı, bu defa  şehir efsanesinde klasik görüşe dönüldü: "Dış güçler bizi istemiyor..!"

Elbette dış güçler, adı üstünde dışta olan bu güçler oldukları için haliyle  Türkiye'nin babasının oğlu değil.
                
Kaldı ki o dış güçlerden ta 2002'den bu tarafa tam 630 milyar dolar sıcak para sağlayan bu iktidar.

Türkiye'nin Cumhuriyet kazanımları olan önemli madenlerini, yeraltı ve yerüstü birçok KİT kurumunu dış güçlere satan da gene bu iktidar.
                
Aynı şekilde, özel sektörün dahi dolarla borçlanmasına dair kanun çıkaran da yine kendileri.

Finans sektörünün neredeyse önemli bir kısmını (bankalar), yine bu iktidar geçmişte dış güçlere sattı.

En son geldiğimiz noktada ise, en tepeden yükselen "Merkez Bankası'nı kontrol altına alacağız" diyerek doları birden bire ateşleyen demeçten sonra Bloomberg TV'nin nokta koyduğu finans merkezi İngiltere'ye apar topar, bakan ve bürokrat gönderen de gene aynı yönetim.

Dolayısı ile "Dış güç" söylemi bir şehir efsanesi olmanın ötesine gitmiyor.
                
Ekonomi çevreleri gerçeği biliyor.

İş dünyası da biliyor.

Bilmeyen kesim, teknik konulardan anlamayan sade vatandaşlar. 

O vatandaşların millî duygularına aldatıcı mesajlar vererek seçimi kazanmak istiyorlar.
                
Bunu Oslo görüşmelerinden sonra hep kullandıklarını da ilave edelim. 

Yapılan referandumlarda ve sonrasındaki seçimlerde "dış güçler bizi kıskanıyor ve hükümetimizi devirmek istiyor" mealindeki yaklaşımı devamlı kullanıyorlar.

Kimse şunu unutmasın.

Her ülkenin kendisine iyi gözle bakmayan bir ya da daha fazla "dış güç" tehlikesi vardır. 

Elbette Türkiye'nin de var. 

Ancak bu seçim sürecini yönetecek kadar etkin mi ona bakmak lazım. 

Türkiye'de ana akım medya dâhil olmak üzere, tüm sahayı kontrol eden iktidar olduğuna göre, dış gücün önemli bir kapısı kapanmış, ipler iktidarın elinde demektir.

 İstediği haberi üfürür. Nitekim öyle yapıyor. Dış güç korkusu pompalıyor.

İkincisi de az evvel sözünü ettiğimiz finans çevresi ki, doları yükseltenin onlar değil, tam tersine dış güçler de dâhil piyasaları asıl korkutanın iç iktidar gücü olduğu kesinleşti. 
                
Dikkatinizi çekerim: Yapılan anket çalışmalarında Gezici şirketinin ilginç tespitleri var. 

24 Haziran seçimleri için yaptığı son ankette vatandaşın rengini belli etmekten kaçındığını ve kapıların anketörlerin yüzüne kapatıldığını söylüyor.

Vatandaş ikilemde..

Ülkemizin başına kötü bir şey gelir mi endişesi taşıyor. Bu nedenle de güvensiz.

Nitekim Gezici, "2000 seçimlerine benzer bir dip dalgasının oluşabileceğine dikkat çekmekte."

Peki, ne yapılmalı?

Muhalefetin bu güven duygusunu kendi lehine çevirmesi lazım.


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/dis-guc-efsanesi-gercek-mi-47607yy.htm

29 Mayıs 2018 Salı

AKP’nin Ahdine İnanılabilir mi?

 

AKP’nin Ahdine İnanılabilir mi?

 

Özcan Yeniçeri

 

Seçim bildirgesinde 24 Haziran seçimlerinden sonra da demokrasiyi geliştirmeye bir üst lige çıkarmayı öngörüyor. Tuhaf değil mi?

 AKP iktidara geldiği 2002 yılında milletin karşısına “Yeni Türkiye”, “İleri Demokrasi” ve “Yeni Anayasa” kavramlarıyla çıkmıştır. İşbaşına geldiği 2002 yılını milat olarak aldığı için kendisinden önceki Cumhuriyet dönemini reddi miras etmiştir.

AKP’li bir yazar; “Cumhuriyet geçiş süreci, yeni bir tarih başlıyor… 20. yüzyıl bizim için dondurulmuş bir tarihti ve buzlar çözüldü”. Diye yazmış.

AKP’li bir siyasetçi; Cumhuriyet “90 yıllık reklam arasıydı bitti”. Diye ahkâm irad eylemiş.
 

AKP’nin TBMM Başkanı, Abdülhamit dönemi ile AKP dönemi arasında kalan dönemde bir duraklama dönemi olduğunu, Erdoğan ile birlikte bu dönemden çıkıldığını savunmuştur.  

Bu sözler raslantısal olarak söylenmiş değildir. Aksine bu bir zihniyetin paradigmasıdır.

 AKP’nin 3 Y iddiası!

Bilindiği AKP, “3Y” iddiasından yola çıkarak kurulmuştur. Yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar ile mücadele edeceğini belirten AKP'nin 17 Aralık Yolsuzluk operasyonunun ardından yolsuzlukla mücadele iddiası tamamen çökmüştür.

Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk iddiaları AKP döneminde zuhur etmiş, yolsuzluk iddiaları uluslararası boyutlara ulaşmıştır. Bu konuda 17/25 Aralık iddiaları bir yana Reza Zerrap ve Deniz Feneri davası bile her şeyi açıklar niteliktedir.

Medyaya, basına ve ifade özgürlüğüne uygulanan engeller ve yasaklamalar demokrasiyi rahatsız edici boyutlara ulaşmıştır. 

Yasaklar konusunda OHAL ve KHK’larla “Alo Fatih” diye anılan süreç her şeyi özetlemektedir.

AKP’nin üç Y’sinden sonuncusu olan yoksulluk ilkesinin durumu da devletten ve belediyelerden yardım alan milyonların durumuna bakılarak anlaşılabilir.

Yaşananlar AKP’nin 3 Y iddiasının tamamen iflas ettiğinin kanıtıdır.

2002 yılında iş başına gelen AKP, Türkiye’nin en önemli sorunu olarak kimi zaman bürokratik kimi zaman da yargı/askeri diye nitelediği “vesayet” sorununu gündeme getirmiştir.


AKP’nin vesayetini kurmak!

Sözüm ona yargı vesayetini ortadan kaldırmak için 2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumu yapılmıştır.  FETÖ’yle birlikte mezardakiler de kaldırmış, şimdi bir kısmı hapiste olan “yetmez ama evetçi” liberallerin desteğiyle referandumdan “evet” çıkması sağlanmıştır. Böylece yargıda Kemalist vesayet kaldırılmış yerine FETÖ’nün vesayeti konmuştur.

FETÖ’nün yargıdaki hâkimiyeti sonuçta ABD’nin yönlendirmesiyle Ergenekon / Balyoz / Casusluk davalarının açılmasını sağlamıştır. 

 Böylece CIA’nın yardımıyla FETÖ, TSK’ya komplo kurmuş, TSK’nın terör ve Suriye’deki gelişmelere müdahale gücünü sıfırlamaya çalışılmıştır.
 

AKP iktidarı sözü edilen vesayetleri kaldırıp yerine milletin vesayetini değil AKP’nin vesayetini millet adına getirip koymuşlardır.

İşin ilginç yanı bütün bunlar AKP’nin iktidarda olduğu bir ülkede yaşanmış ve iktidar yetkilileri bu olan bitenden hiçbir sorumluluk kabul etmemişlerdir.


Demokraside üst lig iddiası!
 

Başka söze ne hacet Genel Kurmay Başkanını aday olmaması için Abdullah Gül’e gitmesi, yargı üyelerinin Cumhurbaşkanı eşliğinde Çay toplama görüntüleri vermeler her şeyi özetliyor.  

Bugün Türkiye’de başta medya olmak üzere rektörler, müftüler, valiler, belediye başkanları, bürokratlar vb. kamu görevlileri üzerinde acımasız bir parti vesayeti vardır.
 

AKP’nin dile getirdiği “güçlü meclis, güçlü hükümet, güçlü Türkiye” söylemleri içi boş kavramlardır.   

Mevcut uygulama getirilen sistemin güdümlü meclis, etkisiz hükümet, bütün gücü elinde tutan tek başkan sistemi olduğunu göstermektedir.
 

AKP iktidarı on altı yıldır yapmadıklarının, yanlış yaptıklarının, devleti yönetemediğinden devlette paralel yapılar kurulduğunun hesabını vermedi. 

Dahası iş başındaki iktidar 15 Temmuz hain girişimini zamanında haber alarak daha başlamadan yok edemediğinden dolayı da bir numaralı sorumludur.

On altı yıllık iktidarında ileri diyerek gerilettiği demokrasi, insan hakları, basın ve ifade özgürlüğü orta yerde dururken seçim bildirgesinde 24 Haziran seçimlerinden sonra da demokrasiyi geliştirmeye bir üst lige çıkarmayı öngörüyor. Tuhaf değil mi?

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/akp-nin-ahdine-inanilabilir-mi-440563m.html 

25 Mayıs 2018 Cuma

Doları Emperyal Güçler Mi Yükseltiyor?

 

 

Doları Emperyal Güçler Mi Yükseltiyor?

 

Mehmet Sayın

 
Bu iddianın sahibi Yiğit Bulut ve kendisi Cumhurbaşkanlığının ekonomi danışmanı ve iddiasını bu gece devletin televizyonunda dile getirerek "adeta yangın yeri gibi olan" ekonominin daha da alevlenmesini sağladı.
 
Yani yangına körükle gitmiş oldu.

Bunun ekonomik sonucu da doların yükselmesinin daha da artması oldu.

Peki doları emperyal güçler mi yükseltiyor ?
 
Bu iddia doğru mu ?

Bence doğru değil .
 
Olan ekonomik modelin iflasıdır.

Çünkü bu ekonomik model üretimden çok daha fazla tüketime ve ranta dayanmaktadır ve dünyada para bolluğu olduğu zamanlarda sürdürülebilen bu model para bolluğunun bitmesi ve dünyanın savaşın eşiğine gelmesiyle gücünün limitine gelmiş ve sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır.

Para bolluğunun bir gün bitebileceği baştan düşünülmeli ve ona uygun tedbirler alınmalıydı.

Alındı mı ?
 
Alınsaydı durum buraya gelmezdi.

Kendi yapamadıklarından dolayı başkalarını suçlamak ve bunu yapınca sorumluluktan kurtulabileceğini düşünmek tipik şark kurnazlığıdır ve o da limitine gelmiş ve algı operasyonları bile işe yaramamaya başlamıştır.

Bundan sonra Amerikada 2008 de yaşanan Mortgate krizinin bir benzerinin yaşanması da ihtimal dahilindedir.

Bunların hepsinin sorumlusu iktidar yetkilerini kullananlarındır ve yetkinin kardeşi de sorumluluktur. 
 
Hiç kimse yetkiliyim ama sorumlu ben değilim deyip suçu başkasının üzerine yıkabileceğini zannetmemelidir.

Bu çöküşün pek çok sebebi vardır ama ekonomik kriz bu sebeplerin hepsinden daha önemlidir.

Bugün olan da böyle bir krizdir.

Hem de 2001 krizinden çok daha büyük boyutta bir kriz.

Peki çöküşün müsebbibi olan yönetim buna çare bulabilir mi ?
 
Bence bulamazlar çünkü onlar çökme noktasında olduklarını da kabullenmiyorlar ve teşhisi koyamayanlardan hastalığı tedavi etmeleri de beklenemez.

Çözüm nerededir peki ?

Çözüm mevcut yönetimin demokratik ve meşru yoldan gidip yerine meseleye doğru bakabilen ve  Gazi meclisin birlik ruhunu "yani Kuvvacı ruhu" yeniden tesis edebilecek başka bir yönetimin gelmesindedir.

Yanlış anlaşılmasın burada bir partinin gidip başka bir partinin gelmesini kastetmiyorum.

Kastettiğim şey anlayış değişikliğidir.
 
Kastettiğim şey mümkün mertebe çok geniş tabanlı bir uzlaşma ile öncelikle kavgacı siyaset anlayışının sonlandırılmasıdır yani parti değişikliğini değil anlayış değişikliğini savunuyorum.

Bu anlayış değişikliğinin öncelikle savurganlığı bitirip devlette tasarrufu egemen kılmasının gerektiğini söylüyorum.

Bu dediklerimin yapılabilmesi mümkün müdür ?
 
Tabii ki mümkündür çünkü bu devlet binlerce yıllık bir gelenekten gelmektedir.

Bu gelenek Türk milletinin ruhunda da vardır zaten 

Neden olmasın ?
 
http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/mehmet-sayin/dolari-emperyal-gucler-mi-yukseltiyor-440543m.html 

5 Mayıs 2018 Cumartesi

Siyasetin ''ilke''si iktidarın korkusu ...






Siyasetin ''ilke''si iktidarın korkusu ...


Mehmet Faraç


Dün de bu köşede aynı gerçeğe, özellikle ve ısrarla dikkat çekmiştik; Siyasal ortamda büyük bir "panik" havası var ki, son yıllarda benzerine hiç ama hiç rastlanmadı...

Siyasal kandırmaca söylemleri, Meclis kürsüsünden boş yere ahkam kesmeler, mitinglerde ve grup toplantılarında havalı nutuk atmalar dağıtamıyor panik havasını...

Tetikçi-yanıltıcı medyanın yalan kuşatması, uyduruk köşe yazıları ve televizyonlardaki kiralık şakşakçıların memleketi güllük gülistanlık gösterme palyaçoluğu da örtemiyor ortamın koyulaşan griliğini...

Zaten oldum olası inanmadığım anketlerin ise neredeyse tamamı hikaye... Anketlerin çok büyük bölümü ne yazık ki yönlendirmeye ve ranta hizmet ediyor... Onlar da değiştiremiyor iktidar tepelerindeki puslu havayı...

Evet; anketlerin çoğu uydurma, çünkü sokaklar gerçeği en yalın haliyle ve de çığlık atarcasına duyurmaya yetiyor... 

Hem de aylardır haykırıyor yaşamı cendereye alan tüm gerçekleri, neredeyse bütün sokaklar ve bütün ülke...

Bırakın şaşırmış iktidar siyasetinin paniğini; ülkenin dengesi, umutları, beklentileri, gidişatı, planlar ve hedefler de belli belirsiz bozuluverdi çünkü...

Şaşırdı tüm dengeler, dağıldı artık sihirli iktidar pusulası ve alarm çanları en kırsalda ve en kuytuda "imdat" çığlıkları atıyor artık!!!

Ortamın en farklı yerlerden görünen manzarasının üzerinde kara bulutlar dolaşıyor ve toplum derin bir bıkkınlığın ortasında, sinsiliğin büyüttüğü bu manzaraya bakarak "nefes" alacağı, umutlanacağı, tutunacağı bir ortamı düşlüyor...

Bunalan seçmenin sessizliği!..

Velhasıl son yıllarda pek de rastlanmayan, üstelik beklenmeyen ve pek de umut edilmeyen bişeyler oluyor bu ülkede...

Bir yanardağın derinden körüklenen ateşinin patlamaya hazır öfkesi gibi bişeyler oluyor Türkiye'ye!..

Toplumda tuhaf bir sessizlik, sokaklarda, köylerde, kahvehanelerde ve ev toplantılarında yörüngenin iyice şaşırdığına ilişkin tartışmalar büyüdükçe büyüyor, kitleler "yeter artık" isyanını artık daha fazla ve daha açıktan dile getirmekten de kaçınmıyor...

Herkes farkındadır sanırım; Siyasetin zemini öncü bir depremin gelişi gibi derinden, öfke duyarcasına, tokat atarcasına, silkelercesine sarsılmaya başlıyor ki, bundan çekinenlerin paniği ve artan saldırganlığı da bunu kanıtlamaya yetiyor!..

Nereden bakılırsa bakılsın ve de kimse kendini sakın ola kandırmasın; AKP açısından ortam artık eski ortam değil...

Çünkü gidişatın tamamen değişebileceğine ilişkin sosyolojik veriler her gün daha da fazla çarpıyor iktidardan beslenenlerin suratlarına...

Ve bu kötü gidişatın artık çekilmez bir hal aldığını gösteren vahim sosyolojik tablo yeterince sinyal de veriyor zaten...

Sosyal, siyasal, ekonomik sıkıntılar, milleti kuşatan döviz çılgınlığı ve mutfakları yangın yerine çeviren fahiş zamlar toplumda giderek daha fazla "cinnet hali" yaratıyor...

Cinayetlere, toplu katliamlara, intiharlara, boşanmalara ve büyük kavgalara neden olan işsizlik, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı bunalttıkça bunaltıyor milyonları...

Halk "umut" ve çıkış arıyor özetle... Milletin son 16 yılda, hem sosyal, hem siyasal açıdan ve hem de rejime yönelik saldırılar bakımından tahammül sınırlarının iyice zorlandığını gösteren kanıtlar büyüyor, milleti öfkelendiriyor artık...

İşte aylardır dolaşıyoruz-konuşuyoruz; Yalnızca muhalefet kesimlerinde değil, yıllardır iktidarı destekleyen kitleler içinde de bir bıkkınlık ve öfke var ki, gidişatın değişeceğinin etkili sinyalleri buralarda da büyüyor...

Zirveyi saran panik yangını!..

Yukarıda tasvir edilenler, yalnızca iktidarın buhran manzarası değil, panik güruhundan yayılan kötü enerji ve özellikle yayın organlarından dışa vurulan öfke de, bu ülkede gidişatın değişmeye başladığını gösteriyor...

Bu ülkenin AKP ve tayfası için artık rahatlıkla at koşturulacak bir arena olamayacağı görülüyor artık...

Önceki günkü yandaş medya örneklerine bakınca işte yukarıdaki satırlar da geldi aklıma... Biri, "İttifakta sıkı FETÖ taraması" manşeti atarak cumhurbaşkanı adaylarına imza vermeyi düşünen kitleleri ürkütmeye çalışmış...

Bir diğeri, "Kurye FETÖ ve locadan" diyerek CHP'yi karalamaya çalışmış...

Bir başkası ise Erdoğan ile Bahçeli'nin daha geçen yıl birbirlerine söylediklerini unutmuşçasına, CHP, İYİ Parti, SP ve DP arasındaki güç birliği görüşmelerine "ilkesizler ittifakı" deyivermiş!..

Korkunun seferberliği!..

Peki; Memleketin buhran çarkında yolunu şaşırmış ahval ve şeraitini baştan sona sıraladıktan sonra, yandaş medyanın artık muhalefete yönelik kronikleşmiş saldırılarına ve "ilke"den söz eden zavallılara neden dikkat çektik?..

AKP çevreleri ile yandaş medya; emekliye ikramiye, öğrenciye af, kaçak yapıya yeşil ışık ve çiftçiye hazine arazisi vaadine rağmen toplumda iktidara karşı bir ısınma yaratamadıklarını görüverdiler...

Hem devletten hem de partiyi sevenlerin (!) akıttığı milyonlarca liralık ekonomik güç!..

Liyakata bakılmaksızın tepeleri tamamen kuşatan on binlerce bürokratın devlet olanaklarını kullanmak için her seçimde pervasızca seferber edilmesi...

İktidara bağlı yüzlerce belediyenin sandık uğruna tüm olanakları kullanmak için hazır bekletilmesi...

Şimdiden başlayan odun-kömür furyası ve milyonlarca Ramazan kolisinin "seçim uğruna" hazırlanmaya başlanması...

Ve de son üç yıldır, on binlerce muhtarın bizzat cumhurbaşkanlığı sarayında ağırlanarak sıkıca markaja alınması, yurt dışı gezilerinde pohpohlanması, sandık için hazır halde bekletilmesi bile az geliyor olmalı?..

Velhasıl; iktidarından medyasına kadar rant çevreleri, muhalefet arasında henüz tam olarak açıklanmamış siyasal güç "ittifak"ına karşı dörtnala taarruza geçtiklerine göre, anlaşılıyor ki, yazının başından itibaren sıralanan sosyo-politik panik yangınının dumanı AKP'lileri her açıdan kuşatıvermiş!!!

16 yıl sonra başlayan bir siyasal "panik"tir bu; iktidarla-medyayla ne yaparsan yap, kolay dinmiyor işte!..




http://www.yenicaggazetesi.com.tr/siyasetin-ilkesi-iktidarin-korkusu-47298yy.htm