meclis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meclis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2020 Pazartesi

Yeniden Güçlendirilmiş Parlamenter Demokrasi

 


 
 
 
Yeniden Güçlendirilmiş Parlamenter Demokrasi
 
 
 
Haberiniz




Ülkemizin geleceğe taşınması adına başkanlık sistemi yerine çoğulcu, demokratik, laik, hukukun üstünlüğü esas olan, şeffaf, denetlenebilir parlamenter sistem lüzumlu, parlamenter sistemin koruyucu tedbirlerle düzenlenmesi elzemdir.


Türk milletine ait olması gereken egemenliğin yüzyıllar boyunca sülaleler elinde bulunmasının yanlış olduğunu vurgulayan ve egemenliğin kişilere değil millette ait olduğunu söyleyen büyük Atatürk, söylediğini yapmış ve parlamenter demokrasiyi ülkemizde işler kılarak Türk milletinin en büyük temsil organı olarak TBMM’yi kurumlaştırmış, TBMM’nin üzerinde güç tanımamıştır.
 
 

YASAMA, YÜRÜTME ve YARGI temel ayakları üzerinde işleyen Türk parlamenter sistemi ve Türk milleti adına karar vermede en üst yetkili organ olan TBMM, 2018’de yaşanan sistem değişikliği ile atıl duruma düşürülmüş ve ülkede karar verici en üst merci, başkanlık makamı olmuştur. Yasama devre dışı, yargı siyasallaştı, yürütme saraya bağlı.
 

Başkanlık (tek adamlık sistemi) ile yönetilen ülkelerin (ABD Hariç) demokratik ve ekonomik gelişimlerini tamamlayamadıkları ve küresel ligde son sıraları paylaştıkları bir gerçektir. 
 
 
 
Bu ülkelerde başkan ve adamları hukukun üstüne taşan yetkileriyle hareket etmekte, şeffaflık ve denetlenebilirlik gibi temel demokratik unsurlara sahip olamayan ekonomiler dünyanın lider ülkeleriyle yarışmak bir yana dursun tam anlamıyla çarçur edilmektedir. 
 
 
 
Tek adam sistemlerinde durum buyken Batı tipi demokrasilerle yönetilen batı Avrupa ülkeleri ise demokrasi, adalet, eşitlik, insan hakları ve ekonomik refah yönleri ile diğer ülkelerden ayrışmakta; dünyanın dört köşesinden ülkesini terk eden insanların göç etmek istedikleri ülkeler haline gelmektedir. 
 
 
 
Ülkemizde başkanlık sistemine geçildikten sonra demokratik ülkelere sayıları yüzbinlerle ifade edilen nitelikli insan göçü (beyin göçü) ile varlıklı insan göçü (sermaye göçü) yaşanmıştır. Nedeni bu ucube Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi değilse nedir?
 
 

Hal böyle iken yeniden parlamenter demokrasi ülkemiz için de şart olmuştur.
 
 

Ancak ülkemizde demokrasinin tasfiye edilmesi sürecinde demokratik sistemin kendisini koruyamadığı acı bir şekilde görülmüştür. Yeniden parlamenter demokrasiye geçildiğinde sistemin kendisini koruyacak alt yapısının da oluşturulması gerekmektedir.
 
 

Buna ilave olarak ülkemiz demokrasisinde 18 yaşından gün almış herkesin oy kullanmasının zararlı etkileri de görülmüştür. Tıpkı dinimizin akıllı olmayanı, baliğ olmayanı, bunamışı, deliyi hükümlü saymadığı gibi ülkemizdeki demokratik sistemin işleyişinde de kendini temsil etme yeteneği kazanamamış vatandaşların oy kullanmalarının önüne geçilmeli, böylece niteliksiz çoğunluğun tercihinin nitelikli insanların kaderi olmasına engel olunmalıdır. 
 
 

Bu sebeple yeniden parlamenter sisteme geçişte bazı kriterlerin mutlaka uygulanması gerekmektedir. Aşağıdaki şu maddeler bu kriterlerin sağlanması hususunda örnek olması için sıralanmıştır:
 
 

En az lise mezunu olanlar oy kullanabilir. Asgari olarak bir lise diplomasına sahip olmayan Türk vatandaşları oy kullanamazlar. (Japonya’da böyle)
 
 
Son iki yıldır herhangi bir gelire sahip olmayanlar, sosyal yardımlarla geçinmek zorunda kalanlar yeniden geçimlerini temin etmeye başlayana kadar oy kullanamazlar.
 
 
Hırsızlık, gasp, tecavüz, uyuşturucu kullanma ve kullandırma, kamu malına zarar verme gibi suçlardan ceza almış kişiler oy kullanamazlar.
 
 
Türk vatandaşlığına geçirilmiş olsalar bile yabancı uyruklu vatandaşlar 15 yıl boyunca oy kullanamazlar. 
 
 
Türk vatandaşlığına geçirildikleri tarihten sonraki 15 yılın sonunda kültürel entegrasyonunu tamamlamış olanlar, ilgili kurumlardan entegrasyon belgeleri almaları kaydıyla oy kullanabilirler.
 
 
TBMM’sine her meslek dalından en az 10’ar vekil kontenjanı uygulanmalı. Parası olan değil kariyeri olanlar vekil seçilmeli.
Vekillik bir meslek olmamalı. Vekillere TBMM dışında ayrıca bir özellik ve dokunulmazlık zırhı ve çıkarı sağlanmamalı. Emekli vekillik diye bir gelir kaynağı sağlanmamalı.
 
 
 
Cumhurbaşkanı kesinlikle tarafsız olmalı. O da yeri geldiğinde Yüksek Mahkemeye ve TBMM’ne hesap verebilmelidir.
 
 
 
Her parti liderinin %10 kontenjanı olmalı, diğer vekilleri bölge halkı tercih yoluyla belirlemelidir.
 
 

Yukarıda fikir vermesi amacıyla sıralanan maddelerdeki koruyucu tedbirlerle demokrasinin işleyişi sorumlu ve eğitimli insanlara verilmeli ve böylece niteliksizlerin tercihi niteliklilerin kaderi olmaktan çıkarılmalı; eğitimli ve yetkin insanların tercihleri tüm ülke vatandaşlarının kaderi olmalıdır.
 
 

Ülkemizin geleceğe taşınması adına başkanlık sistemi yerine çoğulcu, demokratik, laik, hukukun üstünlüğü esas olan, şeffaf, denetlenebilir parlamenter sistem lüzumlu, parlamenter sistemin koruyucu tedbirlerle düzenlenmesi elzemdir.
 
 

27 Mart 2019 Çarşamba

7 Maddede “beka” meselesinin perde arkası


 
 
 
7 Maddede “beka” meselesinin perde arkası

 
 
M. Ayhan Kara

 
 
 
Kısacası madem memlekette “beka” meselesi var, ona göre davranacaksın. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” dedirtmeyeceksin.

 
 
 
 
Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan ile müttefiki MHP Genel Başkanı Bahçeli yerel seçimi “beka” ekseninde götürüyor! Sanırsınız ki İstanbul ve Ankara’yı kaybederse memleket elden gidecek! Oysa İstanbul ve Ankara başta olmak üzere daha nice büyükşehir belediye başkanını görev dönemleri sona ermeden kulağından tutup kenara atan Erdoğan’ın kendisi! “İstanbul’a ihanet ettik” diyen de ondan başkası değil.

 
 
BELEDİYE BAŞKANI DEĞİŞİRSE…

 
 
Örneğin İstanbul’a bakalım: 12 Eylül sonrasında ANAP (Bedrettin Dalan), SHP (Nurettin Sözen) ve RP (R.T. Erdoğan); sonrasında da Erdoğan’ın partisi yönetmedi mi İstanbul’u? Erdoğan’dan önce batmayan İstanbul, Erdoğan’dan sonra da batmaz! Ankara da batmaz!

 
 
Örneğin Antalya’ya bakalım: Ak Parti’den Menderes Türel vardı 2009’a kadar. 2009’da CHP’den Prof. Dr. Mustafa Akaydın geldi, 2014’te yeniden Menderes Türel geldi. Antalya battı mı?

 
 
İKTİDARA KULAK VEREN SEÇMENLE “BEKA” SORUNU ÜZERİNE HASBİHAL

 
 
Erdoğan ve Bahçeli’ye kulak veren ya da ellerindeki iletişim araçlarının illüzyonuna kapılan yurttaşlarla hasbihal edelim… Bir an için diyelim ki “beka sorunu var”. Madem öyle o halde devleti yönetenler, iktidar partisi ne yapmalı?

 
 
1) Beka sorunu olan bir memlekette iktidar kutuplaşmadan kaçınır. Muhalefet liderlerini hapisle tehdit etmez. Muhalefet partilerini “terör” ile özdeşleştirmeye yeltenmez. Yerel seçimi rejimin referandumuna çevirmez. Fay hatlarını yumuşatması gerekirken tam tersine kaşımaz.

 
 
2) Beka sorunu olan bir memlekette iktidar yalnızlaşmak yerine dostlarını arttırır, düşmanlarını azaltır. Dış politikasını buna göre şekillendirir. Kısa, orta ve uzun vadeli önceliklerini soğukkanlılıkla belirler. Öncelikle komşularıyla iyi komşuluk ve karşılıklı yarar çerçevesinde güvenli bir kuşak oluşturmaya çalışır. Bölge ülkeleriyle diyalogunu güçlendirir ve bölge istikrarına katkıda bulunur.  
 
 
 
Çünkü Türkiye istikrar içinde daha rahat hareket edebilen ve istikrardan beslenebilen bir ülke. Dünya ölçeğindeki ilişkilerinde ulusal çıkarlarının gerektirdiği pozisyonda kalarak çok yönlü adımlar atmaya özen gösterir. Türkiye’nin bölge merkezli, ulusal çıkarlara endeksli bir dış politika izlerken küresel düzlemde de bu politikasını güçlendirecek adımlara ihtiyacı var. İhracatınızın yarısı Avrupa’ya ise “Bana ne Hans’tan, Geroge’dan, Helga’dan” derken ağzınızdan çıkanı kulağınız duyacak. Rusya, Çin, İran, Türk Dünyası, Arap Dünyası, Afrika ile ilişkilerinizi sürdürürken Avrupa ve ABD’nin ikisiyle birden “papaz” olmanın maliyetini hesaplayacak ve ona göre adım atacaksınız.

 
 
3) Madem “beka” sorunu var, Cumhurbaşkanı (bir partinin genel başkanı olsa da) rakip partilerin liderlerini aşırı suçlamak ve tehdit etmek yerine zaman zaman yuvarlak masada toplamalı ve memleketin kritik sorunları hakkında bilgilendirip konuşmalı… Cumhuriyet tarihinden tek parti döneminde de çok partili dönemde de örnekleri var. Cumhurbaşkanı İnönü’nün muhalefetle görüşüp yayınladığı “12 Temmuz Beyannamesi” akla ilk gelen örnektir. Keza, 1960 sonrasındaki krizli süreçte Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in Çankaya’da siyasi parti liderleriyle düzenlediği yuvarlak masa toplantıları ve “Çankaya Protokolü” de akıllardadır. Daha sonra da Cumhurbaşkanları liderlerle gerektiğinde Çankaya’da zaman zaman bir araya gelmişlerdir. En azından Cumhurbaşkanları kritik dönemlerde hatta olağan dönemlerde bile muhalefet liderleriyle memleket meseleleri için bir araya gelme feraseti göstermişlerdir.

 
 
4) Beka sorunu olan memleketlerde iktidar partisi, Dışişleri Bakanı kritik konularda muhalefet partilerini dış politikaya ilişkin olarak bilgilendirirler. Örneğin, İsmet İnönü’nün ikinci başbakanlık döneminde 1960’larda koalisyon ortağına ve öteki muhalefet liderlerine bunu yaptığını biliyoruz. Ak Parti döneminde en kritik konularda bile bir diyalog söz konusu değil. 17 yıllık Ak Parti iktidarında Dışişleri Bakanı iken sadece bir kez Davutoğlu CHP genel merkezini ziyaret etti. Beyefendi lütfedip bir kez de Dışişleri Komisyonu’na geldi ve orada da nutuk atıp gitti.

 
 
5) ”Beka” sorunu olan bir ülkede İçişleri Bakanı, MİT Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü en azından -her ne kadar şimdi o sıfat kalksa da- ana muhalefet partisini kiritik konularda bilgilendirir. Bırakın bilgi vermeyi, İçişleri Bakanı parti militanı gibi muhalefete saydırıp duruyor seçim sath-ı mailinde.

 
 
6) ”Beka” sorunu olan bir memlekette ekonominin sağlamlığına dikkat edilir. Tarım ve hayvancılık kendi kendine yeterlilik açısından önem kazanır. Adapazarı ve Ödemiş’in patatesi, Amasya’nın soğanı tek başına bütün memlekete yetebilecekken nasıl oluyor da patates ve soğan fiyatı patlıyor ve ithalat yapmak zorunda kalıyorsun? Muhalefet partilerini terörle ilişkide olmakla suçlayıp havanda su döğeceğine kafayı bunlara yoracaksın! Uyduruk tanzim satış gösterileriyle vakit geçireceğine aklını başına alıp üretimi arttıracaksın, bunun için gerekli önlemleri alacaksın. Yüksek Ekonomik Kurul’u çalıştırıp kamu ile piyasa unsurlarını kısa, orta ve uzun vadeli çözümler için harekete geçireceksin.

 
 
7) En önemlisi, “beka” meselesi var diyen iktidar ve ortağına soralım: “FETÖ’nün bütün ayakları çıktı da siyasi ayağı nerede?” Beka meselesi diye ortada dolaşan iktidarın işi gücü bırakıp FETÖ’nün siyasi ayağını ortaya çıkarması için seferber olması gerekmez mi?

 
 
 
MADALYONUN DİĞER YÜZÜ

 
 
 Kısacası madem memlekette “beka” meselesi var, ona göre davranacaksın. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” dedirtmeyeceksin.

 
 
Ha, “beka” meselesi yok da yapay bir beka meselesini seçim yüzünden sürekli ateşe odun atıp canlı tutuyorsan…

 
 
Bak hemen söyleyeyim; bunu seçmen yemez! Gerekli yanıtı da sandıkta verir. Öyle bir verir ki neye uğradığını anlayamazsın.


 

6 Mart 2019 Çarşamba

Siyaset Bunu Hep Yapıyor…

 

 

 

Siyaset Bunu Hep Yapıyor…

 

 

H.Nurcan Yazıcı

 

 

Şimdi, siyaset, hizmet anlayışını ve sorumluluklarını bir daha gözden geçirmeli... Yoksa, yaşatılan bu son tecrübe hepimize çok pahalıya mal olacak.

 

 

 Ülkemizde doğru bir zeminde siyaset yapıldığını söyleyebilir misiniz?

 

Gerçek dışılık siyaset propagandalarının bir parçası olmuş… Topluma verilen siyasi mesajlar hiç akla uygun değil, tamamen algılar üzerine çalışılıyor… 

 

İnsanlar soyut kavramlar ve içi doldurulmamış söylemlerle denetim altına alınmaya çalışılıyor…

 

Geceden sabaha siyaset yapılıyor ama “sorunlara çözüm” adına bir arpa boyu yol alınmış değil…

 

İstenen de, yol alınmaması olsa gerek!.. Böylelikle çaresizlik sarmalında kalan toplum, istenilen kıvama sokulabilecektir.

 

Özellikle seçim zamanı siyasetin, kitleleri harekete geçirmek, taraftar toplamak adına nefret duygularını körüklediğini, düşmanca söylemlerle cepheler oluşturduğunu görüyoruz. Bazen oluşturulan “ortak nefret” duygusu,  en birbirine uymaz tarafları bile birleştiriyor.

 

Dolayısıyla sağduyusu ve vicdanı karartılan toplum ilkelerin değil, etkin olanların hâkimiyeti altında kalırken, dostluklar ve inançlar yerle yeksan ediliyor!..
 

 

Siyaset bunu hep yapıyor…
  

 

Maalesef ülkem insanı her zaman, bu havalarla seçime taşınıyor.

 

Yaşamımızda bizi değerli kılacak ne varsa siyasetin malzemesi olmuş.  Korkularımız suni gündemlerle yeni bir kontrol sahası… Yarınları konuşurken, neyi güzelleştirebileceğimiz değil, sadece hangi karanlığı yaşayacağımız anlatılıyor. Birileri “ben beklediğiniz kahramanım” diyor ama kahraman nasıl olur bilen yok!

 

Peki, topluma bunları yaşatan partiler ne durumda?

 

Siyasi partilerde ki iç hesaplaşmalar ve güç savaşları içten içe, bütün hızıyla devam ediyor.. “Böl ve yönet” diye bilinen siyasi oyun, partilere de sirayet etmiş durumda… 

 

Her siyasi parti kendi içinde bir bölünme yaşarken, dün yan yana yürüyen ve bir birilerine sadakat yeminleri edenlerin, bir ayrılık yaşadıktan sonra diğerini, düşman ettiğini görüyoruz.
 

 

İçinde bulunduğu partide bir varlık ortaya koyamayan ve beklenen değişime öncülük edemeyenler, başka bir parti kurarak, kendi saltanatlarını ilan etme çabasında oluyorlar. Sahne ve amblemler değişiyor ama kişiler ve düşünceler aynı… Böyle bir yapıdan, daha iyi bir hareket ve siyaset beklemek mümkün mü?

 

Siyasetin kimlik edinmek, topluma bir gaye edindirmek ve hizmete samimiyet katmak gibi bir sorumluluğu varken, nefis kokan hareket ve çekişmeler içinde olması, yine en çok halkı bölüp, sertleştiriyor.  

 

Birbirine kuşku ile bakan, gittikçe de içine kapanan bir toplum olduk. Ruhlar başka, bedenler başka âlemde… Yol sahipsiz, yolcu gideceği yeri bilmiyor.
 

 

Hırslar o kadar ön planda ki, birlikten doğacak olan kuvvetin işlenmesi gerekirken, insanlara anı yaşamaları ve kendilerini kurtarmaları yönünde menfaat duyguları veriliyor. Rantlar, iş vaatleri, ihaleler daha seçim sonuçları belli olmadan siyasetin konusu olabiliyor.

 

Her şey bugünden ibaret değil elbet!
 

 

Değerlerimizi, toplum enerjimizi, günlük siyasi hesapların elinde heder etmek kimseye fayda sağlamaz. Ayrı ayrı kişisel çıkarların peşine düşmek yerine, ülke geleceğinin inşası için karşılıklı fedakârlık ve işbirliği içinde olmamız, bu inanç ve duyguyla düze çıkabileceğimizi bilinmemiz gerekmektedir.

 

Tarihi gerçekler önemli tecrübelerimizdir. Bu tecrübeler doğrultusunda davranmak, dünün ve yarının parçası olmak,  her konuda, ülkemizin parlak geleceğini, ülkümüz yapmak zorundayız.

 

 Şimdi, siyaset, hizmet anlayışını ve sorumluluklarını bir daha gözden geçirmeli... 

 

Yoksa, yaşatılan bu son tecrübe hepimize çok pahalıya mal olacak.

 

 http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/h-nurcan-yazici/siyaset-bunu-hep-yapiyor-441414m.html

28 Şubat 2019 Perşembe

Firavun Düzeni

 

Firavun Düzeni

 

Yusuf Dülger

 

 Türkiye’nin mevcut düzeni tam bir Firavun düzeni değildir ama ibresi Firavun düzeninden yanadır.

 

Eski Mısır krallarına yahut yardımcılarıyla birlikte sarayda oturan Mısır yönetimine Firavun denir. Kuran, Musa Peygamber zamanındaki Mısır kralına Firavun diyor. Allah, Firavun’un yönetim ve çevresini özellikleriyle kötü olarak tanıtır.


Firavun’la İlgili Bazı Kuran Ayetleri:
 
 
  • “..Firavun.. Size azabın en kötüsü ile işkence ediyorlardı..” (Araf: 141)
  • “Firavun.. Bizi kızdırmaktalar. Biz itiyatlı koca bir kitleyiz.” (Şuara: 55, 56)
  • “Firavun’a gidin, çünkü o azdı.” (Taha: 43, Naziat: 17)
  • “Firavun toplumunu saptırdı, doğru yola iletmedi.” (Taha: 79)
  • “Firavun o yerde ululandı, halkını çeşitli gruplara böldü..” (Kasas: 4)
  • “O (Firavun) ve orduları yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve ..” (Kasas: 49)
  • “Firavun’a ve melelerine/kodamanlarına. Ama onlar Firavun’un emrine uydular. Oysa ki Firavun’un emri doğruya ve güzele ulaştırmıyordu.” (Hud: 97)
  • “(Firavun) dedi: .., ben sizi ancak doğru yola götürüyorum.” (Mümin: 29)
  • “(Firavun) kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler. Ne zaman ki bizi kızdırdılar, onlardan öç aldık, hepsini boğduk.” (Zühruf: 55, 56)
  •  
“Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da helak ettik..” (Ankebut: 39)

 

Bu ayetlerin açıklamalarına göre Firavun: “Zalimdir, azgındır, bölücüdür, kibirlidir, sapıktır, zorbadır, kendisini doğru yolda sanır.”

 

Kuran’a göre Firavun ve çevresi bu özelliklerinden dolayı cezalandırılacak, Firavun’a göz yumduğu, destek verdikleri için aynı sonu yaşayacak.

  

Türkiye’nin bugünkü düzeni:

 

 16 yıldır Recep Tayip Erdoğan (RTE) ağırlıklı AKP yönetimini yaşıyoruz. Bu süreçte duyduğumuz sözler, yaşanan olaylar bana Firavun düzenini, Firavun ve çevresini hatırlatıyor. Çünkü bugün Türkiye’de normal demokrasi, cumhuriyet, özgürlük, güven, huzur, barış yok; geriye gidiş, hile, oligarşi, korku, baskı, yağma, tehdit, bölücülük, öteleme, hakaret, sataşma, aşağılama, aşağılanma, inanç ve amelde bozulma, kibirlenme, köleleşme var.

 


Türkiye’nin mevcut düzeni tam bir Firavun düzeni değildir ama ibresi Firavun düzeninden yanadır. Firavun düzeninde Firavun kendisini İlah yerine koymuştu. Firavun, İsrailoğulları soyunun erkeklerini, erkek çocuklarını öldürtüyor (neseplerini bitiriyor), kadın ve kızlarını cariye yapıyordu. Şimdi Türkiye’de bu çirkinlik yok ama bunun ayak sesleri var, Firavun heveslileri var.


Firavun’un Kişiliği: 

 

Türkiye’de RTE: “Sizi başkası yönetemez, BEN yönetirim. Ben olmazsam BEKA SORUNU yaşarsınız. Saray itibardır. Benim Bakanım.. Benim Genelkurmay Başkanım.. Benim valim, benim kaymakamım.. Ben olmasaydım siz milletvekili olamazdınız, bakan olamazdınız, bürokrat olamazdınız, şöhretinizi bana borçlusunuz. Benim dışımdakiler kötü. Karşımdaki millet ittifak ZİLLET İTTİFAKIDIR, .. diyor. RTE’nin siyasi yardımcısı Devlet Bahçeli de rakiplerine “zillet ittifakı” diyor, bölüyor, aşağılıyor, Haman’ı çağrıştırıyor.

 

“Zillet” demek; aşağılık, alçalma, küçülme, horluk, kendine yetmeme, el etek öpme, kölelik demektir. 80 milyon yurttaşımızın Cumhurbaşkanı sıfatıyla RTE’nin ve yardımcısı Bahçeli’nin çemberleri dışındakilere “aşağılık, aşağı, bayağı, bölücü” demesi hukuk, akıl, vicdan ve din adına kabul edilemez. Cumhurun başı olan birisinin halkının yarısına cephe alması tehlikelidir.

 

 Allah herkesi ayrı özelliklerde yaratmış, herkese düşünce özgürlüğü vermiştir. Sizin rakiplerinizi, farklı düşünen yurttaşlarımızı karalama, onları horlama hakkınız yok. Siz bizi hakir görürseniz, biz yukarıdaki ayetleri hatırlarız.


Firavun’un Çevresi:

 

Firavun’un birinci adamı Haman ve diğerleri Firavun’a yüzde yüz itaat ederler, Firavun gibi davranırlar, zorbalığı yaşatırlar, Firavun’u ilahlaştırırlardı. Firavun muhteşem bir sarayda yaşar, Allah ile yarışırdı. Bugün Türkiye’de RTE ve Bahçeli’nin yönetim çevresine ve kendilerine gönül bağlayanlara bakarsak, çevreden bir kısmının Firavun’un çevresine benzediğini, bu çevrenin RTE’nı yarı insan yarı ilah gibi kabul ettiğini görürüz. 



Mesela:

 


RTE’nin yol arkadaşlarından Oktay Saral denen kişi RTE için: “Allah başbakanımızı başımıza nasip ettiği için her gün iki rekât şükür namazı kılmamız gerekir” diyor. Hüseyin Şahin denen bir başkası: “Erdoğan’a dokunmak bile ibadettir” diyor. Agâh Kafkas denen bir adam: “Başbakan’ın sözü Peygamber sünnetidir” içtihadında bulunuyor. Egemen Bağış: “Rize, İstanbul ve Siirt mübarektir. Çünkü bu üç şehir RTE’nin doğmasına vesile olmuştur” diyor. Yasin Aktay denen bir mülayim Erdoğan için “SALAVAT” düzenliyor. Ramazan Taşaltın denen bir Prof. : “İslami olarak cumhurbaşkanına itaat etmek farz ı ayındır. Karşı gelmek haramdır” içtihadıyla bir kulu ilahlaştırıyor. Fevai Arslan denen bir İmam-Hatip mütekellimi RTE için: “Allah’ın bütün vasıflarını üstünde toplayan bir lider” diyecek kadar ileri gidiyor.




 

Bu alıntılar bize Firavun gibi RTE’nin de ilahlaştırıldığını gösteriyor. Burada önemli olan RTE’nin bu sözleri söyleyenlere: “Siz ne diyorsunuz be! Ben Allah değilim ki Allah’ın bütün vasıflarını üzerimde taşıyayım. Ben de sizin gibi bir adamım. Bana karşı gelmek haram değildir. Kişiliğinizi kaybetmeyin. Müslüman gibi konuşun. Ben peygamber değilim. Beni kutsallaştırmayın. Beni Firavunlaştırmayın” gibi çıkışlar da bulunmuyor olmasıdır. Acaba neden?

 

Bir başka hususta şu: Tek Allah (tevhit) inancını öğretip yaymakla görevli Diyanet İşleri Başkanı ve personeli ile diğer dini oluşumların çıkıp, bu söz ve iddiaların sapıklık, putçuluk ve büyük günah olduğunu açıklamıyor olmalarıdır. Bunlar böyle bir açıklama yapmadıkları gibi, birçoğu AKP’ye oy vermemenin “günah” olduğunu, AKP’ye verilen oyların mahşer gününde kurtuluşa vesile olacağını iddia ediyorlar, ruhban sınıfının giysileriyle Firavun düzenine kapı aralıyorlar. Demek Hud Suresi 97. ayette geçen MELE/MELELER” kesimi, 2.000-2.100 yıl sonra bile varlığını koruyor, saptırıcılığını sürdürüyor.


Günümüzün bazı kadınları:



Türkiye’de Firavun düzeni çimlendirilirken şunu da hatırlayalım: Kadın ve kızların bir bölümü-Firavun döneminde olduğu gibi-sefih (aşağılık) bir hayata itiliyorlar yahut kendilerini bayağı bir hayata atıyorlar. Bir Prof: “Eşimi … ile bir yatakta görsem şüphelenmem” diyor. AKP kadın kolları başkanlarından birisi: “AKP’ye üye olan kadınlar … ile nikahlanmış sayılır” diyor. RTE partili kadın ve kızlara: “Çalmadık kapı bırakmayacaksınız” diyor ve: Tesettüre bürünen, “dinen sakıncalı olur” düşüncesiyle otobüse, çarşıya, pazara bile yalnız çıkmayan kimi kadın ve kızlar sarayın hatırına, tek başlarına asansör kovalarında, bodrumlarda dolaşıyorlar. Bu kadın ve kızlar, kendilerini üç-dört eşten birisi yapacak, bilimsel eğitim-öğretimden alıkoyacak, alım ve boşanmalarını kolaylaştıracak bir rejimin kurulması için özveride bulunuyorlar.


Sonuç:   


 

1-Türkiye’de İttihat ve Terakki’nin padişahları zorlamasıyla açılan, zamanla kapanıp açılan bir MECLİS var. Bu meclis 23.03.1920’de süreklilik ve nitelik kazandı. Adına milli irade, özgürlük, çağdaşlık, devrim dediğimiz bu meclis sıkıntılar yaşadı, günümüze kadar geldi. Bu meclis saltanat, “Allah’ın gölgesi, irade i seniye” gibi hurafe ve yalanları hayatımızdan çıkardı. Bu meclis bize irade sahibi insanlar olmamızı öğretti. Bu meclisle biz Ortaçağı kapattık. Ne var ki, ilkel kafalılar şimdi bu meclisi Firavun meclisine dönüştürmenin gayretindeler. Bu dönüşümü durdurmak, asıl önemlisi yok etmek zorundayız.

 

2-Bunu yaparken bileceğiz ve hiç unutmayacağız ki, bizim tarih ve inanç değerlerimizde geri dönüş yok, köleleşmek yok, ferdiyetçilik yok, krallık yok, Firavunlaşmak yok. Yine bileceğiz ki, bizim tarih ve inanç değerlerimizde kadınlar ve kızlar da erkekler gibi eşittirler, söz sahibi insandırlar. Bu yüzden bugün bize: “ulu l emre itaat, davaya sadakat, elinin hamuruyla erkeğin işine karışmamak” gibi öğütler dayanaksızdır, şeytanlıktır.

 

3-RTE ve Bahçeli gibi politikacıları Firavunlaşmakla suçlamıyorum; bazı söz ve davranışlarıyla Firavun ve dönemini çağrıştırdıklarını söylüyorum. Şunu da söylüyorum: Bazı AKP’li bakan, vekil, bürokrat, memur, işçi, erkek, kadın, oğlan, kız Firavun düzeninin kapısını aralıyorlar. 


Bu çok tehlikelidir. Yukarıda yaptığım alıntılar bu tehlikenin ilk ayak sesleridir. Türkiye’nin böylesi insanları kendilerini Müslüman olarak tanıtırlar, herkes de bunları “Müslüman” olarak görür ama bu yeni yönelişleri İslam dinine de, sağlıklı/akıllı insan yapısına da terstir.


haberiniz.com.tr/yazarlar/yusuf-dulger/firavun-duzeni-441403m.html 

19 Ağustos 2018 Pazar

Siyaset Bir Karakter Yolculuğudur!

 

Siyaset Bir Karakter Yolculuğudur!

 

H.Nurcan Yazıcı 


Bu kaba siyaset yolculuğunda gayesinden ve prensiplerinden taviz vermeden hala nazik kalabilenler; bilin ki en güzel “karakter” örneği sizsiniz!.

 Siyaset alanında sık sık duyduğumuz, uyarı mahiyetinde bazı söylemler vardır. Bu söylemler, siyasetin yaşanmışlıklarından ve tecrübelerinden akarak günümüze gelir. Çoğu, doğru siyaset yapmayı ve karakterli siyasetçi modelini anlatır.

Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; Hem yolunu kaybedersin hem dostunu!..” gibi!..

Karakter; insanın kendisini tanımasıyla, kendi kimliğini fark etmesiyle şekillenir. Bu süreç ailede başlar, okullarda devam eder, çevre ve fiziksel şartlarla yol alır derken, olgunlaşır ve bir gün “ben de varım” der.

Ben varım diyen (karakterli dediğimiz) kişinin de kabul görebilmesi için, kanaatleriyle davranışlarının uyumlu olması, nerede, ne kadar ve nasıl olunması gerektiğini bilmesi gerekir.

Büyüklerimiz der ki: “Bir insanı tanımak istiyorsanız onunla ya yolculuk yapacaksınız, ya da alışveriş."

Bu yolculuğu sadece “vasıta aracılığıyla” yolculuk, alışverişi de “para alışverişi” olarak yorumlamayın.

Bu, bir ideale ulaşmak için yapılan, aynı amacın etrafındaki bir birlikteliğin ve bu süreçteki paylaşımların yolculuğudur. İnsanlara yeterli zaman verilirse, gerçek karakterlerini bu yolculuklarda ortaya koyarlar.

Örneklerini görmek için etrafımızdaki siyasi yolculuklara, bu yolculukların nasıl ilerlediğine, sonrasında yaşananlara ve de paylaşılanlara, yaşananlarla birlikte de ortaya çıkan insan duruşu ve karakter tanımlamalarına bir bakın.

 “Bir partinin gayesi, bir fikir ve davaya aynı hayat ve ihtiyaçlar devam ettikçe her zaman hizmet etmek, bir fikri böylece mütemadiyen tekâmül ettirmektir ve böyle bir fikir sistemine uygun, ona paralel hareketler sistemi ortaya koymaktır.  

Parti, düşman gemisine isabet edip onu batırdıktan sonra kendisinin de yok olup ortadan kalması tabii görülen bir torpil gibi değildir.

 Parti, fikirden ibaret kabzası içinde her zaman kullanılır değere sahip asla paslanmayan, kırılmayan bir kılıç gibidir.” der Nurettin Topçu.

Bir siyasi hareketin bütün zamanlara hitap etmesi ancak, fikir ve siyasi karakter yapısının sağlamlığı ile mümkündür.
 

“Ahlak bakımından yanlış olan bir şey, politika açısından da doğru olmaz.” E. Gladstone


Siyaset bütün sosyal alanlarda olduğu gibi, bireyin kendi kendine egemen olmasını, kendi kendiyle uyum içinde bulunmasını, düşünce ve de hareketlerinde tutarlı, bir gayeye ve değerler bütününe sahip olmasını ister.

İstenen budur ancak ilkesiz, hırs ve ben duygularıyla hareket eden siyasiler hala karşımıza çıkmaya devam ediyor.

Bunlar her türlü mevkiinin geçici olduğunu, bu yolculuğun en önemli tarafının dostluk ve insana hizmet olduğunu unutan kimliksiz, “ben aslında yokum her kalıba girerim, yeter ki o mevkide olayım” tutarsızlığı içinde, gittikleri her yere aynı zararı veren kötü karakter tipleridir.

“Bazı insanlar prensipleri için partilerini değiştirir, bazıları partileri için prensiplerini değiştirir.” Winston Churchill

Bu kaba siyaset yolculuğunda gayesinden ve prensiplerinden taviz vermeden hala nazik kalabilenler; bilin ki en güzel “karakter” örneği sizsiniz!..

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/h-nurcan-yazici/siyaset-bir-karakter-yolculugudur-440796m.html 


27 Temmuz 2018 Cuma

Yaşasın Siyaset!

 

Yaşasın Siyaset!

 

Prof. Dr. Özcan Yeniçeri 


Siyaset bu: verdiğiniz sözü değiştireceksiniz, inkâr edeceksiniz ya da hatırlamayacaksınız.

 Seçim, sayım, döküm ile birlikte avdet eden bir süreçtir. Beş yılda olmasa da birileri istediği zaman halkın önüne kendi küçük marifeti büyük bir sandık getirilip dayatılır. Böylece demokrasi oyunu oynanmaya başlar.

Evde kalmış kızlara koca, işsiz kalmış gençlere iş, hastalığın girdabına girmiş hastanın derdine çare olacak bir oyundur bu.

Siyasiler öyle söyler, pazarlar ve öyle sunarlar.

Esaretin çaresi demokrasi olduğu gibi her türden derdin devası da demokrasidir. Yani seçimdir. İşte bu yüzden kendilerinin tercih edilmesini isteyen onlarca da aday çıkar ortaya.

 Kötü günlerde, karanlık gecelerde, felaket anlarında ortalıkta gözükmeyenler o önemli günde bir anda bitiverir yanı başınızda.

 İhtiyacınız olmasa da, davet edilmiş olmasa da, hatta kovmuş olsanız da en kalın manda gönünden yapılmış bir maskeyi yüzüne takarak emrinize amade olan yüzlerce adayla karşılaşırsınız.

Siz bakmayın “kendim için bir şey istiyorsam, namerdim” dediklerine; hepsi aslındasizden aldatma, yanıltma, canınıza okuma, zenginlikleri cüzdanına dahil etme yetkisi istemektedir. Ancak sureti haktan görünerek yapacaktır bu işi.


Siyaset niçin yapılır?

Kendilerinin aslında vekil, başkan ya da bakan olmak gibi bir niyetlerinin olmadığı; memleketin ali menfaati gereği bunu kerhen yaptıklarını size ima ederler. Allah rızası içindir bütün gayretler.

Sözgelimi hiçbir aday çıkıp da “ben yolsuzlukları dolar üzerinden, ihaleleri mafya usulünden yapacağım” diye oy istemez.

Siyasiler erdemi, ahlakı, dini, demokrasiyi, insan haklarını ya da sosyal adaleti konuşmasının odağına koymadan siyasi konuşma yapılmaz.

Eskiden “Vatan-Millet-Sakarya” iyi pirim yapıyordu siyasetin odağını da doğal olarak bu kavramlar oluşturmuştu.

Şimdilerde “FETÖ, Adnan, dolar, ekonomi” iyi prim yapıyor. Kuşkusuz elde o, dilde o ve siyaset meydanlarında o olmalı.

Nitelik itibarıyla siyaset merhametsiz, yakışıksız, üslupsuz onca sözün edildiği akla hayale gelmeyen vaatlerin yapıldığı, türlü çeşit ayak oyunlarının oynandığı bir tiyatro sahnesidir.

Siyaset oyunu sonuçta sahip olunan bir mazbata ile bitirilen bir yarıştır. Bu alanda kim daha iyi, daha ilginç ve daha gözü kara sözü etmişse o ipi göğüsler.

Düne kadar sıradan bir adam olan aday; kazanınca seçimi, bir başka çeşit “sayın vekilim” olup çıkar.


Değeri değiştirerek değişmek!
 

Seçim sırasında çekilen onca stres, katlanılan tarifi imkânsız sıkıntı, üstlenilen yer-gök götürmez vebal sonucunda kazanılan zaferin tadına doyum olmaz.

Artık dört yıl süreyle “yemede yanında yat” türünden imkânlar boğazdan akan palamut misali akın etmeye başlar.

Makamların en üstü tepeye koltukların en pahalısı alta alınmıştır. Kendisine oy veren, yol veren ve nihayetinde adam eden asillerin işte bu sıra tam unutulma zamanıdır. Herkes yerini bilmelidir. İşin raconu budur.

Değer mi bu kadar değeri; değiştirerek değişmeye demeyin.

Siyaset bu: verdiğiniz sözü değiştireceksiniz, inkâr edeceksiniz ya da hatırlamayacaksınız. Yıllarca bir olduğunuz, birlik olduğunuz en yakınlarınızı dahi siyaset uğruna terk edeceksiniz. Vefanızı ve ahlakınızı siyasi menfaatinize endeksleyeceksiniz.

Bu öyle bir oyundur ki yenilen her şeyini kaybeder.

Ezmeyenin ezildiği, örselemeyenin örselendiği bir ahlakı vardır. Tanrısı kuvvet olan bir ahlaktır bu...

Böyle bir ahlakı edinmiş olan fertlerden de darağacına doğru sürüklenirken, kendisine: “ihtiyar titriyorsun!” diyenlere: “Evet, evlat, fakat korkudan değil, soğuktan!” diyen bilge olmasını elbette kimse beklememeli.

Prusya kralı Frederich “Bütün insanlar arasında hemcinsini aldatmanın aşağılık, bayağı bir hareket olduğu kabul edildiğinden, durumu geçerli kılmak için bir deyim arandı ve “politika-siyaset” kelimesi seçildi” boşuna dememiştir.

Kimse kızmasın kendimi eleştirdim!

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/yasasin-siyaset-440723m.html 

2 Haziran 2018 Cumartesi

Cehaletin Egemenliğinden Kurtulmak

 

 Cehaletin Egemenliğinden Kurtulmak

 

Prof.Dr.Özcan Yeniçeri

 

Bugün Türkiye’de eğitim seviyesi arttıkça oyu azalan bir iktidar var. 24 Haziran cehaletin egemenliğinden kurtuluş için önemli bir fırsattır. 

 Devlet açısından “yıkım” denilebilecek bir süreci terör örgütüyle başlatıyorlar adına “çözüm süreci” diyorlar.

        
Suriye’nin düşmanı olan emperyalist ülkeleri bir araya topluyorlar adına “Suriye’nin dostları” toplantısı diyorlar.
        
Mevcut demokrasiyi korumak bir yana her alanda ve her anlamda daha da geriletiyorlar adına “ileri demokrasi” diyorlar. Bu haliyle de demokraside bir üst lige çıkmaktan söz ediyorlar.
        
Başlarını kuş tüyü yastıkların üzerine koyuyorlar “başımızı taşın altına koyduk” diye açıklama yapıyorlar. “Baldıran zehri içeceğiz” diyorlar bal ile kaymak yiyorlar.
         

Olağan hal der gibi “OHAL” diyorlar.
        
Samanı, eti, mercimeği ithal ediyor “yerli” oluyorlar, emperyalist proje olan BOP’a eş başkan oluyorlar aynı zaman da “milli” oluyorlar.



 Güçsüz Meclis, bağımlı hükümet, tek adam!
        
Yeni anayasa ile TBMM’nin bazı yetkileri kararnamelerle Cumhurbaşkanına verildi.Milletvekillerinin konuşma süreleri azaltıldı. 


Milletvekillerinin sayısı artırılıp, etkinliği yok edildi. 

Yargı tam anlamıyla iktidara ve başındakilere bağımlı hale getirildi. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi etnografik, folklorik ve işlevsiz bir mekanizmaya dönüştürüldü.

Hal böyleyken bu durumu “yeni yönetim sistemi” ile güçler ayrılığına yaklaşılacağınıgüçlü Meclis, güçlü hükümet, güçlü Türkiye geleceğini söylüyorlar.

Adeta totalitarizmi uygulayıp demokrasiyi bulacaklarını söylemiş oluyorlar.

Gerçekte gidilen yer ‘güçsüz meclis, bağımlı hükümet, güçlü tek adam’ rejimidir.

TBMM’nin yetkileri budanıyor, bütçe yapma ve bazı denetim yetkileri elinden alınıyor bir de buna “Güçlü Meclis” diyorlar.
        
Güçler tek elde toplanıyor bunu “güçlerin ayrılığı” diye tarif ediyorlar.
        
Her televizyon kanalında sürekli bir kişi konuşuyor, beyin yıkıyor, racon kesiyor, algı yönetiyor bu durum tarafsız ve bağımsızlık olarak nitelendiriliyor.
        
Bu tür üsluba Orwel “Yenisöylem” adını veriyor. Böyle bir rejimin tepesindekileri de sistemin aparatları her şeyi gören, bilen, asla ama asla yanılmayan sistemin mimarı olarak niteliyor.

İktidar iş başına gelişini milat olarak alıp hemen her olguyu eski/yeni biçimde nitelemesi totaliterliğe gidişin işaretidir. Bu durum Türkiye’de de eski Türkiye/yeni Türkiye, Demokrasi/ileri demokrasi, eski Anayasa/Yeni Anayasa biçimde kendini göstermektedir.


“Doğruluk Bakanlığı” ya da televizyonlar

Bilindiği gibi Orwel, 1984 adlı ünlü eserinde Okyanusya adlı bir ülkeden söz eder: Bu hayal ülkesinde bilginin üretilmesi ve yok edilmesi gibi konularıyla ilgilenen bir “Doğruluk Bakanlığı” vardır.

Bu bakanlık geleneksel değer yargılarına savaş açar. Düşünce bütünlüğünü ise; düşünmemek, düşünmeye gerek duymamak olarak açıklardı. Doğruluk Bakanlığının ahlaka karşı açtığı savaşta hedef olarak kelimeler alınmıştı. Düşünme suçunun işlenmesini imkânsız hale getirmek için de düşünce alanının daraltılması yöntemine başvurulurdu.

Günümüz Türkiye’sindeki evcilleştirilmiş medyanın ya da yandaşlaştırılmış televizyon kanallarının %90’ının iktidarın her söylediğini ve yaptığını doğrulamaktan sorumlu mekanizmalar gibi çalışmaktadır. 


Başta TRT olmak üzere medyanın tamamı Orwel’in totaliter sistem olarak nitelediği yerlerde inşa edildiğini söylediği “Doğruluk Bakanlığı”nın işlevini görmektedir.

Totaliter sistem fiziki yapıları ele geçirmeden önce zihinleri teslim almaktadır. Bunun için de totaliter icraatlar uygulamaya konulmadan önce insanların kafaları karıştırılmaktadır.

Bu konuda yapılan ilk iş de yerleşik kurumları ve kavramları tartışmaya açmak olmaktadır. Böylece ortak payda üreten kavramlara ve kurumlara olan güven sarsılmaktadır. Ortak değer yüklü kavramlar toplum nezdinde değersiz hale gelince toplum da kullanıma uygun hale gelmektedir.

Bunun yolu kavramları topluma tersinden okutmaktan geçmektedir. 


Orwel,  “Savaş Barıştır”, “Hürriyet Esarettir” ve  “Cehalet Kuvvettir” derken yerleşik kavramların nasıl dönüştürüldüğünü açıklar.

Bugün Türkiye’de eğitim seviyesi arttıkça oyu azalan bir iktidar var.

24 Haziran cehaletin egemenliğinden kurtuluş için önemli bir fırsattır.


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/cehaletin-egemenliginden-kurtulmak-440569m.html