cumhurbaşkanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cumhurbaşkanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2019 Pazartesi

Bu Sistem Dikiş Tutmaz!

 

 

Bu Sistem Dikiş Tutmaz!

 

Prof. Dr. Özcan Yeniçeri 

 

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi konusunda hık/mık, kem/küm, mırın/kırın etmeyi bir kenara bırakın bu sistem tutmadı ve tutmayacak.“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nden kast edilen aslında “Başkanlık Sistemi”dir.  

 

Ancak Türkiye’de uygulanan sisteme ne başkanlık ne de parlamenter sistem demek mümkün değildir.

 

“Türk usulü” denilen bu sistem aslında bir kişinin iradesine tahsis edilmiş keyfi yönetimdir. Türkiye’de bu sistem fiilen bir kişinin mutlak hâkimiyetini esas alan 1808 (Sened-i İttifak) öncesi arkaik bir yönetimi anlatmaktadır.



Aslında “Çumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen bu uygulama Türkiye Cumhuriyeti’ni fiilen “Parti Devleti”ne dönüştürmüştür.



Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, tarihsiz, birikimsiz ve hafızasız bir mantığın 21. Yüzyılda karşılaşılan sorunlara karşı ortaya atılmış hilkat garibesi bir anlayışın ürünüdür. 



Hâlbuki Türkiye Cumhuriyeti “nev zuhur”, sıfırdan kurulmuş bir devlet değildir. Tarihi vardır, kökü vardır, birikimleri vardır ve nihayet kimliği vardır.



Türkiye Cumhuriyeti devleti’nin Orta Asya bir yana yalnızca Ön Asya’da 1200 yıllık fiili yönetimi ve birikimi vardır.



Türkiye Selçuklu Devleti’ni 1070’li yılların ortasında Süleyman Şah İznik’e hâkim olarak kurmuştur. 1299 yılında ise Osman Bey Anadolu Selçuklu Devleti’nin uç beyliğinden ayrılıp merkez üssü Söğüt’te olmak üzere Osmanlı Devleti’ni kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti ise Selçuklu ve Osmanlı’nın bakiyesinin üzerinden Türk Milleti tarafından 1923’de Türkü devlete taşıyacak bir strateji üzerinden kurulmuştur.

 

 Dolayısıyla bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün eksikliklerine rağmen, yalnızca Anadolu’da siyasi anlamda Selçuklu/Osmanlı/Türkiye Cumhuriyeti gibi en az bin iki yüz yıllık kadim bir birikime sahiptir. 



Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Türk Milletini ve siyasi tarihini esas alan bir stratejiyle ortaya konulmuş değildir. Güncel sorunlar yüzünden ortaya atılan bu sistemle Türk Milletine “egemenlik kayıtsız şartsız senin değildir, çünkü sen siyasi rüşte sahip değilsin senin adına bir kişinin karar vermesi yeterli” denilmiş olmaktadır.



Bugün Türk Milleti adına bir kişinin iradesinden çıkan birkaç satırlık kararnamelerle ülke yönetilmektedir. Bir kişi/parti için anayasa yapılmış, sistem kurulmuş, yöntem belirlenmiş işletilmeye çalışılmaktadır.



Resmen ayrı fiilen bir olan (yasama/yürütme/yargı) kuvvetlerle, kâğıt üzerinde bağımsız fiilen bağımlı hukuk sistemiyle, sözde çoğulcu gerçekte tekelci bir parti mantığıyla, ülkenin kaderi bir parti üzerinden bir kişinin hâkimiyetine terk edilmiştir.




Koy/kaldır siyaseti!

 

 
  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi demokrasiye de, eşyanın tabiatına da, milletin yüzlerce yıllık birikimine de aykırıdır. 



Bu sistemi millete, tarihe ve devlete karşın yürütme imkânı da kalmamıştır. Yüzde elli artı bir’le sonuçta bir kişinin hâkimiyeti için meşruiyet devşiren bu sistem şimdilerde sistemi getirenler tarafından bu yüzden tartışmaya açılmıştır.



Bu bağlamda Faruk Çelik'in, “İlk turda yüzde 40 ve üzeri alan seçilsin. Seçim barajının yüzde 50+1 olması seçmeni yoruyor” demesi kişisel bir yargı değildir.  

 

Bu öneri işlemeyen ve işletilemeyen bir uygulamanın, tarihten ve toplumdan kopuk bir uygulamanın iflası anlamına gelmektedir.



Türkiye AK Parti iktidarında; çözüm sürecinden Kandil’e operasyon yapmaya, Süleyman Şah Türbesi’ni taşımaktan Fırat’ın doğusuna müdahale etmeye, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığı’ndan “Dünya Beşten Büyüktür” tavrına, Kıbrıs’ta Annan Planı’nı savunmaktan Doğu Akdeniz’de bayrak göstermeye, halkın üzerine Akil Adamları göndermekten HDP binasının önüne anneleri göndermeye giden bir süreç yaşamıştır.



AK Parti iktidarı döneminde yap/boz, bir ileri iki geri, dene/yanıl olmasa başa dön şeklinde uygulanan bu sürece dense dense koy/kaldır siyaseti denir. Türkiye’de 18 yıldır iktidar olan AK Parti bir sarkaç siyaseti izlemektedir.

 

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi konusunda hık/mık, kem/küm, mırın/kırın etmeyi bir kenara bırakın bu sistem tutmadı ve tutmayacak. 



Bir an önce sürdürülebilir (parlamenter) bir sistemi milletin hizmetine sokmanın yollarını arayınız!

 

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/bu-sistem-dikis-tutmaz-442061m.html 

18 Haziran 2018 Pazartesi

Utanmadan Oy İsteyecekler

 

Utanmadan Oy İsteyecekler

 

Prof.Dr.Özcan Yeniçeri

 

Aldılar, sattılar bu arada köprü ile yol da yaptılar. Şimdi de kıraathane ile millet bahçesi yapacaklar.Utanmadan Oy İsteyecekler.

 On altı yıldır ülkeyi yöneten AKP zihniyeti her alanda toplumda onarılması imkânsız hasarlar bırakmıştır. 

AKP ile birlikte bütün kavramlar, değerler ve ilkeler alt üst olmuştur. 

Toplumun bir kesimi ötekileştirilmiş diğer kesimi ise yandaşlaştırılmıştır. AKP’nin iktidar yılları insanların kutuplaştırıldığı,  birbirlerine kin ve öfke ile bakar hale geldiği yıllar olmuştur.  

AKP iktidarı Türkiye’yi yandaşları için her türlü günahın serbestçe işlendiği bir galeriye dönüştürmüştür.
         


Mezhep ve etnik bölücülük!

Bir patlama sonrası katledilen 52 yurttaşın arkasından “Reyhanlı’da 52 Sünni öldü” diyerek, Gezi olayları sırasında ölenlerin “alevi” olduğuna vurgu yaparak, Yargıtay’daki hâkimin “Alevi” olduğuna dikkat çekerek her şeye mezhep temelli bakmak bu dönemin ürünüdür.

Dahası AKP iktidarı “evde tutmakta zorlandığımız yüzde elli ile dışarıda olan yüzde elli” olarak toplumu karpuz gibi ikiye ayıran bir kutuplaştırma anlayışı da bu dönemin belirleyici karakteristiğidir.

Başı örtülü bacımız” dediler ama ‘başı açık bacımız’ diyemediler.

Toplumu tutkal gibi bir arada tutan ortak yanlarını değil birbirinden ayrı olan yanlarını adeta kutsadılar.

Camiyi, kışlayı, okulu, adliyeyi siyasetin odağı haline getirdiler.

Gerekli gereksiz, zamanlı zamansız her yerde “Türk, Kürt, Arap, Gürcü, Roman vb” kavramlarını kullanarak toplumu etnisitelere göre atomize ettiler.

Ne istedilerse verdiler. Mezardakileri hep birlikte kaldırarak referandumda evet oyu kullandırdılar. Ergenekon davalarının savcısı oldular.

 FETÖ’yü devletin derinliklerine sızdırdılar.

Kozmik odaya birlikte girdiler.

Sonuçta FETÖ’yü devlet içinde devlet haline getirdiler.

FETÖ, Zamanın MHP’sine ve Baykal’a kaset operasyonları yapınca “ne özeli bunlar geneldir genel” diyerek siyaseti siyaset dışı yollarla dizayn ettirdiler.

17-25 Aralıkta bu büyüttükleri karga “ayakkabı kutularındaki dolarlarla evlerdeki para sayma makineleriyle” gözlerini oyunca “yandım Allah” diye bağırdılar.

15 Temmuz darbe girişimi iktidar tarafından beslenen bu tosuncukların CIA ile birlikte iç savaş çıkarmak amacıyla başvurdukları bir girişim olarak tarihin sayfaları arasındaki yerini aldı.

Sonra da güçlüyü değil güçsüzü, tepedeki FETÖCÜ’leri değil tabandakileri, damatları değil garibanları içeri tıktılar.
 


PKK’yla çözüm süreci suçunu işlemek!

PKK’yı muhatap alarak terör örgütüne devlet muamelesi yaptılar, devleti ise terör örgütü seviyesine düşüren çözüm sürecini başlattılar.

Oslo’da devleti ayağa düşürdüler.

Habur’da yargıyı rezil ettiler.

Dolmabahçe’de eli kanlı terör elebaşısından akıl aldılar.

Askerin elini kolunu tutup PKK’nın kentlerde hendek eşmesine, haraç toplamasına, çadır mahkemeleri kurmasına sebep oldular.


Ne kadar akıldan arızası olan adam varsa onları “Akil Adam” sanıp toplumun üstüne saldılar.

Barzani’yle Diyarbakır’da “Megri… Megri” şarkıları söylediler.

Sorun çözmek için yola çıktılar sorunun parçası haline geldiler.

Aynı şeyi uluslararası ilişkilerde de hem yaşadı hem de yaşattılar.

Kıbrıs’a kırk yıllık çözülmeyen sorun olarak baktılar. “Çözümsüzlük çözüm değildir” diyerek Annan Planı’nı kabul ettiler.

Ermenistan’la “yüz yıllık tarihi sorun tarih oldu” diyerek Zürih Protokollerini imzaladılar.

Emevi Camiinde namaz kılmak” iddiasıyla yola çıktılar, Süleyman Şah Türbesini sırtlanarak taşıdılar.

Suriye’den de üç buçuk milyon göçmen kabul ettiler.

BOP’a eş başkan, Zerrab’a yoldaş oldular.

Tepesinde tepelendikleri cumhuriyeti kuranları “İki ayyaş” olarak ilan ettiler.

AKP ile Türk olmaktan kurtulduklarını, Cumhuriyeti “90 yıllık reklam arası, Abdülhamit Han ile Tayyip Bey arasını ise “duraklama dönemi” olarak ilan ettiler.  “Milliyetçiliği ayaklarımızın altına alıyoruz” dediler.
 

Aldılar, sattılar bu arada köprü ile yol da yaptılar. Şimdi de kıraathane ile millet bahçesi yapacaklar. Orada halk kek yiyip mutluluktan yuvarlanırken kendileri de milletin sarayında “Eyy Millet!” diyecekler. Utanmadan oy isteyecekler!
  

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/utanmadan-oy-isteyecekler-440619m.html

11 Haziran 2018 Pazartesi

Hatalı ittifak






 

Hatalı ittifak

 

Ahmet Gürsoy



"Her nesnenin bir bitimi var" diyor ya şair Abdurrahim Karakoç. Tıpkı bunun gibi, iktidara dayalı siyasetin de bir bitimi ve sınırı var.

AKP, 16 yıllık iktidarında artık miadını doldurmuş görülüyor ve bu siyasi nesnenin bitim sınırına doğru yaklaştığı an be an görülmeye başladı.

Nerden miadını doldurdu AKP?

Birincisi, toplumsal talepleri karşılamaktan uzaklaştı.

İkincisi, kendi iktidar seçkinlerini yarattı. Ve bu seçkinlerin dolanımı devreye girdi.

Siyaset biliminde buna Pareto kuramı diyorlar.
Seçkinlerin dolanımıyla, AKP, bir üst formda yeniden şekillendi. 

Üçüncüsü, halkın ve mazlumların partisi olarak ortaya çıktı ancak süreç içinde kendisini devlet partisine dönüştürdü. 

Böylece, toplumsal liderlikten, bürokratik liderliğe doğru evrildi. Nitekim "ben paşayım. Yasaya göre herkesin paşasıyım" diyen Sayın Erdoğan'ın söylemi bunu doğruluyor.

Böylece AKP bir çeşit kadro partisi haline geldi.

Dördüncüsü, siyasal sistemi iyileştirip geliştirerek, toplumsal talepleri karşılayacağı yerde, tam tersine rejim inşa etmeye yöneldi ve bu inşanın daha ilk seçiminde (içinde bulunduğumuz süreçte) kendi dışındaki partilere muhtaç hale geldi.

İttifak partisine dönüştü.

Bunu yaparken de kendine uygun iyi bir ittifak kuramadı.

Neden?

Çünkü MHP gibi geçmişte büyük kavgalar yaşadığı bir parti ile ittifak kurdu.

Unutmayalım: MHP ideoloji partisi..

Hatırlayalım.

MHP, son 14 yılını AKP'ye ağır eleştiriler yönelterek varlığını sürdürmüş bir parti. 

Yıllarca AKP'yi; Ülkücülerin ve devletin bekasının önündeki en büyük engel olarak gösterdi.. 

Buna rağmen sanki ideoloji değil de kitle partisiymiş ve geçmişte de hiç böyle ağır sözler söylememiş gibi davranarak tüm siyasi geçmişini bir kalemde silip süpürdü.

Gitti AKP liderini kendi adayı olarak gösterdi. "Bizim Cumhurbaşkanı adayımız Erdoğan'dır.." dedi. 

Bu büyük çelişki, hem tabanda ve hem de bilinçli seçkin milliyetçi kadrolarda travma yarattı.

Tabir yerinde ise herkesin ters köşe olduğu siyasi bir durum doğdu.

Bunun bir benzerinin karşı tarafta yani AKP'de olmadığını söyleyemeyiz. Çünkü Erdoğan da Bahçeli gibi benzer sertlikte cevaplar vermişti.

İtici, öteleyici ve rencide edici bu psikoloji, liderler arasında umursamaz görülebilir, ancak tabanda öyle değil. 

Milliyetçiler, Erdoğan'ın her defasında; "milliyetçiliği ayaklar altına aldım" dediğinde, kendilerini Erdoğan'ın ayağının altındaymış gibi hissetti. 

Ülkücü değerler sisteminin böylesine aşağılanması karşısında onurlu ve vakur bütün kitleler, bu incitici, kırıcı, aşağılayıcı ve bir o kadar da ağır sözlerin hesabını seçimde sormak isteyecektir.

Çünkü ayaklar altına alınan ceketimiz, paltomuz değil ideolojimiz, fikrimiz, siyasi varlık sebebimiz ve düşüncemizin ta kendisiydi.

Bu sebeple "Her nesnenin bir bitimi var" diyen Karakoç'un söylediği gibi gidecektir.

 AKP siyasi nesne olarak da özne olarak da kendi sonunu kendi eylem, söylem ve ürettiği politikalar tüketmiştir.


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/hatali-ittifak-47760yy.htm


21 Mayıs 2018 Pazartesi

Reisi İndirmek


 

Reisi İndirmek

 

Özcan Yeniçeri



Dünyanın her yerinde milletler kendisine hizmet etsin ve işlerini görsün diye bir iktidarı iş başına getirir. Bazı iktidarlar bu durumdan yararlanarak daha da büyür, güçlenir, devasa bir yapıya kavuşurlar. Bu nedenle tedbir olsun diye iktidarın aşırı büyümesini engellemek için millet dört yılda bir onu tekrar eski haline çevirmesi ve oylaması gerekir.

Demokrasinin işlevi budur.

Führer ne der?

Aradan yıllar geçince millet görev verdiği iktidara haddini bildirmeyi unutur. İktidar aşırı büyür ve güçlenir. Millet iktidara haddini bildirmeye ve eski haline getirmeye kalkınca iktidarın baskısı, şiddeti ve tehdidiyle karşı karşıya kalır.

Hiçbir iktidar gönüllü olarak elindeki gücü devretmek istemez. Aksine iktidar sahipleri kendilerini vaz geçilmez olarak görürler. İşi “ben demek millet demek…Ben demek hukuk demek…Ben demek devlet demek” noktasına taşıyanlar da olur.

Bu tür iktidarların her yaklaşımları kendilerini iktidarda tutmaya yöneliktir. Rahatlıkla milletin iradesini ve hukukunu gasp ederler ve onun yerine kendilerini koyarlar. Naziler’in Hukuk Şefi Hans Frank hukukun yerine Führer’i koyması gibi…

 Nazilerin Hukuk Şefi Dr. Hans Frank yaptığı bir konuşmada şöyle demişti: “Nasyonal sosyalizm karşısında hukukun bağımsızlığı yoktur. Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: ‘Benim yerimde Führer olsaydı nasıl karar verirdi?’” Hans Frank, sonunda Nürnberg Mahkemesi’nde idama mahkûm edildi; asıldı, cesedi yakıldı ve külleri Isar Nehri’ne serpildi.

Demokrasi iktidarlara haddini, hakkını ve sınırlarını belirtmek için vardır. Demokratik yönetimler halk için icat edilmiştir. Demokrasiyi getirenler iktidarı kontrol etme yeteneklerini kaybettiklerinde tutsak düşerler.

Bir kişinin iradesine milleti teslim etmek!

Bütün yumurtaları aynı sepete koymamak Fenikelilerden bu yana uygulanan bir tedbirdir. Yumurtaları bile aynı sepete koymayanlar bütün iktidarı bir kişiye nasıl verir?

Bütün iktidarı Sovyetlere teslim etmek, iktidarı iktidar olmaktan çıkardığını tarihi tecrübeler ortaya koymuştur.

Bahçeli ve AKP’nin fanatik kanadı Reis’i Türkiye’nin ontolojik bir sorunu olarak görüyor. İşi ‘Reis yoksa Türkiye’de yoktur’ noktasına taşımışlardır. Reis yokken Türkiye’nin var olduğunun farkında dahi değiller.
         
Türkiye’de iktidarın kudret elitleri halkın üstüne karabasan gibi çökmüş durumdalar. Reis’in iktidarı kaybetmesini Türkiye’nin felaketi olarak değerlendiriyorlar. Ülkedeki her şeyi Reis’e ve AKP’ye borçlu olduklarını söylüyorlar.
         
AKP’nin cumhurbaşkanlığını ve iktidarı kaybetmesi halinde yandık, bittik, mahvolduk terenaleri arşı alayı sarmış durumdadır.
         
Reis şöyle buyuruyor: “Tek projeleri beni indirmek”.
         
Doğru çünkü siz oraya birilerini indirerek geldiniz ve sizi de oradan birileri indirerek bu işi başaracaktır. Seçimler de bunun için yapılır. 


 Seçim milletin beğenmediği iktidarı değiştirerek, sandıkta devirip yerine geçmek için yapılır.
 

Bunun yadırganacak hangi tarafı vardır. Dahası AKP iktidara hangi projeyle geldiyse onun yerine gelecekler de benzer projelerle geliyor.
         
Reis’i indirmek suç değil görevdir!
         
Türk Milleti, milli mücadeleden bu yana siyasi rüştünü defalarca kanıtlamış bir millettir. Gelinen aşamada Türk Milletinin bir kişiyle var ya da yok olacak bir millet olduğunu sananlar aklını fena halde kaybetmiş olanlardır. 


Bu ülkenin daha 19. Yüzyılda “Bildirir haddini Sultan'a senin kânunun” diyen şairleri vardı. 21. yüzyılda kanunlara uyan değil kanunları kendine uyduran bir yönetim anlayış var.

Bu ülkede yalnız dolar, benzin değil keyfilik, denetimsizlik, yolsuzluk, yozlaşma da rekor üstüne rekor kırmaktadır. İktidarın tepesinde tepinenlerse fiili durumlarına hukuki çerçeve yaratmakla meşguller.

Bu durum sürdürülebilir değildir.

Bu şartlarda Reis’i, Kralı, Şahı indirmek suç değil asil milletin asli görevidir!

Milletin her türlü takdirine saygı göstermek zorunluluktur.
  

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/ozcan-yeniceri/reisi-indirmek-440536m.html 

11 Mayıs 2018 Cuma

TAM ''DEVAM'' DİYECEĞİM





TAM ''DEVAM'' DİYECEĞİM


Tam ‘Devam’ diyeceğim! ‘Deniz Feneri’, ‘Yimpaş’, ‘Kurban paraları’, ‘ayakkabı kutuları’, ‘Para kasaları’ geliyor aklıma. Yetim dul, fakir, fukara, garip, gurabaa geliyor aklıma.
 

Tam ‘Devam’ diyeceğim! Reza Zarrab, ‘milyarlık saat’; kul hakları geliyor aklıma.

Tam ‘Devam’ diyeceğim! ‘Bakara, makara’ ve camilerde, Hac’da boy boy poz veren; elinde Kur’an’la siyaset yapan ‘Din’ tüccarı sahtekarlar geliyor aklıma.
 

Tam ‘Devam’ diyeceğim! Davul, zurnalı karşılanan PKK’lılar geliyor aklıma.
 

Oslo, Dolmabahçe, Bebek katili Apo’ya alınan tv, verilen haklar geliyor aklıma.
 

Kahraman Şehitler, kahraman gaziler, döşenen mayınlar geliyor aklıma.
 

Tam ‘Devam’ diyeceğim! BOP, Eş başkanı, İsrail, Amerika, emperyalistler geliyor aklıma.
 

Tam ‘Devam’ diyeceğim! Kızılay Maden Suyu şişesine kadar kaldırılan T.C., Andımız, bayramlar; alçakça indirilen bayraklar geliyor aklıma.
 

“İstiklal Marşı’na ne gerek var” diyenler, Türkiye Cumhuriyeti adından rahatsız olanlar,

“Türk bayrağı olmasın, Türkiye Bayrağı” olsun diyenler geliyor aklıma
 

Tam ‘Devam’ diyeceğim! Dağıtılan kömürler, makarnalar; suyu, elektriği olmayan köylere gönderilen buzdolapları, çamaşır makineleri geliyor aklıma.

Tam ‘Devam’ diyeceğim! Rum, Ermenilere; devletin parası ile onarılıp; Besmele ve dualarla açılan kilseler, ayinler geliyor aklıma. Kıbrıs, Ege’deki adalar geliyor aklıma.


Tam ‘Devam’ diyeceğim! Barzani, Türk düşmanı, bölücü alçak Şivan Perver; PKK için “Besle kargayı oysun gözünü” diyen İbo ve gözyaşları dökülerek anırılan ‘megri megri’; el, ele, kol, kola verilen pozlar geliyor akıma.
 

Daha neler geliyor, neler aklıma. Madenlerde birilerinin çıkarı için ölenler; tecavüze uğrayan masum çocuklar, yalanlar, talanlar. 

Sattıklarını değil; milli ve hayati olup satamadıklarının ürünleri ile hava atıklarını değil; kurdukları bir fabrika bile yok iken;  Yabancıların her türlü; tohumdan, diş macununa, deterjanından, arabasına kadar; ürettiği malları, ajanları, silahları rahatça girsin diye; sürekli onarımda olan ve bir türlü tam bitmeyen rant yollar; aslında kendisi yapması gerekirken; devletin parası ile, devlete köprü yapıp, rant elde eden yandaşlar; geçmeden bile parasını ödediğimiz maliyeti yüksek köprüler, oto yollar, tüp geçitler ve biten tarım, hayvancılık geliyor aklıma.
 

Tam ‘Devam’ diyeceğim! İşsizler, mağdur emekliler, eğitim, öğrenciler; bir de sağlıktan, eğitime kadar her şeyi bedava karşılanan, istediği üniversiteye direk kayıt olan Suriyeliler; açlıktan kıvransa da bunlara minnet etmeyen halkım geliyor aklıma.
 

Dünya’nın en pahalı suyu, benzini, elektriği, doğalgazı, sık sık yapılan rant araç muayeneleri, çekmeyen interneti, telefonu; ha bire de tekrar tekrar yapılan zamlar geliyor aklıma.
 

Bir de ‘gemicik’ler, yatlar, villalar, saraylar, haram saltanat sürenler geliyor aklıma.
 

Bu aziz Türk Milleti’ne kurşun sıktıran, uşak, maşa, hain, alçak FETÖ ve onun elini öpmeye sıraya girip, hala siyaset yapanlar, dışarıda olanlar; bir de kurunun yanında yanan zavallı masumlar, haksızlığa uğrayıp, hukuk, adalet bekleyen, içeride olanlar geliyor aklıma.
 

Askerime kumpas kuranlar; TSK’nın en önemli, en mahremine, en gizli dosyalarına, planlarına el koyanlar, ulaşanlar ve bunlara müsaade edip sahip çıkanlar geliyor aklıma. 

Tam 'Devam’ diyeceğim! Aklıma daha daha sayamayacağım birçok ihanet, yolsuzluk, hırsızlık, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlikler geliyor. Rusya, ‘Eset’, kurulan sözde ‘Kürdistan’ ve direklere çekilen paçavrası geliyor aklıma.
 

Yok edilen değerler, hukuk, adalet, insan hakları ve bunları görmemezlikten gelen yalaklık, yandaşlıklar geliyor aklıma.
 

Tam ‘Devam’ diyeceğim! Kafam çok karışıyor! Kendimi ‘zor’ ikna ediyorum! Tam o sırada; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı, kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk geliyor aklıma. 

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi geliyor aklıma ve diyorum ki, o bana bir görev vermiş. Ona ihanet edemem. Onun kurduğu rejimi, devleti, düzeni bozup, değiştiremem diyorum haksız mıyım? 

Siz de benim yerimde olsanız, ne yapardınız? Yardımcı olun çözelim şu işi..!

 Bunları düşününce ''TAMAM''dan başka bir şey gelmiyor aklıma... 

Lütfen elinizi vicdaniniza koyun geleceğimizi uçurumdan yuvarlamayın.



''Çeşitli sitelerde ''EVET'' ''HAYIR'' 16 Nisan 2017 Referandumu için  yayınlanan ve herkesin birşeyler eklediği yazının günümüze uyarlamasıdır''
 

10 Mayıs 2018 Perşembe

OYUN İÇİNDE OYUN…

 
 
 

OYUN İÇİNDE OYUN…

 
Hasan Külünk

Önümüzdeki yıl yapılması plânlanmış Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bir yıl öne alınmasıyla beraber gelişen siyasi atmosfer hayli ilginç görüntüler sergilemektedir.

Türkiye iktidarını, oluşumunu, işleyişini izleyen ve etkileyen iç ve dış dinamikler büyük bir hızla ve olanca açıklığıyla önümüzden gelip geçmektedir. Sahnede kısa veya uzun rolünü oynayıp geri çekilmektedirler.

İlk bakışta görünen odur ki seçimin birinci turuna Ak Parti-MHP bir tarafta CHP-İyi Parti-SP-DP bir tarafta ikinci grup olarak girmekte, HDP ise ilk tura yalnız girip oy oranını konsolide ederek stratejik bir not düşmeği amaçlamaktadır.

İkinci grubun oluşma sürecinde sahne gerisi uzun süredir Abdullah Gül ismi ekseninde hesaplarını hazırladı son ana kadar bütün hesaplar onun ismi üzerinden yürütüldü, doğrusu Tayyip Bey’e karşı en yüksek şansı olan isim de sayın Gül’dü diyebiliriz. 
 
Fakat ne olduysa sayın Gül iki hamle sonucu yarışın dışında buluverdi kendini ve “zaten benim de böyle bir talebim yoktu ittifaken görev şartları sağlansa lütfedip kabul ederim demiştim” deyiverdi.

İşte anlamakta zorluk çektiğim nokta burasıdır. Bir yanda Tayyip Bey’in görev süresini sonlandırmaya azmetmiş birbirine benzemezler koalisyonu, bir yanda bu işi en çok zorlayacak bir Gül. Ama öbür yanda oyun bozanlık yapan evin yaramaz kızı Meral Hanım ve anne tarafından Rizeli hemde siyasetin bütün risklerini taşımış bir annenin oğlu Muharrem bey, akortlu oyun bozanlık yaparak sayın Gül’ü köşkünde dinlenmeğe gönderiverdiler.

Türk devletinin numarası bitmez… Tam bitti derken şapkadan bir tavşan daha çıkar dediğim yer tam da burasıdır.

Birinci perde böyle kapandı, ikinci perdede yeni roller üretiliyor meselâ diyorlar ki Cumhurbaşkanlığını Tayyip Bey alsa da TBMM seçimini ikinci grup alır ve böylece sistem kilitlenir. Heyhat boşuna heveslenmesin kimse, siyasette 24 saat bile çok uzun bir zamandır. 
 
Geçen seçim Devlet Bey sahneye Ekmelettin Bey gibi yumuşak sakin bir aday sürdü ve Tayyip Bey’in dolaylı olarak yolunu açtı. 
 
Sonra da Tayyip Bey ile ittifak kurup “beka meselesi” ekseninde oluşturduğu rotayı hiç bir şeye aldırmadan inatla istikrarla sürdürüyor. 
 
Yarın oluşacak yeni Meclis aritmetiğinde Iyi Parti anahtar duruma geçip Ak Parti’yle ittifaka gidiverir ve herkesin ağzı açık kalıverir. Dün Gül’ün adaylığını önleyen Meral hanım yarın şartlar olgunlaşıp dayatırsa böyle bir ittifaka hayır demeyebilir.

Demem o ki oyun içinde oyun kurulan bu sahnede zaman zaman figüran, zaman zaman dekor olarak rol verilen eski dostlar kendilerini dev aynasında görüp birbirini kırmasınlar, çoğu yetmişine merdiven dayamış bu ak saçlılar son trende yer kapmak sevdasına kapılıp bir ömür saf tuttukları musalla önünde kanla yazılmış hukuklarını çiğnemesinler. 
 
Bu günler gelir geçer evli evine köylü köyüne gider biz ak saçlılar Üsküdar Meydanı’nda yarım bölük “düşman kardeşler” olarak birbirimize bakıp göz yaşlarımızı içimize akıtırız.

Boğaz dokuz düğüm, kırk düşünüp bir konuşmak en doğrusu olsa gerek.