başbuğ türkeş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
başbuğ türkeş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2019 Pazar

Dağva Adamı

 

 

 

Dağva Adamı

 

 

Akın Üner

 

 

"Dava adamı olmak için önce adam olmak lazım... Dava öğretilir ama adamlık öğretilmez!" (Alparslan Türkeş)

 

 

Bazı kelimeler vardır, manası herkes için değişir... Çoğunlukla yüksek ve derunî kavramlar, böyledir: Zafer, aşk, iman, cesaret gibi laflar...

 

Herkes kendine göre tarif eder bu türden iddialı sözleri... Üstelik nereden baktığına göre de değişir... Öyle ya, birinin zaferi ötekisinin yenilgisi olabilir pekâlâ... Veyahut kimisinin aşkla bağlandığı bir başkasının nefreti de olabilir!

 

"Dava" da böyle laflardandır. Herkes başka tarif eder.

 

Mesela, Said Nursi "Bu dünya fanidir, en büyük dava, baki âlemi kazanmaktır" diye meseleye bakarken Cemal Meriç, "Halledilmesi gereken en büyük dava, bu dünya üzerinde münevverin nefes alabilecek hale gelmesidir" diye tamamen dünyevi bir tarif yapmış.

 

Aslında "dava" kelimesini ölüm ve yaşam ile ilişkilendirenler hiç de az değil!

 

 Paulo Coelho, kahramanlar ile delileri karşılaştırırken "Deli intihar eder, kahraman bir dava uğruna kendini feda eder. Neticede ikisi de ölür!" demiş mesela.

 

Şamil Basayev ise bakın ne söylemiş: "Bir dava, uğruna ölünecek kadar değerli değilse yaşanacak kadar da kıymetli değildir!"

 

İnsanlardan uzak bir hayat sürmesiyle bilinen Amerikalı yazar Salinger'in tarifini de severim: "Bir dava uğruna soylu biçimde ölmeyi istemek, olgunlaşmamış insan davranışıdır." demiş ve şöyle devam etmiş: "Olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz yaşamak istemesidir."

 

Genç yaşta kaybettiğimiz ülkü ocakları eski genel başkanlarından Ali Metin Tokdemir, davasını tarif ederken "ülkücülük bazen evinin bir köşesine çekilip lekesiz, onurlu biçimde yaşamaktır" demiş ya hani... İşte o misal!

 

Tabii bir de "dava adamları" var. İnandıkları fikir, varmak istedikleri amaç, her fedakârlığı göze aldıkları bir hedef uğruna ömür eskiten insanlar için kullanılır, bu sıfat...

 

Her ideolojinin kendi dava adamları vardır üstelik. Ozan Arif ülkücülerin, Yılmaz Güney devrimcilerin, Necip Fazıl muhafazakârların dava adamıdır mesela.

 

Ha, yazımın başlığına bakıp editör hatası olduğunu zannetmeyin. "Dava adamı" başka, "dağva adamı" başka...
 

 

Gerçek dava adamları, hiçbir zaman kendileri böyle isimlendirmez. Mütevazı olur, az konuşur, gerektiğinde cesaret gösterseler de çoğunlukla sakin ve huzurlu bir hayat sürerler. Onların "dava adamı" olduklarını fikirlerini, felsefelerini ve tavırlarını kutsayan kitleler söyler. Kitap kapaklarının ardında, türkü sözlerinde, belgesel bir film karesinde, gazete köşelerinde ve nadiren de slogan atanların dudaklarında rastlarsınız onlara... Sevmezler çünkü ayakaltında dolanıp, ortalık malı olmayı.
 

 

"Dağva adamı" dediklerim başka... Onlar ulu orta gezip kendilerini davanın sahibi ilan ederler. Biraz gizemli bir hava vermekten hoşlanırlar. Gençlere akıl vermeyi severler. Sorsanız büyük bedel ödediklerini söylemekten geri durmazlar. Bu nedenle orta yerde bir pasta varsa önce onların hakkıdır. Ballı bir ihale varsa tam oların harcıdır, İşe biri girecekse onun çocuğu önceliklidir, bir yere aday gösterilecekse ya kendisi olmalıdır, en kötü onun önünden geçilmelidir.

 

Bir başarı varsa sahibi odur. Başarısızlık anında kabahat, onu dinlemeyen yeni yetmelerindir.

 

Dağva adamlarının bir tek yazılı satırı, iki dize şiiri yoktur. Şarkı türkü bilmezler. Slogan atmayı, papağan gibi lider belledikleri adamların sözlerini tekrar etmeyi marifet sayarlar.

 

"Dava adamları" ile "dağva adamları" arasındaki farkı rahmetli Alparslan Türkeş'in şu sözlerinde arayıp bulmak mümkündür belki de: "Dava adamı olmak için önce adam olmak lazım... Dava öğretilir ama adamlık öğretilmez!"
  

 

TUZ KOKUSU

 

En nefret ettiğiniz koku hangisi?

 

Çorap kokusu? Ter kokusu? Tuvalet kokusu? Leş kokusu?

 

Hepsi berbat kokar ama bilen bilir; en kötüsü çürümüş süt kokusudur.

 

Yani ben öyle zannederdim. Meğer beterin beteri varmış...

 

Siz hiç "kokmuş tuz" kokusuna maruz kaldınız mı?

 

Allah göstermesin!


 

TAVŞAN VE HAVUÇ HİKÂYESİ

 

Siyasette tecrübeli bir arkadaşım söyledi: Tavşan adaylar genellikle kendilerinin tavşan olduğunu bilmezlermiş... Ona maddi manevi destek olanların gazına gelirler, kazanacaklarına iman ederler, sandıklar açıldıktan sonra da gerçeklerle yüzleşemezlermiş...

 

Aklımız ermez... Biz, bir tavşan fıkrası anlatalım, üstüne alınan alınsın:

 

Eczaneye bir tavşan gelmiş. "Buyurun efendim, size nasıl yardımcı olayım?" diye soran eczacıya, "Havuç var mı, havuç?" demiş.

 

"Havuç mu? Hayır, burası eczane... Burada havuç olmaz." cevabını alınca gitmiş.

 

Ama ertesi gün, tekrar çıkagelmiş: "Havuç var mı, havuç?"

 

"Hayır, efendim, bizde olmaz, köşede bir manav var, oraya sorun."

 

Tavşan inatçı... Sonraki gün tekrar gelmiş. "Havuç var mı, havuç?"

 

Eczacı sinirlenmiş: "Dalga mı geçiyorsun kardeşim? Defol git burdan ve bir daha gelme!"

 

Dedik ya tavşan kararlı. Ertesi sabah gene uğramış eczaneye: "Havuç var mı havuç?" der demez eczacının tepesi iyice atmış. Patlatmış yumruğu suratına, dişlerini dökmüş zavallıcılığın.

 

Lakin ertesi gün gene gelmiş tavşan. Dişleri yok tabii: "Havuç suyu var mı, havuç suyu?"

 

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/akin-uner/dagva-adami-441526m.html 

6 Aralık 2018 Perşembe

TÜRKÇÜLÜK VE TÜRK BİRLİĞİ

 
 
 
TÜRKÇÜLÜK VE TÜRK BİRLİĞİ

 
Alparslan Türkeş


 
Üzerinde iftiralarla, yalan ve yanlışlarla dolu münakaşalar yaparak, fikir yürütmek, bilhassa 1944 ve daha sonraki yıllarda kötü bir âdet haline getirilmiş olan Türkçülük ve Türk birliği ülküsü hakkında, bir inceleme yapmanın zamanı çoktan gelmiştir.

Türkçülüğün ve Türk birliği ülküsünün, bir cürüm olarak kabul edilmesinden ve bu yolda büyük propagandalara girişilmesinden sonra Türkiye’de Türk olmak ve Türkçülükten bahsetmek bile korkulacak bir hal olmuştu. Tanrı’ya şükürler olsun ki, 14 Mayıs 1950 de Türk milletinin vermiş olduğu şanlı bir kararla, meşum tek parti zihniyeti yıkılmış ve Türkçülüğün ufku yeniden aydınlanmıştır.

Türkçülük ne demektir diye bir soru sorduğumuz zaman, hatırımıza gelmesi gereken şeyler bugün herkese göre değişmektedir. Çok muhtemeldir ki, böyle bir soru karşısında bazı kimseler koyu bir gafletin ve adi bir menfaat taassubunun tahrikleri ile yaratılan propagandanın tesiri altında Faşizmi düşünerek, diğer bazı kimseler de bunun ifade ettiği manadan büsbütün habersiz görünecektir. Hele gençlerin çoğunun, buna ait esaslı hiçbir şey bilmediği hakikati önemle ele alınacak bir olaydır. Bununla ilgili acı bir hakikati burada söylemeden geçemeyeceğim: 1948 yılında Amerika’da iken genç bir arkadaşım birgün okul kütüphanesinde ‘’ENSICLOPEDY BRITANICA’’ yı karıştırırken Türk kelimesinin karşısındaki ve orada ‘’Türklük denilen şovenizm ile Türklerin, yurtlarında eskiden beri yaşamakta olan Türk olmayan unsurları gücendirerek kendilerine düşman ettiğini, bu yüzden bu yabancı unsurlarda da millî duyguların uyanarak geliştiğini’’ yazılı bulunduğunu görmüş. Bu hususta hiçbir bilgisi olmayan bu genç Türk çocuğu yukarıda bahsi geçen ifadelere inanmaktan kendisini alamamıştır. ‘’Nasıl olur?’’ diyordu. ‘’İlim yetkisi, dünyaca tanınmış bir ansiklopedinin yazdığı şeyler yanlış olur mu?’’ Bu sebepten benimle hayli münakaşalara da girişti. Fakat neticede, Türkçülüğün bütün yabancı unsurların Türklere karşı gösterdiği sistemli ve hıyanetten dolayı, Türklerin kendi varlıklarını korumak kaygısından doğduğunu anlayarak kanaatini değiştirmişti.

İşte yukarıdaki sebeplerden ötürü Türkçülüğün ne gibi bir mana ifade ettiğini ve doğuş sebeplerini kısaca izaha çalışmak faydalı olacaktır sanıyorum.

Osmanlı tarihine şöyle üstünkörü bir göz atıldığı takdirde dahi görülür ki; hiçbir zaman devletlerin siyasetinde ve Türk sosyal hayatında şovenizme varan bir milliyetçilik hakim olmamıştır.
 
Değil yalnız küçük memuriyetlere, sadrazamlık gibi en yüksek makamlara bile her soydan insan getirilmiştir. Tanzimat’a kadar yurt içinde diğer dinlere ve milliyetlere karşı, o devirlerde hiçbir memlekette bulunmayan ve aşırı sayılabilecek bir müsamaha ile malûl koyu bir İslâmlık hâkim olmuştur. Türkçe her tarafta ihmal edilerek Arapça ve Farsça kelimeler kullanmak mukaddes bir moda ve zevk haline geldi. Tanzimattan sonra ise, İslâmlığın yanında ortaya resmen bir Osmanlıcılık fikri çıktı. Bu fikir, çeşitli din ve milliyet taşıyan unsurların halitasından ortaya bir Osmanlı çıkarmak hayali idi.

İşte bu hakikatler karşısında Türk milletinin şovenliğinden bahsetmek, ilmin gerektirdiği tarafsızlığa sırt çevirmek, adi bir garazkârlığın esiri olmaktan başka bir şey sayılmaz.

Türkler ancak, gösterdikleri müsamahadan ve lütuflardan sonra gördükleri düşmanlık ve hıyanetlere karşı bir reaksiyon göstermek zorunda kalmışlardır. Türkçülük ve Türk milliyetçiliği, Yunan, Bulgar, Sırp, Ermeni, Arnavut, Arap ve diğer unsurların milliyetçilik ve ayrılık duygularının tesiri altında, bir nefis koruması gayesi ile meydana gelmiş ve hiçbir zaman haksız ve tecavüzkâr olmamıştır.

Türkçülük, Türk milletinin, ilim, sanat, ziraat, iktisat, kültür ve diğer her alanda, millî gelenek ve millî bünyeye uygun bir şekilde kalkındırılması, içte dışta her çeşit saldırılara karşı korunarak hür ve müstakil olarak yaşatılmasını, hedef tutan bir ülküdür. Böyle bir ülkü, her milletin kendisi için mukaddes bir hak olduğu gibi, Türk milleti için ve onu teşkil eden her fert için de en mukaddes v e en tabii bir haktır.

Türkçülüğü, her ne sebeple olursa olsun, şu veya bu şekilde iftira ve ithamlar altında bırakmağa kalkışmak ise, bunu yapanların en hafif bir tabir ile iyi niyetlerinden ve Türk milletine olan sevgisinden şüphe etmeği gerektirir. Türkçülük hakkındaki düşüncelerimizi burada özet olarak belirttikten sonra, şimdi bir kaç satırla ‘’TÜRK BİRLİĞİ’’ ülküsünden de bahsetmek gerekir:

Türk Birliği Ülküsü, yeryüzündeki bütün Türklerin bir millet ve bir devlet halinde, bir bayrak altında toplanması ülküsüdür. Bunun tahakkuku , bazı kimselere ilk bakışta imkânsız gibi görülebilir. Birçok kimseler bunun zararlı bir hayal ( ütopi) olarak da vasıflandırabilir. Fakat unutmamak lâzımdır ki, her hakikat önce bir hayal ile başlar. Yine hatırlamak gerekir ki, 1919 yılında hür ve müstakil devlet kurmak için Anadolu’da dünyanın galiplerine karşı savaşa girişmek de çılgınlık ve hayal diye vasıflandırılmıştı. Fakat inanmış ve kendilerini bir ülküye vermiş olanlar, yurdu kurtarmaya ve müstakil bir Türkiye meydana getirmeye muvaffak oldular.

Türk birliğinde sistemli çalışmak, fırsat kollamak ve her şeyden önce Türkiye’yi korumak ve yükseltmeğe çalışmakla bu ülkü elbet bir gün hakikat olacaktır.

Zaman zaman, hasis ve sinsi emellerin esiri bulunan bazı kimseler, bunun hemen Rusya’ya ve Türklerin yaşamakta olduğu diğer memleketlere taarruza ve harbe sürükleyecek bir macera fikri olarak göstermeğe yeltendiler. Türk birliği fikri, Türkiye’yi kudreti dışında işlere sokarak felâkete yuvarlamak ve ‘’Memleketi yıkmak için birebir çareyi’’ bulmuş olmakla itham ederek haklarında her çeşit iftira, hakaret ve işkenceyi reva gördüler. Halbuki, Türk birliği ülküsünü taşıyan, iman sahibi insanlar, Türk insanının sahip olduğu kudret ve imkânları, gayet iyi hesaplayabilen kimselerdi. Sahip oldukları millî şuur ve ilim kabiliyetleri, Türk milletini her türlü maceralardan korumak gerektiğini bilmelerine imkân sağlayacak durumda idi. Bunların hiç biri memleketin harbe sürüklenmesini ve bugünkü sınırlar dışında mevsimsiz olarak gayretler sarfedilmesini söylemek şöyle dursun, hatırından bile geçirmiyordu.

Türk Birliği fikrini güdenlerin ülküsü:

1-Önce her türlü insanlık haklarından mahrum edilmiş bulunana, işkence ve imhasına çalışılan Esir Türklerin meşruiyet ve propaganda ile haklarını korumak.

2-Diplomasi yolları ile bunlara her çeşit yardımı sağlamağa çalışmak.

3-Arada, imkân nispetinde kültür birliği kurmağa çalışmak ve bunu kuvvetlendirmek.

4-Esir bulundukları ülkelerden, mülteci ve muhacir olarak gelenleri sıcak bir ilgi ile karşılayıp her çeşit yardımda bulunmak gibi günün realitesi ile telifi kabul olan yakın hedeflere ulaşmağa çalışmaktan ibarettir. Bundan başka uzak hedef olarak da, bağımsızlıklarını alacak Türk ülkelerinin ilerde aralarında sağlam bir kültür birliği kurduktan sonra, beraberce verecekleri bir kararla, büyük bir Türk birliği meydana getirmeleri dileği gelmekte idi.

Şimdi bu düşüncelerde Türk milleti için acaba ne gibi zararlar bulunabilir? Kanaatimizce hiçbir zarar bulunamaz. Aksine olarak çok büyük faydalar vardır. Böyle bir ülkü, halka ve gençliğe heyecan ve hız kaynağı olur ve Türkiye’nin kalkındırılması için daha çok çalışmayı sağlar. Sonra Ruslar ‘’Panslavizim’’ İslav birliği, Almanlar ‘’Pancermenizim’’ Cermen birliği, Araplar Arap birliği diye, Yahudiler Yahudi birliği, Yunanlılar Enosis Enosis diye Kıbrıs’ı isteyerek Yunan birliği peşinde koşarken, Bulgarlar Bulgar birliği diye Makedonya ve Trakya üzerinde boş iddialarda bulunurken, Türklerin 100 milyonluk kendi öz kardeşleri arasında bir birlik kurmak istemeleri neden günah sayılıyor? Her millet için, millî birlik kurmak istemeleri mukaddes bir hak kabul edildiği halde, bu hak neden Türkler için tanınmasın? Hele bu mukaddes hak ve dilek neden Türkiye’de suç ve cürüm olarak karşılanıyor? Ve neden bu fikrin sahipleri 1944 yılında en ağır hakaretlere ve işkencelere uğratıldı? İnsaniyetçilik ve insan haklarına hürmette kendilerini ön safta göstermiş olan o meşhur… Türkçülük düşmanları için, her çeşit insan haklarından mahrum yaşayan milyonlarca Türk’e insan gibi yaşama hakkı sağlamayı dilemek neden cürüm sayılıyor?

Türklerin yaşadığı ve Türk bayrağının şerefle dalgalandığı bu topraklarda kalpleri Türkler için çarpan kimseleri, bir takım bedbahtlar, türlü iftira ve hakaretler tertipleyerek, Moskova’ya jurnal eder mahiyette ve kendilerini buna muhalif göstererek Moskofların hayrını dileyen kimseler olarak belirten ithamlarla nasıl da fesat tertip edebiliyorlar?

Fakat bunların hepsi boşuna gayret oldu efendiler! Boşuna gayret… Moskoflara yaranmak mümkün değildir. Ne Türkçüleri ezmeğe kalkmakla, ne yüzlerce Türk mültecisini insanlık duygularına ve devletler hukukuna aykırı olarak, öldürüleceklerini bile bile Moskoflara geri vermekle yaranmak kabil olmadı.

Biz, Türk Birliği ülküsünü yine şanlı bir bayrak gibi göklere yükselterek taşıyoruz. Bu ülkü her zamandan ziyade, bugün Türk milleti tarafından, daha önemle anlaşılmaktadır. Moskoflarla çarpışmamız kaçınılmaz bir kaderdir. Onların doymak bilmez hırsları, kendi başlarını yiyecektir. Ve esir Türk yurtları pek uzun olmayan bir tarihte bağımsız birer devlet olarak hürriyetlerine kavuşacaklar, Büyük Türk Birliği yolunda ilerleyerek arzuladığımız sonuca Türkiye ile el ele vererek ulaşacaklardır.



Millî Hareket Dergisi: Sayı:3 1 Aralık 1966
 
 

12 Temmuz 2018 Perşembe

ALPARSLAN TÜRKEŞ ve TÜRK BİRLİĞİ ÜLKÜSÜ

 
 
ALPARSLAN TÜRKEŞ ve TÜRK BİRLİĞİ ÜLKÜSÜ
 

Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN*
 

Büyük devlet adamı ve millet sevdalısı Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’in ölümünün üzerinden tam on sekiz yıl geçti. Bu süre zarfında yaşananlar, hızlı ve bir o kadar da inanılmayacak gelişmeler olarak tarihte yerini aldı. Türkiye’nin o günden bu yana geldiği nokta, iki yüz yıllık tarihî süreçte ortaya çıkan gelişmelerin yaklaşık yirmi yılda tekrarlanmaya yüz tuttuğuna işaret ediyor. Bu sebeple Alparslan TÜRKEŞ’i ve temsil etiği siyasî çizgiyi ortaya çıkaran süreci anlamak aslında, bu tarihî gelişmeleri hatırlamaktan ve anlamaktan geçiyor. Ayrıca bu hatırlama ve anlamanın önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak gelişmeleri yönlendirmede önemli bir rehber olması da kuvvetle muhtemel zira zamanın ruhu benzer bir istikamete doğru yol alıyor.

Kaynağı kadim döneme kadar uzanan Türk Milliyetçiliği’nin somut bir fikir akımı hâline gelmesinin kökleri, Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemine uzanmaktadır. Osmanlı Devleti’nin on sekizin yüzyılın son çeyreğinden itibaren başlayan irtifa kaybının on dokuzuncu yüzyılda artarak devam etmesi, yirminci yüzyılın başında Osmanlı’nın artık dünya siyasetinde dengeleri belirleyen rolünü sona erdirmiş ve “hasta adam” olarak anılmaya başlamasına yol açmıştır. Mevcut durum karşısında hâl çareleri aranırken çözüm olarak ortaya çıkan muhtelif fikir akımları vardır. Bunlar içerisinde, Türkçü çözüm açısından Yusuf AKÇURA’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı eseri büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada ortaya konan tahlilde, nispeten daha yeni bir akım olan Türkçülüğün ve bu bağlamda Türk Birliği’nin çözüm için gerekliliği ortaya konmuş; diğer akımların tatbikinin zor olduğu ifade edilmiştir. Türkçülük taraftarları için önemli diğer bir isim ise Ziya GÖKALP’tir. Yazdığı yazılarla Türkçülük fikrini sistematik hâle getirmeye çalışan GÖKALP, Cumhuriyet’ten önce İttihat ve Terakki tarafından desteklenmiş ve adeta bu partinin ideolojik zemindeki temsilcisi olmuştur. 1923 yılında yayımlanan “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde, Türkçülüğün Türkiye sınırları ile kısıtlanamayacağını belirten GÖKALP, Türk Milliyetçiliği ülküsünü kademeli olarak üç dereceye ayırmıştır: “Türkiyecilik”, “Oğuzculuk veya Türkmencilik” ve “Turancılık”. Çıkmazdan kurtulmak için ortaya atılan çözüm önerileri içinde Türkçü bakışın böyle bir istikamet belirlemesinin altında yatan saik, küçülen devletin makas değiştirerek yeniden büyümesi stratejisidir.

ATATÜRK tarafından “fikirlerimin babası” olarak nitelendirilen GÖKALP’in belirlediği istikamete uygun olarak yol kat etmeye başlayan genç Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye sınırları içinde Türklüğün ve Türk Milliyetçiliği’nin yeniden dirilmesi temeli üzerinde yükselmeye başlamıştır. İstikbalini son bir atılışla, müthiş bir gayretle ve binbir güçlükle Sakarya Nehri’nin kıyısından çeviren; yeryüzündeki soydaşlarının ve dindaşlarının hemen hemen tamamının esir ya da etkisiz durumda olduğu Türkiye Türklerinin yeni idarecileri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu aşamasında Türk Milleti’nin yüzyıllardır yüklendiği “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi” hedefi ile resmî ve hukukî bir bağ kurmamışlardır. Ancak devletin derin vicdanından bu ülküyü çıkarmayı da düşünmemişlerdir. Bu sebeple Türkiye dışındaki Türklük ihmal edilmemiş; kısmen resmî, genellikle de gayrıresmî olarak ama şuurlu bir şekilde “Dış Türkler” ile bağlar devam ettirilmiştir. 1923-1938 yılları arasındaki bu dönemde yaşanan en büyük talihsizlik, GÖKALP’in 1924’te, çok erken bir tarihte hayata gözlerini yumması olmuştur. Atatürk’ün ölümü de aynı derecede büyük bir talihsizliktir zira bu kayıp, nisbeten Türkçü çözüm modelinin devletin zirvesindeki uygulayıcısının da kaybı anlamına gelmektedir. İsmet İNÖNÜ ile başlayan sonraki yeni dönemde artık “Batıcılık” olarak tasnif edilen ve ATATÜRK dönemi politikalarının tam tersi yönünde izlenen bir yol, ön plana çıkmıştır. 1939-1945 arası cereyan eden İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri arasında SSCB’nin de yer alması, Türk Milliyetçiliği düşüncesinin her anlamda devlet katından tasfiyesine yol açmıştır. Nitekim bu dönemde meydana gelen 3 Mayıs 1944 Türkçülük olayları, sonraki dönemde oluşacak bu olumsuz durumun en açık işaretidir.

İNÖNÜ dönemi uygulamalarına bir tepki olarak ortaya çıkan ve Türk Milliyetçiliği Hareketi’nin dönüm noktalarından birini teşkil eden 3 Mayıs olaylarının baş kahramanı, hiç şüphesiz Hüseyin Nihâl ATSIZ’dır. Ancak yargılanan sanıklar içinde dikkat çekenlerden biri de o tarihte genç bir subay olan Alparslan TÜRKEŞ’tir. 3 Mayıs yargılamalarında, dava dosyasında yer alan ve ATSIZ’a yazdığı 4 Nisan 1944 tarihli mektupta TÜRKEŞ, “… Milletin içinde bulunduğu tehlikelerden kurtulması mümkündür. Atsız’ın kılıncından keskin olan kalemi bu işi her halde muvaffakiyetlendirecektir. Kalem kifayet etmezse o zaman işi silahlara bırakacağız. Türkçülük yolunda ruhumuz, yüreğimiz, kılınçlarımız seninle beraberdir. Ebedî Türk milleti mes’ut ve şerefli günlere kavuşacak, bütün Türkler bir devlet halinde bir bayrak altında toplanacaklardır…” diyecek kadar Türk Milliyetçiliği ülküsüne bağlılığını ortaya koymuştur. Kararlı bir ruh hâlini de yansıtan bu satırlar ve söz konusu yargılama, TÜRKEŞ’in Türk kamuoyu tarafından hafızaya alındığı ilk önemli olay olarak tarihe geçmiştir.

27 Mayıs 1960 İhtilâli’nde TÜRKEŞ bu sefer, “ihtilalin kudretli albayı” olarak tanınacak ve yeniden hatırlanacaktır. Başbakanlık Müsteşarı olarak görev yaptığı kısa sürede, yaptığı icraatlarla kendinden söz ettiği TÜRKEŞ, sadece kamuoyunun değil aynı zamanda başka bazı odakların da dikkatini çekecektir. Kaynağı Türkiye dışına uzanan bu dikkat, 27 Mayıs İhtilâli’ni yapan ekibin kendi içindeki anlaşmazlığı olarak kamuoyuna yansıyacak ve bir tasfiyeyle sonuçlanacaktır. Tasfiye edilen on dört kişiden biri de bu grubun doğal lideri olan TÜRKEŞ’tir. Hindistan’a sürgüne gönderilen TÜRKEŞ, herşeye rağmen diğer arkadaşlarıyla çeşitli vesilelerle ve değişik yollarla görüşmeye devam etmiştir. Arkadaşlarına yolladığı mektuplarda, 14’ler grubu için “Türklüğün ümit dünyasını aydınlatan meşale” nitelemesini yaparak “Türk Dünyası” mefhumunun kendi kafasındaki yerini de ifşa etmiş ve gelecekteki siyasî mücadelesinin şifrelerini vermiştir. Türkiye’ye döndükten sonra, 14’lerin bir kısmı ile beraber CKMP’ye katılarak Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin siyasî zeminde de temsiline yönelik attığı adım, aynı zamanda Türk Milliyetçiliği’nin “Türkiye Milliyetçiliği” ile sınırlı olmadığını gösteren adımlardır.

Siyasî mücadeleye başladıktan sonra Türk Milliyetçiliği ile ilgili düşüncelerini, kitlelere anlatmaya başlayan Başbuğ TÜRKEŞ, düşünce dünyasındaki “Türk Birliği Ülküsü”nü şöyle ifade etmiştir:

“… Türk Birliği ülküsü, yer yüzündeki bütün Türklerin bir millet ve devlet halinde, bir bayrak altında toplanması ülküsüdür. Bunun tahakkuku, bazı kimselere ilk bakışta imkânsız gibi görünebilir. Birçok kimseler bunu zararlı bir hayâl (ütopi) olarak da vasıflandırabilir. Fakat unutmamak lazımdır ki, her hakikat önce hayal ile başlar. Yine hatırlamak gerektir ki 1919 yılında hür ve müstakil bir Türkiye kurmak için Anadoluda dünyanın galiplerine karşı savaşa girişmek de çılgınlık ve hayal diye vasıflandırılmıştı. Fakat inanmış ve kendilerini bir ülküye vermiş olanlar, yurdu kurtarmaya ve müstakil bir Türkiye meydana getirmeye muvaffak oldular.

Türk Birliği de sistemli çalışmak, fırsat kollamak ve her şeyden önce Türkiye’yi korumak ve yükseltmeğe çalışmak suretiyle bir gün elbet hakikat olacaktır…”. Bu ifadelerin maceraperest bir çılgının fantezileri değil tam tersine, akılcı ve şuurlu bir politikacının mensubu bulunduğu millete makul bir hedef, bu hedefe ulaşmak için topyekûn bir milleti motive etme ve çalışma azmi anlamına geldiği açıktır. Nitekim 1990’lı yıllarda SSCB’nin çözülmesi, O’nu dikkate almayan Türk devlet bürokrasisinin en büyük hatası olmuştur ve bu vahim hatanın sıkıntıları, bugün hâlâ az veya çok hissedilmekte, yaşanmaktadır.

Başbuğ TÜRKEŞ’in, “Türk Birliği” ülküsü ile ilgili görüşleri, yalnızca teorik zeminde kalmamıştır. Tam anlamıyla hiçbir zaman siyaseten iktidar olamamasına rağmen düşüncelerini ilk fırsatta eyleme geçirmekten de geri kalmamıştır. 1980’den önceki politik yaşamında, MHP Genel Başkanı sıfatıyla iki defa koalisyonların küçük ortağı olarak iktidar olan ancak dönemin şartları sebebiyle Türkiye içindeki yangınla mücadele etmek durumunda kalan ve bu sebeple sınırlı adımlar atabilen Başbuğ TÜRKEŞ, 1980 sonrası bu yoldaki somut ilk adımı, Erciyes’teki Tekir Yaylası’nda gerçekleştirilen “Zafer Kurultayı” ile atmıştır. Gelenekselleştirerek devam ettirdiği bu kurultaylar, Türkiye dışındaki Türklerin de bir araya geldiği buluşmalar şeklinde gerçekleşmiştir. Özellikle SSCB’nin dağılmasından sonraki süreçte bu kurultaylar, coğrafî olarak daha geniş Türk alanlarına da hitap etmeye başlamıştır. Bu kurultaylarla yetinmeyen Başbuğ TÜRKEŞ, “Türk Birliği” ülküsünün kurumlaşma temelini de atarak “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı”nı kurmuş ve bu vakıf aracılığıyla ilki, 1993 yılında gerçekleştirilen “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı”nı toplamıştır. Gelenekselleştirdiği her iki toplantıya da büyük önem veren Başbuğ, son nefesine kadar bu uğurda çaba sarf etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hükümetleri ve devlet bürokrasisi bu çabayı oldukça geç algılamış ve bir uluslararası örgüt olarak Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi 2009 yılında, müsteşarlık seviyesindeki Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ise ancak 2010 yılında kurulmuştur.

Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’in aşkla bağlandığı “Türk Birliği” ülküsü ve bu ülküyü yayma çabası, Türkiye dışında yaşayan soydaşlarından da karşılık bulmuştur. Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil KIRIMOĞLU’nun,

“Alparslan Türkeş, bütün Türk Dünyası gibi Kırım Tatar Türkleri için de unutulmaz bir şahsiyet olarak Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Hep söylediğim gibi, Sovyetler Birliği devrinde, demir perde altında, Hür Dünya’dan sınırlı malumat alırken Sovyet basını bizim ölçeğimizde, Sovyet basınında kim karalanırsa bizler bilirdik ki onlar iyi insanlar ve iyi işler yapıyorlar. Alparslan Türkeş ve onun Bozkurtları da Sovyet basınında hep kötü bahsedilir ve karalanırdı. Biz de bilirdik ki, ülkücüler bizim taraftan insanlardı ve taa o yıllardan sempatimizi ve saygımızı kazanmışlardı.

Demir perde aralanıp, Hür Dünya’dan ve Türkiye’den daha fazla malumat almaya başlayınca anladık ki yanılmamışız. 1975-1976 yıllarında hayatımızı, benim için ve halkımız için Türk kamuoyunu ayağa kaldıran bu vatansever insan ve onun ülkücüleri kurtarmış. Bu alicenap insan ve onun ülküdaşları, bizimle beraber ağlamışlar, bizimle acılarımızı paylaşmışlar, bizler için dualar etmişler. Kırım Tatar Türkleri merhum Alparslan Türkeş’e ve ülkücülere müteşekkirdir…”;

Başbuğ TÜRKEŞ’in doğduğu topraklar olan Kıbrıs’taki Türklüğün lideri ve bağımsız Türk devleti KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf DENKTAŞ’ın,

“… Rahmetle andığımız asker, komutan ve devlet adamı Sayın Alparslan Türkeş’le ilk temasım 1960 ihtilalinden hemen sonra, Dr. Küçük ile birlikte Ankara’ya yaptığım ilk ziyarette olmuştu. Türkeş Başbakanlık Müsteşarı (veya Genel Sekreteri) mevkiindeydi. İhtilalin güçlü adamı diye bilinen Alparslan Türkeş’in Kıbrıs kökenli oluşu bizler için güven verici bir şeydi…

Devlet Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile yapılan toplantılarda Türkeş de vardı… Toplantıdan sonra Sayın Türkeş beni yalnız olarak makamına aldı. Toplantıda söylediklerimi dikkatle dineldiğini söyledikten sonra bana Kıbrıs’ın geo-politik önemini anlattı. Zürih-Londra Anlaşmaları’nı Rumlar değiştirmeye kalkarlarsa Türkiye’yi karşılarında bulur dedi…

Yıllar sonra O’nu partisinin başında, hapiste ve Devlet idaresinde izledik. Kıbrıs’a ziyaretini yaşadık. Bu topraklara ne sıcak bağlarla bağlı olduğunu gördük. Şunun altını çizmekte yarar görürüm. Türkeş Kıbrıs’ı seviyor, Kıbrıs’ın Türkiye için önemini de bir asker olarak çok iyi biliyordu…

Daima itidalle hareket etmiştir. Eleştirileri yapıcı olmuştu, tahrikkar olmamıştır. Ben O’nun devlet adamlığını bu çerçevede değerlendirdim ve daima takdir ettim. Kıbrıs’tan taviz vermeyen bir siyaseti, Anavatanın üst çıkarlarını koruyarak, güçlü bir şekilde savunmak güçlü bir karakter ve ölçülü bir siyaset ister. Alparslan Türkeş güçlü bir karaktere sahip, ölçülü bir devlet adamı, Türkiye’nin çıkarlarını her şeyin üstünde tutan gerçek bir vatanseverdi. Son yıllarda onunla sıklaşan temaslarımda, Türklük dünyasındaki faaliyetlerinde bu izlenim artmış, ona olan saygım ve sevgim gittikçe derinleşmişti…”;

Azerbaycan’ın, seçimle işbaşına gelmiş ilk Cumhurbaşkanı ve Bakü’deki Azatlık Meydanı’nda, “bozkurt” işareti ile halkı beraber selamladıkları rahmetli Ebulfeyz ELÇİBEY’in,

“… İnsan sevdiği, çok sevdiği varlıklar hakkında ne yazırsa yazsın, ne diyirse desin, yene de düşünür ki, o istediği alınmadı. Özellikle de, görkemli bir lider, bir sevimli önder, Türk millî maneviyatı uğrunda dayanmadan mubarize ve mücadele aparan, könlünü yalnız ve yalnız Türk Milleti’ne kendi milletine Tanrı bağları ile bağlamış bir gahraman olan azizimiz, Alparslan Türkeş Başbuğ hakkında…

… Seksen yıllık bir ömrünü büyük bir kısmını Türk Millî varlığının, iç ve dış düşmanlardan korunmasına, esir Türkler’in kurtuluşu, bağımsızlığı ve dünya Türklüğü’nün yükselişi uğrunda mubarize sarf eden büyük bir önder sürdürdüğü mücadelenin zafer çalmakta olduğunu görerek rahatlıkla gözlerini kapattı…

…Yıllar uzunu çokları onu hayalperest saydı. Söylediklerine inanmadı. Halen 1944 yıl mahkemesinde Alparslan Türkeş bildirmiştir ki, 1917’de olduğu gibi, 1965’te veya 1999’da en büyük düşmanım Rusya’da bir devrim baş verecektir. Ve Türkiye buna hazırlıklı olmalıdır.

Tarih büyük liderin önce görünümünü birkaç yıllık farkla doğruladı. Rus emperyası dağıldı. Lakin ne yazıklar ki Türkiye bunu beklemiyordu…

… Alparslan Türkeş 35 yıldan çok sabırla, azimle, metanetle mücadele verdi. Türkiye’nin komünizm esaretine düşerek Moskova’ya yahut Pekin’e oyuncak olunması önünde göğüs gerdi. Kıbrıs’ta, Azerbaycan’da, Doğu Türkistan’da, Orta Asya’da, Sibirya’da ve başka topraklardaki Türklerin azaldığa, bağımsızlığa kavuşacağına kalpten inandı ve devamlı faaliyet gösterdi. Türkiye’de büyük bir milliyetçi kadronun yetişmesinde ve Türk gençliğinin kendi milli kimliğine sahip çıkmasında onun hizmetleri erişilmezdir.

… Yürekten inanırız ki, Alparslan Türkeş’in emelleri, fikirleri, Türk Milliyetçiliği’nin yolunu aydınlatan 9 Işığı hiçbir zaman unutulmayacak ve 21. yüzyılda yükseleceği şeksiz olan Türklüğün temel kaynaklarından biri olarak daima canlı kalacaktır.” şeklindeki satırları, Başbuğ TÜRKEŞ’in verdiği asil mücadelenin soydaş topluluklardaki yansımalarının birkaç örneği ama en açık ve güzel nişaneleridir.

Alparslan TÜRKEŞ, ilk gençlik yıllarından itibaren daima Türk Milliyetçisi gibi düşünmüş; Kızılelma’nın peşini hiç bırakmamış; basit politik manevralar uğruna veya içi boş bir “devlet politikası” gerekçesiyle sevdalısı olduğu “Türk Birliği” davasından asla vazgeçmemiştir. Bu bağlamda TÜRKEŞ, birçok kez Ortak Pazar, Gümrük Birliği, AET ve AB ile ilgili olarak fikirlerini beyan etmiştir. Söz gelimi, temel görüşlerini topladığı Dokuz Işık adlı eserinde bu konudaki fikirlerini şöyle özetlemektedir:

“… 6- Millî ülkülere ters düşmeyen tek alternatifin, kısa dönemde uygulama kabiliyeti olmadığı için bölgesel iktisadî kuruluşların iktisadı aşarak içtimaî, kültürel ve siyasî bütünleşme aracı olarak kullanılmasına karşı açıkça vaziyet almayı millî bir görev sayarız.

Ortak Pazar’a girişimiz, sanayileşmemiz için ciddi bir engel teşkil edecektir. Kuruluş masrafları, tecrübe kazanıncaya kadar geçecek zaman gibi faktörler dolayısıyla sanayileşmeye çalışan memleketimizin ileri birer sanayi memleketi olan Ortak Pazar devletleriyle rekabet etmesi mümkün değildir.

7- Yabancıların ülkenin istediği yerinde, istediği ölçüde arazi ve imkân edinmelerine fırsat vererek Sevr Anlaşmasının dolaylı uygulamasına sebep olacağı, kültürel ve sosyal deformasyona yol açacağı ve millî sanayinin gelişmesini engelleyeceği için Ortak Pazar’ın açıkça ve kesinlikle karşısındayız. …”

Gümrük Birliği’ne girişin ve AB üyeliğinin sıklıkla tartışıldığı yıllarda da MHP Genel Başkanı olarak hazırlattığı bir çalışmada, benzer görüşler bir kez daha şu şekilde dile getirilmiştir:

“… Bilindiği üzere; Dış ekonomik ilişkiler ve AB konusunda, MHP Programında belirtilen temel görüş; “Bölge ülkeleri başta olmak üzere diğer Dünya ülkeleri ile çok yönlü ekonomik ilişkiler kurulmasına ve kurulacak ilişkilerde; Türk Devletinin hükümranlık ve Türk Milletinin egemenlik haklarını sınırlayıcı milli ve manevi kültür yapısını ve kıymet hükümlerini yozlaştırıcı, insanımızı Türk-Müslüman kimliğinden uzaklaştırıcı, devlet ve millet varlığımızı zedeleyici yükümlülüklerden kaçınılması temel prensibine dayanır.” şeklindedir. …” Bu satırlardan da anlaşıldığı üzere “AB’ye Hayır” duruşu, çok açık ve anlaşılır bir durumdadır. Bu konuda, Başbuğ’un en ufak bir tereddüdü olmadığı gibi elastik ve kaypak bir tavrı da söz konusu değildir. Bu ve benzeri diğer ifadelerden anlaşıldığı üzere, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi açısından AB merkezli bir dünya tasavvuru, Türk Milliyetçiliği’nin siyasî geleneği bakımından da karşılığı olmayan bir anlayıştır.

Ölümünün on sekizinci yılında bir kez daha rahmetle ve şükranla andığımız Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ, gerek meslekî çalışmalarının gerekse siyasî yaşamının her safhasında, tek bir dava için mücadele etmiş; tek bir sevdanın peşinden koşmuş; tek bir amaç için çaba sarf etmiştir ki o da “Türk Birliği” ülküsüdür.

Görebildiği hâlde görmek istemeyenler; duyabildiği hâlde duymak istemeyenler; konuşabildiği hâlde konuşmayanlar; bu yalın gerçeği bildiği hâlde inkâr edenler ve onların açık ya da örtülü, doğrudan veya dolaylı destekçileri için söylenecek pek çok söz vardır ama durum şöyle özetlenebilir: “İnandığını yaşamayan, yaşadığına inanmaya başlar.”

___________________________________________________________

*1Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı


2 Yusuf AKÇURA, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2007, s. 19-36

3 Ziya GÖKALP, Türkçülüğün Esasları, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1996, s. 24-29

4 Bu konuyla ilgili somut uygulamalar için örnek olarak bkz. Bahadır Bumin ÖZARSLAN, “Atatürk’ün Türk Dünyası’na Bakışı”, Eğitimin Sesi, Eylül-Ekim-Kasım 2012, Sayı: 41, s. 6-13

5 İlhan Egemen DARENDELİOĞLU, Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, Burak Yayınevi, İstanbul 1994, s. 102

6 Hakan AKPINAR, Kurtların Kardeşliği: CKMP’den MHP’ye (1965-2005), Bir Harf Yayınları, İstanbul 2005, s. 27

7 Alparslan TÜRKEŞ, Millî Doktrin Dokuz Işık, Kamer Yayınları, İstanbul 1978, s. 156

8 Kurultay Gazetesi, Başbuğ Özel Eki, 05.04.1999

9 Kurultay Gazetesi, Başbuğ Özel Eki, 05.04.1999

10 Kurultay Gazetesi, Başbuğ Özel Eki, 05.04.1999

11 Alparslan TÜRKEŞ, Millî Doktrin Dokuz Işık, Kamer Yayınları, İstanbul 1978, s. 329

12 MHP Araştırma Planlama Merkezi İktisadi Meseleler Komisyonu, Avrupa Birliği-Gümrük Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Genel Bir Değerlendirmesi, MHP’nin Bu Konudaki Görüşleri, MHP Araştırma Planlama Merkezi Yayın No:1, Ankara 1995, s. 37

3 Nisan 2018 Salı

BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ'İ ANIYORUZ



BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ'İ ANIYORUZ 






TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN LİDERİ , TÜRK MİLLETİNİN SON BAŞBUĞU , TÜRK DÜNYASININ BÜYÜK LİDERİ BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ'İ ARAMIZDAN AYRILIŞININ YILDÖNÜMÜNDE , SAYGI  ,SEVGİ VE MİNNETLE ANIYORUZ.
(MEKANI CENNET OLSUN İNŞALLAH)

1 Aralık 2017 Cuma

Türklük bilinci

 
 
Türklük bilinci
 
 
Cengiz Aslan
 
 
GÖKTÜRK Abideleri, 1889 yılında Rus tarihçi Yardintsev’in keşfi ile araştırılmış fakat çözülememiştir. 1893 yılında Danimarkalı bilgin Vilhelm Thomsen, Türk tarihinin ve dilinin en önemli kaynağını çözerek dünya bilim çevrelerine duyurmuştur. Taşlar üzerindeki 38 harfli alfabede “Türk” ve “Türkçe” adı, ilk kez Göktürkler dönemine ait bu yazıtlarda geçmiştir.

Orhun Yazıtları, Göktürk Devleti’nin hükümdarı Bilge Kağan zamanına ait altı adet yazılı dikili taştan oluşmaktadır. Taşların coğrafî alanı ise Moğolistan'ın kuzeyinde ve Baykal Gölünün güneyinde bulunan, Orhun Irmağı vadisidir. Bu vadi çevresinde ayrıca çeşitli dönemlere ait heykel, balbal, şehir kalıntıları, taş yollar, su kanalları, koç ve kaplumbağa heykelleri, sunak taşları bulunmuştur.

W. Radlof adlı Alman asıllı sosyolog, Rusya’daki Türk illerini gezerek Türk halk kültürlerini araştırmış ve çeşitli anıtları incelemiş, bu anıtlardaki yazıları derleyerek dünyaya duyurmuştur. Dünya bilim ve kültür mirasının eşşiz değerdeki kalıntılarına ilişkin köklü ve seviyeli bir araştırma günümüz Türkiyesinde henüz gerçekleştirilememiştir.

Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı TİKA’nın yürüttüğü Moğolistan Türk Anıtları Projesi” ile ilgili olarak son durumu özetlemek gerekirse 1997-2000 yılı arasında tespit, tahlil, bakım, onarım, koruma ve tanıtmaya yönelik çalışmalar bilim adamlarınca ortaklaşa sürdürülmüştür. Ayrıca, “TİKA ve İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nün işbirliği ile 23 - 30 Nisan 2000 tarihleri arasında "II. Uluslar Arası Göktürk Anıt ve Yazıtları Kolokyumu" düzenlenmiştir. 20 ülkeden 40 bilim adamının bildirileriyle; 25 üst düzey yetkilinin de raportör ve dinleyici sıfatıyla katıldığı kolokyumda başta Moğolistan Halk Cumhuriyeti sınırları içindekiler olmak üzere eski Türk yazıtlarının korunması, kurtarılması ve tanıtımının yapılabilmesi için önemli kararlar alınmıştır.” denilmektedir.

Dünya Kültür Mirasları kapsamında olan bu yazıtların değeri üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte Türk Dünya ası tartışıp düşünmeliler... Bilge Kağan, kardeşi Kül Tigin ve veziri Bilge Tonyukuk, Türklerin birliğinin ve geleceğinin garantisi olan öğütleri, yüz yıllar sonrasına niçin aktarmak istediler?

Göktürklerin Çin egemenliğinden nasıl kurtulduğu, Çin’e karşı kurtuluş savaşının nasıl yapıldığı niçin anlatılmaktadır? Orhun yazıtlarındaki kesin ve tartışılmaz millî bakış açısı neden dikkatleri çekmektedir? Türkçülük vurgusu ve Türkçe yazış önemli mi?

Bilge Kağan diyor ki,

"-- Ben Tanrı'ya benzer, Tanrı'dan olmuş Türk Bilge Kağan. Tanrı irade ettiği için, Kağanlık tahtına oturdum. Ey ulusum, ey hanedanım! Sözlerimi dikkatle dinle!

Çinlilerin altınına, gümüşüne, ipeğine, tatlı sözüne, değerli hediyesine kapılmadım. Bunlara kapılan ne kadar Türk'ün öldüğünü, Çin boyunduruğuna düştüğünü unutmadım.

Bilgisiz, kötü kağanlar Türk tahtına oturdular. Onların kötü idaresi ve Çinlilerin hilesi yüzünden Türk milleti zengin ülkelerini yitirdi. Türk kağanlarının cihanı tutan gücü geçmişte kaldı.

Bu yüzden Çinlilere beylik eden Türkler köle, Türk kızları cariye oldu. Türk beyleri, şanlı isimlerini bıraktı, Çince isimler kullanmaya başladı. Türkler, Çin kağanına uyruk olup elli yıl onun acıklı ve utandırıcı idaresinde yaşadılar.

Tanrı yardım etti, Türk Kağanı oldum. Dağılmış milletimi bir araya topladım. Fakir halkımı zengin ettim. Azalmış milletimi çoğalttım. Atalarım Bumin Kağan'a, İstemi Kağan'a lâyık bir evlat olmaya çalıştım. Atalarım Türk ülkesini öylesine sıkı tuttular, öyle bilgelikle, öyle güzel törelerle yönettiler ki, Türk milleti bahtiyar oldu.”

Çağımızda milletler arasında medeniyet mücadelesi yaşanmaktadır. Türk kültürüne yönelen tehditlerinin başında, taklide dayalı çağdaşlaşma anlayışı ile batı kültürü içinde dejenere etme ve mankurtlaştırma vardır. Türk milletinin özgün kimliğinden kopartılarak millî birlik şuurunu yok etmek için kurulan tuzaklara otuz bin şehit verilmiştir.

Türkiye’de ve Türk dünyasında, şive ya da lehçe farklılıklarını ön plana çıkararak, toplumlar içinde etnik köken oluşturma yoluna gitmek isteyen emperyalist sömürü güçleri, Türk dilinin ve kültürünün parçalanıp yok olmasını planlayıp uygulamaktadır.

Bu planlı tuzaklara karşı millî tarih bilincine sahip, Türklük değerlerine bağlı, milliyetçi bir ruh ve disiplin sahibi lider/yönlendirici aydınlara çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Küresel ölçekte küçülen ve birleşen dünyamızda, millî kimliğini koruyamayan milletler köle olmaya mahkûmdur. Kendi kimliklerini koruyarak çağdaşlaşan batılılar, batılı milliyetçi aydınların planlamaları doğrultusunda “Avrupa Birliği” ni kurmaktalar.

Avrupa da Fransızlar Fransız dilini, İngilizler İngiliz dilini, Almanlar Almanca’yı, İspanyollar İspanyolca’yı yaşatıp egemen kılma çabasından asla vaz geçmemişlerdir. Avrupa milleti kurma hedefi, Avrupa kültürünün dünya egemenliğine yükseltilmesi çabasıdır. Hıristiyanlık dini esasına dayalı dil ve kültür bütünü yaratmış olan Avrupa, inançları ve kültürü farklı olduğu için Yugoslavya’yı parçalamış ve Bosna Hersek’te soykırım yaratmıştır. Buradaki Türk-İslam kültürüne sahip Bosnalı halk yok edilmek istenmiş ve yarısı yüz yıllardır baskı ve öldürme yolu ile yok edilmiştir.

Millet olmanın tartışılmaz temeli millî dil ve millî kimliktir. Kimlik ve dil millî ülkünün en sağlam köprüleridir. İşte bu köprü ile ilgili olarak Mustafa Kemal Atatürk 1933 yılında şu tespiti yapıyor ve emrediyor:

“-- Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır.

Fakat yarın ne olacağını hiç kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilir. Dünya bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir.

Bizim, bu dostumuzun, komşumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir; hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprüleri sağlam tutarak...

Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Bugün biz bu kitlelerden dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur.

Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı kurmamız lâzım. Folklor bağı kurmamız lâzım, Bunları kim yapacak? Elbette biz. Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz; dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor. Dilimizi onların diline yaklaştırmaya ve böylece birbirimizi daha kolay anlar hâle gelmeye çalışıyoruz, ortak bir mazi yaratmak peşindeyiz. Bunlar adı konarak açıktan yapılmaz, bunlar, devletin ve milletlerin derin düşünceleridir..." (1)

Türk Dünyası elbette globalleşen dünyanın bir parçası olmak için tüm milletler arası ilişkilerde var olacaktır. Asla kendi içine dönük yaşamayacak ve etkin işbirlikleri planlayıp sürdürecektir. Fakat asla millet olma bilincinden, tarihinden, dilinden, kültüründen idealinden taviz vermeyecektir.

Bilge Kağan’ın uyarısı çok önemli:

“-- Ey Türk Beyleri! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe bil ki Türk milleti, Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz. Ey ölümsüz Türk milleti! Kendine dön! Su gibi akıttığın kanına, dağlar gibi yığdığın kemiklerine lâyık ol! ”

Evet, bu ülkenin zenginliklerini “etnoloji” silâhı ile yok etmek isteyen AB ve ABD gibi küresel emperyalist birlikler, Türk devletlerine ve onların sarsılmaz töresine karşı yozlaştırma ve bölme politikası güdüyor. Haçlı seferlerinden beri “Şark Meselesi”ni adım adım uygulamaya koyuyor.

Türk devletinin sahibi Türk halkıdır. Türk bayrağını, kimliğini, töresini, dinini ve ortak ülkülerini seven ve Türkiye’nin derdini dert, sevincini sevinç edinen, yurttaşlık bağı ile “Ne Mutlu Türküm” diye bilen herkes bu ülkenin sınıfsız en değerli eşit düzeydeki vatandaşıdır.

Bu yapıyı bozmak isteyen “dahilî ve haricî bedhahlar” asla başarılı olamayacaktır.

DİPNOTU

(1)İsmet Bozdağ, "Atatürk'ün Sofrası" İstanbul 1971