tc.yaşadıkça türkçüyüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tc.yaşadıkça türkçüyüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2019 Pazar

TÜRKİYE'Yİ İŞGALE Mİ HAZIRLIYORLAR?

 

TÜRKİYE'Yİ İŞGALE Mİ HAZIRLIYORLAR?

 

Hasip Sarıgöz

 
 
 
Balkan Harbi'nin hemen öncesiydi...
 
 
Osmanlı'nın Dışişleri Bakanı bir Ermeniydi.
 
 
Siyasi tercihlerinin öne çıkarılmasıyla birlikte, ordunun temel disiplini, eğitimi, emir ve komuta hiyerarşisi alt üst edilerek bozulmuştu.
 
 
Askerler subaylarını, subaylar da komutanlarını tanımamaya başlamışlardı.
 
 
1908'den Balkan Harbi başlangıcına kadar, orduya sadece iki sefer tatbikat yaptırılabilmişti.
 
 
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Trakya ve Makedonya'daki askeri kuvvetimiz düşmanlarımızın iki katıydı.
 
 
Fakat ne oldu?
 
 
Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü dercesine, Rumeli'den tam 75.000 askeri birden terhis ettiler!
 
 
Ne zaman? 
 
 
Seferberlik ilanından yaklaşık bir, bir buçuk ay önce! 
 
 
Gerekçe?
 
 
Harp tehlikesinin olmayışı ve hasat zamanının yaklaşmış olması gibi, gafilce sebepler.
 
 
Terhisten önce, Osmanlı'nın barış zamanı kuvvetleri 280.000 kişiydi. 
 
 
Daha önce de, siyasi sebeplerden dolayı, (görüntüde ise orduyu gençleştirmek adına); Rumeli'yi iyi bilen 1000 kadar tecrübeli subay zorla emekli edilmişti.
 
 
Bu terhis edilen 75.000 kişi öyle önemliydi ki; seferberliğin ilanından sonra zar zor toplanabilen seferberlik ordusunun 4'te 1'ine tekabül ediyordu!
 
 
Ordunun tecrübeli subaylarını emekli, usta askerlerini de terhis ettiler!
 
 
Sonuç?
 
 
Bütün balkanları sadece üç ayda kaybettik!
 
 
Rumeli'deki beş asırlık Türk varlığı da  böylece sona erdi.
 
 
Balkanlar mı? Hala daha kaynayan kazan!
 
 
Şimdi gelelim günümüze...
 
 
15 Temmuz Darbe Girişimi'nden sonra, orduda en büyük darbeyi komuta kademesi aldı!
 
 
Ordunun komuta yapısı, disiplini ve hiyerarşisi bozuldu! Silah arkadaşlığı ve güven tamamen bitti!
 
 
Bu olumsuz ortama dayanamayan birçok tecrübeli subay ve astsubay, emekli olarak ordudan ayrılmayı seçti.
 
 
Askeri okullar kapatıldı!
 
 
Askeri liseler ve sınıf okulları, bomboş vaziyette çürümeye terk edildi! Şu anda sınıf eğitimlerinin nası verildiği ise tam bir muamma!
 
 
Akıllara zarar bir karar alınarak, askeri sağlık sistemi kökünden kazındı!
 
 
Öyle ki, bugün Türk Ordusu'ndaki atların ve köpeklerin dahi kendi hekimleri (veterinerleri) varken, çarpışan mehmetçiklerin askeri hekimleri yoktur ve Türk Ordusu, dünyada askeri sağlık sistemine sahip olmayan tek ordudur.
 
 
Çatışma sahalarından gelen bilgilere göre, ölümlerin önemli bir kısmı ne yazık ki kan kaybından olmaktadır!
 
 
Deniz Kuvvetleri dışındaki kara ve hava ordularımız, çok uzun zamandır nizami bir harbe yönelik, büyük ve müşterek tatbikatlar yapmıyor! 
 
 
Harp Akademileri kapatıldı. Ordunun stratejisini belirleyen kurmaylık sistemi artık yok!
 
 
Ordu kadrolarındaki boşalan yerleri doldurabilmek için 2-3 ay gibi çok kısa sürelerde (güya) subay ve astsubay yetiştirilir oldu.
 
 
Eskiden yedeksubay bile 4 ayda yetiştirilirdi. Buna rağmen eski askerler: "Dört ayda kabak bile yetişmezken subay nasıl yetşir?" diye sorarlardı. 
 
 
Bu konuda takdir Büyük Türk Milleti'nindir.
 
 
Diğer yandan, orduya vereceği büyük zarardan başka hiçbir yararı olmayacak olan, "Yedek Astsubaylık" sistemi getiriliyor.
 
 
Ülkemizin en önemli harp sanayi tesislerinden biri olan Tank Palet Fabrikası yabancılara satıldı!
 
 
Şimdi de sıra askerlik sistemine geldi.
 
 
Eğer tasarı kanunlaşırsa; bedelli askerlik daimi hale gelirken, askerlik süresi de 6 aya indirilecek.
 
 
Bu ne demek?
 
 
Silah altındaki birçok mehmetçik derhal terhis edilecek! 
 
 
Kışlalar ise, neredeyse yarı yarıya boşaltılmış olacak!
 
 
Yani aynı Balkan Harbi öncesinde olduğu gibi, tecrübeli komutanları emekli, usta askerleri de terhis ediyoruz.
 
 
İyi de neden???
 
 
Irak'ın durumu ortada!
 
 
Suriye'deki işler her geçen gün daha kötüye gidiyor!
 
 
Amerika güneyimize iyice yerleşmeye devam ediyor!
 
 
Bu kadar da değil. Amerika son birkaç yıldır, Romanya'da ve daha da önemlisi Bulgaristan'da, Türk sınırına yakın bölgelerde yığınak yapmaya devam ediyor!
 
 
Bölücü Kürtçülük, PKK, PYD ve Barzani meseleleri ortada...
 
 
Balkan Harbinde Rusya'nın oynamış olduğu yıkıcı ve kışkırtıcı rolü dikkate alırsak, Ruslara da güvenemeyiz. 
 
 
Eğer zayıf düşersek, Rusya'nın en büyük parçayı kendisi için koparmak isteyeceği kesindir!
 
 
Yunanistan? Her zamanki gibi pusuda!
 
 
FETÖ'den sonra devlete sızan veya yerleştirilen cemaatler meselesi var ki, bu iç cephe yönünden son derece tehlikeli!
 
 
Etrafında bu kadar çok düşmanı olan bir devlet, askeri kadrolarını bu kadar çok boşaltır mı?
 
 
Ordusunu bu kadar zayıflatır ve niteliksizleştirir mi?
 
 
Askeri sağlık sistemini kökünden kazır mı?
 
 
Akıl ve mantık, tabi ki "hayır" diyor.
 
 
O zaman ne yapmaya çalışıyorlar?
 
 
İnsan sormadan edemiyor: 
 
 
Acaba "Memleket dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler" mi?
 
 
Yoksa!!! 
 
 
Türkiye'yi bir işgale mi hazırlıyorlar???
 
 
 
 

19 Nisan 2019 Cuma

Parti devletinin sonu mu geldi?






Parti devletinin sonu mu geldi? 


Batuhan Çolak
 


31 Mart'ın en önemli sonucu, Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlıklarının muhalefetin eline geçmesiydi.


İktidar partisi açısından son derece sancılı olan bu süreç, Cumhur İttifakı noktasında da yeni sorunların kapısını aralıyor.


Mehmet Özhaseki'nin "zoraki evlilik" çıkışıyla başlayan söylemler, aslında görünen krizin çok ötesinde. 

Anadolu'daki AK Parti seçmeni partisine kızıp birçok ilde MHP'ye yönelmiş durumda.


Kentli milliyetçi seçmenin adresi ise İYİ Parti oldu. 


Dolasıyla partilerin seçmen kitlesinde ciddi sapmalar yaşandı.


AK Parti seçmeninin Anadolu'da ikinci adresi MHP haline gelirken, MHP ve CHP'ye kızan milliyetçi seçmenin adresi ise İYİ Parti oldu.


Cumhur İttifakı'nda en büyük kriz AK Parti'de yaşanıyor.


Hem kritik belediyeler gidiyor hem de parti içindeki rahatsızlık artıyor. 


AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı çevreleyen ve kendilerine "başkan" üzerinden güç oluşturan grup, AK Parti içindeki rahatsızlığın en temel çıkış noktası.


Kimilerinin "Pelikancı" olarak nitelendirdiği bu oluşumun ciddi bir menfaat birlikteliği olduğu görülüyor.


Özellikle Ankara ve İstanbul'un seçilmiş belediye başkanlarına hakaret etmeleri, seçim sonuçlarını kabul etmemeleri dikkat çekiyor.


Ciddi bir kaynak akışı kesilmiş gibi. 

Dahası bu durumu kanıtlayan belgelere de ulaşmamız çok yakın gibi görünüyor.


Bunu, bizler kadar Erdoğan da görüyordur. 

Ancak Erdoğan'ın seçim sonrasında o isimleri tam kadro uçağında ağırlaması "ben bu ekipten memnunum" mesajını veriyor.


Zaten AK Partililerin en çok kızdıkları nokta tam da burası… 

Parti içinden "Hatalardan ders çıkartılmadığı ve belirli kişilere fazla krediler tanındığı için bu noktaya geliyoruz" yorumları yapılıyor.


 Ankara ve İstanbul'da tansiyon yükselebilir


Seçimlerin üzerinden geçen 18 gün gösteriyor ki, Türkiye'de yeni bir siyaset oluşuyor. 

Muhalefet artık ciddi bir şekilde oyun kurmaya ve gündemi yönlendirmeye başladı.


Ankara'da Mansur Yavaş'ın yetki çıkışı ve belediye meclisini halka açması ilk gelen hamleler.


İstanbul'da ise Ekrem İmamoğlu'nun takibi ve teşkilatını kenetlemesiyle mazbatayı alması psikolojik üstünlüğü de kurmalarına imkân sağladı.


Her iki başkan ve ekibi sosyal medyayı çok doğru kullanıyor. 

Kendilerine yer vermeyen yayın organları karşısında alternatifler oluşturuyorlar. 

Sosyal medya da bunların başında geliyor.


Her şeyden önemlisi ise bugüne kadar sadece AK Partili kadroların hakim olduğu belediyelerin iç düzenleri… 

Hiç bilmediğimiz, hiç duymadığımız kişi ve kurumlara kaynak aktarımları göze çarpıyor.



İmamoğlu'nun dün paylaştığı bir video ise son derece önemli. 

Belediyenin yemekhane görevlileriyle şöyle bir diyalog geçiyor:

"İmamoğlu: Bugün yemekte ne var?

Görevli: Ezogelin çorba, musakka ve sizin için antrikot yaptık.

İmamoğlu: Benim için? Neden?

Görevli: Öyle hazırlanıyordu…

İmamoğlu: Olmaz, yanlış… Bana özel, başkasına farklı yemek çıkmayacak. Bundan sonra herkes eşit."


Bu diyalog, belediyelerde kurulan saray düzeninin örnekten tüme varımı açısından küçük ama bir o kadar da çarpıcı bir örnek.


İlerleyen günlerde kamuoyuna çok daha farklı içeriklerin, belgelerin, ihalelerin açıklanacağı mutlak.


Şaşırtıcı ilişkiler ağıyla ve dokümanlarla karşılaşacağız.


İşte bunu çok iyi bilen Cumhur İttifakı sözcüleri, kararlı bir şekilde başta Mansur Yavaş başta olmak üzere Ekrem İmamoğlu ve diğer belediye başkanlarını hedef almaya başladılar.


AK Partililerin bile rahatsız olduğu "Pelikancı grup" ise bu girişimlere çok başlamış durumda. 


Yayın organları üzerinden açıkça hakaret ediyor, yalan söylüyor, hedef gösteriyorlar.


Bu bilinçli, programlı bir ön alma projesidir.


Yolsuzluklar ortaya çıktıkça işi sulandırmaya çalışacaklar ve 
 "Siyasi davranıyorlar" denilerek konuyu geçiştirmek isteyecekler.


İşte tam da bu noktada yargıya büyük görevler düşüyor.


31 Mart gecesi sandık iradesine, sonuçları yanlış açıklayarak darbe yapmak isteyenlere karşı henüz harekete geçmeyen bir adalet sistemimiz var.


Bu sistem, belediyelerin geçmiş dönem yolsuzluklarının üzerine de gitmezse sorun çok daha aşılamaz hale gelebilir.


Özetlemek gerekirse;


AK Parti içindeki rahatsızlık artarak devam ediyor,


Psikolojik üstünlük muhalefetin eline geçmiş durumda,


Büyükşehir belediyelerinin geçmiş dönemlerine ilişkin yolsuzluklar günden güne ortaya çıkacak,


31 Mart gecesi olanlara sessiz kalan Yargı'nın neler yapacağı merak konusu,


Türkiye'de siyaset oldukça hareketli bir döneme giriyor,


Hepsinden de önemlisi belediyelerde başlayan normalleşme süreci kurumlara da yansırsa parti devletinin sonuna gelmiş bulunuyoruz.


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/parti-devletinin-sonu-mu-geldi-51601yy.htm

4 Haziran 2018 Pazartesi

24 Haziran’da Seçimleri Cumhurbaşkanı Erdoğan Kazanırsa Neler Yaşayacağız?

 

24 Haziran’da Seçimleri Cumhurbaşkanı Erdoğan Kazanırsa Neler Yaşayacağız?

 

Barış Atagün

 

Eğer bu kez de Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimi kazanırsa Türkiye, sonu gözükmeyen karanlık bir yola girecek. Sonunda sadece Erdoğan muhalifleri değil herkes zarar görecek.

 Türk milleti 24 Haziran’da çok kritik bir seçim yapacak. Ya Cumhuriyete ve Cumhuriyet kazanımlarına sahip çıkacağız, ya da hukuk devletine, demokrasiye elveda diyerek tek adam rejimine merhaba diyeceğiz.

Durum bu kez cidden köprüden son çıkış… 

Bu seçimin telafisi yok. 

Eğer bu kez de Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimi kazanırsa Türkiye, sonu gözükmeyen karanlık bir yola girecek. Sonunda sadece Erdoğan muhalifleri değil herkes zarar görecek.

 Erdoğan seçimi kazanırsa neler yaşayacağız?

 Tek tek yazalım…

Her şeyden önce Türkiye artık bir hukuk devleti olmayacak. Efendim şu anda da hukuk devleti kaldı mı ki diyebilirsiniz. Evet, doğrudur, şu an Türkiye hukuk devleti olmaktan çok uzaktır ancak şu anki hukuksuzluk kanuna aykırı bir hukuksuzluktur.

 24 Haziran sonrası Erdoğan seçimi kazanırsa kanuna aykırı şekilde kullandığı yetkilerini yasal hale getirecek ve bundan sonra yapacağı her şey suç olmaktan çıkacak.

24 Haziran’da Erdoğan’ın seçimi kazanması demek, tek adamlığını resmen ilan etmesi demektir. Şimdi kanuna aykırı olduğu halde yaptıkları ortadayken bir de yasal güvenceyi eline aldıktan sonra neler yapar biraz tahmin etmeye çalışın…

Ülkede muhalif yayın yapan tek gazete ve TV kanalı kalmaz. Bugün yayın yapan muhalif yayın organları da kapatılır ve milletçe tüm kanallarda Erdoğan’ın ne kadar mükemmel bir insan olduğunu izleriz. Tüm TV kanalları A haber seviyesinde olur.

Tüm gösteri ve yürüyüşler engellenir. Biraz sesini çıkarmak isteyen çok sert müdahalelerle sindirilir. Sosyal medya üstünde uygulanacak baskı ve yasakları konuşmaya gerek bile duymuyorum.

Bunlar yaşayacaklarımızın sadece önsözü… Asıl yıkımı ekonomide yaşayacağız.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı seçilmesi demek, ekonominin çok kısa sürede tam anlamıyla iflas etmesi demektir.

Erdoğan dışında başka bir aday da Cumhurbaşkanı seçilse ekonomik kriz yaşayacağız fakat Erdoğan’ın yaşatacağı krizden daha hafif bir kriz yaşayacağız.

Çünkü Erdoğan dışında kimse seçimi kazanırsam ekonomiyi tek başıma yöneteceğim, merkez bankasını kontrol altına alacağım demiyor.

Bu açıklamasından sonra Mehmet Şimşek, apar topar İngiltere’ye gidip “Cumhurbaşkanımız aslında öyle demek istemedi” diyerek durumu şimdilik düzeltmeye çalışsa da boşuna…

Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilirse kimse onun ekonomiyi tek başına yönetmesine engel olamaz.

Yeni anayasaya göre bütçeyi tek başına hazırlama yetkisi varken kimse ekonomide Cumhurbaşkanı Erdoğan’a  “Cumhurbaşkanım şu konuda şöyle yapalım” diye fikir bile veremez.

Her şeye tek kişinin karar verdiği bir ülkede ekonomik kalkınmanın olması mümkün değildir.

 16 yılda yol, metro, havaalanı ve inşaat dışında hiçbir şey yapmayan, ekonomiyi yurt dışından gelen sıcak parayla yürüten ve bu parayı inşaata, yola, metroya harcayıp vatandaşı üretime değil tüketime yönelten bir kişinin bugünden sonra devlete ve millete vereceği tek şey ekonomik yıkımdır.

Bu gidişatın sonu Sultan 2. Abdülhamid dönemindeki gibi bir Düyun-u Umumiye idaresidir.

Bugün yandaş kanallarda yere göğe sığdırılamayan Sultan 2. Abdülhamid dönemi Osmanlı’nın ekonomik olarak iflas ettiği dönemdir. Devlet, 1881 yılında borçlarının faizini bile ödeyemeyecek duruma gelip iflas ettiğini açıklamış ve Düyun-u Umumiye idaresi kurulmuştur. 

Yani Osmanlı’ya borç veren ülkelerin temsilcilerinden oluşan bir kurum kurularak Osmanlı’nın ekonomisini yönetmişlerdir.

İşte bugün Abdülhamid’in icraatları diye Abdülhamid’i övmek için anlatılan demiryolları, aslında İngilizlerin, Almanların yaptığı demiryollarıdır. Tabii ki bunu babalarının hayrına yapmadılar. Demiryollarını yaparken devletin yer altı kaynaklarına ve madenlerine el koydular.

Tıpkı bugünkü gibi… İtalyanlara, Almanlara, Japonlara köprüler, metrolar yaptırılıyor ve devlet bu yabancı firmalara taahhüt vererek “eğer köprüden günde 40 bin araç geçmezse zararını ben karşılayacağım” diyor.  Sanırım bu gidişle çok övdükleri Abdülhamid dönemine geri döneceğiz.

Türkiye’nin böyle bir iflası yaşaması, üst üste siyasi tavizlerin verileceği anlamına gelir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği gibi “Borç alan emir alır”

Önümüze Kürdistan projesini koyacaklar, Ermeni soykırımı meselesini koyacaklar, Kıbrıs meselesini koyacaklar, hatta Lozan’da kaldırılan kapitülasyonları ve Patrikhane meselesini bile koyacaklar.

Ekonomi iflas ettikten sonra bunları önümüze koyduklarında “Eyyy ABD, Eyy Almanya…” demek bir işe yaramaz. Ekonomin iflas etmişse siyasi taviz de vermek zorundasın.

Bugüne kadar Kıbrıs’ı, Ege’deki 18 adayı, Süleyman Şah’ı vermekten çekinmeyenler ekonomi battığında iktidarlarını kaybetmemek için yukarıda yazdığım konularda taviz vermekten de çekinmezler.

Kısacası 24 Haziran seçimlerini Cumhurbaşkanı Erdoğan kazanırsa;

Tek adam rejimiyle yönetilen, ekonomisi tamamen batmış, insanların aç olduğu, doğuda Kürt özerkliğinin ilan edildiği, daha mutsuz, daha kutuplaşmış bir Türkiye olacağız.

Bu yüzden tarafını doğru seç… 

Tek adamın mı yanındasın? 

Yoksa tek vatanın mı?

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/baris-atagun/24-haziran-da-secimleri-cumhurbaskani-erdogan-kazanirsa-neler-yasayacagiz-440580m.html 

 

14 Kasım 2017 Salı

Dilimiz Kimliğimizdir


Dilimiz Kimliğimizdir


Sami Yavrucuk


ÖNCE DİLDE BİRLİK, SONRA DA FİKİRDE VE İŞTE

Türk milliyetçilerinin en çok hassasiyet gösterdikleri konu DİL BİRLİĞİMİZDİR.

 Çünkü, DİLİMİZ KİMLİĞİMİZDİR. 

Güzel Türkçemiz DEVLET DİLİMİZdir. 

Onun için, Karamanoğlu Mehmet Beğ “TÜRÇEDEN BAŞKA DİL KULLANILMAYA” buyurmuşlardır.

 Gazi Mustafa Kemal de, vatan ve istiklâlini koruyan Türk Milletine DİLİNİN DE YABANCI DİLLER BOYUNDURUĞUNDAN KURTARILMASINI emretmiş ve bu amaçla Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur.

DİL konusunda düşünürken şu gerçeği daima dikkate almamız gerekir; Bugün dünyada altı binden fazla dil konuşulduğu ve Türkçemizin de bu diller arasında yedinci sırada olduğu(1). Peki... çok eskileri bırakalım, son altmış yılda neler oldu? Dilimizin başına neler geldi?

Bazı köksüz “aydınlar” dilimizi sadeleştirmek yalanı ile uyduruk kelimeler üreterek HALKTAN KOPTUlar. Türk Dil Kurumu’muzu halkın düşmanı hâline getirdiler. 

Daha sonraki yıllarda, TÜRKÇEYİ YOZLAŞTIRMANIN YOLLARI bulundu. 

ANADİLİMİZ hangisi? diye sormaya başladık. Yabancı kelimelerin hücumuna uğradık. Bütün kültür kollarındaki yozlaşma dilimize de bulaştı.

 İŞYERLERİNE TÜRKÇE İSİM için milliyetçiler uğraş vermeye mecbur oldu lar. 

Bu İHANETte öncelikle, işyeri sahiplerimiz ve belediyelerimiz SORUMLULUĞU BİLMEDİLER. Tokat’ın Erbaa İlçesinin MHP’li Belediye Başkanı Ahmet Yenihan Beğ, Türkçe isim konulmayan işyerlerine ruhsat verilmeyeceğini, çünkü bu uygulamanın Türk kültürüne de olumsuz etki yaptığını ifade ile ÜLKÜCÜ TÖRE’nin ne olduğunu bilmeyenlere gösterdi. 

Fakat aynı ilçenin Ticaret Odası Başkanı, bu kararı tepkiyle karşıladı ve “Bu devirde böyle bir mantık olamaz” diye konuştu(2).

 İşte bir atasözümüz: “30 yıl eğri büyüyen ağaç bir yılda doğrulmaz.

” Bu YABANCI İLGİSİ BÜYÜK olan KÜLTÜR DEĞİŞİMİ ne isyan eden ÇORUMLU BİR GRUP GENÇ “FRANSA, DİLİNİ KANUNLA KORURKEN BİZ NİÇİN TÜRKÇEMİZİ BOZUYORUZ?” diye TEPKİ gösteriyorlar. 

Doğrudur. DİL, MİLLETLERLE BİRLİKTE YAŞAR. 

Bağımsızlığını, vatanını, bayrağını kaybeden fakat dil’ini koruyan milletlerin tekrar her şeylerine sahip olduklarını, dilini kaybeden milletlerin de eriyip yok olduklarını yakın tarihimizde çok gördük. Milliyetçilerin dil konusundaki hassasiyetlerinin bir sebebi de budur.

Son yıllardaki YABANCI DİL EĞİTİMİ’nin artması, TÜRKÇE TARTIŞMASINI gündemin ilk maddesi yaptı ve TÜRK MİLLETİ DİLİNE VE DEVLETİNE SAHİP ÇIK buyruğu gereği YABANCI DİLLE ÖĞRETİM mücadele hedefimiz oldu. Neticede; Hükûmetimizin milliyetçi kanadının lideri, beklenen müjdeyi verdi. “EĞİTİM VE ÖĞRETİM DİLİ ARTIK TÜRKÇE OLACAKTIR” fermanını ilân etti.

TÜRK DİLİNİN MESELELERİ tabiî ki var. Bunların başında Prof. Dr. Turan Yazgan hocamızın dediği gibi ALFABE BİRLİĞİ ŞARTI. Tarih boyunca sık sık alfabe değiştirmiş ve bu değişimler yüzünden kültür kesintileri yaşamış olan milletimizin artık ortak bir alfabede buluşma mecburiyeti vardır.

Bugün üç farklı alfabe ile yazı hayatını sürdüren Türk lehçe ve şivelerinin ortak bir alfabede buluşmaları için kararlı politikalar üretilmelidir.

 Alfabe birliğinden sonraki ikinci işimiz YAZI DİLİ BİRLİĞİdir. Bugün Türk Dili, ikisi lehçe yirmisi şive olmak üzre 22 ayrı yazı diline bölünmüş durumdadır. Bütün Türklerin ortak bir yazı dilinde buluşmaları zordur, fakat imkânsız değildir.

Türkçemizin İLİM DİLİ olma yolundaki eksikliklerinin giderilmesinde kurumların çabası gereklidir. Ancak, yabancı dillerde eğitim yapmayı marifet sayan üniversitelerimizden bu yönde bir çaba beklemek beyhudedir. 

Tarihte, Arapça ve Farsçaya karşı yürütülen mücadelelerin bugün de İngilizceye karşı yürütülmesi ve TÜRKÇEMİZİN BATILI DİLLER KARŞISINDA İSTİKLÂLİNİN MUHAFAZASInın temini şartı ile karşı karşıyayız. 

Burada da hizmeti yüklenecek olanlar Türk milliyetçileridir. 

Çünkü millîyet düşmanları boş durmuyorlar. Bilimsel olarak doğru değilken, alfabesi olmayan kürtçe diye bir dilin geçerliliğinden bahsedebiliyorlar. 

Yine, İngiliz Kültür Derneği tarafından belirlenen beş bin kişiye güya Türk Bankası (Kentbank) düşük faizle ve iki yıl vâde ile kredi verecek ve gençlerimiz yabancı milletlerin kontrolunda yabancı okullarında eğitim yapacaklar. Almanya boş durur mu? Hessen eyaleti İçişleri Bakanı “Türklerin anadil derslerine verdiğimiz devlet desteğini kaldıracağız, önemli olan Almanya’nın geleceğidir. Anadil dersleri uyum için büyük engel.”(3) diyebiliyor.

Yazıma son verirken Türk milliyetçilerini TÜRKÇEMİZİ SAVUNMAYA ÇAĞIRIYORUM VE DİLİMİZİ HAFİFE ALMAK, KENDİMİZİ HAFİFE ALMAKTIR diyorum.

TANRI TÜRKÜ KORUSUN.

(1) Tömer (Ank. Ün. Dil Öğr. Mrk) nin tertiplediği “Dünyada Türkçe Öğrenimi” sempozyumu sonuç bildirisi.

(2) 18.2.2000 Hürriyet.