türk demek türkçe demektir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk demek türkçe demektir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2019 Pazar

Türkçe hakkında





 

Türkçe hakkında

 

Ahmet B. Ercilasun 




Türkçe ve Türk dili kelimeleri, Türkiye'de dar ve geniş olmak üzere iki anlamda kullanılır. Dar anlamda Türkçe, Türkiye'de ve çevresinde kullanılan dildir. Geniş anlamda Türkçe bütün Türk Dünyası'nda kullanılan dili ifade eder. Dar anlam için akademik çevrelerde Türkiye Türkçesi terimini de kullanırız.


Bu yazıda ben Bugünkü Türkiye Türkçesinden söz edeceğim.


Bugünkü Türkiye Türkçesi, Oğuz Türkleri ağzına dayanan ve ilk yazılı ürünlerini 13. yüzyılda gördüğümüz Batı Türkçesinin son dönemidir.  


13. yüzyıldan bugüne uzanan Batı Türkçesi, Anadolu Selçuklularının son dönemlerini, Beylikler dönemini, Osmanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Afşar ve Kaçar hanedanları dönemlerini içine alır. Bugün de Türkiye, Kuzey ve Güney Azerbaycan, Türkmenistan, Gagavuz Yeri, Balkanlar, Irak ve Suriye topraklarında kullanılmaya devam eder. Bu ülkelerden dünyanın çeşitli yerlerine göçmüş bulunanlar da yine Batı Türkçesini kullanırlar.


Bugünkü Türkiye Türkçesi, Osmanlı Türkçesinin devamıdır. Beylikler dönemiyle Osmanlıların ilk dönemlerinde daha sade olan Batı Türkçesi yazı dili, 16-18. yüzyıllarda, özellikle sanat amacıyla yazılmış eserlerde konuşma dilinden bir hayli uzaklaşmış ve ağdalı bir dil hâline gelmiştir. Ancak, Osmanlı dönemindeki bütün eserler ağdalı bir dille yazılmamıştır. Sade dille yazılmış eserler de vardır ve bu tür eserler daha çoktur. 
 
 
Lise edebiyat derslerinde çoğunlukla, divan şairlerinin sanat amacıyla yazılmış eserleri yer aldığı için insanlarımızda Osmanlı Türkleri de böyle konuşuyormuş gibi yanlış bir algı oluşmuştur. Kanuni de, Baki de, Nabi de, Nedim de günlük konuşmalarında mesela "şems tulû etdi" demiyorlardı; bizim gibi "güneş doğdu" diyorlardı. Belki 17. yüzyıla dek "doğdı", 17. yüzyıldan sonra "doğdu". 17. yüzyıla dek "başum", 17. yüzyıldan sonra "başım".
 
 
Bugünkü Türk yazı dili İstanbul ağzına dayanır. "Niçin şu veya bu şehir değil de İstanbul?" gibi sorularla sık sık karşılaşıyorum. Düşünenler için bu sorunun cevabı çok basittir. "Devletin merkezi İstanbul idi de onun için." Sadece siyasi veya sadece iktisadi merkez değil kültür merkezi de İstanbul'du. Bunun tabii sonucu olarak da İstanbul halkının konuştuğu dil (İstanbul ağzı), yazı diline esas oldu. 


Söz gelişi Anadolu birliğini Ramazanoğulları sağlasaydı yazı dili Adana ağzına, Menteşeoğulları sağlasaydı yazı dili Muğla ağzına dayanmış olacaktı. Birliği Osmanoğulları sağladığı için, onların da merkezi 1453'ten itibaren İstanbul olduğu için yazı dili/edebî dil de İstanbul ağzına dayandı. Bu iş herhangi bir zorlamayla değil tabii bir şekilde oldu.


Yazı dili, ağızların üstündedir ve birleştiricidir. "Hayır Malatya, Çorum, Kütahya, Antalya… ağzı yazı dili olsun." dersek ayrıştırıcı oluruz. Üstelik ciddi bir karmaşa da yaratırız.
Sıkça sorulan sorulardan biri de "İstanbullu mu kaldı?" sorusudur. Evet, birkaç nesilden beri İstanbul'da oturanların oranı bugün çok azalmıştır, muhtemelen % 10'un altındadır. Burada dikkatlerden kaçan şudur:  


Yazı dilimiz, bugünkü İstanbulluların ağzına dayanmıyor. Çünkü yazı dilimiz bugün teşekkül etmiyor. Batı Türk yazı dili, başlangıçta Orta Anadolu özellikle Konya ve Kırşehir, daha sonra Kütahya, Bursa, Edirne gibi merkezlerde oluştu; İstanbul'da gelişmesine devam etti. Başlangıçta "doğdı, başum" gibi küçük ünlü uyumuna uymayan biçimler kullanılırken 17. yüzyılda İstanbul konuşma dilinde küçük ünlü uyumu oluşmaya başladı ve 18. yüzyılda süreç tamamlandı. Yani İstanbul ağzı son biçimini aldı.


 İşte bugünkü Türk yazı dili 18. yüzyıldaki bu son biçime dayanıyor.


"Son biçim" terimine de elbette itiraz edilebilir. Çünkü dil durağan değil, canlı bir varlıktır. Dilin tanımında mecazi olarak kullanılan "canlı" kelimesi, dilin devamlı değişme hâlinde olduğunu gösterir. Dil bugün de değişmektedir. Ancak İstanbul Türkçesinde küçük ünlü uyumunun oluşması, damak n'si (nazal n) ile sızıcı (hırıltılı) h'nin ortadan kalkması gibi -yeni bir dönem başlatacak- köklü değişmeler yoktur. Değişmeler daha çok kelime seviyesindedir. 


Bugün artık mevcut olmayan eski kavramlarla/nesnelerle ilgili kelimeler unutulmakta, eski dönemlerde bulunmayan yeni kavramlar / nesneler için yeni kelimeler dile girmektedir. Bu gibi değişmeler de yazı dilinin değişmesi anlamına gelmez. 


Yani yazı dilimiz hâlâ, bir vakitler İstanbul'da yaşayan insanların ve bugün de birçok aydının konuştuğu ağza dayanmaktadır. İstanbul ağzının güzel örneklerini duymak isteyenler 1950'lerin Türk filmlerini seyredebilirler.    



https://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkce-hakkinda-54079yy.htm 

5 Kasım 2019 Salı

Türkçe Yazıyor Ama Türkçe Konuşamıyoruz!

 

 

Türkçe Yazıyor Ama Türkçe Konuşamıyoruz!

 

 

H.Nurcan Yazıcı 

 

 

Bugün gençlerimiz dilini nasıl ve ne şekilde kullanacağını, ne dediği anlaşılmayan spikerlerden, artistlerden ya da sokaklardan öğreniyorlar.

 

 

 Harf İnkılabı’nın 91.yıl dönümünü, her zaman olduğu gibi, ne anlama geldiğini konuşmadan, “dil de birliğin” önemini ortaya koymadan,  büyük bir coşku ile kutladık! 



Yavuz Bülent Bakiler der ki, “ Dil, bir insanın ve bir milletin hayatında bir şah damarı gibidir.”

 

Bugün gençlerimiz dilini nasıl ve ne şekilde kullanacağını, ne dediği anlaşılmayan spikerlerden, artistlerden ya da sokaklardan öğreniyorlar. “80 bin kelimelik sözlük bir tarafa bırakılmış, 3 bin kelimelik bir sözlükle kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz.”



Türkçe yazıyor. Ama Türkçeyi konuşamıyoruz!

 


Bizler ise hala, bu ve bunun gibi yıllardır çözüm bekleyen (başta öğretmen yetiştirme problemleri olmak üzere, düzensizlik ve niteliksizlik... gibi) önemli sorunlarımızı ve eğitim sistemimizi bir tarafa bırakmış, öğretmenlerimize önlük tanıtımı yapıyoruz.



Milli Eğitim Bakanı’nın katılımıyla gerçekleştirilen programda, “Önlük ustalığın simgesidir. Olmuşluğun, muktedirliğin, muvaffakiyetin simgesidir. İşe başlamış olmanın, çalışıyor olmanın, kolları sıvamanın, karşıdan görüldüğünde sorunları çözecek kişinin geliyor olduğunun, ben buradayım, bilgimle, tecrübemle, deneyim ve yeteneklerimle buradayım demenin temsilidir. Mesleğin güçlü temsiliyetidir.” Denildi. 

 


“Keşke aynı iddialı cümleleri öğretmenlerimiz ve onları yetiştiren kurumlarımız için de söyleyebilseydik!”



Elbette güven ve ciddiyet çok önemli lakin eğitimde itibar; çağa uygunlukla, adanmışlıkla, bilgili, işinde yeterli, kendini değerli hisseden öğretmenlerimizle ve de topluma kazandırılan çocuklarımızla elde edilir. Kıyafet eğitimde bir bütünün parçası olabilir ancak.



En önemli meselemiz; öğretmen…



Mesele, o önlüğü hakkıyla taşıyabilecek, özgüveni yüksek, bilgili, sosyal ilişkilerini düzenleyebilme kabiliyetine sahip, aklı ve kalbiyle, öğrencilerine önder olabilecek öğretmenler yetiştirebilmek.



Mesele; o önlüğü taşıyan ve taşıyacak olan öğretmenlerimizin, eksiksiz yetişmeleri için,  her türlü imkânı sunacak, çağın gerektirdiği bir yapıda, nitelikli eğitim kurumlarına sahip olmak.



Nedense her şeyi konuşuyoruz da, eğitim alanına ki eksiklerimizi, okullar arasındaki eşitsizliği, öğretmen atamalarında ki düzensizliği, çocuklarımıza rol model olacak idealist öğretmen modeline neden ulaşamadığımızı konuşmuyoruz.



Bugün özel okullar olsun, kamu okulları olsun hepsinde en önemli arayış nitelikli, kendini öğrencilerine ve topluma adamış idealist öğretmendir.  Bu vasıfta öğretmenlere sahip olmamız için öğretmenlerin yaşam kalitelerini, maddi sorunlarını, sosyal ve kültürel alanlarda ki imkânsızlıklarını konuşmamız gerektiğini bildiğimiz halde, önlük gibi kolay işlerle göz boyuyoruz.



Bütün bunları, o önlüğün sorumluluğunu 25 yıl üzerinde taşımış bir öğretmen olarak yazıyorum. 



Eğitimi milli bir dava olarak gören birisi olarak meselem; Başöğretmen Atatürk’ten aldığım ışık ile bilgilenmek ve bilgilendirmek!



Her şey özüne ve kimliğine sahip çocuklarımız ve onlarla yükselecek ülkemiz için.

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/h-nurcan-yazici/turkce-yaziyor-ama-turkce-konusamiyoruz-442155m.html 

30 Ekim 2019 Çarşamba

Vah Türkçem, Vah!

 
 
 
Vah Türkçem, Vah!
 
 
Prof.Dr. Necmeddin Sefercioğlu
 
 
 
 Türkiye Yazarlar Birliği'nin ilk üyelerinden olan ve
 (03.04.2019) tarihinde vefat eden Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu hocanın güncelliğini hala koruyan bir eski yazısı ....

 
Dilimizin üzerinde sık sık kara bulutlar dolaşıyor. Gaflet, dalâlet, hatta hıyanet yüklü olan bu bulutlar, sağanak hâlinde Türk diline musallat oluyor; ondaki güzellikleri yok etmeye çalışıyor. Sonuçta olan, güzel dilimize oluyor. Dilimiz güzelliğini, zenginliğini, dinginliğini yitiriyor, yapısı bozuluyor. Dilimize bunları reva görenlerin kimisi yazar, kimisi reklâmcı, kimisi de “çevirmen”.
 
 

Bakıyorsunuz, çok satılan (satan değil) bir gazetenin yazarlarından biri, köşesindeki bazı yazılarında kelimeleri eğerek, bükerek, kendince değiştirerek yazıyor. Söz gelişi, “gayrı” yerine “gayrim” diyor. Kelime sonlarındaki ‘r’leri atıp “geliyor’u “geliyo” “bir”i “bi” diye yazıyor. Aklınca halk ağzıyla yazıp halka hitap ediyor(!) O yazarın başka bir tutkusu daha var: Cümleleri kendince bölüyor, ortaya çıkan parçaları, başlarına “-” koyarak alt alta sıralıyor. Bu onun “özgün” yazı biçimi oluyor (!) Böylece Türkçenin güzel kelimeleri bozulmuş, dilbilgisi kuralları “güme gitmiş”, kimin umurunda? Oysa o yazar kelimeleri bozmadan, dil kurallarına uyan yazılar da yazabiliyor. Ama, nedense, bu garip fantezisinden bir türlü vazgeçemiyor. Böylece dilimizi yıprattığını, belki de, düşünemiyor ve bu “gaflet yumağı”nı du rmadan büyütüyor.
 
 

Dilimizi yıpratma kervanına bir de “reklâmcı”lar katıldı. Televizyonlardan yayınlandıkları için bunların reklâmları daha da yıkıcı olabiliyor. Bakıyorsunuz, bebek arabası ile internet tanıtımı yapmağa yeltenen çirkin mi çirkin bir hatun (acaba gerçekten öyle mi?), bet sesiyle “Ne duruyonuz? Neden acele etmiyonuz?” gibi Türkçenin canına okuyan bağırtılarla hem gözlerimizi hem de kulaklarımızı tırmalıyor. Başka bir reklâmda kokoreççi ile kestanecinin vıcık konuşmalarını dinlemek zorunda bırakılıyoruz. Bir başkasında Hacıağa kılıklı biri, ünlü bir bankanın internet adresini kelimeleri yaya kısalta tekrarlıyor. Bu tür örnekler giderek çoğalıyor. Bütün bunlar, olumsuz yönden de olsa, ilgi çekmek için yapılıyor. Ama Türkçemizin güzellikleri bu “ilgi çekme”lere kurban ediliyor. İşin üzücü yanı, çocukların ve bir takım düşüncesizlerin o yavşakça sözleri hemen benimsemeleri, taklit etmeleri ve onlara benzer biçimde konuşmaya başlamalarıdır. Böyle reklâmları gözlerimiz ve kulaklarımıza sokanlar, üç-beş kuruş fazla kazanma uğruna dilimizi kundaklamaya yol açan “dalâlet” sahipleri değil de nedirler?
 
 

Dilimizi torpilleyen başka bir akım, yabancı dil (daha doğrusu İngilizce) düşkünlüğü. Bunun örnekleri, özellikle çevirilerde görülüyor. Son günlerde gözden geçirmek zorunda kaldığım “bilişim-iletişim” konulu üç sözlük, parmağımı şaşkınlıktan ağzımda bıraktı. Üçünün de madde başlıkları İngilizce. Bunların “çeviri” olduğu belirtileninde, İngilizcesi aynen aktarılan madde başlıkları için Türkçe karşılıklar konulması zahmetine bile girilmemiş, yalnızca terim açıklamalarının çevirisi yapılmış. Öteki ikisinde terimleri Türkçeleştirme üzerinde durulmuş, İngilizce olan madde başlıklarına Türkçe karşılıklar bulunmaya çalışılmış olmakla birlikte, sözlüklerin sonuna Türkçe buldurular (indeksler) konulmadığı için, Türkçe karşılıklarından İngilizce olan madde başlıklarına ulaşmak mümkün olamıyor. Yani, bu oldukça hacimli sözlükleri hazırlayanlara göre, bilişim-iletişim alanları ile uğraşanların ana dillerini bir yana bırakıp İngilizce öğrenmeleri gerekli. Madde başlıkları İngilizce olan bu sözlüklerin açıklamalarını Türkçeye çevirmek ne işe yarar ki? O terimleri öğrenmek gayretinde olanlar, onların açıklamalarını da o dildeki metinden okuyup anlayamazlar mı? Bu sözlük “çevirici”leri, İngilizce terimleri kullanmada öylesine müfritler ki, “bilgisayar” gibi, “delikli kart” gibi Türkçeye kazandırılmış, yerleşmiş terimler bile onları ırgalamıyor! Varsa, yoksa İngilizceleri. Kendileri bir yolla İngilizceyi öğrenmişler ya, başkaları umurlarında değil. “Onlar da İngilizceyi öğreniversin”, deniliyor. Yani, bilim ve teknik ile ilgili birtakım alanlarda Türkçe terimler oluşturmak yerine, tam bir “sömürge aydını anlayışı” ile, onların İngilizcesini kullanmak ve kullanılmasını özendirmek marifet sayılıyor. Bu, kanaatimizce, Türkçeye ihanetten başka bir şey değil. 
 
 
 
Yabancı dille yapılan ve ana okullarına kadar sokulan yabancı dille öğretimin acı ve tabiî sonucu. Böylelikle kendi diline, kendi kültürüne, kendi milletine yabancı nesiller yetişiyor. Onlar, milletlerinin diliyle konuşmayı, yazmayı “zül” sayıyorlar; sonra da, ukalâ ukalâ, Türkçe’nin “bilim dili olamayacağı” palavrasını savuruyorlar. Eğitimi, böyle garip yaratıkları söz sahibi etme derekesine düşüren her dönemin eğitim yetkilileri, bu eserleri ile ne denli öğünseler yeridir. 
 
 
 
Köksüz, dayanaksız, kendi toplumuna yabancı, kendi toplumu ile konuşarak anlaşabilme imkânından yoksun bulunan bu zavallı nesiller “millet” gerçeğini inkâr etmesinler de ne yapsınlar? Neden “küreselleşme” oyununun peşinde koşmasınlar?
 
 

Vah Türkçem vah! Eyvah milletim, eyvah! 
 
 
 
 

23 Eylül 2019 Pazartesi

"Ülkem'de Oynanan Dil Oyunu"

 





"Ülkem'de Oynanan Dil Oyunu"


Hasan Halis Altun



Dil duygu ve düşüncelerin açıklanmasında kullanılan yegane araçtır; dil bir milletin kültürünü geçmişteki kuşaklardan gelecek kuşaklara aktarmasını sağlayan böylece kültürün unutulmamasını sağlayan kıymeti ölçülemeyecek kadar önemli bir husustur. 


İnsanların farklı farklı kavimler halinde yaratılmaları şüphesiz her kavmin bir kültür,örf-adet ve bir de dil geliştirmesi sonucunu doğurmuştur.



“O sudan bir beşer yaratıp da onu soy sop yapandır.”1 “Onun ayetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması,dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır.Kuşkusuz bunda bilenler için ibretler vardır.”



Yeryüzünde var olan bir çok kavimin de bu bağlamda kendilerine ait dilleri vardır.


Herhangi bir coğrafyadaki tüm gelişmeler,ilerlemeler diğer coğrafyalarda yaşayan insanların kendi dilleri dışında bir başka dili de öğrenmelerini gerektirmiştir. 


Bir millet için yaşanabilecek en büyük mutluluk, şüphesiz onlara ait dil’in başka çoğafyalarda da kullanılması, bilinmesidir. Bunun faydalarını nicel açıdan artırmak mümkün olmakla birlikte bence en önemli faydası herhangi bir millete mensup insanın duygu ve düşüncelerini başka coğrafyalarda kendi diliyle anlatabilmesi bunun rahatlığını yaşayabilmesidir.


 Bu hususta Fransızca’nın Cezayir ve Tunus’ta kullanılması; İngilizce’nin dünyanın her yerinde kullanılıyor olması ,sonuç açısından, önemli bir örnektir.



Tarih göstermiştir ki milletler dilleriyle doğmuş ve varlıklarını kabul ettirmişlerdir. Dil yok olursa millet de yok olur.Dolayısıyla kon u aynı zaman da bir “beka” konusudur.



Nitekim bugün siyasî bir akım olarak belirlenen Türkçülüğün kökleri Bilge Kağan’a dayanmasına karşın daha 1880’lerde bilimsel nitelik kazanması bundandır. 


Dil bir ülkenin devleti için hükümranlık alanının sınırlarını belirleyen egemenlik kaynağıdır da; konuşulan tek bir dil o ülke sınırları içerisinde hangi milletin yaşadığını devletin kimin devleti olduğunu belirten en önemli kanıtıdır da.



Genel itibarla var olan devlet şekillerine baktığımızda dünya genelinde en sık rastlanan devlet şekli üniterliktir. Üniterlik tekliğin ifadesidir;üniter devlet tek devletli milleti ifade eder.Bununla beraber federasyon vb. şekiller de mevcuttur.


 Tek milletli devlet olmanın sonuçları tek bir dilin kullanılması, tek bir bayrağın esas alınmasıdır ve bunlar o devletin üniterliğinin güvencesidir.


Eğer bir federasyondan bahsediyorsak o halde birden çok dil veya bayrak söz konusu olabilir.



Açıklamakta yarar gördüğüm bir diğer husus özerklik kavramıdır.Özerklik, üniterlik içerisinde ayrı bir statüyü; genişletilmiş bir özgürlük alanını ifade eder. Aynı haklardan yararlanamayan topluluklara aynı hakların verilmesi yerine hakim olan milletin sahip olduğu haklar kadar olmasa da o haklara yakın hakların verilmesidir.



Özerklik aynı topraklarda yaşayan insanlar için söz konusuysa bu demek oluyor ki o insanlar anayasal anlamda eşit değiller.



Aynı haklara sahip değiller ve hakları sınırlı olan bu insanlar Anayasal olarak ikinci sınıf vatandaş statüsündedir ve bu tür durumlarda bu ülkeler için özerklik statüsü verilmesi gündeme gelebilir. Bu statü eşit haklardan aynı derecede yararlanan insanlar için söz konusu olamaz, eğer olursa o zaman bu o devletin dağılmanın parçalanmanın eşiğinde olduğunun bir göstergesidir.



Milleti aslinin sahip olduğu haklardan daha çok hak talep eden, özerklik talep edenler kendi devletlerini kurmayı hedeflemekte bunun için gerekli alt yapıyı hazırlamaktadırlar.


İlerleyen zaman içinde bu haklardan da memnun olmayacak ve bir adım ötesi olan bağımsızlık talebinde bulunacaklardır. Bugün Dünya arenasındaki devlet incelenecek olursa bazı devletlerin özerklikten bağımsızlığa geçtiğini görebiliriz.


 Tarih sahnesindeki büyük imparatorlukların hemen hemen hepsinin sonu bu şekilde gelişmiştir.



Self determinasyon, kendi geleceğini belirleyebilmek hakkı olarak tanımlanabilir.Üniterlik açısından çok tehlikeli olan bu hak yukarıda belirttiğim özerklikten bağımsızlığa geçiş süreci içerisinde gündeme gelip kabul ettirilerek ileride talep edilecek bir takım taleplere zemin oluşturmaktadır ve özerklikten bağımsızlığa süreci içerisinde en önemli mihenk taşıdır.



Self determinasyon sözleşmesinin yapılmasından önce ya da sonra buna ilişkin bazı konular gündeme gelecektir şüphesiz;Aynı haklardan eşit şekilde yararlanılmasına karşın, farklı kültürlerin yaşandığı,farklı tarihlerin olduğu,sömürünün işgalin söz konusu olduğu, farklı dillerde eğitimin olması gerektiği vb. bir çok temelsiz iddialar gündeme getirilerek önce insanların birbirlerine karşı bilenmesi sağlanır, daha sonra üniter devletin dostu görünen fakat aslında olmayan diğer devletler benzer söylemlerle devlete baskı yapmaya başlar ve olmayan bir ayrımcılığı, farklılığı olgusallaştırmaya resmileştirmeye çalışırlar.


Son aşama olarak da özerlik statüsü verilmek suretiyle devletin bölünmesinin temelleri atılır. Bundan sonraki süreçleri normal şartlar altında anlatmaya gerek yok fakat bazı devletler için olağan dışı gelişmeler yaşanır savaş gibi.



Burada benim üzerinde dikkatle durmaya çalıştığım husus, devletleşme süreci ve bunun en önemli unsurur olan dil olgusudur. Devlet kurucu milletin dili,edebiyatı,musikisi, adet ve ananesini velhasıl o milletin maddi manevi değerlerinin tamamını ifade eder.


Bir devletin hudutları içinde yaşayan ve bu ülkenin bütün nimetleriyle perverde olan insanlar hangi etnik gruba dahil olurlarsa olsunlar mensubu oldukları devletin asli sahibi olan milletin ve devletin tüm değerlerine mutlak suretle saygılı olmak ve bu değerleri benimsemek durumundadırlar aksi halde bu durum müsamaha ile karşılanamaz ve cezasız bırakılmamalıdır.



Dil’in yozlaşıyor olması veya çift resmi dil uygulaması da birbiriyle aynı sonuçları doğuracaktır. Milletlerin varlığı dillerinden ayrı düşünülemez.


 Devlet idaresine talip olan tüm insanlar da etnik köken fark etmeksizin idaresine talip oldukları devletin tüm gelenek görenek ve değerlerine sahip çıkmak zorundadırlar, aksi takdirde bunun bedeli çok ağır olacaktır. 


23 Mayıs 2019 Perşembe

MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE


 

MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE

 

Yusuf Dülger



Milliyetçilik milli dil ile başlar, milli dil ile gelişir, milli dil ile yaşar. 


Milleti millet  yapan esasların en başında milli dil vardır, çünkü bir ulusun bireyleri aynı dili konuşmadan uluslaşamazlar. Ulus bireylerinin konuştukları dil kökleştikçe, yabancı dillerden arındıkça milli duygu kökleşir ve güçlenir, milli dile yabancı sözler sızdıkça milli duygu azalır ve melezleşir.

  Türkiye’de, yazı ve konuşmalarımızda kullandığımız Türkçemiz, içine katılan yabancı sözcüklerle zarar görmekte, özelliğini kaybetmektedir. Yazılan yazılarda dikkatsizlikler var; dil tadımızı bozuyor. Konuşmalarımızda basitlikler, yanlışlıklar, yavanlıklar ve yanlışlıklar var; dinleme ve kavramamıza engel oluyor. 


İnsanlarımız, yöneticilerimiz, basın-yayın organlarımız ve hatta akademisyenlerimiz konuşma ve yazılarının arasına yabancı dillerden aldıkları sözcüklerle anadilimiz Türkçeyi kirletiyorlar; birkaç yabancı sözcükle değer ve önem kazandıklarını sanıyorlar.

  Türkçemiz için asıl tehlike Arapçadır. Kullandığı Arapça sözcüklerle  değer kazandığını sanan bir sürü insan ve elit var. Arapça sözcüklerin dilimize sokuşturulmaya çalışılmasının altında hem Arapçanın kutsallığına inanma ve hem de Türklükten uzaklaşma gibi bir cahillik ve hastalık bulunuyor.


 Biz Müslüman olduktan sonra uzun yıllar Arapça ve Farsçanın etkisinde kaldık, Arapça ve Farsça birçok sözcük dilimize iyice yerleşti. Hiç değilse bundan böyle Arapça, Farsça (ve tabii Batı dillerinden) sözcüklerin sızmasını önlemek için uğraşmalıyız. 

“Türkçeleşmiş” sözcükler ile evrenselleşmiş bilimsel ve teknolojik sözcükler için yapılacak bir şey yok. Biz Cumhuriyet dönemi ile dilde biraz kendimize gelirken, Osmanlıcı yönetici ve oluşumlar bizim şimdi dilde geri dönüşe (irtica) zorluyor. Buna direnelim. Maymun iştahlılığın ve umursamazlığın zararı var.

  İlahi dinler evrenseldirler ama milletleri millet yapan değerleri yok etmezler, dinler o değerlere saygı duyarlar. Dil gibi, örf ve adetler de milli değerlerdendir. Uluslar bir evrensel dine inanırlarken dillerinden, örf ve adetlerinden olmazlar. 


Kuran’da ve sağlam hadislerde (Peygamber sözü) anlama ve öğrenme aracı olarak ana dilin, örf ve adetlerin, ilahi mesajlara aykırı olmayan gelenek ve göreneklerin inkarı mümkün değildir ve bunlara uyulur. 

Bildiğimiz gibi örf ve adetler İslam hukukçuları tarafından dini delillerden birisi olarak kabul görür ve uygulanır.

  Yaratan bir Nebiyi (elçi, haberci) bir ulusa elçi gönderirken, o elçi Yaratıcının dinini o ulusa kendi diliyle gönderir. Yaratan o ulusa başka bir dille elçi gönderseydi, insanlar onu anlayamaz ve kabullenmezlerdi. 


Öyle ise uluslar ilahi vahiyleri kendi dilleriyle öğrenecekler, bu bir. 

İkinci olarak bu evrensel dine muhatap olan diğer uluslar, örneğin Türkler: “Benim kitabım Arapça olarak inmiş, ben dinimin bütün uygulama ve davranışlarını Arapça ile yerine getirmeliyim” demeyecekler, dinlerinin belki önemli bir iki ritüelini Arapça ile yapacaklar ama diğer bütün ritüelleri Türkçe yapacaklar; yakarış, davranış, giyiniş, duruş, yaşayış vb. tüm alanlarda Türkçeyi egemen kılacaklar, Türk gibi yaşayacaklar. 

 Düşünceme açıklık getirme açısından bir örnek daha vereyim:

Araplar çölde fazla düşünce ve icat (yeni buluş) yeteneği olmayan bir ulusturlar; estetiğe, inceliğe, uygarlık ve evrenselliğe kapalıdırlar. Dinlerini anlar ve yaşarlarken böyle davranırlar. 


Ama Türkler böyle değiller; estetiğe, inceliğe, uygarlığa, akılcılığa ve evrenselliğe önem verirler. Bu durumda Türklerin İslam algısı ve uygulamaları kişiliklerini yansıtacak, akılcı olacaklar.

 Bakın bugün Arap dünyası itikatta Eşarî, Türk dünyası Matürîdîdir. 

Çünkü Eşarilik Arap özelliklerini, Mütüridilik Türk özelliklerini yansıtır.

 Bu durum “ameli mezhepler” denen mezhepler için de geçerlidir; İmam ı Azam Türk olduğu, Türklerin hayat tarzını yansıttığı için Türkler Hanefi, Ahmet bin Hanbel Arap olduğu için Araplar Hanbeli mezhebindendirler.

  Türk milleti genelde üreticidir. Hayvan besler, ekin eker, icat yapar, uygarlık kurar vs. Türkler üretici ve bölüşücüdürler. Başka ulusların çoğunda bu yok. 


Örneğin bizim inanç yönüyle ortak paydamız bulunan Araplar üretmezler ama tüketirler. Bizde toplumculuk, Araplarda bireycilik ve çıkarcılık vardır. 

Biz İslam dini yüzünden Araplar ile iç içe olduğumuz için özelliklerimizi kaybetmeye, Araplar gibi olmaya başladık. 

Türk milliyetçileri günümüzde bu tür konularla da ilgilenmeliler; Türklerin yapısını öne çıkartacak, öldürülen ahlakımızı diriltecek konular üzerinde gündem oluşturmalılar. 

Yoksa Türk milliyetçileri Arap, Acem, İngiliz, Amerikan vb ulusların Türkiye’yi ve Türkleri  sömürmesine engel olamazlar.
 

       


http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/yusuf-dulger/milliyetcilik-uzerine-441684m.html 

13 Mayıs 2019 Pazartesi

TÜRK DİL BAYRAMI NEDİR ?









TÜRK DİL BAYRAMI NEDİR ?





13 MAYIS 1277 TÜRKÇE'NİN RESMİ DEVLET DİLİ OLUŞU VE DİL BAYRAMIDIR 




TÜRK MİLLETİNE KUTLU OLSUN






Geçmişi binlerce yıl önceye dayanan, dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan tarafından konuşulan Türkçe, 13. yüzyılda halk arasında konuşulmasına karşın devlet yazışmalarında kullanılmamaya başlandı.
  




 Unutulma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkçenin kaderi, Konya çevresinde kurulan Karamanoğulları Beyliği hükümdarı Mehmet Bey'in 13 Mayıs 1277'de yayımladığı bir fermanla değişti. 




Türk kültürünün korunması, gelecek nesillere aktarılması ve millet bilincinin sağlanmasında en temel miras olan Türkçe'nin öneminin vurgulandığı bu fermanla, Türkçe ilk defa resmi dil kabul edildi.




Konya çevresinde kurulan Karamanoğulları Beyliği hükümdarı l. Mehmed Bey ilk defa Türkçe'yi Türkiye'nin Tek Resmî Lisanı Olarak İlân etmiştir. (13 Mayıs 1277) 




Karamanoğlu I. Mehmed Bey, Selçuklu Hanedanı namına Konya'da: "Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmaması" hakkındaki mühim fermanını neşretmiştir. 




Bu suretle resmî devlet işlerinde kullanılan Arapça ve bilhassa Farsça'nın hâkimiyetine büyük bir darbe vurulmuştur. 




Osmanoğulları, Türkçe'nin mutlak hâkimiyetini XVI. asırda temin eylemişlerdir. 




Mehmed Bey'in fermanı, Türk kültür tarihinin mühim hâdiselerindendir. 




Bugün "Dil Bayramı" olarak her yıl 13 Mayısta Karaman'da uluslararası çapta kutlanmaktadır.
  


TÜRK DİL BAYRAMI 




TÜRK MİLLETİNE KUTLU OLSUN 





26 Ocak 2019 Cumartesi

Kültür Emperyalizmi

 
 
 
 
Kültür Emperyalizmi
 
 
 
Taner Açıkalın
 
 
 
Ülkemizde yıllardan beri süren bir Kültür Emperyalizmi son yıllarda daha da artarak adeta almış başını gidiyor. Sokaklardaki tabelalardan tutun da üstümüzdeki giyeceklere, günlük hayatımızda kurduğumuz cümlelere kadar her yerde bu kültür emperyalizminin yansımalarını görüyoruz. 
 
 
Daha telâffuz bile edemediğimiz bir çok kelime günlük hayatımızın bir parçası oluyor âdeta. Peki bunlar neden bir düğmeye basılmışçasına çabuk gelişiyor? Nasıl oluyor da bu kelimeler bu kadar hızla günlük kullanımımıza giriyor?
 

Nihal Atsız bir makalesinde “Dilin önemini” anlatırken şu cümleleri kuruyor. “Dil; bir milletin sembolüdür, o milleti bir arada tutan ve yok olmasını engelleyen biricik faktördür. Bir millet bağımsızlığını, hürriyetini ve sınırlarını kaybedebilir, hatta yıllar boyunca başka bir milletin esareti altında yaşamak zorunda kalabilir ama bütün bu unsurlar o milletin yok olmasına etken olamaz. Ancak kendi dilini kaybetmiş bir millet yok olmaya mahkumdur.
 
 
” Gerçekten de doğru bir tanıtımdır bu; zaten Ulu Önder Atatürkde dilin önemini bildiği için Türkçe’ye ve eğitime önem vermiş, bizzat kendi ilgilenmiştir. Bu yüzden de kendisine BAŞ ÖĞRETMEN sıfatı verilmiştir. Böyle bir Başöğretmenin kurduğu bir ülkede bugün, bizler neden bu haldeyiz?
 
 
 Neden kendi dilimize yabancı hale geldik? Neden tarzanlaşmış kuşaklar yetiştiriyoruz?

 
 
Aslında bu soruların cevapları sanıldığı kadar zor ve karmaşık değil. Yüzyıllardan beri efsaneler yaratan ve yaşatan bir milleti topla, tüfekle barutla alt edemeyeceğini anlayan dış mihraklar, kaleyi içten kuşatmayı daha uygun bulmuşlar ve bunun için de vatanımız üzerinde Kültür Emperyalizmini başlatmışlardır. 
 
 
Çünkü onlarda biliyor ki; bu milleti ancak kendi öz kimliğinden uzaklaştırarak, asimile ederek, kendine yabancılaştırarak yok edebilirler.  
 
 
Ülkemizde okullar açmalarının, eğitime el atmalarının, eğitim dilinin yabancı diller olmasının asıl nedeni budur... 
 
 
Bizler Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarıyız; resmî dilimiz de, anadilimiz de Türkçe’dir. Türkçe düşünür, Türkçe konuşur, Türkçe rüya görürüz. 
 
 
Batılılaşma, modernleşme, çağdaşlaşma uğruna bugün eğitim sistemimiz yabancı dillerin esareti altına girmiştir. Eğitim dilinin yabancı dil olması her şeyden önce mantığa terstir. 
 
 
Ve sadece resmî sömürge olmuş devlet üzerinde bu sistem hüküm sürmektedir. Yabancı dil eğitim dili değil, sadece Tarih gibi, matematik gibi bir ders olmak zorundadır.

 
 
Kültür Emperyalizmi; emperyalizmin en sinsi ve en tehlikeli biçimidir. Çünkü asimile olmuş, öz kimliğinden uzaklaşmış insan topluluklarının bağımsızlıklarını almak, sömürgeleştirmek ve hain emellerine piyon yapmak çok kolaydır. 
 
 
Yabancı dil öğrenimine karşı çıkan bir insan değilim elbette, günümüz dünyasında yabancı dil bir zorunluluk haline gelmiştir. Farklı diller bilip, farklı diyaloglar kurmak da günümüzde çok önemlidir. 
 
 
Ancak eğitim dilinin yabancı dil olmasını asla tasvip etmeyen bir insanım. Eğitim dilinin yabancı dil olması, yabancı kelimelerin günlük kullanım dilimize bu kadar çok girmesi gerçekten de tehlikeli bir durumdur ve amaçlıdır. Dış mihrakların oynadıkları sinsice oyunun bir parçasıdır. 
 
 
Bakın çevrenize giderek tanzanlaşan gençlerimiz artık birbirleriyle Türkçe anlaşamıyorlar, birbirleriyle yarı bozuk bir Türkçe, yarı tarzanca konuşuyorlar. “Hi”ler, “Bye”ler havalarda dolaşıyor. Kıyafetlerinde yabancı devletlerin bayraklarını dalgalandırıyorlar, hem de hiç rahatsız olmadan. Yabancı filmlerde gördükleri kolejli kızlar/erkekler gibi olmaya çalışıyorlar. 
 
 
Bir çoğu tercümesini yapamadığı yani anlayamadığı halde sırf bir şeyleri kanıtlamak istercesine, bir yerlere ait olduğunu kanıtlamak istercesine yabancı müzik dinliyor. 
 
 
Kendi kimliklerinden o derece uzaklaşmışlar, beyinleri o derece yabancılaşmış ki, bütün bunların yanlış tavırlar olduğunu bile anlamıyorlar. 
 
 
Kültürü asimile edilmiş, kendi öz kimliğinden uzaklaşmış böyle gençlerden siz nasıl vatan sevgisi ve vatan savunması bekleyebilirsiniz ki?

 
İşte bu yüzden Eğitim çok önemlidir. Gençlerimize kendi kimliklerini tekrar kazandırmak ve onlardan doğacak yeni nesillere kendi öz kültürümüzü ve kimliğimizi aşılamak için öncelikle eğitim sistemimiz ve eğitim kadrolarımız iyileştirilmeli, bizleri birbirimize ve kültürümüze bağlayan Türkçe’miz korunmalıdır.
 
 
 Çünkü Türkçe’ye zarar vermek Türkiye Cumhuriyetine zarar vermektir. Türkçe’yi yok etmek Türkiye Cumhuriyetini yok etmektir. 
 
 
Bu yok oluşu engellemek için de tek çaremiz, tek çözüm yolumuz eğitimdir... Ancak Milli şuura dayanan, araştırmacı, ilerici, modern (Tarzan modernizmi değil, gerçek anlamda modern) kendi öz değerlerine sahip bir eğitim sistemi... 
 
 
Bu ülkenin tek kurtuluş yolu bana göre eğitimdir. Çünkü, iyi bir eğitim “İYİ BİR YURTTAŞ”, iyi bir yurttaş “İYİ BİR TOPLUM”, iyi bir toplum da “İYİ BİR DEVLET” oluşturur. Bu bir zincirdir, bu zincirin tek bir halkasının bile eksik oluşu dış mihrakların hain emellerine ulaşmalarına yardımcı olur.

 
Birileri Farsça’nın ilkel bir kolu olan kürtçe için “ANADİLDE EĞİTİM HAKKI İSTİYORUZ” diye meydanlara çıkıyorlarsa, herhalde adı Türkiye Cumhuriyeti olan bu ülkede yaşayan bir Türk Genci olarak “ANADİLİMDE, TÜRKÇE EĞİTİM” istemek benim en tabiî hakkımdır.
 

EĞER ÜLKEMİZİ VE MİLLETİMİZİ SEVİYORSAK TÜRKÇE’YE SAHİP ÇIKMAK ZORUNDAYIZ...
 
 

1 Ocak 2019 Salı

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ''Türkçe'' hakkındaki sözleri :

 
 
 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ''Türkçe'' hakkındaki sözleri :


“Türk demek Türkçe demektir; ne mutlu Türküm diyene!”
 
 
“Türk milletinin dili Türkçedir. Türk Dili dünyada en güzel, en zengin ve kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sevip onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk Dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sonsuz felaketler içinde ahlakını, göreneklerini, anılarını, çıkarlarını kısacası; bugün kendisini millet yapan her niteliğinin, dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk Dili, Türk ulusunun yüreğidir, beynidir.”


"Türk" demek "dil" demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim; diyen insan, her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.” 
17 Şubat 1931
 

Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, alakalı olmasını isteriz.
1 Kasım 1932
 

Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.
2 Eylül 1930
 

Ülkesini yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.
2 Eylül 1930
 
 
Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaktır.
7 Şubat 1933


Güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.
9/10 Ağu. 1928
 

Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakının, anneannelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyoruz. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.
1931


Zengin sözlüğümüzün toplandığı gün, milli varlığımız en kuvvetli bir dal kazanacaktır. Bizim milliyetçiliğimizin esası dil birliğinin korunmasıyla mümkün olacaktır.
26 Eylül 1938

 
Öyle istiyorum ki , Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarının ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.
1931


Gaye, bugünkü ve yarınki Türk’ün medeniyetini kucaklayacak en güzel ve en ahenkli Türkçe'dir.
1932


Bir ulusun dili, bütün bilim kavramlarını oluşturacak şekilde gelişmemişse, o ulusun bilim ve kültür alanında bir varlık göstermesi beklenemez.
 

Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz. 1924


Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.
1930


“Türk Dili zengin, geniş bir dildir. Bütün kavramları anlatma yeteneği vardır. Yalnız, onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek gereklidir. Öyle istiyorum ki Türk Dili bilimsel yöntemlerle kurallarını ortaya koysun. Bütün dallarda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği, güzel, uyumlu dilimizi kullansınlar.”

 
“Milli duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin milli ve zengin olması, milli duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk Dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil bilinçle işlensin.”
 

“Türk demek, dil demektir. Millet olmanın en belirgin niteliklerinden biri dildir. ‘Türk milletindenim.’ diyen kişi, her şeyden önce kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir kişi, Türk kültürüne ve milletine bağlılığını öne sürerse buna inanmak doğru olmaz.”


“Amacımız, Türk Dili’nin öz zenginliğini ortaya çıkarmak, onu dünya dilleri arasında, değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.”

 
“En güzel ve ileri bir iş olarak türlü bilimlere ilişkin Türkçe terimler türetilmiş ve bu yolla dilimiz yabancı dillerin etkisinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır.”
 
 
“Türk Dili'nin kendi benliğine, özündeki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet kurumlarımızın, dikkatli, ilgili olmasını isteriz.”
 

“Başka dillerdeki her bir sözcüğe karşılık olarak dilimizde en az bir sözcük bulmak ya da türetmek gerekir. Bu sözcükler kamuoyuna sunulmalı, böylece, yaygınlaşıp yerleşmesi sağlanmalıdır.”


“Türk Dili'nin özleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi için bütün yayın araçlarından yararlanmalıyız. Her aydın, hangi konuda olursa olsun, yazarken buna dikkat edebilmeli, konuşma dilimizi ise uyumlu, güzel bir duruma getirmeliyiz.”
 
 
“Türk demek Türkçe demektir; ne mutlu Türküm diyene!”