hüseyin nihal atsız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüseyin nihal atsız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2020 Salı

Atsız'ı anlamak


 

 

Atsız'ı anlamak

 

 

Ahmet B. Ercilasun




Son zamanlarda önüne gelen konuşuyor. Ağzı olan konuşuyor derler ya, şimdi bu söze şunları da eklemek gerek: Kalemi olan, bilgisayarı olan yazıyor.



Atsız’ı anlamak için onun bütün yazılarını, bütün eserlerini okumak gerekir. Bu da yetmez. Onun hadiseler karşısındaki tutumunu izlemek gerekir. Cumhuriyet tarihinde üzerine bir zerre toz kondurulamayacak adam varsa o da Atsız’dır.



Tabii insanın dünyaya bakışına göre durum değişir. Herkes kendi penceresinden insanları değerlendirir. Fakat objektif bir değerlendirme yapmak istiyorsak bir insanın fikirleriyle yaşayışı arasındaki ilişkiye bakmamız gerekir. Bir kişinin fikirlerini beğenmeyebiliriz. Eğer bir insan hakkındaki değerlendirmeyi onun fikirleri üzerinden yaparsak değerlendirdiğimiz o insan değil onun taşıdığı fikirlerdir. O zaman bu insan kötüdür demek yerine bu fikirler kötüdür veya yanlıştır dememiz gerekir.



Bir kişiyi değerlendirmek için o kişinin ahlakına, maddi ve manevi gücüne, karakterine, zekâsına, bilgisine, kültürüne ve bunun gibi şeylere bakmak gerekir. Bir de değerlendirdiğiniz kişinin fikirleriyle yaşayışı arasındaki tutarlılığa veya tutarsızlığa. Eğer böyle değerlendirirseniz Atsız bir mücevher gibi parlar. Zekidir, kültürlüdür, inançlıdır, yüreklidir. Hiçbir şeyden korkmaz ve asla dönmez. Romanlarında anlattığı kahramanlara benzer. 


O, 20. yüzyılın Kür Şad’ıdır.


Pervasızdır. Ne Amerika dinler, ne Rusya, ne Çin. Yalın kılıç bir savaşçıdır o. 1960’ların ilk yıllarından beri her ay onun yazılarını bekledik. Onun açık, duru, lafı dolandırmayan yazılarını heyecanla bekledik.



Ötüken dergisinin Eylül 1964 sayısı da elimize ulaşınca ilk önce Atsız ne yazmış diye baktık. Makalenin başlığı “Mendebur Amerikalı” idi. En beklenmedik, en umulmadık kelimeyi bulmak Atsız’a has bir özellikti. Herkesin ağzında sakız olan kelimeleri kullanmazdı o. Çirkin Amerikalı, Yanki, pis emperyalist… Bunlar herkesin ağzında idi. Atsız’ın üslubu özgündür. Öyle bir kelime bulur ki insanı çarpar. Biz de o zaman bu başlıkla çarpılmıştık.



Kıbrıs olayları vardı ve ABD Türkiye’ye karşı Yunanistan’ı destekleyen bir siyaset güdüyordu. Şöyle diyordu Atsız:



“Dost bilerek lüzumundan pek fazla içimize soktuğumuz Amerikalılar bize en âdi şekilde ihanet ettiler. İhanetlerinde kendi menfaatleri olsa bir dereceye kadar mazur görülür, ahlâk bakımından olmasa bile mantık bakımından haklı olurlardı. Fakat bize karşı ihanetleriyle kendi menfaatlerini dahi çiğnemeleri onların yalnız hain değil, ahmak olduklarını da göstermektedir.”



Açık ve pervasız. Lafı dolandırmak yok. Amerikalılar bize ihanet ettikleri için haindirler, kendi menfaatlerini düşünmedikleri için de ahmaktırlar.



Gericilik mi dediniz? Bu konuda hiçbir alıntı yapmayacağım. Sadece birkaç yazısının başlığını vereceğim: “Türkçülüğe Karşı Yobazlık”, “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir”, “Nurculuk Denen Sayıklama”.



“Müstehase” nedir diye sorabilirsiniz. Gökalp’ı ve dilde sadeleşme hareketini izleyenler bu kelimeyi iyi bilirler. Müstehase, “ölü” demektir. Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp gibi Türkçülerin dilde sadeleşme hareketinin bir ilkesi de şuydu: Müstehaseler diriltilemez. Yani ölmüş olan kelimeler diriltilemez. Yobazlık da ölmüş bir fikirdir ve diriltilmesi mümkün değildir. Yazının başlığı işte bu çağrışımı yapıyordu.



“Nurculuk Denen Sayıklama” yazısı, o zamanın muhafazakâr çevrelerinde çok tepki çekmişti. Bu yazı yüzünden Ötüken dergisini tezgâh altında saklayan milliyetçiler vardı. Fakat Atsız tepki mepki dinleyecek adam değildi. Doğru bildiğini çekinmeden söylerdi. Öyle kefen mefen edebiyatına sığınarak sahte kahramanlık da yapmazdı. O, gerçek bir kahramandı. Bu yazısıyla Nurculuk tehlikesine daha 1960’larda dikkat çekmişti.



Bölücülük tehlikesini ilk haber veren de Atsız’dır. Kürtçülük ve bölücülük tehlikesini anlatan “Konuşmalar” başlıklı yazılarından dolayı 70 yaşında hapse girmiştir. Şu kadar hapis yattım diye de ortalığı velveleye vermiş değildir. 



Eğer birileri Atsız hakkında kalem oynatacaksa bütün bunları bilmelidir. O, sadece Türk’e ve Türklüğe bağlı olarak yaşadı. Türklük ateşi içinde eridi. İşte bu “karakter” sebebiyledir ki bugün milyonlarca genç Atsız’ın peşinden gidiyor. İşte bu sebepledir ki Atsız’ın eserleri yok satıyor.  



https://www.yenicaggazetesi.com.tr/atsizi-anlamak-55750yy.htm 



4 Mayıs 2020 Pazartesi

3 Mayıs 1944’ün Arka Plânını Okumak

 
 
 
3 Mayıs 1944’ün Arka Plânını Okumak
 
 
Feridun Yıldız
 
 
 
3 Mayıs 1944 tarihi sizin için ne ifade ediyor? Kimilerine göre “Irkçılık-Turancılık Dâvâsı”, kimilerine göre “Türkçülük Günü”, kimilerine göre “Milliyetçilik Günü”, kimilerine göre “kutlama”, kimilerine göre de “yas” günü. O gün olup bitenlere hangi cepheden bakarsanız o şekilde görürsünüz. 
 
 
Ama o günlerde başlayıp yıllarca süren dâvânın hangi cepheden bakarsanız bakın tek bir paydası vardır; Türk Milliyetçiliği ya da özel adıyla Türkçülük.
 

Türkçülük/Türk Milliyetçiliği Osmanlı’nın son dönemlerinde Osmanlıcılık ve İslâmcılık gibi çare olarak tutunulan devlet projelerinden birisidir. Osmanlı imparatorluğu dağılınca Türk Milliyetçiliği daha tesirli hale geldi. Türkiye Cumhuriyeti temelini Millî mücadele oluşturmuştur. Millî mücadelenin ruhu ise Türk Milliyetçiliğidir. Millî mücadelenin öncüleri Tanzimat’tan günümüze gelen Milliyetçilik fikriyle yetişen aydınlardır. Millî mücadelenin önderi Türk Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk‘ün en önemli özelliği Milliyetçi olmasıydı. Atatürk’ün sağ olduğu dönemde Milliyetçilik aleyhinde bulunmak söz konusu olamazdı. Atatürk “Milliyet davasını siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesi” olarak görür. Atatürk’te “şuurlu ülkü demek müspet ilme dayandırılmış hedef” demektir.[1] Yani Atatürk ideolojik anlamda “doktriner bir Türk Milliyetçisi” idi.
 

Atatürk Milliyetçilik fikrine uygun olarak devleti kurarken şüphesiz en önemli yardımcıları Türk Ocakları etrafında toplanmış Ziya Gökalp, Halide Edip, Hamdullah Suphi gibi aydınlar olmuştur. Bunların içinde Ziya Gökalp‘in Türk devletine şekil verilmesinde büyük etkileri olduğu şüphesizdir. Türkiye’de teorik aklın pragmatik eyleme olan üstünlüğü Ziya Gökalp’le başlamıştır. Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde belirttiği fikirleri yeni Türk devletine şeklini vermiştir.
 

Milliyetçilik, ister istemez hem yönetici kadrosunun zihniyet dünyasını çevreleyen hem de devletin hamurunu oluşturan ana fikirdir. Buna bağlı olarak Cumhuriyetin kurucularının öncelikli amacı, yeni Millî devlete ve bu devletin hedeflerine meşruiyet sağlayacak bir “ideolojinin” yaratılması ve Osmanlının son döneminden itibaren gelişmeye başlayan Millî bilincin kökleştirilmesi olmuştur.
 

1931 ve 1935 CHP programlarıyla resmileşen Milliyet anlayışı, dil ve kültür birliği ile bir ülkü etrafında toplanmayı içeriyordu.
 

Kemalist yönetimin dışında kalmış, “resmi Milliyetçilik” anlayışını yetersiz bulan bazı entelektüeller 1930’lu yıllarda kendi tezlerini savunmaya devam etmişlerdir. Bunlar arasında en kayda değer olanlardan biri, Nihal Atsız yönetiminde çıkan “Adsız Mecmua” girişimidir. İkinci kuşak Türkçü entelektüellerin önde gelen isimlerinden olan Atsız, resmi tarih tezine karşı çıkmış ve Turan ideallerini canlı tutmaya çalışmıştır. Bu mecmuanın yaklaşık bir yıl süren yayın hayatı olmuştur. Kasım 1933’te yine N. Atsız’ın yönetiminde “Orkun Mecmuası” yayınlanmaya başlamıştır.
 

İkinci Dünya Savaşı arifesine gelindiğinde ülkedeki fikir/ideoloji mücadelelerinin alevlendiği göze çarpmaktadır. Tek-parti yönetiminin mesaisinin ister istemez milletler arası sorunlar ve gelişmeler üzerine yoğunlaşması bunu teşvik etmiştir. Millerarası mücadelenin kızışmasının Türkiye’deki entelektüeller üzerinde de yansımaları ortaya çıkıyordu. Bu konjonktürde değişik görüşteki yazarların çalışmalarına hız verdikleri, tek parti iktidarını etkilemeye çalıştıkları görülmektedir. Bu girişimler arasında solcu çevreler ile Milliyetçi / Türkçü çevreler en dikkat çekici olanlarıdır.
 

Atatürk’ün ölümünden sonra Tek Parti yönetiminin dış politikası, bağımsızlık anlayışı ve millî kültür politikalarının değişmesi ve devlet idaresinde sol bürokratların kadrolaşması tepkilere yol açmıştır. Bu dönemdeki Marksist faaliyetlerin asıl hedefleri dışında ülke politikalarını etkilemek ve yönlendirmek; Milliyetçi fikir ve akımları karalayarak geriletmek ve Türkiye’nin Sovyet Rusya ile ilişkilerini geliştirmesini teşvik etmek gibi ara hedefleri vardı. 
 
 
Nitekim o dönemin Marksistleri bazen hümanizm, bazen batıcılık ve ilimcilik adı altında bir çok faaliyette bulunmuşlar, askeriyeye ve eğitim camiasına sızarak kadrolaşmaya başlamışlardır. Hükûmette Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel‘in de teşvikiyle başta Köy Enstitüsü olmak üzere eğitim kurumlarında yuvalanmışlardır.


II. Dünya Savaşı’nın iktisadî anlamdaki sıkıntıları, Türkiye’de büyük bir sefalete sebep olmuş, sefaletin artışı ise siyasî buhranı da beraberinde getirmiş, ülkede komünizmin kamçılanmasına ve Kızıl Rusya lehinde propagandaların artmasına sebep olmuştur. Bunun yanı sıra Türk Milliyetçiliğinin ilmî ve harsî anlamda merkezi durumunda olan Türk Ocakları‘nın 1931 yılında kapatılmış olmasına rağmen Türk Milliyetçileri faaliyetlerine son vermemişlerdir. 1931 yılından II. Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 yılına kadar Milliyetçi faaliyetler el altından yürütülmüştür. Bununla birlikte siyasî iktidarlar Milliyetçilik faktörünü amaçları doğrultusunda uygulamaya ve yönlendirmeye çalışılmışlardır.
 

Türkiye’de Alman ordularının 1942 yılında Kafkaslara doğru ilerlemesi sırasında Pan-turanist Alman propagandası artmış ve yoğunlaşmıştı. Cumhuriyet, Tasvir ve Vakit gazeteleri Alman yanlısıydı. Fakat daha sonraları bu gazeteler dava sırasında tamamen Türkçülük ve Milliyetçilik aleyhinde bir tutum takınmışlardır. Dönemin etkin sayılabilecek gazetelerinin tavırlarını bu derece anî ve kesin hatlarla değiştirmelerindeki en önemli sebebi Millî Şef İnönü’nün basın üzerindeki tesirinin de güçlü olmasıyla izah etmek mümkündür.
 

5 Ağustos 1942’de TBMM’de kürsüde Başbakan Şükrü Saraçoğlu‘nun okuduğu programda “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir… Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız” şeklinde konuşur. İşte bu konuşma 3 Mayıs olaylarının sebebi olarak gösterilen iki mektubun çıkış noktasıdır.
 

1940’lı yıllarda Türkiye’de II. Dünya savaşının takip ettiği seyre ve bu seyir içindeki Sovyetler Birliğinin avantajlı durumuna paralel olarak Türkiye’de komünist faaliyetler artmıştır. Bu fâaliyetleri takip edip fikren karşı durmak isteyenler Türkçü yazarlar ve aydınlardı. Memlekette tek şef, tek parti vardı. Bu şartlar altında Atsız Bey Orkun dergisinin 1 Mart 1944 Tarih15 numaralı sayısında ve 21 Mart 1944 Tarih 16. sayısında “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye” adlı iki açık mektup yayınladı.
 

Bu mektuplarda ülkedeki komünist faaliyetler ve Millî Eğitim Bakanlığındaki komünist sızmalara dikkat çekiliyordu. Bu mektuplardan ikincisi özellikle çok büyük işler yapmış, İstanbul, Ankara dahil olmak üzere birçok ilde komünizm hakkında yürüyüşlere sebep olmuştu. Böylece bir şey bu zamana kadar görülmemişti. Bir lise öğretmeni nasıl maarif vekilini ve başvekili tenkit edebilirdi. Atsız Bey sürpriz bir atak yapmış kaideyi bozmuştu. Bu mektuplar Şükrü Saraçoğlu’ndan çok Hasan Ali Yücel’i büyük endişeye düşürmüştü. Yücel de İsmet İnönü’nün (Cumhurbaşkanı) çok tuttuğu bir kişiydi. Sonunda idare tepkisini verdi ilk önce Atsız Bey’in Boğaziçi Lisesindeki görevine son verildi (7 nisan 1944), Orhun dergisi Bakanlar Kurulu kararıyla ikinci kez kapatıldı.
 

İkinci açık mektupta Atsız Bey’in “vatan haini” dediği Sabahattin Ali, Hasan Ali Yücel ve o günlerde Ulus gazetesinin basında bulunan Falih Rıfkı’nın teşvikiyle Atsız Bey’i mahkemeye verdi.
 

Ankara’da 26 Nisan 1944 Çarşamba günü başlayan ilk duruşmada salon Milliyetçi gençlerle tıklım tıklım doluydu. 3 Mayıs 1944’te başlayan ikinci davada Sabahattin Ali gençlere hakaret etmek istemiş ve salonda bulunan DTCF Felsefe bölümü talebesi Osman Yüksel Serdengeçti tarafından tokatlanmıştı.
 

Tarihte 3 Mayıs Olayları adıyla anılan olaylar Nihal Atsız’ın, hakkında açılan dava için Ankara’ya geldiği sırada başlamıştır. Bu tarihte gençlik komünizm aleyhine bir gösteri düzenler ve beraberinde N. Atsız’a sevgilerini belirtirler. Mahkeme salonuna giremeyen gençler Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşe geçmişler burada millî marşlar söylenmiş ve komünizm aleyhine sloganlar atmışlardır. Kafile Ulus Meydanı’ndan sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişse de bunda başarılı olamamış, Milliyetçi gençlerin gösterileri hükûmet tarafından şiddetle önlenmiştir. Bu gösterilerde tutuklanan üniversiteli gençlerin sayısı 165 olarak tespit edilmiştir. Ancak gençliğin bu masum hareketi devrin millî şefine bir ihtilâl olarak intikal ettirilir. H. Ali Yücel, Nevzat Tandoğan ve F. Rıfkı Atay üçlüsünün gayretleriyle Irkçılık ve Turancılık adı verilen Milliyetçilik düşmanı dava ortaya çıkarılmıştır.


Esasında 3 Mayıs Olayları, II. Dünya Savaşı’nın seyri ile alâkalıdır ve dönemin hükûmetinin Almanlara karşı üstünlük kuran Ruslara Türkçüleri feda ederek bir siyasî rüşvet vermesi olayıdır. Türkiye Ruslara karşı, yalnızlık içinde karşı koymaya çalışmaktadır. 3 Mayıs 1944 duruşması o sırada tam aranılan fırsat olarak değerlendirilir.
 

1.5 yıl süren tutukluluktan sonra tahliye edilen 3 yıl süren duruşmalardan sonra beraat eden 6’sı asker 17’si sivil aydının adları şunlardır: Fehim Altan, Nihal Atsız, Sait Bilgiç, Muzaffer Eriş, Cihat Savaş, Orhan Şaik Gökyay, Mehmet Külahlıoğlu, Hüseyin Namık Orkun, Cemal Oğuz Öcal, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel Hikmet Tanyu, Zeki Velidi Togan, İsmet Rasim Tümtürk, Reha Oğuz Türkkan, asker olanlar, Hasan Ferit Cansever, Fethi Tevetoğlu, Nurullah Barıman, Zeki Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Alparslan Türkeş’tir.
 

Gösterilerin ardından tutuklanan onlarca gencin ailesi yaklaşan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’ndan umutludur. Gençlik Bayramı’nda bir yığın masum gencin, bayramı zindanlarda geçirmesine Millî Şef’in gönlü razı olmayacağını sananlar çoktur. Millî Şef, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, gençleri ve ailelerini sevindirmek şöyle dursun, bilâkis Ankara Stadyumu’nda, 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bay-ramı nutkunda Irkçılık ve Turancılık iddiaları hakkındaki görüşünü bütün açıklığı ile ortaya koyarak, Milliyetçileri hayal kırıklığına uğratan bir konuşma yapar. Millî şef, henüz tahkikat safhasında bulunan olay ile Türkçüler ve Milliyetçiler aleyhine çok ağır ithamlarda bulunur.
 

Bu meşhur nutuktan sonra her meslekten ve her sahadan kimseler, yıldırıcı, ezici ceberutlukla sanki Türkiye’nin her yeri sıkıyönetim bölgesiymiş gibi, rasgele emrivakilerle, ceket gömlek İstanbul’a sıkıyönetim komutanlığı emrine teslim edilmiştir. Özellikle 47 kişi hakkında rapor hazırlanır. 3 Mayıs dava dosyasının başında yer alan bu kişiler 1 numaralı Sıkıyönetim mahkemesine gönderilir.
 

Turancılık davası, 7 Eylül 1944 günü başladı. Duruşma açıldığında, sıkıyönetim komutanlığının son tahkikat kararı, Savcı Kâzım Alöç tarafından okundu. Kararın başlangıcında yer alan “vatana ihanetleri sabit olanlar…” ibaresi sanıkları daha yargılamadan suçlu ilân ediyordu. Esasında bu üslûp, İsmet Paşa’nın 19 Mayıs Nutku’nun bir taklidinden başka bir şey değildi.
 

İsmet İnönü’nün 19 Mayıs Nutku ile yeni çehreye bürünen ve çok farklı, maksatlı bir bakış açısıyla “Turancılık Davası”na dönüşen hadiseler Cumhuriyet dönemi Türk siyasî tarihinde önemli bir nirengi noktası olmuştur. İsmet İnönü için olayların ilk ve önemli ismi durumunda olan Atsız, davanın Türkçülüğü yıkmayıp güçlendirdiğini, ancak İsmet İnönü’nün yıkıldığını söylemektedir. 3 Mayıs N. Atsız’a göre “Türkçülüğün gafletten ayrılışı, can düşmanlarını tanıdığı, dost sandığı hainleri ayırdığı” gündür.


Nejdet Sançar’a göre “en hain düşman komünizme dikilme” günüdür.
 

Bu olay Milliyetçilerin mağdur olmasıyla sonuçlanmış ancak bu mağduriyet Milliyetçilere darbe olmamış, bilâkis güçlendirmiş ve Türk Milliyetçilerine “Kurtuluş Günü” adıyla bilinen, manası, prensipleri ve amacı belirli bir ülkü hâline gelen kutlu bir gün kazandırmıştır.
 

3 Mayısın ilk yıl dönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane’deki Askeri Cezaevinde tutuklu bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmıştır.
 

3 Mayıs’ın mağdurlarından Alparslan Türkeş de bu tarihin “Türkçüler Günü” adıyla kutlanmasını bizzat sağlamış ve bu geleneği hayatı boyunca devam ettirmiştir.
 

3 Mayıs 1944 Türkçülük Olayı’nın öbcesinde ve takip eden tarihî sürece yaptığımız bu seyahatten sonra netice olarak şu hükme varabiliriz:
 

Milli Şef İnönü’nün “19 Mayıs Nutku” ile fikrî geri plânı şekillenen “3 Mayıs 1944 Süreci” Türkiye Cumhuriyeti’nin “kurucu ideolojisi” plan “Türk Milliyetçiliği”nin devlet hayatından kovulduğu aürecin adıdır.
 
 
3 Mayıs 1944 Türk Milliyetçileri’nin devlete giydirilen yeni düzene karşı Türk Milliyetçiliğini yeniden hakim kılma adına kavgasını başlattığı gündür.
 

3 Mayıs 1944’te Türk Milliyetçilerinin başlattığı kavga 1980 öncesinde aziz Türk vatanını Komünist işgâlden koruma adına “Ülkücü Hareket”in binlerce ülküdaşını şehit vermesi pahasına devam etmiştir.
 

Günümüzde Türk Milleti ve Devleti üzerinde küresel ülkelerin projelerini uygulamaya çalışan “dahilî ve haricî bedhahlar” bilmelidir ki “Türk’ün Kıyamı” onları da yutup, yok edecek güç ve iradededir.
 

Tanrı Türk’ü Korusun ve Yüceltsin!..
 

[1] Abdülkadir İNAN – Atatürk ve Dış Türkler, Türk Kültürü Dergisi, Ankara 1963, Sayı 13, s. 115
 
 

1 Mayıs 2020 Cuma

3 Mayıs Türkçüler Günü Kutlu Olsun!

 
 
 
3 Mayıs Türkçüler Günü Kutlu Olsun!
 
 

Orkun Kutlu

 
 
 
Türk ulusunun kızıl dalgadan etkilenmesi ve yurtta komünizmin bir tehlike olarak yandaşlar toplaması, yazdıkları ve söyledikleriyle dönemin en büyük düşünürlerinden, tarihçilerinden biri olan, fikir babamız ve kut’lu atamız Nihal Atsız‘ı ve onun gibi düşünen bütün Türkçüleri komünizm karşısında bir şeyler yapma konusunda düşündürüyordu. 
 
 
Bu dönemde yayımlanan “Bozkurt“, “Orhun” ve “Çınaraltı” gibi dergilerle Türkçü konularda yazılar yazan Atsız Ata, komünizmin etkisinde kalan uyuşuk beyinlerce bir “tehdit” olarak algılanıyordu.
 

Atsız, o dönemde bazı yayınlar ile gençler arasında yayılan “komünist dalga” nedeniyle, Tbmm‘deki bir konuşmasında “Ben milliyetçi ve Türkçüyüm.” diyen Başbakan Şükrü Saraçoğlu‘na iki tane açık mektup yazıp, Türkçülüğün hâlâ hayata geçirilemediğini belirtir. 
 
 
Ayrıca mektupta Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel‘in emriyle komünist yazılar içeren dergilerin okullara dağıtıldığını ve o sıralarda hapishanede yatan Nazım Hikmet‘e de gizli yollardan para gönderildiğini yazar. 
 
 
Kendisini Türkçü olarak tanımlayan Şükrü Saraçoğlu, Atsız‘ın her zaman doğru şeyler konuştuğunu – yazdığını bildiği için, bu sözleri derinden hissetmiş ve “Devlet çatısı altında ve hatta yönetimde bulunan bu hainleri, yine devletin parasıyla nasıl beslerim?” diye düşünmüştür.
 

Atsız‘ın gönderdiği açık mektup, halk, meclisteki vekiller ve o dönemde “kızıl tehlike” adı altında gösterilen “Sabahattin Ali, Hasan Ali Yücel, Nazım Hikmet” gibi kişiler arasında tepkiyle karşılanır. Kısa bir süre sonra Sabahattin Ali, Atsız‘a “iftira davası” açar.
 

Her ne kadar bazı Türk düşmanlarınca karalanmaya çalışılsa da, Atsız Ata’nın yazdığı büyük eserler, Türk Yurdu‘nda yaşayan genç bozkurtları uyandırmaya yetmiştir. Atsız Ata ile birlikte, Türkçü düşünür Reha Oğuz Türkkan gibi birçok kişinin böylesine bir davada yargılandığını gören ve birbirlerinden kesinlikle haberleri olmayan gençler, hemen Ankara’ya akın ederler. 
 
 
Ankara’ya gelerek davaya tepki göstermek ve komünizmi lanetlemek adına bir araya toplanan gençler, mahkeme salonuna alınmayınca Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşe geçmişler ve milli marşlar söyleyerek Türk’e düşman olan herkese göz dağı vermeye çalışmışlardır. Daha sonra gençler Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişler; fakat buna izin alamamışlardır.



Atsız, 3 Mayıs 1944′te mahkeme salonunda savunmasını verirken adliye binasının içi ve dışı binlerce bozkurtla dolmuştur. Aynı anda Türkçülerin bu denli bir gövde gösterisi yaptığı dönemde onların gücünü kırabilmek adına, mahkeme çevresinde toplanan ve “Yaşasın Atsız, kahrolsun komünizm!” diye bağıran Türkçü gençler, şiddetle gözaltına alınmış ve gözaltında bulunan yaklaşık 165 genç öldüresiye dövülmüştür. 
 
 
Tek suçları vatanlarını ve Türklüklerini sevmeleri olan bu gençlere, görülmemiş işkenceler uygulanmıştır. Öyle işkenceler yapılmıştır ki, gözaltındaki genç Türkçülerin kafaları yarılmış, her yeri moraran gençlerin üstü başı kan içinde kalmış, kolları ve kaburgaları kırılmıştır. 
 
 
Bu kargaşada Atsız da tutuklanarak “tabutluklara” gönderilmiştir. Bir insanın bile içinde oturamayacağı, sadece bir tabutun sığacağı kadar küçük odacıklardan oluşan bir çeşit “hücre” olan tabutluklarda, Atsız Atamız 2-3 gün aç bırakılmış ve çeşitli işkencelere maruz bırakılmıştır.
 

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, büyük bir “hainlik” vesikası olarak tarihe geçecek bir söylemde bulunmuş, Atsız ve arkadaşlarını çok ağır bir dille yermiştir. 
 
 
Bunun üzerine yurtta Türkçü düşünceye sahip olan herkes tutuklanmış ve hatta yolda Atsız‘a selam verenler bile sorguya çekilir duruma gelmiştir. Atsız‘ın evinde yapılan bir aramada o dönemde Üsteğmen olarak görev yapan Alparslan Türkeş‘in Atsız‘a gönderdiği mektup ve yazıları çıkınca, Türkeş de gözaltına alınmış ve Tophane’deki Askeri Cezaevi’ne kapatılmıştır. 
 
 
Daha sonra “Türkçü – Turancı” olduğunu itiraf etmesi için o da tabutluklara kapatılmış ve aynı dönemde Reha Oğuz Türkkan, Hüseyin Namık Orkun, Zeki Velidi Togan gibi 23 Türkçü de çok çeşitli işkencelere maruz bırakılmıştır.
 

Sadece Türkçü oldukları ve Türk Budunu’nu uyandırmaya çalıştıkları için o güne kadar görülmemiş işkencelere maruz bırakılan ve sonrasında yıllarca hapse mahkum edilen büyük Türkçüler, hapisten çıktıktan sonra da ülkü uğrunda savaşmaya devam etmişlerdir.
 

Bugün, Türkiye’yi gönülden sevmeyen ve hatta Türk soylu olmayan bazı kişilerce, bir Türk devleti olan Türkiye batağa sürüklenmektedir. Vatanseverler ve Türkçüler “ırkçı” ilan edilip, Türkler üzerinde oyunlar oynanmakta ve Başbuğ Atatürk‘ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ayaklara düşürülmeye çalışılmaktadır.
 

Unutulmasın ki, bu ülkede Atsız Ata’nın çerileri ve Başbuğ Atatürk’ün gerçek sevenleri var oldukça, Türkiye bir Türk Yurdu olarak kalacak, yönetimimiz de asla “şeyhlere, mollalara” bırakılmayacaktır!


Biz Türk gençlerini bu kut’lu ülküde topladığın için sana gönülden bağlı olan biz genç bozkurtlar, senin bayrağını dalgalandırmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Eğer ki bu davadan dönecek olursak, “Gök girsin, kızıl çıksın!“
 

Başta ulu Türkçü Nihâl ATSIZ olmak üzere, Üç Mayıs’ı bizlere bir şeref nişanı olarak armağan eden bütün kahraman TÜRK büyüklerinin mekânı uçmağ olsun!

12 Aralık 2018 Çarşamba

VAKTİYLE BİR ATSIZ VARMIŞ.. VAROLSUN !

 

VAKTİYLE BİR ATSIZ VARMIŞ.. VAROLSUN !



ERTUĞRUL SUBAŞI
 

Vaktiyle bir Atsız varmış derlerse ne hoş!

Anılmakla hangi ruh olmaz ki sarhoş?


Nihal Atsız Türkçülük fikrinin abidelerinden diyeceğimiz Akçura’nın Gaspıralı’nın Gökalp’in nice Türkçü devlerin yakmış olduğu meşaleyi alev alev yandıran Türkçüdür. Atsız Ata ömrü boyunca Türk Ülküsüne hizmet için; Türkçülük ruh ve şuuruna için hareket etmiştir. Türk Irkını aşağılamaya çalışanlara karşı her daim kılıcını çekmiştir. 
 
Dünya düzeninde Nazi Almanyasının güttüğü sözde üstün Aryan Irkına karşı; Reha Oğuz TÜRKKAN beyefendinin dergisinde Almanya’nın bu tutumunu çok sert şekilde eleştiren Atsız; her cephede Nazici veya Mussolinici diye gösterilmiştir. Bu felaket fitne o kadar büyümüştür ki Atsız’ın evinde Hitlerin Fotoğrafı olduğunu dahi beyan etmişlerdir. 
 
Atsız bir Türk Milliyetçisi Türkçüydü. Türk Irkını yermeye çalışan zevatlara hep karşı harekat içerisindeydi. “İçtimai Mezhebim Türkçülükdür” diyen Atsız ; Ben, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeğe tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura malik bir Türk‘üm. 
 
Atsız; Davetiye adlı şiirinde zaten İtalyan Faşist Lideri Mussolin’e gerekli söylemlerini beyan etmiştir. Ne İtalyan Faşizmi, Ne Almanya Nazizmine hiç bir vakit meyletmeyen biz Türkçüler 1789 da Dünyanın tanıdığı Milliyetçiliği Çiçi Han dan bu yana bilir ve yaşarız. Türkçülük çile tasından kana kana içmek demektir. Bunu da bizzat Atsız hayatında yaşamıştır. 
 
1944 Türkçülük Turancılık davasında zamanın Başbakanı Şükrü SARAÇOĞLU’na Orhun dergisinde iki açık mektup yazarak Komunizmin kadrolaştırıldığını Başbakanın beyan ettiği Türkçülüğün nerde kaldığını sert bir şekilde eleştirmiştir.
 
Milli eğitim bakanı Hasan Ali YÜCEL ve komunist olan Sebahattin ALİ tarafından Atsız’a açılan dava neticesinde Nihal Atsız Türkçü Turancı Dava arkadaşları ile tabutluklarda işkence görmüştür. 
 
Her Şey Türk için, Türke göre, Türk tarafından idealine inandıkları için Atsız Ata dik duruşundan hiç bir vakit taviz vermemiştir.


1944 Türkçülük Turancılık davasında 23 kişi yargılanmıştır;

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Tarihi Profesörü Zeki Velidi Togan

Yedek Doktor Yüzbaşı ve Türk Yurdu Dergisi Sahibi Hasan Ferit Cansever,

Özel Boğaziçi Lisesi Edebiyat Öğretmeni Çiftçioğlu Hüseyin Nihal Atsız

Piyade Üsteğmen ALPARSLAN TÜRKEŞ

Balıkesir Lisesi Edebiyat Öğretmeni ve Nihal Atsız’ın öz kardeşi Nejdet Sançar

Samsunda Doktor Üsteğmen Fethi Tevetoğlu

Devlet Konservatuvarı Müdürü Orhan Şaik Gökyay


İstanbul Hukuk Fakültesi doktora öğrencisi ve Gökbörü dergisi sahibi Reha Oğuz Türkkan


Gazi Terbiye Enstitüsü Tarih Öğretmeni Hüseyin Namık Orkun

Ankara Yargıç Adayı Sait Bilgiç


Yedek Asteğmen M. Zeki Özgür (Sofuoğlu


İstanbul Belediyesi Müfettişi İsmet Tümtürk


İçişleri Bakanlığı Memuru Hikmet Tanyu


Muğla Defterdarlığı Tahsilat Şefi Hamza Sadi Özbek


Yüksek Mühendis Okulu 4ç Sınıf Öğrencisi Muzaffer Eriş


Adana Yargıç Adayı Cebbar Şenel


Yedek Asteğmen Nurullah Barıman


Yüksek Mühendis Okulu 4. Sınıf Öğrencisi Cihat Savaşfer



Yedek Asteğmen Fazıl Hisarcıklı


Boğaziçi Lisesi Öğrencisi Yusuf Kadıgil


Yüksek Mühendis Okulu 4. Sınıf Öğrencisi Fehiman Altan


Gazi Terbiye Enstitüsü Öğrencisi Cemal Oğuz Öcal


Yargıtay Evrak Memuru Saim Bayrak.


Nihal Atsız Türk Ülküsüne gönül vermiş bir Türkçü fikir adamıydı. Nihal Atsız; Hiç bir zaman kafatascılığına meyletmemiş bir kişiliktir. Bugün Atsız’ın topluluğu diye kendini ifade eden kişiler Atsız Atanın Türkçülük ruhunu benimseyemişlerdir veya idrak edememişlerdir. 
 
Atsız Ata Türk ülküsüne ve Türk Irkına düşman olan her kesime düşmandı. 
 
Atsız Ata İslamcılık adı altında Arapcılık güden sözde siyasal islamcılara Arapcılara karşıydı. 
 
Atsız’ın bu tutumu ise kendisinin sözde dini hususları geri plana attığını göstermekteymiş. Beyler Din seçim Türklük kaderdir diye buyuran Yesevi’nin bu kelamına hiçbir Türk Milliyetçisi karşı durmamıştır. 
 
Atsız Türkçülüğün en büyük şartı olan Ahlak kavramını dile getirmiştir. Her iman ahlaka yürüyeceğine göre, Türkçülük’de de sağlam bir ahlakın bulunması birinci şarttır. Milli Ülküye sahip olabilmek için evvelinde Milli ahlakı benimsemek şarttır. 
 
Milli Ahlak milli ülkünün temel taşıdır. Milli ahlak Türk töresinin şartıdır. Milli ahlak ; Türk Ülküsünü Şiar edinenlerin nizamıdır. 
 
Atsız; ‘’Ahlak, millet yapısının temelidir. O olmadan hiç bir şey olmaz.’’


Atsız hayatı boyunca Türk Milletinin muasır medeniyet seviyesine yükselmesi için kendine dönüş harekat kıvılcımını yapmıştır.Kendimize dönelim. Ahlak, edebiyat, musiki, giyim, zevk, yemek, eğlence, hukuk, aile, adet, anane ve her şeyde milli olalım.Atsız ; Turan ülküsüne iman ettiği için esaret altındaki Türklerin Hürriyet mücadelesinne omuz vermiştir. Gerek yazıları gerek tavır ve tutumları ile bunu açıkca dile getirmiştir.
 
Atsız korkusuz cesaretli ver hırçın bir kalemdir. Hiçbir zaman ılımlı bir hal gütmedi her daim mecmualarında sert bir şekilde Türkçülüğün düşmanlarını taşlamıştır. Eğilmeyen bükülmeyen dik duruşlu bir Türkçü idi Atsız.Atsız’ın dile getirdiği ırkçılık kavramı açacak olursak bir üstünlük tartışmasına girmiyoruz ; Türk ırkının vermiş olduğu hizmetler aşikardır bizim anlatmak istediğimiz Türk ırkının her daim Türk Devlet kadrolarında söz sahibi olması.
 
 Nitekim ; Mareşal Fevzi ÇAKMAK bey de Türk ırkına mensup bireyleri sadece Türk harp okulların ve savunma sisteminin gerekli olduğu yerlere alırdı. Yani Türklerden oluşun bir ordu gayesiydi. 
 
Türk ırkını gözetmesinin en büyük sebebi başka harslarla haşrolmuş kimselerin taviz ihtimalleridir. Atsız da Türk Devleti’nin yöneticileri ve kadroları Türklerden oluşmalı derdi. Türk’ün olduğu yerde yabancı menşeili hiçbir kimseye yer verilmemesini gerektiğini beyan etmiştir. En tabii hakkımızdır elbette Türk Devletinde Türk’ün yöneticisi olması. Her zaman Türkler başa Türk ister naralarımız cihanı titretmiştir.



Gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızıl Elmanın yolunu kapatamayacaklardır.Atsız Türkçülük ruh ve şuurunun en büyük eksikliğinin milli eğitim kavramımızın ne kadar Milli olduğunu dile getirmesiyle daha da derinlik kazanmıştır. Şöyleki bizim ilk okuldan,orta okula kadar Türk çocuklarına Türk tarihini ve Türk dilinin en iyi şekilde öğretmemiz şarttır. Atalarının neler yaptığını Türk çocuüğu bilmeli ve ona göre hayatına şekil vermelidir.
 
 Lakin günümüze bakacak olursak Milli şuurun en önemli bir haykırış noktası olan andımız rafa kaldırılma çabasındadır. Bu gaflete düşenleri Atsız o vakitlerden uyarmaktadır. Milli şuur yoksunluğu demek milli bir adım atamama ve bütün iç-dış sömürülere açık olmak demektir. Atsızın milli eğitim kavgası tamamen Türk çocuklarının Milli şuurla yetişmesi hususudur.Bununda köylerden başlayarak köycülük sistemi ile yaymak olduğunu neşriyatlarında dile getirmiştir. 
 
Milli şuur, bir milletin yaşama ifadesi, hayat kaynağı ve en kuvvetli silahıdır. Milliyetsiz unsurların milliyetin unsurlarına düşmanlığı elbette olacaktır Lakin bununla mücadele her Türkçünün boynunun borcudur. Yetiştirilen gençlik Türk gençliğidir Bize lazım olan gençlik; Bir fırka veya zümre gençliği değildir. Biz fırka ve şahsiyetlerin ebediliğine kani değiliz. 
 
Her şeyden üstün, her şeyden önce bir Türkiye vardır. 
 
Biz Türk Gençliği istiyoruz!



Bugün bizim kavgamız Milliyetçi Türkiye için, Turan İçin, Kızıl elma içindir. Bugün bizim sevdamız aleme nizam verme sevdasıdır. Atsız ata şiirleriyle ve yazılarıyla her daim Türk gençliğini yönlendiren Milli şuur ve Milli ülkü ile yetişmesi gerektiğini ve yetiştirilmesini vurgulamıştır. 
 
Sosyalizm ve Komunizm gibi yabancı menşeili Milliyet ve Hürriyet gibi mukaddes değerleri reddeden düşüncelerle her daim kalemiyle mücadele etmiştir. Sahalarda yapılacak mücadelelere yol göstermiştir. Maddede mana olmayıp; her türlü muazzamlığın maneviyatta yani manada olduğunu dile getiren Atsız materyalizm ile her daim kendi cephesinde mücadele etmiştir.


Atsız; Türk ülküsünün vagzecilmez kalemidir

Atsız; Kürşadı Türk milleti,ne kazandıran ulu bir kişidir

Atsız; Akçura’nın Gaspıralı’nın Gökalp’in yaktığı ateşi harlayandır

Atsız; Türk düşmanlarının üstüne bir tufandır

Atsız ;Türkçülüğü ırkçılık ve İtalyan faşizmi olarak görenlerin arsız suratlarına Türk’ün şamarıdır.

Atsız ; Türk dilinin bir savunucusu bir kaynağıdır.


Ruhu şad olsun

Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir.