3 mayıs türkçülük günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 mayıs türkçülük günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2020 Pazartesi

3 Mayıs 1944’ün Arka Plânını Okumak

 
 
 
3 Mayıs 1944’ün Arka Plânını Okumak
 
 
Feridun Yıldız
 
 
 
3 Mayıs 1944 tarihi sizin için ne ifade ediyor? Kimilerine göre “Irkçılık-Turancılık Dâvâsı”, kimilerine göre “Türkçülük Günü”, kimilerine göre “Milliyetçilik Günü”, kimilerine göre “kutlama”, kimilerine göre de “yas” günü. O gün olup bitenlere hangi cepheden bakarsanız o şekilde görürsünüz. 
 
 
Ama o günlerde başlayıp yıllarca süren dâvânın hangi cepheden bakarsanız bakın tek bir paydası vardır; Türk Milliyetçiliği ya da özel adıyla Türkçülük.
 

Türkçülük/Türk Milliyetçiliği Osmanlı’nın son dönemlerinde Osmanlıcılık ve İslâmcılık gibi çare olarak tutunulan devlet projelerinden birisidir. Osmanlı imparatorluğu dağılınca Türk Milliyetçiliği daha tesirli hale geldi. Türkiye Cumhuriyeti temelini Millî mücadele oluşturmuştur. Millî mücadelenin ruhu ise Türk Milliyetçiliğidir. Millî mücadelenin öncüleri Tanzimat’tan günümüze gelen Milliyetçilik fikriyle yetişen aydınlardır. Millî mücadelenin önderi Türk Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk‘ün en önemli özelliği Milliyetçi olmasıydı. Atatürk’ün sağ olduğu dönemde Milliyetçilik aleyhinde bulunmak söz konusu olamazdı. Atatürk “Milliyet davasını siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesi” olarak görür. Atatürk’te “şuurlu ülkü demek müspet ilme dayandırılmış hedef” demektir.[1] Yani Atatürk ideolojik anlamda “doktriner bir Türk Milliyetçisi” idi.
 

Atatürk Milliyetçilik fikrine uygun olarak devleti kurarken şüphesiz en önemli yardımcıları Türk Ocakları etrafında toplanmış Ziya Gökalp, Halide Edip, Hamdullah Suphi gibi aydınlar olmuştur. Bunların içinde Ziya Gökalp‘in Türk devletine şekil verilmesinde büyük etkileri olduğu şüphesizdir. Türkiye’de teorik aklın pragmatik eyleme olan üstünlüğü Ziya Gökalp’le başlamıştır. Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde belirttiği fikirleri yeni Türk devletine şeklini vermiştir.
 

Milliyetçilik, ister istemez hem yönetici kadrosunun zihniyet dünyasını çevreleyen hem de devletin hamurunu oluşturan ana fikirdir. Buna bağlı olarak Cumhuriyetin kurucularının öncelikli amacı, yeni Millî devlete ve bu devletin hedeflerine meşruiyet sağlayacak bir “ideolojinin” yaratılması ve Osmanlının son döneminden itibaren gelişmeye başlayan Millî bilincin kökleştirilmesi olmuştur.
 

1931 ve 1935 CHP programlarıyla resmileşen Milliyet anlayışı, dil ve kültür birliği ile bir ülkü etrafında toplanmayı içeriyordu.
 

Kemalist yönetimin dışında kalmış, “resmi Milliyetçilik” anlayışını yetersiz bulan bazı entelektüeller 1930’lu yıllarda kendi tezlerini savunmaya devam etmişlerdir. Bunlar arasında en kayda değer olanlardan biri, Nihal Atsız yönetiminde çıkan “Adsız Mecmua” girişimidir. İkinci kuşak Türkçü entelektüellerin önde gelen isimlerinden olan Atsız, resmi tarih tezine karşı çıkmış ve Turan ideallerini canlı tutmaya çalışmıştır. Bu mecmuanın yaklaşık bir yıl süren yayın hayatı olmuştur. Kasım 1933’te yine N. Atsız’ın yönetiminde “Orkun Mecmuası” yayınlanmaya başlamıştır.
 

İkinci Dünya Savaşı arifesine gelindiğinde ülkedeki fikir/ideoloji mücadelelerinin alevlendiği göze çarpmaktadır. Tek-parti yönetiminin mesaisinin ister istemez milletler arası sorunlar ve gelişmeler üzerine yoğunlaşması bunu teşvik etmiştir. Millerarası mücadelenin kızışmasının Türkiye’deki entelektüeller üzerinde de yansımaları ortaya çıkıyordu. Bu konjonktürde değişik görüşteki yazarların çalışmalarına hız verdikleri, tek parti iktidarını etkilemeye çalıştıkları görülmektedir. Bu girişimler arasında solcu çevreler ile Milliyetçi / Türkçü çevreler en dikkat çekici olanlarıdır.
 

Atatürk’ün ölümünden sonra Tek Parti yönetiminin dış politikası, bağımsızlık anlayışı ve millî kültür politikalarının değişmesi ve devlet idaresinde sol bürokratların kadrolaşması tepkilere yol açmıştır. Bu dönemdeki Marksist faaliyetlerin asıl hedefleri dışında ülke politikalarını etkilemek ve yönlendirmek; Milliyetçi fikir ve akımları karalayarak geriletmek ve Türkiye’nin Sovyet Rusya ile ilişkilerini geliştirmesini teşvik etmek gibi ara hedefleri vardı. 
 
 
Nitekim o dönemin Marksistleri bazen hümanizm, bazen batıcılık ve ilimcilik adı altında bir çok faaliyette bulunmuşlar, askeriyeye ve eğitim camiasına sızarak kadrolaşmaya başlamışlardır. Hükûmette Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel‘in de teşvikiyle başta Köy Enstitüsü olmak üzere eğitim kurumlarında yuvalanmışlardır.


II. Dünya Savaşı’nın iktisadî anlamdaki sıkıntıları, Türkiye’de büyük bir sefalete sebep olmuş, sefaletin artışı ise siyasî buhranı da beraberinde getirmiş, ülkede komünizmin kamçılanmasına ve Kızıl Rusya lehinde propagandaların artmasına sebep olmuştur. Bunun yanı sıra Türk Milliyetçiliğinin ilmî ve harsî anlamda merkezi durumunda olan Türk Ocakları‘nın 1931 yılında kapatılmış olmasına rağmen Türk Milliyetçileri faaliyetlerine son vermemişlerdir. 1931 yılından II. Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 yılına kadar Milliyetçi faaliyetler el altından yürütülmüştür. Bununla birlikte siyasî iktidarlar Milliyetçilik faktörünü amaçları doğrultusunda uygulamaya ve yönlendirmeye çalışılmışlardır.
 

Türkiye’de Alman ordularının 1942 yılında Kafkaslara doğru ilerlemesi sırasında Pan-turanist Alman propagandası artmış ve yoğunlaşmıştı. Cumhuriyet, Tasvir ve Vakit gazeteleri Alman yanlısıydı. Fakat daha sonraları bu gazeteler dava sırasında tamamen Türkçülük ve Milliyetçilik aleyhinde bir tutum takınmışlardır. Dönemin etkin sayılabilecek gazetelerinin tavırlarını bu derece anî ve kesin hatlarla değiştirmelerindeki en önemli sebebi Millî Şef İnönü’nün basın üzerindeki tesirinin de güçlü olmasıyla izah etmek mümkündür.
 

5 Ağustos 1942’de TBMM’de kürsüde Başbakan Şükrü Saraçoğlu‘nun okuduğu programda “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir… Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız” şeklinde konuşur. İşte bu konuşma 3 Mayıs olaylarının sebebi olarak gösterilen iki mektubun çıkış noktasıdır.
 

1940’lı yıllarda Türkiye’de II. Dünya savaşının takip ettiği seyre ve bu seyir içindeki Sovyetler Birliğinin avantajlı durumuna paralel olarak Türkiye’de komünist faaliyetler artmıştır. Bu fâaliyetleri takip edip fikren karşı durmak isteyenler Türkçü yazarlar ve aydınlardı. Memlekette tek şef, tek parti vardı. Bu şartlar altında Atsız Bey Orkun dergisinin 1 Mart 1944 Tarih15 numaralı sayısında ve 21 Mart 1944 Tarih 16. sayısında “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye” adlı iki açık mektup yayınladı.
 

Bu mektuplarda ülkedeki komünist faaliyetler ve Millî Eğitim Bakanlığındaki komünist sızmalara dikkat çekiliyordu. Bu mektuplardan ikincisi özellikle çok büyük işler yapmış, İstanbul, Ankara dahil olmak üzere birçok ilde komünizm hakkında yürüyüşlere sebep olmuştu. Böylece bir şey bu zamana kadar görülmemişti. Bir lise öğretmeni nasıl maarif vekilini ve başvekili tenkit edebilirdi. Atsız Bey sürpriz bir atak yapmış kaideyi bozmuştu. Bu mektuplar Şükrü Saraçoğlu’ndan çok Hasan Ali Yücel’i büyük endişeye düşürmüştü. Yücel de İsmet İnönü’nün (Cumhurbaşkanı) çok tuttuğu bir kişiydi. Sonunda idare tepkisini verdi ilk önce Atsız Bey’in Boğaziçi Lisesindeki görevine son verildi (7 nisan 1944), Orhun dergisi Bakanlar Kurulu kararıyla ikinci kez kapatıldı.
 

İkinci açık mektupta Atsız Bey’in “vatan haini” dediği Sabahattin Ali, Hasan Ali Yücel ve o günlerde Ulus gazetesinin basında bulunan Falih Rıfkı’nın teşvikiyle Atsız Bey’i mahkemeye verdi.
 

Ankara’da 26 Nisan 1944 Çarşamba günü başlayan ilk duruşmada salon Milliyetçi gençlerle tıklım tıklım doluydu. 3 Mayıs 1944’te başlayan ikinci davada Sabahattin Ali gençlere hakaret etmek istemiş ve salonda bulunan DTCF Felsefe bölümü talebesi Osman Yüksel Serdengeçti tarafından tokatlanmıştı.
 

Tarihte 3 Mayıs Olayları adıyla anılan olaylar Nihal Atsız’ın, hakkında açılan dava için Ankara’ya geldiği sırada başlamıştır. Bu tarihte gençlik komünizm aleyhine bir gösteri düzenler ve beraberinde N. Atsız’a sevgilerini belirtirler. Mahkeme salonuna giremeyen gençler Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşe geçmişler burada millî marşlar söylenmiş ve komünizm aleyhine sloganlar atmışlardır. Kafile Ulus Meydanı’ndan sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişse de bunda başarılı olamamış, Milliyetçi gençlerin gösterileri hükûmet tarafından şiddetle önlenmiştir. Bu gösterilerde tutuklanan üniversiteli gençlerin sayısı 165 olarak tespit edilmiştir. Ancak gençliğin bu masum hareketi devrin millî şefine bir ihtilâl olarak intikal ettirilir. H. Ali Yücel, Nevzat Tandoğan ve F. Rıfkı Atay üçlüsünün gayretleriyle Irkçılık ve Turancılık adı verilen Milliyetçilik düşmanı dava ortaya çıkarılmıştır.


Esasında 3 Mayıs Olayları, II. Dünya Savaşı’nın seyri ile alâkalıdır ve dönemin hükûmetinin Almanlara karşı üstünlük kuran Ruslara Türkçüleri feda ederek bir siyasî rüşvet vermesi olayıdır. Türkiye Ruslara karşı, yalnızlık içinde karşı koymaya çalışmaktadır. 3 Mayıs 1944 duruşması o sırada tam aranılan fırsat olarak değerlendirilir.
 

1.5 yıl süren tutukluluktan sonra tahliye edilen 3 yıl süren duruşmalardan sonra beraat eden 6’sı asker 17’si sivil aydının adları şunlardır: Fehim Altan, Nihal Atsız, Sait Bilgiç, Muzaffer Eriş, Cihat Savaş, Orhan Şaik Gökyay, Mehmet Külahlıoğlu, Hüseyin Namık Orkun, Cemal Oğuz Öcal, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel Hikmet Tanyu, Zeki Velidi Togan, İsmet Rasim Tümtürk, Reha Oğuz Türkkan, asker olanlar, Hasan Ferit Cansever, Fethi Tevetoğlu, Nurullah Barıman, Zeki Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Alparslan Türkeş’tir.
 

Gösterilerin ardından tutuklanan onlarca gencin ailesi yaklaşan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’ndan umutludur. Gençlik Bayramı’nda bir yığın masum gencin, bayramı zindanlarda geçirmesine Millî Şef’in gönlü razı olmayacağını sananlar çoktur. Millî Şef, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, gençleri ve ailelerini sevindirmek şöyle dursun, bilâkis Ankara Stadyumu’nda, 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bay-ramı nutkunda Irkçılık ve Turancılık iddiaları hakkındaki görüşünü bütün açıklığı ile ortaya koyarak, Milliyetçileri hayal kırıklığına uğratan bir konuşma yapar. Millî şef, henüz tahkikat safhasında bulunan olay ile Türkçüler ve Milliyetçiler aleyhine çok ağır ithamlarda bulunur.
 

Bu meşhur nutuktan sonra her meslekten ve her sahadan kimseler, yıldırıcı, ezici ceberutlukla sanki Türkiye’nin her yeri sıkıyönetim bölgesiymiş gibi, rasgele emrivakilerle, ceket gömlek İstanbul’a sıkıyönetim komutanlığı emrine teslim edilmiştir. Özellikle 47 kişi hakkında rapor hazırlanır. 3 Mayıs dava dosyasının başında yer alan bu kişiler 1 numaralı Sıkıyönetim mahkemesine gönderilir.
 

Turancılık davası, 7 Eylül 1944 günü başladı. Duruşma açıldığında, sıkıyönetim komutanlığının son tahkikat kararı, Savcı Kâzım Alöç tarafından okundu. Kararın başlangıcında yer alan “vatana ihanetleri sabit olanlar…” ibaresi sanıkları daha yargılamadan suçlu ilân ediyordu. Esasında bu üslûp, İsmet Paşa’nın 19 Mayıs Nutku’nun bir taklidinden başka bir şey değildi.
 

İsmet İnönü’nün 19 Mayıs Nutku ile yeni çehreye bürünen ve çok farklı, maksatlı bir bakış açısıyla “Turancılık Davası”na dönüşen hadiseler Cumhuriyet dönemi Türk siyasî tarihinde önemli bir nirengi noktası olmuştur. İsmet İnönü için olayların ilk ve önemli ismi durumunda olan Atsız, davanın Türkçülüğü yıkmayıp güçlendirdiğini, ancak İsmet İnönü’nün yıkıldığını söylemektedir. 3 Mayıs N. Atsız’a göre “Türkçülüğün gafletten ayrılışı, can düşmanlarını tanıdığı, dost sandığı hainleri ayırdığı” gündür.


Nejdet Sançar’a göre “en hain düşman komünizme dikilme” günüdür.
 

Bu olay Milliyetçilerin mağdur olmasıyla sonuçlanmış ancak bu mağduriyet Milliyetçilere darbe olmamış, bilâkis güçlendirmiş ve Türk Milliyetçilerine “Kurtuluş Günü” adıyla bilinen, manası, prensipleri ve amacı belirli bir ülkü hâline gelen kutlu bir gün kazandırmıştır.
 

3 Mayısın ilk yıl dönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane’deki Askeri Cezaevinde tutuklu bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmıştır.
 

3 Mayıs’ın mağdurlarından Alparslan Türkeş de bu tarihin “Türkçüler Günü” adıyla kutlanmasını bizzat sağlamış ve bu geleneği hayatı boyunca devam ettirmiştir.
 

3 Mayıs 1944 Türkçülük Olayı’nın öbcesinde ve takip eden tarihî sürece yaptığımız bu seyahatten sonra netice olarak şu hükme varabiliriz:
 

Milli Şef İnönü’nün “19 Mayıs Nutku” ile fikrî geri plânı şekillenen “3 Mayıs 1944 Süreci” Türkiye Cumhuriyeti’nin “kurucu ideolojisi” plan “Türk Milliyetçiliği”nin devlet hayatından kovulduğu aürecin adıdır.
 
 
3 Mayıs 1944 Türk Milliyetçileri’nin devlete giydirilen yeni düzene karşı Türk Milliyetçiliğini yeniden hakim kılma adına kavgasını başlattığı gündür.
 

3 Mayıs 1944’te Türk Milliyetçilerinin başlattığı kavga 1980 öncesinde aziz Türk vatanını Komünist işgâlden koruma adına “Ülkücü Hareket”in binlerce ülküdaşını şehit vermesi pahasına devam etmiştir.
 

Günümüzde Türk Milleti ve Devleti üzerinde küresel ülkelerin projelerini uygulamaya çalışan “dahilî ve haricî bedhahlar” bilmelidir ki “Türk’ün Kıyamı” onları da yutup, yok edecek güç ve iradededir.
 

Tanrı Türk’ü Korusun ve Yüceltsin!..
 

[1] Abdülkadir İNAN – Atatürk ve Dış Türkler, Türk Kültürü Dergisi, Ankara 1963, Sayı 13, s. 115
 
 

30 Nisan 2020 Perşembe

3 Mayıs’a Doğru Giderken…

 
 
 
 
 
3 Mayıs’a Doğru Giderken…
 
 
Özcan Pehlivanoğlu
 
 
3 Mayıs Türkçülük Bayramı, Türklere ve kendini Türk hissedenlere kutlu olsun..
 
 
 
Bilinen binlerce yıllık tarih içinde sayısız devlet kuran biz Türkler, acaba o kurduğumuz devletler içerisinde muktedir olabildik mi?
 

Ya da bazılarının iddialarına göre, Osmanlı örneğinde olduğu gibi devlet yaşamının kritik noktalarını; devşirme, muhtedi, dönme ve hizmetlilere mi teslim ettik? Bu durum günümüzde de sürüyor mu?
 

Türklerin, ırkçı olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek! Bana Türk’ü tarif et deseniz; kendine aşırı güvenli ve bu nedenle tedbirsiz, alçak gönüllü, çalışkan, sabırlı, hoş görülü, hümanist bir insan tipidir derim.
 

Böyle olması ise bazı zafiyetlerin ortaya çıkışına ve bu zafiyetin bir hastalık haline dönüşmesine neden olmuştur.
 

Kendisi de Türk olmayan Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Türkleri eğitimden uzak tutması örneğinde olduğu gibi devlet ve sosyal hayatın ellerine teslim edildiği birçok gayr-ı Türk, bugüne kadar neler yapmıştır, bilinmesi gereken bir konudur.
 

Yani hastalığı teşhis etmezsek ne hastalığın farkına varırız ne de bu hastalığın toplumsal bünyeye verdiği zararları anlayabiliriz.
 

Türklerin, Türk olmayanları devletin ve sosyal yaşamın kritik noktalarına taşıması bir ruhsal hastalıktır. Düşünün, bir Türk devleti olan Osmanlı Devleti’nde, 218 sadrazamdan sadece 100’ü Türktür! Ya padişah anaları?
 

Hem de bunun defalarca yanlışlığının farkına varılmasına rağmen!
 

Üzülerek ifade etmeliyim ki; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’da gelenek haline gelmiş olan; devleti, bilim odaklarını ve sosyal yaşamı Türk olmayanlara teslim etme zihniyeti, günümüz Türkiye’sinde de devam etmektedir.
 

Aşıkpaşazade bize 560 yıl öncesine dair, Bizans dönmesi Rum Mehmet Paşa’ya ilişkin bir olay anlatır ve; “Rum Mehmet Paşa’nın İslam dinine girmiş olmasına rağmen, Bizans’ın eski soyluları ile irtibatta olduğunu, onların telkinleri doğrultusunda hareket ettiğini, İstanbul’un bir gün yeniden Bizanslıların eline geçmesini beklediğini” diye nakleder.
 

Siz günümüzde Rum Mehmet Paşaların olmadığını ve etkili makamlarda bulunmadığını mı zannediyorsunuz?
 

Osmanlı’ya hâkim olmuş bu gayr-ı Türkler, Anadolu ve Rumeli’de yaşayan Türkleri, yaptıkları uygulamalarla isyan ve ihtilal hareketlerine mecbur etmiş, ardından da “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayın” diyerek vahşice yaptıkları ile tesirleri günümüze kadar gelen hadiselerin müsebbibi olmuşlardır.
 

Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkının da dikkatini çeken, bahsettiğimiz gayr-ı Türklerden Pargalı İbrahim Paşa; kendisinin ve diğerlerinin ulaştığı gücü vurgulaması bakımından Avusturya Kralı Ferdinand’ın elçilerine söylediği sözler çok ilginçtir: “Bu büyük devleti idare eden benim, her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir. Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş ve red ettiğim red edilmiştir. Büyük Padişah, bir şey ihsan etmek istediği veya ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vaki gibi kalır. Çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”
 

Unutulmasın ki; yazıda bahsi geçen Pargalı İbrahim ve Rum Mehmet Paşalar idam edilmiştir.
 

Hani Osmanlı, Türk devletiydi? Evet, terminolojide Türk devleti ama uygulamada arada bulasın!
 

Türklerde yabancıya karşı hayranlık ve teslimiyet, maalesef bir aşağılık kompleksine yol açmıştır. Zannetmişizdir ki; biz hiç bir şeyi yapamayız ve başaramayız! Halbuki bu algı yanlıştır ve bu yanlışlığı ispatlayan son örnek, Nobel Ödülü kazanan ve Türklüğü ile gururlu Aziz Sancar’dır.
 

Onun için gidip; siyaseti, bürokrasiyi, üniversiteyi, medyayı yetmedi din ve diyanet işlerini de gayr-ı Türklere bırakmışızdır.
 

Buna bir tek dur dediğimiz dönem; 1919 – 1938 arasında yaşayan “Büyük Türk” Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkler için bir “reklam arası” verdiği dönemdir. Halen de onun kırıntıları ile idare etmekteyiz.
 

Atatürk; “başınıza geçireceğiniz adamların asli cevherine dikkat ediniz” veya “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” gibi sözleri boşuna söylememiştir.
 

Son söz şu olsun; Türkler benim bu yazdıklarımı yine dikkate almayacak, buna karşılık gayr-ı Türkler, bu yazıyı satır satır dikkatle okuyarak varlıklarını korumak için nasıl tedbir alacaklarını veya Türklere fener tutan bu garibi, nasıl etkisiz hale getireceklerini düşüneceklerdir…
 

Dedim ya, hastalık bizde akıl ve ruh tutulması yaratmış. Ama şifasını bulacağız! (01.Mayıs.2016)
 

“3 Mayıs Türkçülük Bayramı, Türklere ve kendini Türk hissedenlere kutlu olsun...”
 
 
 
 
 

2 Mayıs 2018 Çarşamba

3 Mayıs”ta Neler Oldu?


3 Mayıs”ta Neler Oldu?
Alper Çengel


1942 yılında ülkemizin başbakanı olan Şükrü Saraçoğlu, Türkçü bir yönetici olarak tanınmaktadır. Bu durumunu meclis konuşmalarında sık sık dile getirmektedir.

Başbakan Saraçoğlu 5 Ağustos 1942'de TBMM'de yaptığı konuşmada şunları söylüyordu:

'Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız.'[1]

Lakin aynı dönemlerde devlet kadrolarına tescillenmiş solcular atanmaktadır. MEB’e getirilen Hasan Ali Yücel, “komünist” olduğunu çekinmeden söyleyen arkadaş gurubunu da bakanlığının kadrolarına ve üniversitelere atıyordu.

Türk milletinin kızıl dalgadan etkilenmesi ve yurtta komünizmin bir tehlike olarak yandaşlar toplaması, Nihal Atsız‘ı ve onun gibi düşünen bütün Türkçüleri komünizm karşısında bir şeyler yapma konusunda düşündürüyordu.

Bu dönemde yayımlanan “Bozkurt“, “Orhun” ve “Çınaraltı” gibi dergilerle Türkçü konularda yazılar yazan Atsız, komünizmin etkisinde kalan uyuşuk beyinlerce bir “tehdit” olarak algılanıyordu.

Eski komünistlerden İ. Hakkı Baltacıoğlu fikrinin yanlışlığını anlayıp özüne döndükten sonra Eminönü Halkevinde konferans verirken, salonu dolduran solcu gençler konferansı proveke ederler. Olaylar çıkarırlar.

Devletin her tarafına komünist kadroların yerleştirilmekte olduğu gören Nihal Atsız, devrin başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na, iki “Açık Mektup” kaleme alır, Orhun Dergisi'nin 1 Mart 1944 ve 1 Nisan 1944 tarihli sayılarında başbakan ve devlet yetkililerini uyarmak için yayınlar.

Mektupta Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel‘in emriyle komünist yazılar içeren dergilerin okullara dağıtıldığını ve o sıralarda hapishanede yatan Nazım Hikmet‘e de gizli yollardan para gönderildiğini yazar.

Şikayet edilenlerin içinde -daha sonra Bulgaristan'a kaçarken öldürülen- Sabahattin Ali de vardır.
Türk Milletine yazılan açık mektup MEB başındaki Hasan Ali Yücel’i telaşlandırır. Rahmetli Atsız Hoca böylece, Devletin içine girerek, beynine hükmetmeye çalışan virüsleri ve amaçlarını Türk halkına ifşa eder. Kaygılarını ”… Üniversitede devlet parasıyla okuyan talebeler yanlış yoldalar. Demek ki koynumuzda yılan besliyoruz. Sinsi zehirli yılanlar, bekledikleri yerlerden yemleri geldiği zaman devleti arkadan vuracaklar. Kızıl sabahı Türkiye’ye getirmek isteyen yabancı ordulara ajanlık yapacaklar…” şeklinde açıkça dile getirir.

Devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile o günlerin Ulus gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay'ın teşviki ile Sabahattin Ali tarafından Atsız mahkemeye verilir.

26 Nisan 1944'te Ankara'da başlayan ilk mahkemeye üniversite gençliği büyük ilgi gösterir, salon hınca hınç doldurulur. Bu yoğun kalabalık ve tezahürat karşısında Mahkeme heyetinin içeriye pencerelerden girebildiği söylenir.

Nihal Atsız Mahkeme Heyetine: 'Sabahattin Ali'den sorulsun, hıyanetini ispat edelim mi? Buna razı mı? ' diye sorar. Sabahattin Ali ise buna cevap verememiştir. Duruşma, 3 Mayıs 1944 gününe ertelenir.

3 Mayıs 1944 Tarihli gösteriler ve “Turancılık” davası…

Tarihte 3 Mayıs 1944 Olayları adıyla anılan olaylar, Nihal Atsız'ın, hakkında açılan dava için Ankara'ya geldiği sırada başlamıştır. Bu tarihte gençlik komünizm aleyhine bir gösteri düzenler ve beraberinde Nihal Atsız'a sevgilerini belirtirler.

Mahkeme salonuna giremeyen gençler Ulus Meydanı'na doğru yürüyüşe geçmişler, burada milli marşlar söylemiş ve komünizm aleyhinde sloganlar atmışlardır[2].

Kafile, Ulus Meydanı'ndan sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişse de bunda başarılı olamamış, milliyetçi gençlerin gösterileri hükümet tarafından şiddetle önlenmiştir.

Bu gösterilerde tutuklanan üniversiteli gençlerin sayısı 165 olarak tespit edilmiştir[3].

Bu gösteriye kadar Türkiye'de yapılan bütün nümayişlerde hep hükümetin parmağı bulunmuştu.

Alpaslan Türkeş olaylarla ilgili olarak şunları söylüyor:

'Bunlar Milli Şef ve onun gözde Milli Eğitim Bakanına nasıl gösteri yapabiliyorlardı? O zamana kadar Milli Şef'in müsaade etmediği hiçbir gösteri yapılamazdı. Demokrasi, Eşitlik, Hürriyet, Gençlik... Bütün bunlar Türkiye'nin 1944 iktidarında hep palavradır. Halkın alkışları, gençlikten çıkacak 'yaşa' naraları kayıtsız şartsız İnönü'nün tekelinde kalmalıdır.'[4]

Atsız, 3 Mayıs 1944'te mahkeme salonunda savunmasını verirken adliye binasının içi ve dışı binlerce bozkurtla dolmuştur. Aynı anda Türkçülerin bu denli bir gövde gösterisi yaptığı dönemde onların gücünü kırabilmek adına, mahkeme çevresinde toplanan ve “Yaşasın Atsız, kahrolsun komünizm! ” diye bağıran Türkçü gençler, şiddetle gözaltına alınmış ve gözaltında bulunan yaklaşık 165 genç öldüresiye dövülmüştür. Tek suçları vatanlarını ve Türklüklerini sevmeleri olan bu gençlere, görülmemiş işkenceler uygulanmıştır. Öyle işkenceler yapılmıştır ki, gözaltındaki genç Türkçülerin kafaları yarılmış, her yeri moraran gençlerin üstü başı kan içinde kalmış, kolları ve kaburgaları kırılmıştır. Bu kargaşada Atsız da tutuklanarak “tabutluklara” gönderilmiştir.

3 Mayıs'ta bir araya gelen ve gösterilere yapan gençler birer birer tespit edilip toplanır ve tutuklanır. Milli Şef'in emriyle saldıranlara zerre kadar merhamet tanımamışlardır. Milliyetçi gençler kıyasıya dövülür. Nihal Atsız da aynı gün duruşmadan çıktıktan sonra polis tarafından gözaltına alınır.
Bir insanın bile içinde oturamayacağı, sadece bir tabutun sığacağı kadar küçük odacıklardan oluşan bir çeşit “hücre” olan tabutluklarda, Nihal Atsız 2-3 gün aç bırakılmış ve çeşitli işkencelere maruz bırakılmıştır.

Alpaslan Türkeş konuyla ilgili olarak şunları yazıyor:'3 Mayıs günü heyecanla sokağa fırlayan gençler kıyasıya dövüldüler. Kafaları yarıldı, gözleri patladı. Bazılarının kolları, kaburgaları kırıldı.'[5]

Nihal Atsız’ın Kaleminden 3 Mayıs..

“3 Mayıs 1944… 3 Mayıs Türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. O, zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, ebedî ve ilmî sınırları pek de aşmayan Türkçülük, 1944 yılının 3 Mayısında birden bire hareket oluverdi.

Ali Suaviler, Süleyman Paşalar, Mehmet Eminler, Ziya Gökalplar, Rıza Nurlar yalnız duygu, düşünce, iş Türkçüsü idiler. Hareket Türkçüsü olmamışlardı. Çırağan baskını Türkçü Ali Suavi’nin siyasî bir hareketiydi. Bunun Türkçülükle ilgisi yoktu. Sıhhiye Vekili (Sağlık Bakanı) olduğu zaman gayrî Türkleri atarak yerine Türkleri yerleştiren Rıza Nur, fiilî Türkçülük yapıyordu. Fakat bu da hareket değildi.
Türkçülükte ilk hareketi, 3 Mayıs 1944 Çarşamba günü, Ankara’daki birkaç bin meçhul Türk genci yaptı. Bu bakımdan Türkçülük tarihinde onların hususî bir şerefi vardır.

Bundan sonra 3 Mayıs Türkçülerin günüdür. O’na bir bayram diyemeyeceğiz. Çünkü yıllarla süren büyük ızdırabımız o gün başlamıştır. O’na bir matem demek de kabil değildir. Çünkü bunca sıkıntıların arasında bize büyük bir imtihan vermek, yürekliyle yüreksizi er meydanında denemek, yahşı ile yamanı ayırmak fırsatını vermiştir. O güne kadar tehlikelerden gafil bir çocuk toyluğu ile yürüyen Türkçülük 3 Mayıs’ta gafletten ayılmış, maskelerin arkasındaki iğrenç yüzleri görmüş, can düşmanlarını tanımış, dost sandığı hainleri ayırt etmiş, hayalin yumuşak bulutlarından gerçeğin sert topraklarına düşmüştür.

Böyle sağlam bir sonuca varmak için çekilen bunca sıkıntılar boşa gitmiş sayılmaz. Bundan dolayı biz 3 Mayıs’a “Türkçülerin günü “deyip çıkıyoruz.

HOŞLANMAYANLAR onu benimsemesin. Yalnız kendilerine benzeyenler, yani Türk’e benzemeyenler onu yadırgasın. Biz 3 Mayıs’ı sevmekte devam edeceğiz. Türkçülük, tek sandığı düşmanına karşı 3 Mayıs hareketini yaparken onun çift olduğunu acı bir deneme ile öğrendi.
Bu millî hareketin zaferinden korkan Türkçülük düşmanları, Türkçüler ortaçağı andıran vahşetlerle hapse atılır ve aleyhlerinde türlü yayınlar yapılırken, onları tartışmaya çağırmak garabetini de gösterdiler. Tarih bunu bağışlamayacak ve Türkçülerin günü olan 3 Mayıs, bir gün Türklerin günü olunca onlar tarihin büyük mahkemesinde lâyık oldukları akıbete uğrayacaklardır.

TÜRKÇÜLER! Toplu veya yalnız, her yerde 3 Mayıs’ı analım. Analım ve Kür Şad’ın hâtırasını yüceltelim...

NE mümkün zulm ile bîdâd ile imhayı hürriyet,

Çalış, idrâki kaldır muktedirsen âdemiyyetten! ”

Hüseyin Nihal Atsız (KÜRŞAD, 1964, Sayı.2)

Esasında 3 Mayıs olayları, II. Dünya Savaşı'nın seyri ile alakalıdır ve dönemin hükümetinin Almanlara karşı üstünlük kuran Ruslara Türkçüleri feda ederek bir siyasi rüşvet vermesi olayıdır.

3 Mayıs tarihli gösterilerin ve 19 Mayıs Nutku'nun ardından toplanan milliyetçilerin davası, İstanbul 1 numaralı Örfi İdare mahkemesinde görüşülmeye başlanmıştır. Davada toplam 23 sanık yargılanmıştır.

İstanbul Tophane Askeri Hapishane'sinde bulunan asker sanıklar;

1-Hasan Ferit Cansever, Dr. yüzbaşı

2-Fethi Tevetoğlu, Dr. üsteğmen

3-Alparslan Türkeş, Piyade üsteğmen

4-Nurullah Barıman, Piyade teğmen

5-Zeki Özgür(Sofuoğlu) , Topçu asteğmen,

6-Fazıl Hisarcıklı, Ulaştırma asteğmen


Aynı cezaevinde bulunan sivil sanıklar;

7-Nihal Atsız, Edebiyat Öğretmeni

8-Hüseyin Namık Orkun, Tarih Öğretmeni

9-Nejdet Sancar, Balıkesir Lisesi Edebiyat Öğretmeni

10-Saim Bayrak, Temyiz Mahkemesi Evrak Memuru

11-İsmet Rasin Tümtürk, İstanbul Belediyesi Murakıbı

12-Cihat Savaşfer, Y. Mühendis Mektebi Öğrencisi

13-Muzaffer Eriş, Y. Mühendis Mektebi Öğrencisi

14-Fehiman Altan, Y. Mühendis Mektebi Öğrencisi

15-Yusuf Kadıgil, Lise Öğrencisi

16-Cebbar Şenel, Adana Adliyesi'nde Hakim Adayı

Sansaryan Han'da bulunan Emniyet Müdürlüğü hücrelerinde bulunan sivil sanıklar;

17-Zeki Velidi Togan, Türk Tarihi Profesörü

18-Orhan Şaik Gökyay, Ankara Konservatuarı Direktörü

19-Hikmet Tanyu, İçişleri Bakanlığında Memur

20-Reha Oğuz Türkkan, İ.ü. Doktora Öğrencisi

21-Hamza Sadi Özbek, Aydın Maliye Tahsilat Şefi

22-Cemal Oğuz Öcal, Gazi Eğitim Enstitüsü Öğrencisi

23-Said Bilgiç, Ankara Adliyesi'nde Hakim Adayı

Aynı davadan sanık olarak Mehmet Külahlıoğlu ve Osman Yüksel Serdengeçti de bir süre tutuklu kalmışlardır..

1944 Irkçılık-Turancılık Davası

7 Eylül 1944'te başlayan ve 29 Mart 1945'e kadar süren, Türk siyasetinde önde gelen 23 ismin Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla yargılandığı sürecin adıdır.

Toplam 65 oturum süren dava, Türk siyasi tarihi içerisinde büyük önem arz etmiştir. Yargılama sonucunda Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal çeşitli cezalara çarptırıldılar.

Turancılık davası, 7 Eylül 1944 günü başladı. Duruşma açıldığında, sıkıyönetim komutanlığının son tahkikat kararı, Savcı Kazım Alöç tarafından okundu. Kararın başlangıcında yer alan 'vatana ihanetleri sabit olanlar...' ibaresi sanıkları daha yargılamadan suçlu ilan ediyordu.

Esasında bu üslup, İsmet Paşa'nın 19 Mayıs Nutku'nun bir taklidinden başka bir şey değildi.
Muhakeme sırasında Türkçüler kendilerine yapılan işkencelerden bahsetmişler, “rasizm”i (ırkçılık) “raşitizm” (çocuk hastalığı) olarak telaffuz eden savcı sanıkların ifadelerini mahkeme zabıtlarına geçirtmemiş, itirazları yapanlar ya azarlanmış ya da dışarı atılmıştır.

Türk ülkesinde, Türk mahkemelerinde, suçları Türkçülük olanları cezalandırabilmek için çok değişik oyunlar oynanmıştır.

İşkence iddialarıyla ilgili olarak Savcı Kazım Alöç'ün şu ifadeleri işkencelerin yapıldığını doğrular mahiyettedir:

'Biz bunları huzurunuza vatan hainleri, caniler ve katiller olarak getirdik. Bunları Pera Palas Oteli'nde yatıracak değildik. Onlar müstahak oldukları muameleyi görmüşlerdir. Elbette onlara her nevi zulüm yapılmış ve yapılacaktır'.

Muhakeme sırasında Alparslan Türkeş ile Mahkeme başkanı arasında cereyan 'Türk Birliği' konusundaki tartışma sırasında Türkeş'in geleceğe matuf şu ifade ve tespitleri oldukça dikkat çekicidir;
'.. Mesela, 1917'de olduğu gibi 1965'te veya 1990'da da Rusya'da bir ihtilal zuhur edebilir. O zamana kadar Türkiye harb endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur ve Türkiye'nin de yardımı ile bu birliğe doğru yürünebilir...'

1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde, 7 Eylül 1944 ile 29 Mart 1945 tarihleri arasında 65 oturum devam eden yargılama sonunda milliyetçiler muhtelif hapis ve sürgün cezalarına mahkum olmuşlardır. Davada 13 sanık beraat etti. On sanık ise on yıla kadar çeşitli hapis cezaları aldılar. 148. maddeye muhalefet ile yargılanan Alparslan Türkeş ise 9 ay 10 gün hapse mahkum olmuştur.

Verilen bu karar temyiz edilmiş ve Askeri Temyiz Mahkemesi, bu mahkumiyet kararlarını esastan ve usulden bozarak 23 milliyetçinin telgraf ile 26 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmelerini sağlamıştır. Bilahare davaya 2 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde devam edilmiş ve neticede milliyetçilerin hepsi 31 Mart 1947 tarihinde beraat etmişlerdir.

Okunması dört saat süren beraat kararında kanuni, fiili ve vicdani unsurların geniş bir şekilde tahlile tabi tutulduğu görülmektedir. Kararda, o günlerde komünizm faaliyetlerinin artmaya başlaması, Sabahattin Ali'nin Nihal Atsız aleyhine dava açması gibi sebeplerle heyecanlanan gençliğin komünistlere karşı duyulan kin ve nefreti izhar etmek istediği anlatılıyor: 'Bu nümayiş, milli bir ideolojinin milli olmayan bir ideolojiye karşı ifadesinden ibarettir' deniliyordu. Ancak bu kararı veren Ali Fuat Erden, Tümgeneral Kemal Alkan ve Tümgeneral İsmail Berkok hemen tayin edilmişlerdir.
1944 yılı olayları ile ilgili olarak neticede şunlar söylenebilir;

Türkiye'de, kemalist milliyetçilik anlayışından farklı bir milliyetçilik anlayışının yeniden baş göstermeye başlaması 30'lu yıllara tesadüf eder. Bu yeni milliyetçilik anlayışı Türk ırkının tarihi sembollerine ve kan birliğine önem vermektedir.

Bu tarz bir anlayış, faaliyetlerinin ve yayınlarının kısıtlı olmasına karşın daha açık ve şiddetli olarak 1939'da gündeme getirilmiştir.

Atatürk'ün vefatından sonra kuvvetlenen ve yön değiştiren 'tek parti', 'tek şef', 'tek millet' gibi kavramlar, yeni bir anlayışa izin verecek türde değildi. Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu'nun Meclis konuşmasıyla başlayan süreç ve gelişmeler, Nihal Atsız'ın mektuplarıyla devam etmiş, 3 Mayıs 1944 tarihli milliyetçilerin gösterisi ile sona ermiştir.

İsmet İnönü'nün 19 Mayıs Nutku ile yeni çehreye bürünen ve çok farklı, maksatlı bir bakış açısıyla 'Turancılık Davası'na dönüşen hadiseler, Cumhuriyet dönemi Türk siyasi tarihinde önemli bir nirengi noktası olmuştur.

İsmet İnönü için olayların ilk ve önemli ismi durumunda olan Atsız, davanın Türkçülüğü yıkmayıp güçlendirdiğini, ancak İsmet İnönü'nün yıkıldığını söylemektedir.

3 Mayıs N. Atsız'a göre 'Türkçülüğün gafletten ayrılışı can düşmanlarını tanıdığı dost sandığı hainleri ayırdığı' gündür.

Nejdet Sancar'a göre 'en hain düşman komünizme dikilme' günüdür. Bütün bu tepkiler ve yorumlar içinde ele aldığımız 1944 Türkçülük Davası aslında devlet politikası içinde incelenmelidir.
Devletler, politikaları gereği zaman zaman milliyetçi akımları el altında tutmuş, desteklemiş ve hatta kullanmıştır. 1944 yılında bu tür bir davanın başlaması Rusya'nın baskıları ile yakından alakalıdır. Rusya karşısında tutunabilmek için aradığı desteği bulamayan Türk hükümeti, Alman karşıtı olduğunu göstermek için fırsat kollamıştır.

İşte... Aranan bu fırsat Nihal Atsız'ın mektupları ile yakalanmıştır.

19 Mayıs Nutku ile olayların büyümesine sebep olan İsmet İnönü'nün asıl amacı, bütün dünyanın dikkatini Türkçülerin ve Turancıların nasıl ezildiklerine çekmek ve dış politikadaki çelişkili uygulamalarından dolayı ortaya çıkan hatalarını örtbas etme gayretinden ibarettir.

İnönü'nün 1944 olayı karşısındaki tavrı ve sertliği ile Rusya'ya şirin görünebilme çabası içerisindeyken, Rus yetkililerinin Türkçülerin ve Turancıların yargılanmalarını maskaraca bir oyun olarak görmeleri dönemin siyasi iktidarı adına büyük bir gaftır.

Bu olay milliyetçilerin mağdur olmasıyla sonuçlanmış ancak bu mağduriyet milliyetçilere darbe olmamış, bilakis güçlendirmiş ve Türk milliyetçilerine 'Kurtuluş Günü' adıyla bilinen, manası, prensipleri ve amacı belirli bir ülkü haline gelen kutlu bir gün kazandırmıştır.

3 Mayıs'ın ilk yıldönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane'deki Askeri Cezaevinde tutuklu bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmıştır. 3 Mayıs'ın mağdurlarından Alparslan Türkeş'te bu tarihin 'Türkçüler Günü' veya “Milliyetçiler Günü” adıyla kutlanmasını bizzat sağlamış ve bu geleneği hayatı boyunca devam ettirmiştir.

Davanın Sonucu:

Dava, İstanbul 1 Numaralı Örfi İdare (Sıkıyönetim) Mahkemesinde görüşülmeye başlanmıştır. 65 oturum süren davada toplam 23 sanık yargılanmıştır. Davadan 13 sanık beraat etmiş. Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal gibi sanıklar da 26 Ekim 1945'e kadar tutuklu kalmışlardır.

Temyiz edilen karar daha sonra 2 numaralı sıkıyönetim mahkemesince bozulur. Böylece Atsız 1,5 yıl tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir. Nihal Atsız Hoca, Askeri Temyiz Bozma kararında şu şekilde ifade verir.

“ KİMSEDEN HAKSIZ YERE BİR ŞEY TALEP ETMİYORUZ. ATALARIMIZDAN KALAN MİRASIN MEFAHİRİMİZİN GÖMÜLÜ OLDUĞU TOPRAKLARIN BİZİM OLMASI ÜLKÜSÜNÜ KALBİMİZDE TAŞIYORUZ. ORALARI UNUTMAMAK İSTİYORUZ.

BEN BUNLARI ŞAHSIM İÇİN İSTEMİYORUM. ORALARDA ÇİFTLİK VEYA APARTMAN YAPACAK DEĞİLİM. MİLLETİM İÇİN DÜŞÜNDÜĞÜM HAKLARDAN DOLAYI KİMSE BANA VATAN HAİNİ DİYEMEZ. BU ÇİRKEF İFTİRAYI İADE ETMEYE DE TENEZZÜL ETMİYORUM. KİMİN HAİN, KİMİN VATANPERVER OLDUĞUNU TARİH TAYİN EDECEKTİR. HATTA ETMİŞTİR BİLE. “

3 Mayıs'ın ilk yıldönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane'deki Askeri Cezaevinde tutuklu bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmış ve Türk milliyetçilerinin bir geleneği olmuştur.

3 Mayıs daha sonraki yıllarda rahmetli Atsız’ın da arzusu doğrultusunda 1954 yılından itibaren TÜRKÇÜLER GÜNÜ olarak kutlanmaya başlanır.

Bizler, geleceğimize ışık tutan liderlerimizi bir taraftan rahmet ve şükranla anarken, diğer taraftan da onların inançları, idealleri uğruna çektiği çileleri unutmamalıyız. Geçmişimizden ibret alarak gelecekte karşılaşabileceğimiz zorluklara, hıyanetlere hazırlıklı olmalıyız.

Kaynaklar:

1. TBMM, Zabit Cerideleri, Devre 6, Cilt 27, s.24-25

2. Orhun,27 Nisan 1951, Sayı: 30

3. Orhun,4 Mayıs 1951, Sayı:31

4. Alpaslan Türkeş, 1944 Milliyetçilik Olayı, İstanbul, 1992, s.39

5. Hulusi Turgut, Türkeş'in Anıları-Şahinlerin Dansı, İstanbul, 1995, s.40

* Irkçılık - Turancılık, Türk İnklâp Enstitüsü, 1944.

* Mustafa Müftüoğlu, Çankaya'da Kâbus - 3 Mayıs 1944, Fatih Gençlik Vakfı, 1974.

* Alparslan Türkeş, 1944 Milliyetçilik Olayı, Türk Federasyonu, Frankfurt.

* Reha Oğuz Türkkan, Tabutluktan Gurbete, 3.baskı, 1988.

* İlhan E. Darendelioğlu, Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, Burak Yayınevi,