kürşad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürşad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2020 Salı

Atsız'ı anlamak


 

 

Atsız'ı anlamak

 

 

Ahmet B. Ercilasun




Son zamanlarda önüne gelen konuşuyor. Ağzı olan konuşuyor derler ya, şimdi bu söze şunları da eklemek gerek: Kalemi olan, bilgisayarı olan yazıyor.



Atsız’ı anlamak için onun bütün yazılarını, bütün eserlerini okumak gerekir. Bu da yetmez. Onun hadiseler karşısındaki tutumunu izlemek gerekir. Cumhuriyet tarihinde üzerine bir zerre toz kondurulamayacak adam varsa o da Atsız’dır.



Tabii insanın dünyaya bakışına göre durum değişir. Herkes kendi penceresinden insanları değerlendirir. Fakat objektif bir değerlendirme yapmak istiyorsak bir insanın fikirleriyle yaşayışı arasındaki ilişkiye bakmamız gerekir. Bir kişinin fikirlerini beğenmeyebiliriz. Eğer bir insan hakkındaki değerlendirmeyi onun fikirleri üzerinden yaparsak değerlendirdiğimiz o insan değil onun taşıdığı fikirlerdir. O zaman bu insan kötüdür demek yerine bu fikirler kötüdür veya yanlıştır dememiz gerekir.



Bir kişiyi değerlendirmek için o kişinin ahlakına, maddi ve manevi gücüne, karakterine, zekâsına, bilgisine, kültürüne ve bunun gibi şeylere bakmak gerekir. Bir de değerlendirdiğiniz kişinin fikirleriyle yaşayışı arasındaki tutarlılığa veya tutarsızlığa. Eğer böyle değerlendirirseniz Atsız bir mücevher gibi parlar. Zekidir, kültürlüdür, inançlıdır, yüreklidir. Hiçbir şeyden korkmaz ve asla dönmez. Romanlarında anlattığı kahramanlara benzer. 


O, 20. yüzyılın Kür Şad’ıdır.


Pervasızdır. Ne Amerika dinler, ne Rusya, ne Çin. Yalın kılıç bir savaşçıdır o. 1960’ların ilk yıllarından beri her ay onun yazılarını bekledik. Onun açık, duru, lafı dolandırmayan yazılarını heyecanla bekledik.



Ötüken dergisinin Eylül 1964 sayısı da elimize ulaşınca ilk önce Atsız ne yazmış diye baktık. Makalenin başlığı “Mendebur Amerikalı” idi. En beklenmedik, en umulmadık kelimeyi bulmak Atsız’a has bir özellikti. Herkesin ağzında sakız olan kelimeleri kullanmazdı o. Çirkin Amerikalı, Yanki, pis emperyalist… Bunlar herkesin ağzında idi. Atsız’ın üslubu özgündür. Öyle bir kelime bulur ki insanı çarpar. Biz de o zaman bu başlıkla çarpılmıştık.



Kıbrıs olayları vardı ve ABD Türkiye’ye karşı Yunanistan’ı destekleyen bir siyaset güdüyordu. Şöyle diyordu Atsız:



“Dost bilerek lüzumundan pek fazla içimize soktuğumuz Amerikalılar bize en âdi şekilde ihanet ettiler. İhanetlerinde kendi menfaatleri olsa bir dereceye kadar mazur görülür, ahlâk bakımından olmasa bile mantık bakımından haklı olurlardı. Fakat bize karşı ihanetleriyle kendi menfaatlerini dahi çiğnemeleri onların yalnız hain değil, ahmak olduklarını da göstermektedir.”



Açık ve pervasız. Lafı dolandırmak yok. Amerikalılar bize ihanet ettikleri için haindirler, kendi menfaatlerini düşünmedikleri için de ahmaktırlar.



Gericilik mi dediniz? Bu konuda hiçbir alıntı yapmayacağım. Sadece birkaç yazısının başlığını vereceğim: “Türkçülüğe Karşı Yobazlık”, “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir”, “Nurculuk Denen Sayıklama”.



“Müstehase” nedir diye sorabilirsiniz. Gökalp’ı ve dilde sadeleşme hareketini izleyenler bu kelimeyi iyi bilirler. Müstehase, “ölü” demektir. Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp gibi Türkçülerin dilde sadeleşme hareketinin bir ilkesi de şuydu: Müstehaseler diriltilemez. Yani ölmüş olan kelimeler diriltilemez. Yobazlık da ölmüş bir fikirdir ve diriltilmesi mümkün değildir. Yazının başlığı işte bu çağrışımı yapıyordu.



“Nurculuk Denen Sayıklama” yazısı, o zamanın muhafazakâr çevrelerinde çok tepki çekmişti. Bu yazı yüzünden Ötüken dergisini tezgâh altında saklayan milliyetçiler vardı. Fakat Atsız tepki mepki dinleyecek adam değildi. Doğru bildiğini çekinmeden söylerdi. Öyle kefen mefen edebiyatına sığınarak sahte kahramanlık da yapmazdı. O, gerçek bir kahramandı. Bu yazısıyla Nurculuk tehlikesine daha 1960’larda dikkat çekmişti.



Bölücülük tehlikesini ilk haber veren de Atsız’dır. Kürtçülük ve bölücülük tehlikesini anlatan “Konuşmalar” başlıklı yazılarından dolayı 70 yaşında hapse girmiştir. Şu kadar hapis yattım diye de ortalığı velveleye vermiş değildir. 



Eğer birileri Atsız hakkında kalem oynatacaksa bütün bunları bilmelidir. O, sadece Türk’e ve Türklüğe bağlı olarak yaşadı. Türklük ateşi içinde eridi. İşte bu “karakter” sebebiyledir ki bugün milyonlarca genç Atsız’ın peşinden gidiyor. İşte bu sebepledir ki Atsız’ın eserleri yok satıyor.  



https://www.yenicaggazetesi.com.tr/atsizi-anlamak-55750yy.htm 



9 Ocak 2018 Salı

Göktürklerin Yaşam Biçimi

 

 

Göktürklerin Yaşam Biçimi

 
 
Göktürk Hanlığı, çoğunluğu Türk, çeşitli boylardan oluşan bir birliktir. Göktürk hanlığı, oymak ve boyların Türk birliğinde toplanma evresidir. 
 
Orhun Yazıtları’nda Türk adı ilk kez etnik ad olmaktan çıkıp siyasal birliğin adı olur. Yazıtlarda Türk boyları olarak Oğuz, Kıpçak, Karluk, Kırgız, Tölös, Tarduş, Türgiş, Çık, Az, Kurıkan, Bayurkı, Tonra, Basmil adı geçer.

Devletin örgütlenişi Hunlarınkine çok benzer. Merkeziyetçi bir devlet değildir. Boylardan oluşan illerin ayrı beyleri vardır. Boyların da beyleri bulunur. Beylik soydan gelir. Büyük ve etkin beyler özgürce hareket edebilirler. Çevre devlet ve aşiretlerle ilişkide bulunabilirler.

Göktürk toplumunda sınıfların varlığı bellidir. Genellikle aristokrat düzen üzerinde tabakalaşma görülür. Toplumda “kara budun” (halk) ve “beyler” olmak üzere iki büyük katman vardır. Ülke yönetiminde bulunan beyler kendi aralarında birimlere ayrılır. Her bey kendine bağlı halkı koltuğuna alır. Yabgu, tekin, Şad, Tarkan, Buyruk, Çur gibi devlet örgütünde çeşitli unvanlar vardır. 
 
Kağan ailesinden olanlara Şad, Tekin; devletin büyük memurlarına Buyruk; halktan olup da soyluluk sanı verilenlere Tarkan denir. Yabgu ve Şad hakan yardımcısıdır. Tümünün üstünde kağan bulunur. Kağan her zaman değişen oymak ve il birliğinin başıdır. Kağan, bey ve oğullarının kulları, cariyeleri ve kara budunu vardır. Birliğe bağlı kimi boyların başı handır. Yenilerek devlete katılan halkların yönetimine hakan, ilteber adlı vali yollar.

Halkın büyük bölümü göçebedir. Avcılık ve hayvancılıkla geçinirler. Göçebelikleri oraya buraya konan gelişi güzel bir göçerlik değildir. Her boyun, her oymağın yaylağı, kışlağı, otlağı ve sulağı bellidir. Günümüzde Kazak ve Moğollar arasında görülen post çadırlarda yaşarlar. Halkın küçük bölümü yerleşiktir. Bunlar tarımla uğraşırlar. Kentler bile vardır. 
 
Kentliler genellikle alışverişle yaşarlar. Kervan işletirler, madencilik yaparlar. Ana besin kaynakları et, süt gibi hayvansal ürünlerdir. Silah kullanma ve binicilikte ustadırlar. Boynuzdan yayları, keskin kılıçları, ıslık gibi ses çıkaran okları vardır. Vücutlarını süslü zırhlarla örterler. Kısrak sütünden yaptıkları kımız ile darı şarabı içerler.

Çin kaynaklarında Göktürkler üzerine ilginç gözlemler vardır. Çeşitli kaynaklarda verilen bilgilere göre Göktürk halkı uzak kuzeyde Orhun ve Yenisey çevresinde yaşar. Sürülerini otlatarak oradan oraya göçer, keçe çadırlarda otururlar. Halk kahramanlık yaşamına bayılır. 
 
Gelenekleri eski Asyalı Hunların geleneklerine benzer. Taşkın güçlü erkeklere hayranlık duyarlar. Yakınlarından biri ölünce, garip biçimde yas tutarlar. Gözyaşları yüzlerinden fışkıran kanla birlikte aksın diye yüzlerini bıçakla çizerler. Soyluları toprağa gömerken, savaşta kaç adam öldürmüşse başına o kadar taş dikerler. 
 
Hanın otağı kendi dillerinde “Ötüken Yış” (Ötüken Ormanı) adı verilen yerdedir. O çevrede bir dağda bulunan mağara atalardan kalma ziyaret yeridir. İleri gelenler her yıl kağan başkanlığında o mağaraya gidip kurban adarlar.
 

8 Ocak 2018 Pazartesi

Orhun Yazıtları’nın Bulunuşu

 
 

 

Orhun Yazıtları’nın Bulunuşu

 
 
13. yy’da Tarih-i Cihangüşa’yı yazan İlhanlı tarihçisi Alaeddin Ata Melik Cüveyni Köktürk yazılı metinlerini görmüştür. Cüveyni’nin gördüğü yazılı kayalar, Uygur bitiglerinden “Karabalsagun” yazıtlarıdır. Ünlü tarihçi İbni Arabşah da Köktürk harflerinden bahseder ve “Ben gördüm, 41 harf var.” der.

Batı’da Yenisey Yazıtları’ndan ilk bahseden Romen Seyyah Nicolaie Gavriloyiç Milescu’dur. 1721’in sonlarında Güney Sibirya’da, Yenisey Irmağı’nın ve kollarının suladığı Abakan bölgesinde genç bir doktor (Almanyalı bilgin D. G. Messerchimidt) ve genç bir subay (İsveçli J. P. Tabbert) bahsettiği taşları görmüşler ve Yenisey Yazıtları’ndan üçüncü Uybat ve Yenisey – Tes Yazıtı’nı keşfetmişlerdir.

Bu bilgilerin neşredilmesi Batı bilim dünyasının dikkatini çekmiştir. Bunun üzerine araştırmalar başlamış ve Avrupalı bilginler bu yazıların kimlere ait olduğu konusunda tahminler yapmaya başlamışlardır. Kimi bu yazıların Prusyalılara, kimi İskitlere, kimi Yunan ve Romanlılara ait olduğunu savunmuştur. Bu arada ilmi seferler düzenlenmiş, yeni taşlar keşfedilmiştir.

1889 yılında Nikolay M. Yadrintsev, Moğolistan’da araştırmalar yaparken daha sonradan Kül Tigin’e ait olduğu anlaşılan bengü taşı bulmuştur. Yadrintsev Bilge Kağan’a ait abide ile Ongin Bengü Taşını da keşfetmiştir. Bu sırada başka bir araştırmacı 1893’te Hoytu Tamir yazıtlarını bulmuştur. Tonyukuk bengü taşı ise, 1897’de botanikçi Yelizaveta Krements tarafından keşfedilmiştir.

Köl Tigin ve Bilge Kağan Bengü Taşları’nın bulunuşu, yazıyı çözmeye çalışan bilginlere yeni ufuklar açmıştır. 
 
Çünkü bu taşlar hacimlilerdi ve batı cephelerinde Çince metin bulunuyordu. Çince metinler okununca abidelerin Köktürkler’e ait olduğu anlaşılmıştır. Sonraki süreçte Wilhelm Radloff ve Danimarkalı dil bilimci Wilhelm Thomsen arasında bu esrarlı yazıların keşfi konusunda yarış başlamıştır.üçüncü Uybat ve Yenisey – Tes Yazıtı’nı keşfetmişlerdir.

Bu bilgilerin neşredilmesi Batı bilim dünyasının dikkatini çekmiştir. Bunun üzerine araştırmalar başlamış ve Avrupalı bilginler bu yazıların kimlere ait olduğu konusunda tahminler yapmaya başlamışlardır. Kimi bu yazıların Prusyalılara, kimi İskitlere, kimi Yunan ve Romanlılara ait olduğunu savunmuştur. Bu arada ilmi seferler düzenlenmiş, yeni taşlar keşfedilmiştir.

1889 yılında Nikolay M. Yadrintsev, Moğolistan’da araştırmalar yaparken daha sonradan Kül Tigin’e ait olduğu anlaşılan bengü taşı bulmuştur. Yadrintsev Bilge Kağan’a ait abide ile Ongin Bengü Taşını da keşfetmiştir. Bu sırada başka bir araştırmacı 1893’te Hoytu Tamir yazıtlarını bulmuştur. Tonyukuk bengü taşı ise, 1897’de botanikçi Yelizaveta Krements tarafından keşfedilmiştir.

Köl Tigin ve Bilge Kağan Bengü Taşları’nın bulunuşu, yazıyı çözmeye çalışan bilginlere yeni ufuklar açmıştır. Çünkü bu taşlar hacimlilerdi ve batı cephelerinde Çince metin bulunuyordu. Çince metinler okununca abidelerin Köktürkler’e ait olduğu anlaşılmıştır. Sonraki süreçte Wilhelm Radloff ve Danimarkalı dil bilimci Wilhelm Thomsen arasında bu esrarlı yazıların keşfi konusunda yarış başlamıştır.
 

7 Ocak 2018 Pazar

En Büyük Türk Kahramanı: “Kürşad”



 

En Büyük Türk Kahramanı: “Kürşad”

 

 H. Nihal ATSIZ



Türk tarihi, dünyanın en hamasî şiiri, Türk kahramanları da o şiirin berceste mısralarıdır. Bir zafer şehrâhını dolduran heykeller gibi 26 asrı süsleyen bu ölmezler tümeni arasında bir teki bir millete şeref verecek ne büyük faniler gelip geçti. 

Tanrının Türk Tanrısı olduğuna, mavi gökle kara toprak arasındaki insan oğullarının yalnız Türklerden ibaret bulunduğuna, kendi ırklarının başkalarına hâkim olarak yaratıldığına inanan atalarımız için kahramanlık bir tabiat, fazilet bir huydu…

Şimdi büyük adını saygı ile andığımız Kür Şad işte o kahramanlıkla faziletin şahlanmış örneği olan büyük Türk kahramanıdır.

Millî ızdırapların şahlandığı ve şahsî ızdıraba karıştığı son yıllarda, ölmezler tümeninin zafer ve şeref şehrâhında hayalen çok dalaştım. Yarı masallaşmış çehresiyle Alp Er Tunga’dan, kahraman kadın Tomiris’ten başlayarak Pilevne kahramanı Gazi Osman Paşa’ya, Edirne kahramanı Şükrü Paşa’ya ve kurtuluş savaşının meçhul, fakat meşhur şehidine kadar bütün ölmezlerin önünden ihtiramla geçtim. 

Eskiden olduğu gibi yine Kür Şad’ı hepsinden büyük buldum. 

Çünkü o birçok büyüklerde görülen bazı küçüklüklerden uzak, birçok büyüklerde rastlanan menfaat duygusundan sıyrılmış, bazı büyüklerde bulunan yanlış hareketlerden beride kalmış kaya gibi aşılmaz bir devdi.

Kür Şad, tarihimizde alevlerin, ışıkların, mehtapların ve yanardağların yanında gerçi parlamasıyla sönmesi bir olmuş geçici bir şahap gibidir. Fakat o geçici ışık tarihin gidişini değiştirmiş, kısa aydınlığında bize en büyük hakikati görebilecek fırsatı vermiştir. Bu hakikat ezeli ve ebedi kahramanlıktır.

Tarih acayip bir ihtiyardır. Bazılarına tam hakkını verir. Bazı değersizlerden çok bahseder. Bazı büyükleri hiç anmaz. Bazılarından da yalnız bir kaç kelime söyler. Kür Şad bu sonuncularındandır. 

Onun hakkında bütün bildiğimiz: Türk milletini kurtarmak ve esir olan yeğenini Türk kağanı yapmak için kendisi gibi esir 40 arkadaşıyla birlikte Çin imparatorunun sarayına saldırdığı, fakat pek nispetsiz bir savaştan sonra can ve baş verdiğidir.

Bu muhteşem saldırışın muhteşem kahramanlarını bilip tanısaydık ne hoş olurdu! Adlarını bile bilmediğimiz bu örneksiz fedailer acaba nasıl insanlardı? Kaç yaşlarında idiler? Hangileri hangi savaşlardan arta kalmışlardı? Anaları, babaları yaşıyor mu idi? çocukları var mıydı? Seviyorlar mıydı? Karıları, sevgilileriyle son defa neler konuşmuşlar, neler düşünmüşlerdi? Yazık, hiçbirini bilmiyoruz. Bildiğimiz yalnız şu:

Yanardağ ruhlu, çelik iradeli kahraman Kür Şad… Bozkurt hanedânından yani kağanlar soyundan olduğu halde yeğenini tahta çıkararak Türk milletini diriltmek için kılıca sarılan Kür Şad… Bu nispetsiz çarpışmada zaferi sağlayacak tek yola giderek, yani düşmanın kalbine saldırarak ruh ve irade kuvveti kadar muhakeme gücüne de sahip olduğunu belirten Kür Şad… 

Başarılamayan bir ihtilâle rağmen düşmanın yüreğine korku ve dehşet salarak ırkı mahvolmaktan kurtaran Kür Şad… Sonra onun 40 şanlı arkadaşı…

Bir hareketin değeri, verdiği sonuca göre ele alınırsa Kür Şad’ın hareketi Türklüğü yok olmaktan kurtardığı için Kür Şad büyüktür. Yapanın fedakarlığı ve kahramanlığı ile ölçülürse Kür Şad yine büyüktür. Velhasıl o çok büyüktür. Hiçbir kıskançlığın erişemeyeceği kadar büyük…

Biz, bugünün Türkçüleri bu “kaybolmuş güneş”imizi 13 asrın karanlıklarından çekip çıkararak başımıza taç ettik. Şimdi o, büyük yarınımızı aydınlatıyor. Onun boşa gitmemiş okları 13 asrın ötesinden bize 41 kahramanın selamlarını getiriyor. Ve onların ruhları kendilerine doğru çelik ve kan tufanlarıyla yapılacak büyük bir yürüyüşü bekliyor.

1300 yıl önce dökülen Kür Şad’ın kanı ırkımızı yabancılar arasında erimekten kurtarmıştı. Bugün de onun hatırası Türklük ruhunu eriyip sönmekten kurtaracaktır. Vaktiyle onun at koşturduğu yerlerdeki meçhul mezarlardan bize gelen sesler “daha ne kadar bekleyeceğiz?” diye sorarken bizim yayladan “yakında geleceğiz” diye yükselen haykırışlar onlara karşılık veriyor…

Sefil ihtirasların ve baykuş seslerinin söndüğü yarınki Türkelinde Kür Şad için ulu bir anıt düşünüyorum. Gösterişsiz, sade fakat metin, kayadan bir anıt… O anıtın önünde Kür Şad’a ve arkadaşlarına saygı olarak börk ve çizme giymiş, kılıç ve sadak takmış Türk gençlerinin, birbirine perçinlenmiş sarp bir yığın gibi dik adımlarla geçit resmi yaptığını düşünüyor ve 1300 yıllık gençler olan Kür Şad’la arkadaşlarının da, yaralarından hâlâ dinmeyen kanlar sızdığı halde, kendilerine çevrilen başlara gülümseyerek selam aldıklarını görür gibi oluyorum…

Kürşad Dergisi, 1947, Sayı: 1

5 Ocak 2018 Cuma

Göktürk Tarihi Hakkında

 

 

Göktürk Tarihi Hakkında

 
 
 Göktürkler, 500’lü yıllarda Avarlar‘a bağlı olarak yaşayan ve bir kısmı Aşina önderliğinde Altaylar’ın güneyine göç eden birkaç Türk topluluğunun birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu bilgi hem Çin kaynakları hem de Bozkurt Efsanesi gibi sözlü Türk kaynaklarınca desteklenmektedir.

Bumın, 534 yılında başlarında bulunduğu Türk topluluğunu genişletip güçlendirmek için Tabgaç devletiyle ilişki kurmuş ve 542 yılında Çin‘e sefer düzenlemiştir. Bu sırada Bumın, Juan Juanlar olarak bilinen Avarlarlar’a karşı ayaklanan Tölisler’in isyanını bastırarak 50.000 kişiyi kendine bağlamıştır. Avar hükümdarı ile Bumın arasında çıkan bir anlaşmazlık nedeniyle, Göktürkler 552 yılında Avarlar’a karşı bağımsızlıklarını ilan etmişler ve bir bahar baskını ile Juan Juanlar’ı ortadan kaldırmışlardır.

Bumın, Ötüken’de Göktürkler’in kağanı olduğunu duyurmuş; fakat aynı yıl vefat etmiştir. Bumın Kağan’dan sonra devletin doğusunu Bumın’ın oğlu Mukan; batısını ise kardeşi İstemi yönetmeye başlamıştır. Bu dönemde Göktürk devletinin en parlak devirleri yaşanmıştır. İstemi Yabgu önce Sasaniler’le, daha sonra da Bizans ile ittifak kurmak istemiştir. 572 yılında Mukan Kağan; 576 yılında ise İstemi Yabgu vefat etmiştir.

Mukan Kağan’dan sonra Doğu Göktürk Kağanlığı’nın başına Tapar Kağan; İstemi Yabgu’dan sonra Batı Göktürk Kağanlığı’nın başına ise İstemi’nin oğlu Tardu geçmiştir. Doğu Göktürkleri Çinlilerle mücadele etmiş, bir süre onları vergiye bağlamışlardır. Fakat 630 yılında türlü Çin entrikaları yüzünden onlara yenilmiş ve Çin egemenliğinde yaşamaya başlamıştır. Batı Göktürkleri de Çin, Bizans ve Sassaniler’le mücadele etmiş ve 659 yılında Çin egemenliğine girmiştir.

Çin egemenliğine önce giren Doğu Göktürk Kağanlığı’na bağlı Türkler, Çin tutsaklığında yaşamaya dayanamamışlardır. 639 yılında Kürşad adlı bir Türk kahramanı, yetiştirdiği 40 çeriyle birlikte Çin Sarayı’nı basmış ve yüzlerce Çinliyi öldürmüştür. Çin prensini yakalamaya çok yakınken, dışarıdan gelen Çin birliklerine daha fazla dayanamayıp sarayın ahırından aldıkları atlarla Vey Irmağı’na doğru kaçmaya çalışan Türk yiğitleri, çevrede devriye Çin birliklerini geçemeyerek uçmağa varmışlardır. Bu ihtilal hareketi, başarıya ulaşmadan sonuçlanmış; fakat Çin’de yaşayan binlerce tutsak TÜRK‘ün yüreğine bağımsızlık ülküsünü salmaya yetmiştir.

682 yılında Kutluğ Kağan önderliğinde Ötüken‘e gelen ve burada yeniden il kurmaya çalışan Göktürkler‘den bir topluluk, zaman içinde güçlenmiş ve bağımsızlığını ilan etmiştir. İl’i derleyip topladığı için Kutluğ Kağan, İlteriş adını almıştır. İlteriş’in kağanlık döneminin sonlarına doğru, Çin’deki Batı Göktürkleri de bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. İlteriş Kağan’dan sonra İkinci Göktürk Devleti’nin başına geçen Kapgan Kağan, Çin İmparatoriçesi’ne şart koşarak Çin’deki Türklerin iadesini sağlamış, Batı ve Doğu Kök Türklerini birleştirmiş; Uygur, Kırgız, Çik, Basmıl, Karluk gibi birçok Türk boyunu da kağanlığa bağlayarak “Türk birliğini” kurmuş; dört bir yana sayısız seferler düzenleyip ordular göndererek başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüştür.

Kapgan Kağan’dan sonra yaşanan kısa bir geçiş döneminden sonra; Bilge Kağan ve Kül Tigin‘in devleti birlikte yönettikleri, 716 – 734 yıllarını kapsayan parlak bir dönem başlamıştır. Bilge Tonyukuk‘un vezir olduğu bu dönemde, Çin üzerinde mutlak egemenlik sağlanmış ve Çin’deki bütün Türkler getirilerek Türk birliği sağlamlaştırılmıştır. Orhun Yazıtları, İkinci Göktürk Devleti’nin bu döneminde dikilmiştir ve yazılı metinlerden takip edebildiğimiz Türk tarihinin ilk sayfaları, bu kutlu belgelerle günümüze kadar ulaşmıştır.