laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2020 Cuma

DİN VE DÜNYA İŞLERİ NEDEN BİRBİRİNDEN AYRILMALIDIR?

 
 
 
 
DİN VE DÜNYA İŞLERİ NEDEN BİRBİRİNDEN AYRILMALIDIR?
 
 
Prof. Dr. Cihan Dura
 
 

Laiklik din ve dünya (devlet) işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bu önermenin mantığı nedir; neden böyle bir ayrıma gerek görülmüştür?  
 
 
 
Yanıt için, önermenin şu şekilde ifadesinin daha uygun olacağını düşünüyorum: Kamusal işlerde dinin bilgi, kural ve kurumları yerine çağdaş bilgi, kural ve kurumların uygulanması. Kamusal faaliyetlerin dinsel referanslardan arındırılması, yerine çağdaş referansların konulması.
 
 

Din işleri, dünya işleri nelerdir? Din işlerinden insanlara dayatılmış olan dinsel kural ve kurumları anlıyorum. Dünya işleri nelerdir? Örneğin şunlardır: Toplum, ekonomi ve devlet hayatını düzenleyen hüküm ve kurumlar… Miras, evlilik, borç- alacak, çalışma hayatı, ticari ilişkiler, devlet düzeni…
 
 

Din ve kamu işleri ayrımını gerekli kılan sebepler nelerdir? Bunları dört başlık altında inceleyebiliriz: Değişim yasası, bilimsel gelişme, çoklu yapı ve çağdaş değerler.
 
 

Önce Evren’in, dünyanın değişmez yasası olan değişim yasası… Yadsınmaz bir gerçektir ki, hiçbir şey olduğu yerde, olduğu gibi kalmıyor. Zamanın akışında her şey, hayat, toplum yavaş veya hızlı hareketlerle sürekli değişime uğruyor. Değişim yeni koşullar getiriyor, o zamana kadar faydalı olan bir kural, bir kurum işlevini yitiriyor, bilgi eskiyor. 
 
 
 
Bu değişimden dinler de nasibini alıyor. Bir dinin kurulduğu zaman ve daha sonra konmuş olan kural ve kurumlar yetersiz kalıyor, gereksizleşiyor, hatta topluma zarar vermeye başlayabiliyor. Evrenin yasalarına uyularak değişikliğe gidilmesi, eskimiş olanın terk edilerek yerine çağa uygun bilgi, kural ve kurumlar oluşturulması kaçınılmaz oluyor.
 
 

İkinci sebep bilimsel gelişme ile ilgilidir. Bilindiği gibi bir dinin bilgi, kural ve kurumları o dinin çıktığı ve sonraki zamanların eseridir ve o kural ve kurumlara mutlak uyum ve itaat esastır. İşte sorun bu otoriter tutumdan kaynaklanıyor. Çünkü dinler çok eski yüzyılların eseridir, zaman içinde de değişikliğe uğramıştır, eklemeler yapılmıştır. Ne var ki, o yüzyıllarda insanların, dünya gerçeklerini kavrama, öğrenme imkânları son derecede sınırlıydı. Çıplak duyularla yetiniliyordu ki, bunların sağladığı bilgiler çok yetersiz, çoğu zaman aldatıcıydı. Aletli gözlem yoktu. Teleskop, mikroskop, hassas ölçü âletleri keşfedilmemişti. Bu sebeple kabaca görülüp algılanan bilgilerle yetinilmiş; bunlar kullanılarak hükümler verilmiştir. Dinsel anlatılar da kuşkusuz bundan korunmuş değildi.
 
 

Buna karşılık zamanla ve çağımızda dünya gerçekleri daha rafine, daha kesinlikle, daha aslına uygun şekilde algılanabilir oldu. Sonuçta dinlerin çoğu anlatılarının yanlış olduğu görüldü. Emirleri, kurumları, uygulamaları (İslam’da kölelik, kadının şahitliği, cariyelik, cezalar, evlenme yaşı, alacak-borç ilişkileri, faiz…); mantıksızlaştı. Artık insanın gelişmesine, toplumsal ilerlemeye ayak bağı oluyorlardı. İşte bu çıkmazdan ve uğranılan zarardan kurtulmak gerekiyordu ki, bunu bize Laiklik ilkesi sağlıyor.
 
 

Nitekim Atatürk Ataname’de şöyle diyor: Eğer fikirler anlamsız, mantıksız safsatalarla doluysa, o fikirler hastadır. Sosyal yaşam, akıl ve mantıktan yoksun, faydasız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle doluysa felç olur toplum. Böyle bilimsel olmayan, insanî olmayan, karmakarışık zihniyetlerdir ki, çöküşümüzün de başlıca sebeplerinden biri olmuştur. [Dincilik: 3]
 
 

Üçüncü sebebi “çoklu yapı” terimiyle adlandırabiliriz. Eğer bir ülkede birkaç din, farklı mezhepler, birçok tarikat, tarikat kolları, cemaatlar varsa, yine büyük bir sorun vardır ve bunun çözümü de laiklik uygulamasıdır.
 
 
 
 Çünkü saydığım fraksiyonlar pek çok önemli konuda farklı görüş sahibidir, değişik fikir, kurum ve uygulamalar içerirler. Böyle olunca, örneğin mevcut dinlerden veya mezheplerden hangisi geçerli sayılacak? Belirli bir dini veya mezhebi resmen kabul etmek o din veya mezhepten olmayan yurttaşlara üvey evlat muamelesi yapmak demektir. 
 
 
 
Her biri serbest bırakılsa, ülke kargaşadan geçilmez. Halledilmesi zor daha birçok yeni sorunla karşılaşılır. Bu heterojenlikten milletin birliği ve bütünlüğü de çok olumsuz etkilenir. Toplum ve devlet hayatı tam bir keşmekeşe sürüklenir. Toplumsal çatışmalar başlar.
 
 
 
 O zaman çözüm yine laikliktedir. Şunu da eklemeliyim ki, laiklik farklı inançlara sahip kesimlerin, barış içinde yan yana yaşamalarının da güvencesidir.
 
 

Modern toplumlarda kamusal faaliyetlerin dinsel referanslardan arındırılmasını gerekli kılan sebeplerden bir diğeri de şudur: Eğer toplum yaşamına din hâkim olursa, Cumhuriyet rejiminin getirdiği milliyet, millî irade, özgürlük, demokrasi, bağımsızlık, eşitlik, özgür akıl gibi birçok çağdaş değerin uygulanması mümkün olmaz. Çıkış yolu ise yine laikliktir: Zararsız olanlar hariç, dinsel bilgi, kural ve kurumların toplum hayatının dışına çıkarılmasıdır. Bu hususu Ataöğreti’nin 10 ilkesini esas alarak açıklayabiliriz. Milliyetçilik ile başlıyorum.
 
 

Laiklik Milliyetçiliğe elverişli bir ortam yaratır. Çünkü laiklik olmayan yerde millet (ulus) değil, inananların oluşturduğu “ümmet” önemlidir.
 
 

Laiklik millî egemenlik ve demokrasi için gereklidir. Çünkü insanlar görüşlerini serbestçe söyler, serbestçe örgütlenirler; özgür seçimler yapılır.
 
 

Laiklik ekonomik bağımsızlığı destekler. Emperyalist ülkeler henüz sanayileşememiş ülkelerin doğal kaynak ve pazarlarını ele geçirmek için, bu ülkelerin gerçekleri görüp uyanmasını istemezler. Bu amaçla kullandıkları silahların başında çağa uyum sağlamamış olan din kurumu gelir. Laiklik bu istismarı önler.
 
 

Din temeline dayalı bir devlette ağırlığı ve önceliği olan, halk değil, ümmettir. Dinsel seçkinlerdir; halifeler, şeyhler, müftü veya imamlardır. Laiklik bu eşitsizliği, haksız ayrıcalığı ortadan kaldırır.
 
 

Laiklik cumhuriyet rejimine elverişli bir zemin oluşturur. Laiklik olmadan cumhuriyet olmaz. Hatta millet egemenliğine dayanan bir rejim kurulamaz, kurulsa da yaşamaz. Yüzlerce yıl öncesinin değişmez dinsel dogmaları, bunlara dayanarak iktidar sahibi olmuş kişilerin iradesi, buyrukları geçerlidir. Din dogmaları birey iradesini kısıtlar. Millî irade geçerli değildir, baskı altına alınmıştır.
 
 
 
 Cumhuriyet rejimi yüksek ahlaka dayanır. Ne var ki, laiklik yoksa tarikat ve benzerlerinin, bunların kollarının, kişi ve grupların çıkara dayalı ahlak anlayışı geçerlidir.
 
 

Laiklik ekonomide devletçilik politikasının uygulanmasını mümkün kılar. Devletçilik ise özgür akıl, bilimsel gözlem ve düşünce, planlama ister, bilimsel yöntemler gerektirir. Devletçi politika; yüzyıllar öncesinin eskimiş, değiştirilemeyen görüş ve kurallarıyla uygulanamaz.
 
 

Ancak laik bir ülkededir ki, devrimci tutum ve eylem olur. Çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda çağın gerisinde kalan kurumları değiştirmek bir yana, bunların tartışılması bile genellikle imkânsızdır. Aklın özgürleşmesi ancak çağdaşlaşma ile olur. Bu da çağdaş eğitim ister, öğretim birliği ister.
 
 

Laiklik olmazsa, bilim olmaz: Çünkü laiklik aklın özgür olmasını, her alanda serbestçe kullanılmasını, bilimsel metot ister. Ne var ki, dinlerde özgür akıl dışlanır. Düşünmeye sınırlar çizilir, bunun dışına çıkılamaz.
 
 
 
 Laiklik sahte dinle mücadele ettiği için gerçek dinin yolunu açar; dincilikle, büyücülükle mücadele eder, gerçek dindarlığın gelişmesini sağlar.
 
 

Laiklik insana yüksek ahlakın yolunu açar. Çünkü insanı dünya ile, hemcinsleriyle, toplumla ilgilenmeye yönlendirir. Bencillikten kurtarır. Kişi milletine, devlete, insanlığa karşı görevleri olduğunu görür. Bu yönlerde düşünür, çalışır ve iş yapar. Sonra, cumhuriyet rejimi yüksek ahlaka dayanır. Ahlakın zayıf olduğu toplumlarda yaşayamaz.



Genel olarak sonuç şudur: Dinlerin içerdiği bilgi, uyulmasını istediği kural ve kurumlar esas itibariyle dünyaya hâkim olan yasalara, yaradılış yasalarına aykırı olabiliyor. Çağdaş bir toplumda laiklik her şeyden önce bu nedenle gereklidir, bu nedenle vazgeçilmezdir.

10 Mart 2018 Cumartesi

İslam'ı Güncellemek

 

İslam'ı Güncellemek 

 

Nazım Peker

 

Türkiye’de kurumların söz etmesi ve alanlarında fikir beyanları; artık bir kişinin işaretine bakmaktadır.


Sözde din adamı denilen ama aslında pek çok sapık ve cahil dincilerin, abuk-subuk fetva konuşmalarına, Diyanet İşleri Başkanlığı, Sn. Erdoğan’ın çıkışından sonra cevap verme zahmetinde bulundu.
 

Sn. Erdoğan’ın, “Bir ülkede vatandaş ellerini açmış ve adalet istiyorsa, orada adalette bir sıkıntı vardır” açıklamasından sonra da kimi gazeteci ve yazar-çizer takımı bu konuda fikir serdetmeye başladılar.

Bu, ülkemiz için, ülkemizin aydınları (!) için, ülkemizin bilim adamları(!) için, ülkemizin gazetecileri(!) için ayıp ve utanılacak bir durumdur.

Sn. Erdoğan, bazı dincilerin insanlığa, İslam’a, edep ve adaba uygun olmayan fetva ve açıklamaları infiale sebep olunca: ”Bazı hoca efendiler beni topa tutacaklar ama, İslam’ında güncellenmesini bilmeyecek kadar acizler. İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız, Diyanet İleri Başkanlığı neden bunlara müdahale etmiyor?” diye bir çıkışta bulundu.

 Bu çıkış, amaç olarak doğru ve haklı. Ama, İslam ve Kuran açısından da çok yanlış ve sakat.

İslam, sadece düne değil bugüne ve yarına da hitap eden bir kaide, kural ve öğretiler manzumesidir. 14 asır önce İslam ne ise bugünde aynıdır. Bozuk olan beyinlerdir.
İslam, sadece düne değil, yarınlara, geleceğe ve çağlara hitap eden bir sosyal doku ve sosyal öğretiler bütünüdür.
 

Güncelle, “Günün şartlarına uymak, günün şartlarına uydurmak, yetersiz ve eksik olanları tamamlamak” anlamındadır. Buradan hareketle; “İslam günün şartlarına uymuyor mu?" sorusu sorulabilir.

İslam’da eksik ya da noksanlık mı var ki de, “güncellensin?”

Bize göre İslam, düne, bugüne, geleceğe, çağlara ve asırlara hitap etmekle kalmıyor, ahrete yani öbür dünya da hitap eden eşsiz bir öğreti ve güzelliğe sahiptir.

Bize göre İslam’ın tek açmazı, İslam’ı kendi çıkar ve emellerine göre yorumlamaya çalışan ve bu güzel dini, Mezhep, cemaat, tarikat diye bölen ve parçalayanların beyinleridir.

İslam’ın güncellenmeye ihtiyacı yoktur. Asıl ihtiyaç, Arap kültür ve örfünü İslam sananlarla bu güzel dini; mezhep, tarikat, cemaat diye bölenlerin güncellenmesindedir.

Ey mezhepciler, tarikatcılar, cemaatcılar, lütfen kendinizi güncelleyiniz ve aşağıdaki ayetlere kulak veriniz:

“Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de gurup gurup ayrılmış olanlar var ya (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi yalnız Allah’a kalmıştır. (O) yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” Enam:159

“Dinlerini darmadağınık edip gurup gurup olan kimselerden olmayın. 8Ki onlardan) her gurup katındaki (dini anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir” Rum: 33

Günümüz sokak fetvacılarının beyanları da asla ve asla kendi beyinlerinin kırıntıları değildir. Anlattıkları, mezheplerin, cemaatlerin ve tarikatların kitaplarında yazılı olan sapıklıklardır.

Kuran’ın neresinde “Altı yaşında kıza nikâh kıyılabilir” yazmakta? Kuran’ın neresinde, “Çocuklarla cinsel ilişkiye bademleme denir ama bunu laikler anlamaz” yazmaktadır? 

Kuran’nın neresinde: "Kadınları dövün, kadınlar dövüldükleri için akşam sabah şükretmeliler” yazmaktadır, Darp anlamındaki “baskı yapın” sözünü dövün anlayan anlayış sapkın bir anlayıştır.

Onun için İslam’ın ve Kuran’ın güncellenmeye asla ve asla ihtiyacı yoktur. Asıl ihtiyaç, beynini ve gönlünü mezhep, tarikat, cemaat anlayışına kaptıranlardadır.

Lütfen İslam’ı zedeleyen söz ve açıklamalardan da uzak duralım. 

En hayırlı iş, bu sapkınlara konuşma ortamı vermemek ve susturmaktır.

http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/nazim-peker/islam-i-guncellemek-440302m.html 

23 Aralık 2017 Cumartesi

Dört Parmaklılar

 

Dört Parmaklılar

 

Yusuf Dülger

 
Recep Erdoğan dört parmağıyla Rabia işâreti yaptığı için Rabia işâreti yapanlar çoğalıyor. Bununla da kalınmıyor; arabalara Rabia işâreti yapıştırılıyor, iş yerlerine Rabia adı veriliyor vs.
        
Rabia Arapça bir sözcüktür, dördüncü demektir. İslâm tarihinde dördüncü çocuğu da kız olan birisi bu kızına Rabia (Ö. M. 752)  adını veriyor. Mısırlılar bu kadının adını yaşatmak için Kahire’deki bir meydana “Rabiat ül Adeviyye Meydanı” adını vermişler.
        
20 Ağustos 2013 günü Mısır’ın 4. Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı yapılan gösterilerde Rabia meydandaki gösterilerde çok sayıda insan öldü. Göstericiler kayıpların hâtırasını yaşatmak için başparmaklarını avuçlarının içine alarak Rabia işâretini kullandılar.
        
Muhammed Mursi, İhvân-ül Müslimin’in üyesi ve siyâsî öncülerindendir. Erdoğan İhvan’ın fikirlerine yakın olup Mursi’yi desteklediğinden Rabia işâreti yapmaya başladı. AKP’liler işte bunun için Rabia işâreti yapmaktalar.

        
Başka Yönleriyle Rabia

Rabia işâreti hakkında başka yazılanlar da var. Örneğin:
Başparmağın avuç içine bükülerek oluşturulan dört parmaklı elin kalp hizasına getirilmesi bir Mason işâreti imiş.
        
Münafık ve cellat Muaviye’nin dedesinin adı Rabia imiş. Muaviye Halife Osman’dan sonra hilâfeti ele geçirmek için çok uğraştı ama başarılı olamadı, Hz. Ali dördüncü halife oldu. Muaviye Ali’nin halifeliğini bir türlü kabullenmedi ve Ali şehit edildi. Muaviye’nin kendisini Osman’dan sonra meşru dördüncü halife olarak gördüğü, dedesinin hâtırasını yaşatmak için Rabia işaretini kullandığı söyleniyor. Demek Rabia işareti kin ve kanı hatırlatan uğursuz bir işaret.     

        
İhvân ul Müslimin
        
Bu örgüt hakkında azıcık bilgi vermek gerekiyor. İhvân ul Müslimin, Müslüman kardeşler demektir, 1928’de Hasan el Benna ve altı arkadaşı tarafından Mısır’da kurulmuştur.
        
Örgüt din temellidir. Sömürgeciliğine karşıdır, selefîdir. Yani İslâmî metinlerin geçmişteki anlayış ve işleyişini olduğu gibi esas alır, yoruma gitmez, sertlik yanlısıdır. Laikliği dinden uzaklaşma sayar, siyâsî partilerin yasaklanmasını, İslâmcı bir ordu kurulmasını ister. Hıristiyanlık ve Siyonizm’i düşman görür, demokrasi ve ulusalcılığı reddeder vs.

        
İhvan’ın Türkiye’ye Yansıması

Türk gençleri ve okurları 1960’lı yılların ortasından itibaren İhvan’ın düşünceleriyle tanıştı. Hasan el Benna, Seyit Kutup, Muhammed Kutup gibi İhvancıların kitapları Türkçeye tercüme edildi. Bundan sonra Türkiye’de laikliğe, demokrasiye, Türkiye Cumhuriyeti’ne, Atatürk’e, Türk milletine ve Türk milliyetçiliğine karşı büyük bir düşmanlık dalgası yükselmeye başladı. Böylece yurdumuzda bir fitne, bozgunculuk, ayırımcılık, düşmanlık oluştu.
        
Erbakan’ın siyasî çizgisi, MTTB, Akıncılar, Erbakan’ın yetiştirdiği Bülent Arınç, Abdullah Gül, Recep Erdoğan gibi siyasiler sözünü ettiğim dinci, ayırımcı ve Cumhuriyet karşıtı politikaların ürünüdürler. Bana göre İhvan’ın Türkiye’deki en büyük tehlikesi, “Türk milleti, millî devlet” fikrinin taban ve taraftar bulmasıdır. Türk milletinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün karşı karşıya kaldığı, mutlaka def etmesi gereken tehlike budur.

İbret vericidir ki, Hasan el Benna Kürtçülük hareketinin başı olan Molla Mustafa Barzani’yi: “Kürdistan’ın siyâsî, dinsel, idârî, kültürel haklarının elde edilmesi için” desteklemiştir. Günümüzde İhvan Mürşidi Muhammed Mehdi Akif Türkiye’de Erdoğan’ın Mesut Barzani’ye karşı olan yumuşak tutumunu desteklemiş, “Kürtlerin öldürülmesi caiz değil” demiştir.


        
Rabiacıların Düşündürdükleri
 

Gerek İhvancıların/Rabiacıları ve gerekse Türkiye’deki sempatizanların düşünce ve yaptıklarını şöyle özetleyebiliriz:

1-Selefi İhvancılar sert düşünce ve eylemleriyle insanları yaşanamaz bir din anlayışına, şiddet ve düşmanlık ortamına sürüklemektedirler. Bu durum İslâm’ın evrensel ve son din oluşu ile örtüşmemektedir. Bu yüzden İslâm zan altında kalmaktadır.

2-İhvancı din anlayışı Müslümanları birbirine düşman etmekte, sürekli Müslüman kanının akmasına sebep olmaktadır. Bu durum sömürgeci Batı ülkelerinin İslâm ülkelerini işgal etmelerini ve zenginliklerimizin Batılılar tarafından yağmalanmasını beraberinde getirmektedir.

3-Mısır’ın İhvancıları Türkiye’ye fitne-fesat soktular. Milliyet, millet, devlet, akıl, hoşgörü, barış gibi değerler Türkiye’deki İhvancıların bağnazlıklarıyla ayaklar altında çiğneniyor. Türkiye’nin İhvancıları/Rabiacıları Türkiye’yi çıkmaza ve kaosa sokmaktadırlar.

4-Rabia işâreti bizim için yabancıdır, yerli ve millî değildir. Böylesi akım ve işaretler akıl ve kişiliğimizi yok eder. Akıl ve kişiliğini kaybeden bir insan; mermi, uydu, papağan, sünepe olur. Böyleleri yüz karasıdır. Bu yüzden biz düşüncelerimizle, işâretimizle sağduyulu ve yerli olmalıyız.

Bir soru: Erdoğan Rabia işâreti yaptı diye Rabia işâreti yapanlar, yarın Erdoğan elinin birine bir parmak daha taktırsa, altıparmaklı olsa, aynısını mı yapacaklar?