orta doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
orta doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2021 Cuma

Uluslararası Birlikler ve Büyük Türk Birliğinin Önemi

 


 
 
Uluslararası Birlikler ve Büyük Türk Birliğinin Önemi
 
 
 
Mehmet Volkan Balbay

 
 
İmparatorlukların dağılması, ulusal devletlerin hızlı bir şekilde kendi ulusal teşkilatlarını oluşturmalarını sağladı. Milli sınırlar içinde sosyal, siyasi ve ekonomik sistemlerini işler hale getiren ve uluslararası ticaret yoluyla gücünü artırmak isteyen devletler, ilk iş olarak kendi aralarında uluslararası birlik kurmaya yöneldiler. Bu anlamda XIX. yüzyıl, özellikle Avrupa’da ilk uluslararası örgütlenmelerin başladığı yüzyıldır. 
 
 
 
 
Uluslararası Birlikler ve Büyük Türk Birliğinin Önemi
 


İki dünya savaşının yaşandığı XX. yüzyıl ise gerek Birleşmiş Milletler gibi barış ve insan hakları temalı uluslararası birliklerin gerekse ekonomi odaklı örgütlerin yaygın bir şekilde teşkilatlandığı dönemdir.
 
 

Kuruluş amaçları ve kuruldukları dönemlerdeki şartlar göz önüne alındığında tarih boyunca gerçekleşen uluslararası birliklerin temelinde sosyoekonomik ve jeopolitik ihtiyaçların olduğu ortadadır. Örneğin Avrupa Birliği (AB) ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) coğrafi bölgenin de belirleyici olduğu ekonomi odaklı birliklerdir. 
 
 

Coğrafi olarak birbirine yakın ve benzer kültürel temellere sahip olan devletler, ekonomik anlamda güç birliği yapmayı tercih etmişlerdir. Yine ekonomi odaklı olan ancak din ortak paydasını kullanarak bir araya gelen İslam İş Birliği Teşkilatı gibi örnekler de mevcuttur. Coğrafi hiçbir ortak payda olmamasına rağmen, tamamen petrol üretimine dayalı bir birlik olan Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) de, ortak çıkar da bir araya gelişin örneklerindendir.
 
 

Tüm bu örneklerden yola çıkarak; tarihi, kültürel, sosyal, siyasi ve ekonomik bir çok ortak paydada ve üst düzey ortak çıkarlarda bir araya gelmesi, diğer tüm örgütlenmelerden daha kolay olan Türk soylu devletlerin bugüne kadar etkisi ve etkinliği ses getirecek büyük bir birlik kuramamış olması düşündürücüdür.
 
 

Kendilerini Türk olarak tanımlayan Türkiye Cumhuriyeti, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve KKTC’nin bir araya gelerek Büyük Türk Birliği’ni en sağlam temeller üzerine bina etmeleri çok önemli bir ihtiyaçtır. Kurulacak olan bu birliğin; siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla Orta Asya Türk gelenekleri ortak değeri üzerinde yükseltilmesi şarttır.
 
 

Böyle bir birliğin, dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olan Türklerin milli şuurlarına canlılık katacağı ve yine dünyanın çeşitli yerlerinde haksızlığa maruz bırakılan soydaşlarımızın yaşadığı sorunların önüne geçilmesi adına önemli bir adım olacağı yadsınamaz.
 
 

Bugün Türk Keneşi olarak isimlendirilen Türk Konseyi’ne; Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan dışındaki Türk soylu devletler maalesef üye değildir. Büyük Türk Birliği’ne giden yolda önemli bir kilometre taşı olan Türk Keneşi’ne, tüm gayretlere rağmen Türkmenistan, Özbekistan ve KKTC’nin üye olamaması, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Oysa gerek Türkmenistan gerekse Özbekistan 1991 yılında bağımsızlığını kazanmış olan özgür Türk soylu devletlerdir.



Bütün Türk soylu devletlerin, Rusya Federasyonu içindeki özerk Türk Cumhuriyetleri ve Çin ile İran’da yer alan Türk topluluklarının Büyük Türk Birliği konusunda bilinçlendirilmesi ve tüm alanlarda oluşturulacak olan iş birliğini dünyaya deklare edecek bir manifesto ile Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülüğünde Büyük Türk Birliğinin kurulması, Türk Milletinin geleceği adına büyük önem arz etmektedir.
 
 

Büyük Türk Hakanı Bilge Kağan’ın şu sözünü hatırlayalım: “Ey Türk Oğuz Beyleri! Türk ulusu! İşitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, Türk milletini, yurdunu, töresini kim bozabilir?”
 
 
 

16 Eylül 2019 Pazartesi

Ümmetin birliği mi ? Milletin birliği mi?





Ümmetin birliği mi ? Milletin birliği mi ?


Arslan Bulut



Tayyip Erdoğan'ın, AKP'den ayrılacaklar için "ümmeti bölmeyin" diye konuşmasından sonra "siyasi ümmet dili", iç ve dış politikaya da hâkim kılınmak isteniyor.



Oysa Türkiye, bir din devleti değildir, temeli ümmet değil millettir!



İlk örneği Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'ndan vereyim.
İslam İşbirliği Teşkilatı Dışişleri Bakanları Konseyi, Suudi Arabistan kralı Selman'ın çağrısı ile Cidde'de olağanüstü toplandı.




Toplantıda konuşan Çavuşoğlu, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun Batı Şeria'nın bir kısmını ilhak edeceklerini söylemesi hakkında, "Bu utanç verici açıklama, Orta Doğu'da kalıcı barış umutlarını yok etme pahasına, yaklaşan genel seçimlerde birkaç oy daha fazla kazanmaya yönelik alçakça bir girişimdir" dedi.




Çavuşoğlu, "Ümmetin tüm üyeleri sesli ve birlikte tepki vermiş olsaydı ABD ve İsrail'in pervasız planları, politikaları ve davranışları bu noktaya hiç gelmeyecekti. Ümmetin temsilcileri olarak Filistinlilerin kendi topraklarında, kendi bağımsız ülkelerinde barış içinde, özgünce ve onurlarıyla yaşamalarını sağlamak bizim gelecek nesillere sorumluluğumuzdur." diye konuştu.




Çavuşoğlu, ümmetin temsilcisi mi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin mi?




İkinci haber New York'tan…




Anadolu Ajansı'nın haberine göre ABD'deki Türk ve Müslüman toplumu BM Genel Kurulu toplantıları için New York'a gelecek Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı bekliyor?"Erdoğan ile halk buluşması" organize eden Türk Amerikan Yönlendirme Komitesi Eş Başkanı Halil Mutlu, "Amerika'daki Türk ve Müslüman toplumu ile cumhurbaşkanımızı buluşturacağımız program için hazırlıklarımız tüm hızıyla sürüyor. 3 bine yakın katılımın yarısının Türk toplumundan diğer yarısının da Amerika'daki Müslüman gruplardan olmasını bekliyoruz" dedi.




Üçüncü haber Ankara'dan…




Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, İslam Birliği Araştırmalar Merkezi'nce Ankara'da bir otelde toplanan "İslam Dünyasının Geleceği ve Filistin" temalı "İslam Birliği Kongresi"nde, "Filistin'in geleceği İslam dünyasına, İslam dünyasının geleceği Filistin'e bağlıdır. Filistin özgürleşmeden İslam dünyasının huzura kavuşması mümkün değildir" dedi.




İslam Birliği Kongresi'nde konuşan Dünya Mezhepler Arası Yakınlaşma Kurumu Genel Sekreteri Ayetullah Muhsin Eraki ise "İslam ümmetinin kimliği bugün tehdit altındadır. Bizi ülkelere parçaladılar, bizi birbirimize karşı savaştırdılar. Birbirimize düşman ederek, kimliğimizi yok etmeye çalıştılar. İslam birliği, Müslümanlar için asla vazgeçilmez bir durumdur. Ümmet olarak bu birlikten kesinlikle vazgeçemeyiz. 



Ümmeti bir araya getirmek için İslam ülkelerinin, ekonomi, savunma, ilmi ve kültür alanlarında birlik projeleri ortaya koyması gerekir" diye konuştu. 





İslam dünyasının kan revan içinde olmasının sebebi, sahip olduğu enerji kaynaklarının başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı devletler tarafından ve onlarla işbirliği içindeki ülke yöneticileri eliyle sömürülmesidir. Sömürünün devam edebilmesi için, ABD tarafından "İslam içi çatışma stratejisi" uygulanmaktadır.




Suudi Arabistan yönetimi, kendi ülkesinin kaynaklarını petrol şirketleri üzerinden Batılı ülkelerin istediği gibi yönetmektedir. Suudi Arabistan, Kudüs'ün ABD tarafından İsrail'in başkenti olarak tanınmasına örtülü olarak onay vermiştir. Aynı ülke Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarını yine Batılı şirketlere teslim eden Kıbrıs Rum yönetimini, Türkiye'ye karşı desteklemektedir. Yine Suudi Arabistan, PYD'ye para yardımı yapmaktadır.



İran dışındaki İslam ülkeleri, Washington yörüngesindedir. Kendi halklarını ise diktatörlükle ve geçim ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle susturmaktadırlar.



Bu itibarla, asıl konuşulması gereken, İslam ülkelerinin işbirlikçi diktatörlerden nasıl kurtulacağıdır.





Türkiye ise öncelikle, milletin birliği üzerinde durmalıdır.



 Zira temelinden yanlış olan Suriye politikasında bile vahim icraatlar, "ensar-muhacir" kavramlarıyla ve yine din eksenli olarak halka kabul ettirilmek istenmiş, bu konuda milletin birliği zedelenmiştir.



Milletin tüm mensupları, sesli ve birlikte tepki vermiş olsaydı, Suriye sorunu bu hale gelir miydi? PYD devleti kurulabilir miydi? Türkiye'nin nüfus yapısı değiştirilebilir miydi?




https://www.yenicaggazetesi.com.tr/ummetin-birligi-mimilletin-birligi-mi-53252yy.htm

30 Eylül 2018 Pazar

Saraydaki Amerika

 

Saraydaki Amerika

 

Cahit Armağan Dilek 

 

Amerikalının üreteceği politikalar uygulamaya sokulduğunda yerlilikten millîlikten nasıl bahsedeceğiz? Aylardır Türkiye'ye ekonomik-finansal savaş açmakla suçlanan ABD'yi şimdi nereye koyacağız?

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ABD'deki açıklamalarının yandaş medyadaki yansımalarına bakılırsa Türkiye, ABD'ye meydan okuyor, ABD'ye rağmen hamle yapıyor.

Peki doğru mu? Örneğin Menbiç'te Türkiye açısından 2016'daki durumdan daha olumsuz bir resim var. Çavuşoğlu'nun diplomatik zafer olarak sunduğu mutabakata rağmen. Erdoğan'ın açıklamalarından anlıyoruz ki ABD yine sözünü tutmamış.  
 
Tutmayacağını biz yıllardır söylüyoruz. Çünkü uluslararası ilişkilerde söz yok çıkar var. Menbiç'e girip aşamadık, Fırat'ın doğusunu halletmekten bahsediyoruz.

Yandaş medyada bu kadar ABD karşıtı yayına rağmen Erdoğan'ın ABD'deki açıklamaları tam aksi yönde. Şöyle diyor: "ABD ile yakın dostluğumuz yönetimlerden bağımsız olarak bu süreci de fırsata çevireceğine yürekten inanıyorum...
Amerika'yla olan siyasi ve ticari ilişkilerimizin geleceğine umutla bakıyoruz."

Erdoğan'ın umutla baktığını söylediği ABD'yi eleştiren ifadeleri de var. Diyor ki: Peki ABD'den PKK'ya binlerce TIR ve uçakla gönderilen bu silahlar kim için kullanılacak? Kime karşı kullanılacak? Buradaki terör koridorunun ötesinde kim var? Türkiye var.

Var ama sözle şikayette kalıyor somut karşılık yok, içeriye yönelik olduğu aşikar. O zaman soralım. Hangi ABD? Düşmanımızı destekleyen ABD'den ümitlenmek niye? Kaç ABD var? Duruma göre milletin önüne başka bir ABD sürülüyor. Milletin kafası karıştırılıyor.
 
İçe dönük mesajlarda ABD karşıtlığı öne çıkarken, dışarıda dışarıya yönelik verilen mesajlarda ABD ile stratejik (!) ilişkinin öne çıktığı hatta işin çoktan pişirildiği anlaşılıyor.

Biliyorsunuz 16 Nisan anayasa değişikliğiyle birlikte kurumsal karar sürecinin terk edilip tüm yetkilerin tek bir noktada (saray) toplandığı bir sistem, daha doğrusu sistemsizlikle karşı karşıya kaldık. Maliye-Hazine-Varlık Fonu da tek bir kişiye emanet edildi.

Bakan Albayrak, "YEP bünyesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek" demiş.

Düyun-u Umumiye'yi hatırlatan bu gelişmeden çıkan sonuç şu: Türk ekonomisi-hazinesi ABD'nin planlarına, yönlendirmesine, denetimine emanet. YEP sürecince olacağına göre en az 3 yıllık bir emanet.

Yani yerli ve millî denilen yeni yönetim sisteminin göbeğine getirip Amerikalı yerleştirilmiş. Geçen ay aynı gün çıkan "Türkiye ABD'ye göbekten bağlı değil" manşetlerini hatırladınız mı?

Onlar sadece danışman, asıl kararı biz vereceğiz diyenlere... Cumhurbaşkanlığı sistemi denilen yönetimde kurumlar devre dışı bırakıldığı için devletin az sayıda çekirdek kadro danışmanlarla yönetileceğini daha önce söylemiştik. 
 
Yani danışmanların yönettiği bir Türkiye'den bahsediyoruz. Hal böyle olunca yeni danışman McKinsey ne derse o olacak. Çünkü siz "biz yönetemiyoruz gelin siz planlayın, analiz edin, denetleyin" demişsiniz.
 
Kaynaklarım Albayrak'ın 10 Ağustos ve 20 Eylül'deki sunumlarını da McKinsey ile birlikte hazırladıklarını söylüyor. ABD ile krizin en derin olduğu anlarda bile ABD'li şirket saraydaymış! Millî ve yerli yönetimi dönüştürüyorlarmış!
 
McKinsey şirketi aynı Albayrak'ın açıkladığı gerekçe ve yetkilerle 2016'da Azerbaycan'da Aliyev yönetimiyle anlaşma imzalamış. 
Benzer konuda çalıştığı diğer ülkeler arasında Suudi Arabistan, Pakistan, Kazakistan ve Kenya var. Bu ülkelerdeki vaziyete bakınca Türkiye için ümitli olunacak bir gelecek gözükmüyor maalesef.

Danışmanlık şirketi deyip geçmeyin. Ait olduğu devletin siyasi-ekonomik çıkarlarını danışmanlık yaptığı devletlere nasıl dayattıklarını "Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları" adlı kitabı okursanız çok net anlarsınız. 
 
Gereksiz, abartılmış, ihtiyaç dışı büyük çılgın projeleri nasıl o ülkenin gündemine soktuklarını, o devletlerin kaynaklarını heba edip elini kolunu siyasi-ekonomik olarak nasıl bağladıklarını görürsünüz.

McKinsey'in danışmanlığı sürecince üreteceği politikaların, stratejilerin ABD'ninkilerle paralel olması hatta örtüşmesi kaçınılmazdır. 
 
Bu haliyle Amerika'nın danışman sıfatıyla sistemin merkezi olan Beştepe'deki sarayda rol almasıyla yerli-millî kavramında "at izi it izine karışmış" oluyor. Amerikalının üreteceği politikalar uygulamaya sokulduğunda yerlilikten millîlikten nasıl bahsedeceğiz? 
 
Aylardır Türkiye'ye ekonomik-finansal savaş açmakla suçlanan ABD'yi şimdi nereye koyacağız?

Ne demişler, parayı veren (kontrol eden) düdüğü çalar! 
 
McKinsey'in danışmanlığı Suriye, Kıbrıs, Irak, Akdeniz, Karadeniz'de Türkiye'ye nasıl bir siyaset dayatacak acaba?