bozkurtların ölümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bozkurtların ölümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2018 Perşembe

ATSIZ BEY’İ DÜŞÜNÜRKEN

 
 
ATSIZ BEY’İ DÜŞÜNÜRKEN
 
 
Ali Bademci


Atsız Bey 12 Ocak 1905 İstanbul doğumludur. Devletimizin öyle gaileli bir zamanında doğmuştur ki, çağdaşları gibi o da bir “göç-tehcir” âilesine mensuptur! Anadoluludur; fakat hangi sebeplerle olursa olsun âile dağılmış ve uzun savaş yıllarında akrabaların birbirleri ile ilgisi kalmamıştır! Hakikaten Osmanlı devlet sisteminde Türk, yani Anadolu yoktur; artık bu gerçeği kabul etmeliyiz!

Ailenin bilinen ilk mekânı Gümüşhane’nin Edire veya Dörtkonak köyüdür! Aynı ilin Torul ilçesi Midi köyüne 1800’lü yılların sonuna doğru göçmüşlerdir! Büyük Rumeli, Bulgaristan ve Kafkas göçleri 15 yıl gibi uzun bir zaman sürmüştür! Bu göç değil, aslında tehcirdir; hem de tehcirin dikâlası! O zaman elbette Anadolu’da sıkışmalar oldu. İşte bugün hâlâ ucunu yakalayamadığımız âile dağılmaları ve akrabalık bağlarının kopmasını izah edemiyor; o sebeble ya birileri yahut da kendimiz köklerimizi Türklüğün dışında arıyoruz! Pratik düşünürsek esasında Türk olmayan veya bu çember içinde bulunmayan insanların Anadolu’da ne işi var?

XIX. asır başlarında yaşadığı sanılan, Atsız Bey’in’ın bilinen ilk ecdâdı, yani büyük dedesi Ahmed Ağa’nın İsmail, Süleyman, Hüseyin, Şakir adlı dört oğlundan ilki Atsız’ın dedesidir. Şakir’in akibeti bilinmemektedir! Baba İsmail Ağa çocukları Yozgat-Akdağmadeni-Tekegüney Köyü’ne, amca Süleyman Ağa evlâtları ise aynı il ve ilçenin Dayılı köyüne yerleşmişlerdir.

Hüseyin Ağa İstanbul’a gelmiş ve Bahriyeli olarak devlet kaydına girmiştir. Doğum ve ölüm tarihlerini biliyoruz: 1832-1894. Devlet kaydına göre Bahriyeli Hüseyin Ağa kolağalığına kadar terfi etmiş; İstanbul’lu Emine Hayriye hanımla bir izdivaç yapmış ve bu evlilikten Nevber Hanım ve Mehmet Nail Bey (1877-1944) adlı iki çocuğu olmuştur. Mehmet Nail Bey de baba yolundan giderek Bahriyeli olmuş, yani donanma subaylığını seçmiş binbaşılığa kadar yükselmiş, 1903 yılında Trabzonlı Kadıoğulları âilesinden donanma kaymakam Osman Fevzi ve Tevfika Hanım’dan doğma Fatma Zehra Hanım’le (1884-1930) evlenmiş ve bu evlilikten üç çocuğu olmuştur: Hüseyin Nihal Atsız(1905-1975), Necdet Sançar (1910-1975) Fatma Nezihe(1912-). Baba Mehmet Nail eşinin genç yaşta ölmesi üzerine yine Fatma Zehra adlı ikinci bir hanımla evlilik yapmış ve geçimsizlik yüzünden uzun sürmeyen bu izdivaçtan çocuk olmamış, Nail Bey 1944 yılında vefat etmiştir. Âile gerek Yozgat gerek Gümüşhane ve gerekse İstanbul’da Çiftçioğulları nâmıyla bilinmektedir!

Atsız Beğ ile ilgili bir hayli çalışma var; bunların çoğu hâtıra eserleridir ve imzalar, yakınında bulunmuş gençlere aittir! Ayrıca akademisyen ve diplomat kimliği ile tanıdığımız ve Korutürk kontenjanından Senatör (1976), Sadri Maksudi Arsal Bey’in kızı Adile Ayda’nın(1912-1992) “Atsız’dan Adile Ayda’ya Mektuplar” (Ankara 1988) adlı eseri pek kıymetlidir. Hâtırâ türü ciddî kaynaklardan ilk akla gelen Altan Deliorman, O.F.Sertkaya, A.Bican Ercilasun, Mustafa Kafalı, Sakin Öner gibi arkadaş veya hocalarımızı zikredebiliriz! Ayrıca akademik veya akademik olmayan dünya kadar makale bulunmaktadır! Bu ilginin sebebini merak etmeye gerek yoktur: Elbette o bir ideologtur.

Atsız Bey’in belki de bir dönemin mecburiyeti olarak çok gâileli bir hayatı vardır! Cumhuriyet İnkılâbı ile birlikte devletin yenilenmesi, sistem ve yaşama şekillerinin değişmesi, tercihini yapmış anasıra karşılık mütereddit Türk insanının kendini araması, özellikle Rus İslâm dünyasından gelen aydınların geçen asır sonundan itibaren açtığı çığır, savaşa savaşa nesli unutarak bitkin hâle gelmiş ve yüce dağlara çekilmiş zavallı Anadolu! Topal Anadolu, ber-hava olan Osmanlı’nın iki ayağı Avrupa! Tehcir Anadolu’yu kaplamış, kaynaşma zorlukları var: Muhacirler! Ermeni ve Rum bürokrasi ile birlikte ahali de gitmiş! Çoğu ne olduğunu bilmeyen Anadolu insanı! Ve Selânik devlet koltuğuna oturmuş önce İzmir sonra da İstanbul! Evet tekrar edelim:Zavallı Anadolu!


Devletin ve milletin bunalımı, o dokuz yılık kavga günleri ( halk dilinde “dokuz kur’a” ard arda dokuz seferberlik de denebilir), “ateşle imtihan zamanı”; çocukluk yıllarından itibaren Atsız Bey’i de kavgacı yapmıştır! Ne yazık ki genetiğe dönüşmüş bu hal aramızdan ayrılana kadar da devam etmiştir: kavga, kavga, kavga! İlköğrenimi Kadıköy Fransız ve Alman Okulu (1911) ile Cezayirli Gazi Hasan Paşa Mektebi ve Haydarpaşa Özel Osmanlı İttihat Mektebi; orta öğrenimini ise İstanbul Sultanisi’nde tamamlamıştır. Yüksek öğrenim için imtihanı kazanarak 1922’de Askeri Tıbbıye’ye kaydolan Atsız Bey’in asabiyet derecesindeki milliyetçi duyguları onun disiplin cezası alması ile sonuçlanmış ve 4 Mart 1925 günü okuldan çıkarılmıştır. Milli Mücadele ve sonrası, Cumhuriyetin yoğun Türkçülük duyguları ile Atsız Bey’in barışık olmamasının ancak tali sebebleri açıklanmıştır! Ne yazık ki onda “Kemalist” düşüncelere belirgin eğilim yoktur: Neden? Akla geliyor, caba İttihatçı mıydı, asla! Böyle yazıları da yok! Veya, göstermelik muhalefet partilere mi meyyaldi; bu da yok, çünkü Atsız Bey’in hayatında particilik yoktur! Ana konumuz olmamakla birlikte anlamaya çalışacağız!


Bu devrede Atsız’ın yardımcı öğretmenlik, gemi kâtipliği gibi geçici işlerle âileye katkı yaptığını biliyoruz! Türk tarih ve edebiyatına ilgisi artmış, o sebeble 1926’da İstanbul Edebiyat Fakültesi’ne kaydolmuş, fakat zamanı gelen askerlik görevini tamamlayarak, ertesi yıl yeniden okuluna dönmüştür! Bu arada aynı zamanda devam ettiği Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirerek 1930 yılında öğretmen olmuştur! Burada hocası Fuat Köprülü’dür! Köprülünün asistanı olarak Türkiyat Enstitüsüne girdiği zaman (1931) Zeki Velidi Togan’ı tanımış ve ömrünün sonuna kadar da ondan ayrılmamıştır! Atsız Bey’in Türklük görüşlerinde bu iki hocanın çok büyük tesirleri olmuştur; özellikle Togan’ın “kavgacı” özelliği tam olarak Atsız’da kendini bulmuştur! Sonradan iyice anlaşılmıştır ki Atsız Bey ile hocalarının dini görüşlerinde herhangi bir örtüşme söz konusu değildir; fakat siyasi iktidara, tek partili hayata bakışları aynıdır: muhalefet.

Atsız Bey’in hayatı boyunca devam edecek olan “dergicilik” işte bu asistanlık yıllarında başlamış ve tarih- edebiyat araştırmalarına kapı açmıştır! Gerçekten her devirde inatla sürdürdüğü dergicilik onun hayat şekli olmuştur! 1. Türk Tarih Kongresi’nde devlet ve devlet tezlerine karşı hocası Köprülü sessiz durmayı tercih ederken o Zeki Velidi Togan’ın olaylı tebliği ve açıklamalarının en büyük taraftarı olmuş, zamanın Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Başkanı ve sonra da Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip ile karşı karşıya gelmiştir! Elbette durum Cumhuriyetin Mustafa Kemal dönemine bir karşı duruştu, ki bu huyunu o hiç değiştirmedi ve daima iktidarlara şiddetle karşı olarak şahsî mağduriyetine de sebeb oldu. Duruşlarda çok yanlışlık olmasa da o çektiği çileleri herkesin kaldırması bugün daha iyi anlaşılmıştır! İşte bu davranışlar yüzünden 13 Mart 1933’de üniversitedeki görevin son verildi! Bu kadar çetin muhalefet doğru muydu?

Atsız için artık mecmuacılık yanında öğretmenlik de başlıyordu ama o Atsız Mecmua’yı bir daha açılmamak üzere 1933’de kapattı. “Yolların Sonu” adlı o harikulade şiir bu dönemin mahsulüdür! Malatya’da başlayan edebiyat öğretmenliği Edirne’de devam etti, ama o depreşen dergicilik damarı ile çıkardığı Orhun Mecmuası’nda devletin lise müfredatını yerden yere vurdu, bu sebeble dergi yayını Bakanlar Kurulu kararı ile durduruldu! 1934 Eylül’ünde Atsız’ı Kasımpaşa Gedikli Hazırlama Türkçe öğretmenliğinde görüyoruz; fakat dört yıl sonra bu görevinden de uzaklaştırıldı! Devlet kapısı kapanınca onu İstanbul Özel Ülkü Lisesi ve Boğaziçi Lisesi’nde yine edebiyat öğretmeni olarak görüyoruz (1939-1944).

Mustafa Kemal’den sonra İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanlığı dönemi Atsız Bey’in tam anlamı ile çileli dönemidir. Devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektuplarla MEB.’nda komünist faaliyetleri gayet sert bir dille işaret etmesi bir anda onu, bilhassa aydınlar arasında ülkenin en çok konuşulan insanı hâline getirmiş ve yeni sebeblerle 7 Nisan 1944’de Bakan H. Ali Yücel tarafından hocalığına son verilmiştir. 3 Mayıs 1944 hadiseleri ile geniş çaplı tutuklamaları iyice biliyoruz; çocukluğumuzdan beri her yıl tekrar ede ede ezberlemeyenimiz kalmamıştır! Burada akla bir soru geliyor; sonradan gelenekselleşen antikomünizmin acaba dozu fazla mıydı? Öyle ya ülke ağır dış baskılardan geçiyordu; ülkemiz üzerinde elbette Stalin’in emelleri vardı! Bu doz işini sonraki yılları da düşünerek iyice tartışmak gerekmiyor mu? Çünkü bu tarihten sonra Türkçülük sadece “antikomünizm”e endekslenmiştir; ki ne kadar doğrudur; veya yanlış yapılmamış mı? Ve 1944 yargılamaları!

1944 yargılamalarında çok ilginç şeyler de cereyan etmiştir; mesela Eylül 1944 duruşmasında, ”Turancılar’ın Muhakemeleri Hakkında Örfî İdare Komutanlığı’nın İlk Duruşmalara Ait Raporu” sözkonusudur, aynen alalım: “Menfi ruhlu olan bu maznun, 1905 senesinde İstanbul’da doğmuş. Babası Mehmet Nail, Gümüşhane’nin Midi köyünden İstanbul’a hicret eden Çarkçı Kolağası Hüseyin Efendi’nin oğludur. Hüseyin Efendi de, Midi köyünde yaptırı­lan tetkikkat neticesinde “Nihal’in üçüncü babası” Çiftçioğlu lakabı ile tanınan, dönme Mervî Ahmed’in oğludur. Esasen kendi tarafına göre, Türk diye “üç batın Türk olduğunu ispat edenler­dir” demesinin sebep ve hikmeti üçüncü batını olan Çiftçioğlu Ahmed’den biraz yukarı çıkınca ırkının karışacağındandı.”

Eğer belge denen böyle bir beyan dosyada yer alıyorsa, adı “Irkçılık” olan bir dâvâda ırkçılığı bizzat mahkeme yapmaktadır! Bunu diline dolayanlar da tenkid ettikleri ırkçılığın dikâlâsını yapıyorlar demektir! Devletimiz ve toplum hayatımız 600 yıllık bir imparatorluk ve 1000 yıllık Asya-Batı serüveninin dönüşümüdür! Dolayısiyle iddia doğru da olsa hiçbir kıymeti yoktur; daha ötede bir kendini bilmez delinin merak ettiği hangi dinden dönme olduğu hususunda kaynaksız “İbranilik” demesinin haysiyetsizlikten başka anlamı yoktur! Atsız Bey’in Türk ırkından başka ırklara hayat hakkı tanımadığı şeklindeki görüşleri elbette bir “asabiyet”tir; fakat bunun tartışmasını en az onun kadar katı görüşleri olanların incelemesi gerekmiyor mu? Reha Oğuz Bey’in yazdıkları tam olarak kavga ürünüdür, hiçbir ilmî kıymeti yoktur da, “Türkçüler” neden bu iddialardan korkmaktadır? Netice olarak “Şecere” geleneği de ilmî değildir; esas “şecere” ortaya koyamayanlara bakmak ve asâleti onlarda aramak gerekmiyor mu? Soy dediğimiz âile silsilesi kim bilir ne zaman, nerede, nasıl yine soyu için can vermiştir? Kültürümüzde “Seyyidlik” ünvanını kullananlar çok mu asildir! İşin ilgin yanı bu şecere işi Türkçüler’de bir rahatsızlık halini almamış mı?


Bizler Atsız Bey’in ancak son yılına yetiştik; onu okul arkadaşı zamanın MEB.’nı olan Tahsin Banguoğlu’nun Süleymaniye Kütüphanesi memuriyet yıllarından beri tanıyoruz; zaten bu görevinden de emekli olmuştur (Nisan 1969). Bizler Atsız Bey’i 1 Ocak 1964’den itibaren yayına başlayan Ötüken Dergisi’nden daha iyi tanıyoruz; kardeşi Necdet Şancar’ı da! Atsız Bey’in Maltepe’deki evi tam bir Türkçülük ocağı gibi çalışmış ve dizi dibinden yüzlerce aydın geçmiştir! Necdet Bey’i Ankara Atatürk Lisesi ve uğrak yeri Türk Ocakları’ndan tanırız; tabii ki Ötüken yazıları ile de! Ne kadar mutluluk vericidir ki yanılmıyorsam 1970’de Ötüken’de aralarında bulunmuştum! Atsız Bey’in “Bozkurtlar’ın Ölümü-Dirilişi/Deli Kurt/ Rum Adam” gibi ölümsüz ve emsalsiz eserleri onu ulaşılmaz bir ideolog haline getirdi! Fakat bunlar üzerinde henüz bir çalışma yapılmamıştır! Hangi şartlarda hangi ruh hali ile yazılmıştır?

Atsız Bey iyi bir münekkid ve ikna edilmez derecede kavgacı bir kişiliğe sahiptir! Bugün aleyhinde kullanılan birçok sözü ona zorla söyletilmiş şeylerdir! Irkçı mıydı; deyimi anlamlandırmadıktan sonra bunu anlamak mümkün değildir! Popülist değildi, hiçbir şekilde mukallidlik yapmadı ve günün adamı olmadı! Siyasette Alparslan Türkeş ile ters düştüğü söylenir, maalesef çok iyi bilmiyoruz ama, Atsız Bey gibi bir şahsiyetin siyaset yapması veya siyasi-yumuşak davranışları ondan beklemek mümkün değildir!

Evvelce söylemiştik yetiştirdiği insanlar onunla ilgili birçok kitap ve makale yayımladılar, bunların hepsine birbirinin tekrarı demekten başka derecelendirme yapma imkânı bulunmuyor! 3 Mayıs kutlamaları hâlâ kuru ve tatsız! Hâlbuki onun ölümünün üzerinden geçen 43 yılda dünyada ve ülkemizde toplumsal hareketler ve olgular çok değişti! Türkiye’de bir İhtilâl, bir Post Modern Darbe, bir de başarısız İhtilâl teşebbüsü oldu! Elbette Atsız Bey ve kuşağının dünyasını işgâl eden komünistler artık yoktu ve menfur olayları da onlar tezgâhlamamıştı! Aksine antikomünizm guruplarının hareketiydi! Soğuk savaş artık çok gerilerde kalmıştı, fakat ilginçtir ki Atsız Bey hâlâ eski dönemin slogan ve kalıpları ile tarif edilmektedir! İşte acı olan taraf budur: Ne yazık ki “dizi dibinde bulundum” diyenler de genel olarak uzlaşmaz karakterlerdir! O sebeble ne siyasette ne de sosyal hayatta onun vurguladığı Türklük ve Türkçülük nadirattan sayılabilecek gönüllerde kalmıştır!

Atsız Bey’e yöneltilen suçlamalarla uğraşmaya şahsen hiç gerek görmüyoruz; siyasetin dışına çıkıp onun zamanının düşünce hareketlerini daha iyi tahlil etmemiz gerekiyor! Onun izinde olan gençler şuurlu da olsa çok bilgisiz! O “dizi dibinde büyüdük” diyenler böyle bir aydınlatma sağlayacağına ne yazık ki gençlerden de beter muhayyile dünyasının insanları! Kimisi İttihatçı, kimisi Enver Paşacı, kimisi Turancı Kartal vs. Halbuki Atsız Bey kafasında hiç de böyle boş düşünceler yoktu! Şahsen, sağlıklarında birkaç kere Necdet Bey bir kere de Atsız Bey’i bizzat tanıma şansımız oldu! Gerçekten ulaşılmaz insanlardı!

Atsız Bey’in iki oğlundan Buğra ABD’de, Yağmur ise Almanya’da; ilki akademisyen ikincisi ise gazeteciliği seçmiştir! Atsız Bey’in bir hayli yüklü olan telif ücretlerini aralarında pay ediyorlar! Makalelerinin yayımlanmasında da kavgalar çıkıyor: ”Sansürlenen” veya “makaslanan” yazılar tevatırı! Bunlara çok itibar etmemek lâzım ama iddialar bizzat Buğra Bey’e ait! Amerika’da İslâm düşmanlığı yaptığı yetmiyormuş gibi bazen dili bizlere kadar uzanıyor! Makalelerinin öğrencim Emin Yarımoğlu çok güzel bir bibloğrafyasını yaptı; fakat basılmadı! Keşke basılsa, muadillerinden çok farklı olduğunu göreceksiniz! Tekrar soruyoruz: Atsız Bey Irkçı mıydı? Elcevap: Yağmur Bey söylüyor: Babam çok iyi bir insandı, fakat fazla ırkçıydı! Yazık çok yazık! Atsız Bey’in lisanı ile biz “Göktanrı”dan rahmet niyaz ediyoruz, toprağı bol olsun!

Kalın Sağlıcakla.

11 Aralık 2017 Pazartesi

Atsız


Atsız

Necdet Sevinç


Bir fikir hareketini yürütmek, derin bir kültürden bir önce, çelik gibi bir iradeye ve sarsılmaz bir imana sahip olmayı gerektirir. 

İnsanı nerede, ne zaman, hangi şartlarda yakalayacağı bilinmeyen ve belki de hayat boyu sürecek bela ve felaketleri, yolun başında kabullenip, sonsuz bir tevekkülle Yaradan’a bağlanmayı gerektirir bir fikir hareketini yürütmek!

Ve bir fikir hareketini yürütmek, Cenab-ı Hakk’tan başka kimsenin önünde eğilmemeyi, Allah’tan başka kimseden korkmamayı, dünya ile ilgili arzu ve ihtiyaçlara tenezzül etmemeyi gerektirir ki, her zaman saygı ve hayranlıkla andığımız Atsız, baş eğmeyen, diz çökmeyen ve bütün baskılara rağmen susmayan, susturulamayan bir dava adamı olarak arkasında silinmez izler bırakıp tarihe geçmiştir.

Allah rahmet eylesin. Atsız’ın fikirlerini benimsemeyenler olabilir. Vardır da. Rahmetli Ziya Gökalp’in bir takipçisi olarak ve tıpkı Gökalp gibi. Atsız’ı da şair olarak kabul etmeyenler olabilir. Vardır da. İnsanı adeta büyüleyen ve bir nefeste okunmasını sağlayan dramatik kurguya rağmen, onun romanlarından hoşlanmayanlar da olabilir. Vardır da.

Fakat Atsız’ın üstün kişiliğine saygı duymamak ve hayran olmamak mümkün değildir.

 Nitekim Atsız’ın bir ömür boyu savunduğu Türkçülük, Türk ülküsünün muarızları tarafından halen tartışılmasına ve çoğu zaman acımasız hücumlara hedef olmasına rağmen, fikirlerinin en amansız düşmanları bile, Atsız’ın şahsiyetinden kıskançlıkla bahsetmişlerdir.

Poker partilerinde sabahladığı halde, kumar aleyhtarı yayınlar yapıp, mü’min insanların duygularını satış unsuru olarak gören üstadlardan değildir Atsız!..

 Rakı masalarında sızıp kalmasına rağmen, içki kullananları tezyif ve tahkir ederek saldıran sahtekarlardan da değildir! 

Veya adı üstada çıkmış nice sosyete züppelerin yaptığı gibi, siyasi iktidarı savunmak gerekçesiyle, örtülü ödenekten para sızdırmaya tenezzül eden mücahitlerden (!) hiç değildir.

Nihal Atsız son derece mütevazi imkanlar içinde yaşamasına rağmen, Türk edebiyatının ve Türk fikir hayatının en değerli eserlerine dev boyutta eserler katmış ve tek başına Türk Milliyetçiliği’nin akademisi haline gelmiştir.

Lütfen ellerinizi, kendini Türklüğe adayan bu büyük Türk Milliyetçisi için kaldırınız: El Fatiha!

Kaynak: Türkçülerin Kaleminden Atsız, Haz: Refet Körüklü, Cengiz Yavan, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2000

23 Ekim 2017 Pazartesi

H. Nihal ATSIZ’ın Hayatı




H. Nihal ATSIZ’ın Hayatı


Yakın geçmişimizin önemli düşünürlerinden biri olan H.Nihal ATSIZ, hem çalışmalarıyla tarihimizin en eski dönemlerine kadar ışık tutabilen büyük bir tarihçi; hem atlıyı atından indirebilecek kadar güçlü bir yazar – şair; hem de Türklük Bilimi’nin ilgilendiği konularda kaynak sayılabilecek derecede önemli eserler veren bir Türkologdur.

12 Ocak 1905’te İstanbul Kadıköy’de doğan Atsız, baba tarafından Gümüşhane’ye bağlı Torul kazasının Midi köyündeki Çiftçioğulları ailesine, anne tarafından ise Trabzon’un Kadıoğulları ailesine mensuptur. 

Hüseyin Nihal Atsız, Deniz Kuvvetleri’nde Deniz Güverte Binbaşılığı’ndan emekli olan Mehmet Nail Bey’in, bir Deniz Yarbayı’nın kızı olan Fatma Zehra Hanım ile evliliğinden olan üç çocuklarından biridir. 

Atsız’ın bir kardeşi yine bir eğitimci ve yazar olan Ahmet Nejdet Sançar, diğer kardeşi ise Fatma Nezihe Çiftçioğlu’dur.

Atsız, ilk ve orta öğrenimini Kadıköy’deki Fransız ve Alman Mektebi’nde, Kadıköy ve İstanbul Sultanisi’nde yapmıştır. 

Lisenin onuncu sınıfındayken sınavı kazanarak Askeri Tıbbiye’ye girmiştir. (1922) Buradan çıkarılınca Kabataş Lisesi’nde üç ay yardımcı öğretmenlik, sonrasında ise Deniz Yolları’na bağlı bir Vapur’da katip yardımcısı olarak çalışmıştır. 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin “Yüksek Muallim Mektebi”ne girdikten bir hafta sonra askere alınmıştır. 

İstanbul’da askerliğini yaptıktan sonra yeniden okuluna dönmüş ve mezun olup aynı bölümde asistan olarak kalmıştır.

1931 yılında felsefe bölümünde okuyan Mehpare Hanım ile evlenmiş; fakat 1935’te ayrılmıştır. 

Bu dönemden sonra aylık yayımlanan “Atsız Mecmua”yı çıkarmaya başlamıştır. 

Çıkardığı dergilerin çoğu, bir süre sonra mahkeme kararları ile kapatılmıştır. 

Atsız, bir dönem Milli Eğitim Bakanlığı da yapan Reşit Galib’in Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ı ağır bir dille eleştirmesi üzerine, aralarında Pertev Naili Boratav’ın da bulunduğu sekiz arkadaşıyla birlikte “Zeki Velidi’nin öğrencisi olmakta iftihar ederiz.” diyen bir protesto telgrafı çekmiştir.

Bu telgraftan sonra Reşit Galib, Atsız’ı mimlemiş ve onu üniversiteden uzaklaştırmak için fırsat gözetmiştir. 

Nihayet Atsız’ın bir makalesi ile bu fırsatı yakalamış ve 13 Mart 1933 tarihinde onu görevden uzaklaştırmıştır. 

Üniversite görevinden uzaklaştırıldıktan sonra, üç ay Malatya Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni olarak; dört ay Edirne Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışmıştır.

“Atsız Mecmua”nın devamı niteliğinde olan “Orhun” dergisini çıkarmaya başlamıştır. 

Bu dergide, o dönemde liselerde ders kitabı olarak okutulan tarih kitaplarındaki yanlışlıkları dile getirmesi üzerine 1933’te bakanlık emrine alınmış, Orhun dergisi de kapatılmıştır. 

Dokuz ay bakanlık emrinde kalan Atsız, 1934 tarihinde Kasımpaşa’daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’na Türkçe öğretmeni olarak atanmıştır.


1936 yılında ikinci eşi olan Bedriye Hanım ile evlenmiş ve bu evlilikten Yağmur (1939) ve Buğra (1946) adlı iki çocuğu olmuştur. 

Kasımpaşa’daki Türkçe öğretmenliği görevinden alınan Atsız, daha sonra Özel Yüce-Ülkü Lisesi’nde ve Boğaziçi Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmıştır. 

Bu dönemde Orhun dergisini yeniden çıkarmaya başlamıştır. Ülkede yayılan “komünist” dalganın verdiği rahatsızlıkla, dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na iki tane açık mektup yazmış ve özellikle Milli Eğitim’e sızan marksist düşünceleri dile getirmiştir.

Atsız’ın yurt içinde beğeni toplaması üzerine, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından görevine son verilmiş, Orhun dergisi de kapatılmıştır. 

İzleyen süreçte mektubunda “vatan haini” dediği Sabahattin Ali tarafından kendisine dava açılmıştır. 

İkinci oturumu 3 Mayıs 1944’te yapılan davanın sonucunda Atsız 6 ay hapse mahkum edilmiş, bu ceza sonradan ertelenmiştir. 

Sonrasında açılan davada aldığı 6,5 yıllık ceza ise temyiz yoluyla bozulmuştur. 

Davaların sürdüğü bu süreç içerisinde, Atsız çok kötü koşullarda yargılanmış, “tabutluk” adı verilen küçücük bölmelere bırakılmış, akreplerin yaşadığı dar yerlerde aç susuz bırakılmıştır.

Atsız ile aynı dönemde, aralarında Alparslan Türkeş, Orhan Şaik Gökyay, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan ve Osman Yüksel Serdengeçti gibi büyük şahsiyetlerin de bulunduğu kişiler de tutuklanmış, sonradan karar Askeri Yargıtay tarafından bozulmuştur. 

Bir dönem kendisine iş verilmeyen Atsız, sınıf arkadaşı Tahsin Banguoğlu’nun Milli Eğitim Bakanı olmasıyla birlikte 1949’da Süleymaniye Kütüphanesi’nde göreve başlamıştır.

 İş bulamadığı dönemde, ekonomik anlamda çok büyük sıkıntılar çekmiştir. 

Bu nedenle, çok sevdiği kitaplarının bir kısmını satmak zorunda kalmıştır.

Kütüphane’de bir süre çalıştıktan sonra, Ankara Atatürk Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanmıştır. 

Fakat buradaki bir konuşması, davalık olmuş; fakat mahkeme konuşmanın bilimsel olduğu kararına varmıştır. 

Bu karar üzerine Atsız, yeniden Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki görevine gönderilmiştir. 1953 yılından 1969 yılına kadar Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalışan Atsız’ın en uzun memuriyeti bu dönem olmuştur. 

1962’de “Türkçüler Derneği”ni kurmuş ve ölümüne kadar Ötüken dergisini çıkarmıştır.

Özellikle Doğu’daki bölücü oluşumlarla ilgili yazılar yazmış, sonrasında sistemli girişimlerle Atsız yeniden mahkemelik olmuştur. 

15 ay hapis cezası almış ve cezası Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından affedilmiştir. 2,5 ay kadar cezaevinde kalan Atsız, 10 Aralık 1975’te kalp krizi geçirmiş, fakat doktor onun kalp hastası olduğunu anlayamamıştır. 

11 Aralık 1975’te geçirdiği ikinci kalp krizi, Atsız’ı aramızdan alıp götürmüştür.

Yoksulluk içinde geçen günleri, durmadan açılan mahkemelerle sarsılan Atsız, geçirdiği bu kötü günlerde hiçbir zaman kararlı duruşunu elden bırakmamıştır. 

Çektiği o kadar çileye rağmen, ömrünü kutlu yolun çeriliğine adamış, bu yolda gözünü kırpmamıştır.

Yazdıkları ile “keskin ve sert” bir üsluba sahip olan Atsız, özel yaşamında ise bir o kadar “sakin, sevecen ve şakacı” bir insandır. 

Her türden insanla arkadaşlık kurabilen, gününü dolu dolu geçiren bir bilgedir. Fransızca, Arapça ve Farsçayı iyi derecede bilen Atsız, hayal ettiği eski Türk yaşantısı içinde yaşamayı başarabilmiştir. 

Türk dünyasına ve Türk Dili’ne çok büyük önem vermiş, özellikle Türk gençliğinin bilinçlenmesi için çok çabalamıştır.

Orkun KUTLU