7 Eylül 2021 Salı

BAĞIMSIZLIĞIMIZA YÖNELTİLEN SİNSİ SİLAH: SIĞINMACI AKINLARI

 


 
 
BAĞIMSIZLIĞIMIZA YÖNELTİLEN SİNSİ SİLAH: SIĞINMACI AKINLARI
  
 
 Prof. Dr. Cihan Dura
 

 
Milyonlarca Suriyeli, Afrikalı, yüzbinlerce Afganlı… 
 
Bir istila, bir işgal gibi… 
 
Şu anda bile devam ediyor. Sanki askerî bir çıkarma, bir tür insan sevkiyatı yapılıyor.
 
Cumhuriyetimiz, birliğimiz, bağımsızlığımız böyle tehdit, böyle suikast görmedi!
 

Bu korkunç sığınmacı akınları öncelikle iki yönüyle ele alınmalıdır. Biri Millî Birliğimiz üzerindeki etkileri, öbürü Tam Bağımsızlığımız üzerindeki etkileri… 
 
 
Millî birliğimiz üzerindeki etkileri daha önceki bir yazımda Atatürkçe bir bakışla ele almıştım. Bu yazımda yine Atatürkçe bir yaklaşımla, bağımsızlığımız üzerindeki etkileri üzerinde duracağım.
 
 

Büyük Kurtarıcımız, Cumhuriyetimizin ölümsüz kurucusu M. K. Atatürk her sözü ve eylemiyle bize yol göstermekten de geri durmamış, birçok sorunumuza çare göstermiş, türlü tehlikelere karşı bizi uyarmıştır.
 
 
 Karşı karşıya bulunduğumuz bu son felaket konusunda da onun yol gösterici tespit ve uyarılarından yararlanacağım. Bu amaçla, Atatürk’ün fikir ve görüşlerinin tamamına yakınının yer aldığı Ataname adlı kitabımı açıyorum. Tam Bağımsızlık ilkesinin konuyla ilgi kurulabilecek dergelerini belirliyor, yöneltileri okuyor, gerekli notları alıyorum.
 
 

● Milletimizin karşı karşıya kaldığı saldırı ve felaketler hakkında bakın, neler diyor, nasıl uyarıyor bizi:
 

Biz Millî Mücadele sırasında hem istilacı Emperyalizm ile hem içerdeki ihanetle, bilgisizlikle, dinci cehaletle mücadele ettik. O bedhahlar ki, düşmanlarla birlikte vatan ve millet aleyhinde haince tertiplerde bulundular, vaatlere kapıldılar, vicdanlarını sattılar.
 

Emperyalizm bir ülkeyi çeşitli yollar kullanarak ele geçirir. Bu yollardan biri ekonomik, bilimsel ve insani maksatlar örtüsü altında ülkeye gelip ilerde istilalar hazırlamak için, çeşitli unsurları hükümete ve birbirine karşı tahrik etmektir. Bu yolu bize karşı da denemişlerdir.
 
 

Her ülkede ve her zaman olduğu gibi, kişisel gönenç ve çıkarını, vatan ve milletin zararında arayan sefiller vardı. Doğu işlerini çevirmekte ve zayıf noktaları bulmakta pek becerikli olan düşmanlarımız, bunu ülkemizde de adeta bir teşkilat haline getirmişlerdi. O sefiller vicdan yerine düşman parası taşıyan alçak şahıslardır. Onlar birtakım eli kanlı, muhteris, vatansız adamlardır ki, Sırf çıkar temini amacıyla yabancı parmağı ve parasıyla, ulusal varlık ve bağımsızlık için mücadele eden milletin evlatlarını birbirine kırdırmaya çalıştılar. Allah’ın laneti düşmana yardım eden bu hainlerin üzerine olsun. Bir ülkenin, düşmandan zarar görmesi acıdır. Fakat kendi soyundan, büyük tanıdığı insanlardan vefasızlık, felaket görmesi ondan daha acıdır.
 
 

Bizim baş düşmanımız, bağımsızlığımızın haini İngiltere’dir. İngilizler Müslüman ve özellikle Türk olunca, insan hayatına zerre kadar değer vermezler. Türkiye hakkındaki suikastın bin türlü eserini göstermekten zevk duyarlar. Hile ve şiddete başvurarak kendi bencil emel ve amaçlarına boyun eğdirmeye çalışırlar. Nitekim millî ve siyasî varlığımızı imhaya kalkıştılar. Milletimizi parçalamaya ve vatanımızı Ermeni ayakları altında çiğnetmeye yönelik entrikalar çevirdiler.
 
 

Ulusal bağımsızlığımızı ortadan kaldırmak isteyen emperyalist güçlerin kullandıkları temel hıyanet aracı İslam’dı. Yeni Türkiye’yi de iç isyanlar çıkartarak güçten düşürmeye çalışmışlardır. Dahası, fiilen bunlara katılan İstanbul hükümetinin çıkarttığı karışıklıklardan doğan yerel anlaşmazlıklarla da uğraşmak zorunda kaldık.
 
 

İngilizlerin düzenlediği planın esas hatları önce milleti iç nifaka düşürmekti. İngilizlerin bu nifak siyaseti, kendini hep bölme ve parçalama çabası şeklinde göstermiştir. Bu çaba yalnız dinsel planda kalmamış, etnik gruplar arasında da uygulanmıştır. Nifak siyaseti, emperyalizmin, sömürge ülkelerde her türlü direnci kırmak için başvurduğu değişmez araçtır. Nitekim Türkiye’de de dinsel bölücülüğün yanı sıra yalnız Ermeni, Nasturi, Rum gibi Hıristiyan unsurları kışkırtmakla yetinmemiş, Çerkez, Kürt ve hatta Lazlık gibi bölünmeleri de kullanmaya çalışmıştır.,
 
 

İngilizler ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından yoksun bırakmaya da teşebbüs ettiler. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lâzımdır. Buna da kalkıştılar. Böylece, milleti koyun sürüsü gibi boğazlamak için önlerinde engel kalmayacaktı.
 
 

Bir acı gerçek de şuydu: Millî Mücadele yıllarında ülkemizde çok miktarda yabancı parası ve propaganda dolaşıyordu. Bundaki gaye, millî hareketi sonuçsuz bırakmak, millî emelleri felce uğratmak, Yunan ve Ermeni emellerini, vatanın bazı kısımlarını işgal gayelerini kolaylaştırmaktı.
 
 

Eğer her dediğine boyun eğerseniz, düşmanın ihtiraslarının önüne geçemezsiniz. Bize birçok iyilik vadeden bir devlet, karşılığında bizden ne istiyor, hangi menfaatleri bekliyor, bu mutlaka hesaba katılmalıdır. Yabancıların gösterdiği yolda kurtuluş çaresi aramak abestir ve sonu mutlaka hüsrandır.
 
 

İşte milletimizin bu halini, son bir yok edici darbe vurmak fırsatını bekleyen düşmanlarımız vesile kabul etti ve gerekli ânın geldiğini sandılar. Karar verildi, hareket başladı. Artık maskeler atıldı. Türkiye parçalanacak, Türkiye halkı esir, alçalmış, sefil ve perişan edilecekti. Maksat bu idi ve bu zalimce amaca ulaşmak için hatır ve hayale gelmeyen her türlü yola başvuruldu. Özellikle Batının bazı hükümetleri ve bazı siyasi ricali bunun böyle olmasında ısrar ediyordu.
 
 

● Biz her iki düşmanı da yendik. Ancak onlar aslında sadece sinmişti, koşullar elverdiği gün yeniden ortaya çıkacaklardı. Onun için milletimi onlara karşı uyarmaktan asla geri durmadım.
 
 

Gerçekten, düşmanlıklar bitmedi, devam etti; Cumhuriyetimiz Lozan’dan sonra da kendi haline bırakılmadı. Birtakım iç isyanlar, dış gailelerle genç cumhuriyetimizin temelini sarsmaya devam ettiler. Bizden sonraki o zayıf ve kararsız hükümetler ki, Emperyalizm’in baskılarına boyun eğerek iç kuvvetlerin gelişmesini kısıtladılar. Kuzu kuzu uygulanan Randall’ların, Baker’lerin, Thornbourgh’ların raporları, Avrupa Birliği tuzağı… Bütün bunlar, tıpkı Millî Mücadele yıllarında olduğu gibi Türkiye’nin kuşatılmasını ve içerden çökertilmesini amaçlıyordu.
 
 

Düşmanlarımız o kadar çok ve kalplerinde, vicdanlarında ve kafalarında aleyhimize besledikleri duygular ve düşünceler o kadar kuvvetlidir ki, bugün o duygu ve düşüncelerin bertaraf edildiğini sanmak, gaflete düşmek olur.
 
 

● Şimdi Ebedi Önderimizin bu ikaz ve uyarılarını, dikkatimizi çektiği ulusal varlığımıza yönelik imha silahlarını daha net ve belirgin, aklımızda kalacak şekilde kısa kısa ifade edelim.
 
 

1- Millî Mücadele’de iki düşmanla mücadele edilmiştir: Bir, İstilacı Emperyalizm; iki, içerdeki ihanet, bilgisizlik ve dinci cehalet.
 

2- Düşmanların amacı Türkiye’yi parçalamaktı, milletimizi esir, sefil ve perişan etmekti. Bu amaca ulaşmak için her türlü yolu denediler. Ülkemiz hakkında suikast, hile ve şiddete başvurdular, entrikalar çevirdiler.
 

3- Emperyalizm ve iç düşmanlar temel ihanet aracı olarak İslam’ı kullandılar. İç isyanlar ve karışıklıklar çıkardılar: Bölmek ve parçalamak amacıyla milletimizi iç nifaka düşürdüler, etnik unsurları kışkırttılar. Ordumuzu dağıtıp imha etmeyi hedeflediler.
 

4- Millî emelleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emellerini ve vatanın bazı kısımlarını işgal gayelerini kolaylaştırmak, milleti birbirine kırdırmak için çok miktarda yabancı para dağıttılar, propagandalar yaptılar.
 

5- Devletimizi Lozan’dan sonra da rahat bırakmadılar. Birtakım iç isyanlar, dış gailelerle genç cumhuriyetin temelini sarsmaya devam ettiler.
 

6- Kısacası: istila, ihanet, cehalet, suikast, hile, şiddet, entrika, nifak siyaseti, etnik kışkırtma, ordunun imhası, para dağıtma, propaganda…Ne ararsan var.
 

7- Türkiye Cumhuriyeti’ni de içinden oyarak çökertmek istiyorlar. Emperyalizm’in ve işbirlikçilerinin, bu amaçla kullandığı bütün bu yöntemler bugün de geçerlidir.
 

Görüyorsun değerli okur, düşmanlar neler yapmış, bize karşı ne ahlaksız yöntemler uygulamışlar. Kuşkusuz yeni yöntemler geliştirmekten de geri durmadılar. İşte bunlardan biri de hedef ülkelere yapılan ‘sığınmacı ‘sevkiyatları’dır, göç mühendisliğidir. 
 
 
Şöyle ki:
 

a- Göç ve sığınmacılık 21’inci yüzyılda ülkelerin güç mücadelesinde kullandıkları en önemli bir silah haline gelmiştir. Göç artık bir etik sorun değil askeri ve politik bir silah olarak görülmektedir. Bu istilanın ilk hedeflerinden biri de Türkiye’dir. [Kayahan Uygur].
 

b- Göç mühendisliği bugün emperyalizmin bir iç savaş ve yıkım planı olarak kendini gösteriyor. ABD ve AB tarafından ülkemizde sahnelenen “göç mühendisliği” oyunu, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye'nin varlığına yönelik en ciddi tehdittir: Ülkemizde bir savaş silahı olarak stratejik ‘göç mühendisliği' yürütülüyor. ABD, Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkıp ‘Federe İslam Devleti’ni kurma hedefini siyasal yollarla başaramadığı takdirde bir iç savaş tezgâhlayacaktır [Uğur Dündar].
 


KAYNAKLAR: Cihan Dura, Ataname, Doğu Kitabevi, 2019; Kayahan Uygur, “Türkiye Hızla Uçuruma Sürüklenmekte…”. Odatv4.com,15.8.2021; Uğur Dündar, “Göç Mühendisliği Emperyalizmin İç savaş ve Yıkım Planıdır”, Sözcü Gazetesi, 21.8.2021.


16 Ağustos 2021 Pazartesi

NEYE YARAR… BASRA HARAP OLDUKTAN SONRA…

 


 
 
NEYE YARAR… BASRA HARAP OLDUKTAN SONRA…
 

Prof. Dr. Cihan Dura
 

Temmuz 2021… Rize yine sele teslim… Felaket geri döndü: Dereler taştı, yollar kapandı. Tarım arazilerini, ev ve işyerlerini su bastı, insanlar mahsur kaldı, iki köy boşaltıldı. Yalnız Rize mi, Artvin’i, Düzce’yi de sel vurdu. Derken, sıraya orman yangınları girdi. 85 yerde yangın çıktı. Hektarlarca ormanımız ağaçlarıyla, tüm canlıları ile yok oldu. Alevler yerleşim yerlerine ulaştı. En değerli yörelerimiz dört gündür yanıyor, çölleşiyor.
 
 

Bu ve benzeri felaketler Türkiye’de sürekli olarak ve en ağır şekilde yaşanıyor. Bunlar karşısında hükümetler ne yapar? İki yol vardır:
 
 

1) Sayın bakanlar bölgeye teşrif buyurur. Hemen bir inceleme başlatılır. Zarar ve hasar tespiti yapılır. Para, erzak dağıtılır. Afet bölgesi ilan edilir. “Yaralar” sarılır. Bir sonraki felakete kadar görev tamamdır. Bu yol, işin kolayıdır.
 
 

2) İkinci yol, felaketleri sürekli gözlem altına almak, araştırmak, ders almak, yeniden olmaması veya olursa, zarar ve kaybı azaltmak için kesintisiz çaba göstermektir. Bu da zor olan, bilimsel-ahlakî yoldur.
 
 

Gördüğüm kadarıyla bizim hükümetler işin hep kolayına gidiyor. Uğradığımız diğer felaketleri de hesaba katarak söylüyorum, bilimsel ve ahlaki açıdan gerekli gayreti göstermiyorlar. Neden böyledir? Çünkü “bilimsel-ahlakî” yol; gayret ve alın teri, özveri ister; bilimsel bilgi üretimi, bu bilgiyi uygulama yeteneği, sosyal ahlak ister.
 
 

Kolay yol, adı üzerinde, bilim istemez, yüksek ahlak istemez. Siyasetçi ve yöneticinin eğilimi ne ise, yapılan odur: Bilgisizlik, üstünkörü yaklaşım, beceriksizlik, rant arayışı, eşi dost kollama, oy kaygısı… Bundan dolayıdır ki, hiçbir sorun kökten çözülmez, felaketler gittikçe artar, ağırlaşarak sürer gider.
 
 

● Bilimsel-ahlakî yolu biraz açalım.
 
 

Bilimsel-ahlakî yolun ilk koşulu, doğadaki ‘Sebep/Sonuç bilinci’ne sahip olmak, bu ilişkinin gerektirdiği şekilde düşünmek ve iş yapmaktır. Bu algı çok önemlidir, çünkü kanıtlanmıştır ki sebep-sonuç zincirine göre düşünmeyen, bunun bilgisine dayanarak hareket etmeyen yöneticiler; başa gelen felaketlerin sürdürücüsü ve ağırlaştırıcısı, dolayısıyla birinci sorumlusudur. Sebep-sonuç bilincini bize kazandıran yalnızca pozitif bilimlerdir, yüksek ahlaktır. Atatürk boşuna “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” dememiştir. İkincisi, sosyal ahlak esaslarına göre karar vermek, iş yapmak, hizmet etmek gerekir. Sosyal (ulusal ahlak) bir yurttaşın, en az kendisini düşündüğü kadar bir üyesi olduğu milletini, halkını da düşünmesi demektir.
 
 

Birey örneğini alalım. İnsan ancak gördüğü modern eğitim, geçmişi boyunca yaşadığı deneyimleri kullanıp bilimsel ve ahlakî olarak değerlendirdiği ölçüde olgunlaşır, başarılı olur. Çünkü olup bitenin sebeplerini fark etmiştir, sonuçlarını görmüş; düşünüş ve davranışlarını, yaptığı işleri, görevlerini bu birikimine göre belirlemiştir. Bir toplumun başına getirilen yöneticiler de böyle olmak zorundadır: Örneğin bir vali, bir belediye başkanı, bir bakan bir olayın oluşumu hakkındaki ya kendi bilimsel bilgilerini kullanıp değerlendirerek ya da uzmanların önerilerine uyarak iyi ve makul kararlar alır, güzel işler yapabilir. Açıktır ki bu başarı, geçmişte olup bitene bilim gözüyle bakarak, sebep-sonuç ilişkilerine uygun davranarak olur. Buna karşılık bilim ve ahlak kaynaklı geçmiş bilinciyle hareket etmeyen yöneticiler yanlış kararlar alır, icraatlar yapar, başarısız olur, büyük felaketlerin önünü açarlar; halkı büyük kayıp ve zararlara uğratırlar. Çünkü dünyada olan her olgu, tüm doğal olaylar değişmez yasalar altında meydana gelir. Gerekli koşullar oluştuğu her defasında, yeniden ortaya çıkar, tekrarlanırlar.
 
 

● Bu neden böyledir? Bu determinizmin arkasında ne vardır? Şu yasa vardır: Aynı etkenler bir araya gelince, sonuçlar da aynı olur. Bu, bilimsel bir yasadır ve hem mekân boyutunda hem zaman boyutunda geçerlidir.
 
 

Bakın, sorumuzun yanıtını Karadeniz’de yaşanan sel felaketleri örneğinde değerli bir bilim adamımız, Prof. Dr. Naci Görür nasıl veriyor: Her bölgenin kendine özgü doğal drenaj sistemi vardır. Bu sistem bölgenin jeolojik yapısı, topoğrafyası, bitki örtüsü ve yağış rejimi tarafından şekillendirilir. Drenaj sistemi milyonlarca yıl içerisinde gelişir ve çalışır. Bu doğal sistem insan eliyle bozulur, dereler kapatılır, azaltılır veya barajlama suretiyle devre dışı bırakılırsa, sistemdeki bitki örtüsü tahrip edilirse, vadi içlerine bina ve yol yapılırsa, taşkın ovaları yerleşim alanlarına dönüştürülürse, o zaman sistemdeki sel bir afete dönüşür. Onun için sel bölgelerinde yapılacak olan her yapı ciddi bir mühendislik hizmeti almalı ve doğal dengeyi bozmamalıdır. Bizler binlerce yıllık drenaj sisteminin kurallarına uymalı, onu asla bilinçsizce değiştirmeye çalışmamalıyız. Çağdaş ve konforlu yaşam doğayla zıtlaşarak değil uyumla olur.
 
 

Bilimsel-ahlakî yol, işte bu ve benzeri öğütlerin dışına çıkmamak, o kuralları uygulamaktan ibarettit. Ama bilgi ve ahlak yoksunu politikacılar ve onların çevresindekiler bunu yapmazlar. Çünkü onların bütün kaygısı; kişisel çıkar, kayırma, rant ve oydan ibarettir.
 
 

● Sonuç olarak diyebilirim ki, uluslar pozitif bilimleri kılavuz almayan, ahlaklı davranmayan okumuşları ve yöneticileri eliyle kaybeder. Gerçekler ve yüksek ahlak insan iradesinden üstündür. Toplum açısından en yaşamsal kararlar, asla seçim yoluyla yetki sahibi olan politikacılara bırakılmamalıdır. Bu şahıslara iktidar yolunu açan halkın eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi son derecede önemlidir. Halk seçti diye ülkenin kaynakları cehalete ve ahlaksızlığa teslim edilemez. Bu, üzerinde kafa yormamız gereken temel bir sorundur.
 
 

Demokrasiyi, “sistem ve rejim” olarak birbirinden ayırmak gerekir. Demokrasi bir ‘sistem’dir. Uygulamaya konunca ‘rejim’ olur. Sistem olarak idealdir, ancak rejim olarak sakıncaları ortaya çıkar. Özellikle cehaletin ve sosyal adaletsizliğin yaygın olduğu ülkelerde “demokrasi” akla gelebilecek en kötü sonuçlara yol açabiliyor. Türkiye’deki uygulanmasıyla, kendinden beklenen faydaların çoğunu sağlayamamakta, büyük zararlara vasıta olmaktadır. Dünyayı yöneten güçler demokrasi, iç ortaklarıyla rejimini kendi çıkarlarının bir aracı olarak kullanıyorlar.
 
 

Marifet ‘yaraları sarmak’ değildir, marifet insanların yara almasına olabildiğince meydan vermemektir. Marifet “ufkun ötesini görmek”tir. Neymiş, yangınlardan zarar görenler için şu kadar ödenek ayrılmış. Afet bölgesi ilan edilecekmiş. Esnafın borcu ertelenecekmiş. Kredi açılacakmış. Kül olan evler ve ahırlar yeniden yapılacakmış. Yanan alanlar ağaçlandırılacakmış.
 
 

Neye yarar, Basra harap olduktan sonra…
 
 

11 Ağustos 2021 Çarşamba

GÖÇLER ARACILIĞI İLE ULUS DEVLET TASFİYESİ

 

 
 
 
 
GÖÇLER ARACILIĞI İLE ULUS DEVLET TASFİYESİ
 
 
 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
 
 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra başlayan küreselleşme aşamasında, uluslararası emperyalizm bütün dünya çapında bir büyük ayaklanmayı zaman içerisinde dolaylı yollardan örgütleyerek, bütün dünya ülkelerinde yaşamakta olan halk kitlelerini çeşitli nedenlerle ayağa kaldırarak bunların yeni ülkelere ya da bölgelere doğru yönelmelerini sağlamıştır. Çeşitli olumsuz koşulların ortaya çıkması ya da birikmesi üzerine birçok geri kalmış ülkedeki yoksul ve aç halk gruplarının ayağa kalkarak, başka ülkelere ya da bölgelere göç ettikleri görülmektedir. Durduk yerde hiç kimsenin doğduğu toprakları terk etmesi ya da her şeyini satarak başka bir ülkeye doğru göçe yönelmesi mümkün olmayacağına göre ya uluslararası konjonktürde yeni rüzgarların esmesi ya da ülkesel ya da bölgesel olumsuz koşulların ortaya çıkarak mazlum halk kitlelerini rahatsız etmesi gibi durumların söz konusu olabildiği aşamalar da dünya sahnesinde göç olgusu ve beraberinde getirdiği olaylar dizisi öne çıkmaktadır. Bugün gelinen aşamada dünya tarihinin en büyük göç olayları ile dünya karşı karşıya gelmiştir. Yeryüzünün doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine ya da bazen da bu yönelimlerin tersi bir istikamette, eline bavulunu, çantasını ya da bohçasını alan insanların göç amacıyla yaşadıkları ülkeleri terk ettiğini, bu doğrultuda yürüyerek büyük mesafeleri kat etmeye çaba gösterdiklerini, bu arada yol da ya araba kazaları ya da gemi, bot ve de sandal gibi ulaşım araçlarının kazalara hedef olması yüzünden hayatlarını yitirdikleri görülmektedir. Dünya medyasının bir televizyon dizisi gibi aktardıkları olaylar ardı ardına gündeme gelince hem dünya düzeni hem de insanlığı bekleyen belirsiz gelişmeler açılarından, yerleşik düzenini yitiren insanlık son derece kaotik siyasal ihtimaller ve belirsiz bir yakın gelecek ile karşılaşmaktadırlar.
 
 

İki cihan savaşı sonrasında kurulmuş olan soğuk savaş düzeni içerisinde yüz yıla yakın bir dönem yaşayan dünya ülkeleri, uzun süre bir Demirperde düzenine mahkûm edilmiş ama küresel düzeni bekleyen gelişmelerin ortaya çıkardığı tehditler yüzünden, bu eski düzen değiştirilmek zorunda kalınmıştır. Soğuk savaş düzeni içinde batı bloku ile birlikte yeni bir denge unsuru olarak doğu bloku ideolojik bir imparatorluk olarak gündeme gelmiştir. Dünya haritası üzerinde ayrı devletler olarak yer alan doğu ve güney ülkeleri ise, geleceğe dönük daha iyi bir yaşam düzeni arayışını sürdürürken, dünya nimetlerinden eski sömürgeci batı emperyalizmi fazlasıyla yararlanmış ama sosyalist ülkeler ile üçüncü dünya ülkeleri, böylesine bir zenginlik ortamından batı ülkeleri gibi yararlanamadıkları için sürekli olarak daha iyi bir gelecek arayışı içinde olmuşlardır. Bu ülkeler içinde geniş alanlara sahip olan devletler daha şanslı bir konumda olmuşlar ve bu durumdan yararlanarak kendi vatandaşlarının her türlü gereksinmelerini karşılamaya çalışmışlardır. Ne var ki, batı blokunun kapitalist sistem sayesinde sahip olduğu zenginlik dünyanın diğer bölgelerine tam olarak eşit dağılamadığı için, sosyalist blok ülkeleri ile üçüncü dünya ülkeleri olarak görülen doğu ve güney devletleri, geri kalmışlığın çıkmazından kurtulabilmek için mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Ama gelir ve gıda dağıtımı alanlarında eşitlik sağlayamadıkları için, soğuk savaş sonrası dönemde yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru yoğun bir göç akımı ortaya çıkmıştır. Geri kalmış devletler ekonomik alanda yeterli çözüm üretemediği için gelişmiş ülkeler yeni dönemde cazibe merkezleri haline gelmiş ve bu yüzden işsiz ve aç halk kitlelerinin, kendilerini besleyemeyen azgelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru bir göç dalgası öne çıkmıştır. Dünya tarihinde her dönemde görüldüğü gibi yoksulluk ve zenginlik mücadelesi devam ettiğinden, yoksul ülkelerden zengin batı ülkelerine dönük güç hareketleri son zamanlarda iyice ortaya çıkmış ve dünyanın merkezi denizi olan Akdeniz, her gece televizyonlarda görüldüğü gibi, açlıktan ve işsizlikten kurtulmak isteyen halk kesimlerinin boğulma alanı haline dönüşmüştür. Yüz yıl önce Karadeniz çevresinde görülen kitlesel boğulma olaylarına, yüz yıl sonra Akdeniz kıyılarında rastlanması tesadüf değildir.
 
 

Göç hareketleri bir anlamda, nüfusun bir kısmının yer değiştirmesi ya da bir ülkeden diğer ülkeye giderek sahip olunan vatandaşlık bağının, bir başka ülke üzerinden gündeme getirilmesi olarak görülmektedir. Dünya tarihi incelendiğinde insan topluluklarının sürekli bir göç halinde olduğu ve zaman içinde doğal koşullara ve ihtiyaçlara dikkat edilerek, yer değiştirme hareketlerinde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Yıllar geçtikçe nüfusun artması insan gruplarının yer değiştirmesine yol açtığı gibi, göçler aracılığı ile ortaya çıkan yeni durumlara göre de yeryüzü kıtalarının üzerinde yeni yerleşim ve devletleşme olguları da birbiri ardı sıra öne çıkmıştır. Genel olarak bireylerin ya da grupların, yaşamak, yerleşmek ve çalışmak gibi hedefler doğrultusunda, bir yerden başka bir yere hareket etmesi olarak göç olgusu tanımlanmaktadır. Göçler sadece bir yer değiştirme hareketi değildir ve aynı zamanda toplumsal bir değişim süreci olarak da ele alınabilir. Normal durumlarda göçler doğal değişim sürecine göre biçimlenmektedir. Ne var ki, insanların yer ve ülke değiştirmesi sadece doğal koşullara göre değil, daha çok ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların ya da düzenlerin geçirdiği değişim süreçleri içinde, ortaya çıkan yeni durumlara göre daha çok halk kitlelerinin ya da belirli etnik, dinsel ya da kültürel toplulukların topluca ülke değiştirmeleri olarak da ele alınabilir. Göç olgusu çok değişik nedenlerle gündeme gelebilir ya da sosyal yaşamın en hareketli dönemlerinde kitlesel bir eylem olarak gerçeklik kazanabilir. Küresel ekonomik, sosyal ya da siyasal koşulların belirli zaman dilimlerinde farklı yapısallıklara göre biçimlenmeleri göçlerin biçimini ve oluşum süreçlerini yakından etkileyebilmektedir. İnsanlık tarihine bakıldığı zaman her göç oluşumunun belirli özel koşullar çerçevesinde öne çıktığı dikkate alınmalıdır. İnsanlar hareket etme yeteneğine sahip canlı varlıklar olduğu için her dönemde ortaya çıkan gereksinmeler beraberlerinde göç hareketlerini de getirerek, hedefe dönük değişimlerin toplumsal alanda gerçekleşmelerine giden yolu açmaktadır.
 
 

Göçler bakış açılarına ya da ele alınan kriterlere göre kendi içinde tasnif edilebilmektedir. Harita üzerindeki ülkelerin durumları genel bir kriter olarak ele alındığı zaman göçlerin dış ve iç göçler olarak ikiye ayrıldıkları anlaşılmaktadır. Dış göçler ülkeden ülkeye ya da kıtadan kıtaya gibi belirli bölgesellikler çizgisinde tanımlanmaktadır. İç göçler ise daha çok bir devletin milli sınırları içinde gerçekleşen yer değiştirme hareketleri olarak görülmektedir. Dış göçler insan nüfusunun bütün yeryüzü kıtalarına dağılımını gündeme getirirken, iç göçler de insanların kendi vatanları içinde çalışmak, para kazanmak, belirli işleri ve etkinlikleri yürütmek gibi hedefler doğrultusunda ülke içindeki bölgelerden bir diğerine geçişlerini anlatmaktadır. Dış göçler daha çok uluslararası konjonktürdeki değişimlere göre gündeme gelmektedir. İç göçler de ise bir ülkenin içinde bulunduğu koşullara göre oluşan yeni durumların bu konuda yönlendirici etki yaptıkları görülmektedir. Yeni durumlar beraberinde yeni koşullar getirirken, her ülke yönetimi bunlara dikkat ederek önlemlerini almak zorundadır. Halk kitlelerinin gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda devletler hareket ederek kendi iç bünyelerinde dengeli kalkınma ve yönetimi öncelikle gerçekleştirmek zorundadırlar. Dış göçler de insanlar bir yabancı ülkeye giderek ve bu ülkenin vatandaşı olarak kendisine tümüyle değişik bir yapılanma ortamı hazırlanmaktadır. Dış göçler ülke, kıta, dünya ve kültür değişikliği gibi riskli dönüşümleri gündeme getirmesine rağmen, iç göçler de daha mahcup bir göç dalgası olarak aynı ülkede kalarak bölge ya da şehir değişikliğini öne çıkarmaktadır. Belirli bir ülkede bölgeler arası rekabet ya da çekişme yüzünden ortaya çıkabilen dengesizlik ortamlarında, zor duruma düşen toplum kesimleri bölge ya da şehir değişikliğine yönelerek iş bulma, geçimini sağlama, açlıktan kurtulma gibi hedeflere ulaşılabilmektedir. İç göçler yapılırken ülkenin birlik ve bütünlüğünün korunmasına dikkat ederek daha dengeli bir ekonomi ile gelişmişlik çizgisi yakalanmaya çalışılmaktadır. Dış göçlerde ise, böylesine bir durum söz konusu olmadığı gibi, iç göçlerden farklı olarak da uluslararası konjonktürün gereksinmeleri doğrultusunda hareket edilmektedir. Soğuk savaş döneminin durağanlık ortamında işsizlik sorunu iç göçler ile dengelenmeye çalışılırken, sonradan gündeme getirilen dış göçler olgusu tamamen yeni bir dünya düzeni kurulması çizgisinde devlet düzenlerini bozan küresel bir oluşum olarak devreye giriyordu.



Normal koşullarda dünyada barış ortamı varsa o zaman herhangi bir göç girişimine yönelmek söz konusu olmamaktadır. Dünyanın büyük güçleri ya da büyük devletlerin yeryüzü barışını tam olarak gerçekleştirdikleri aşamada, insanlar vatandaşı oldukları devletin çatısı altında kalarak geçim derdini çözmeye çalışmaktadırlar. O zaman dış göçlere gerek kalmamakta, insanlar şehir ya da bölge değiştirerek iç göç yolu ile yaşam, işsizlik ve açlık sorunlarını çözebilmenin yollarını aramaktadırlar. Barış içinde yaşamın getirdiği güvenceler sayesinde, devletler varlıklarını sürdürebilirler ve böylece vatandaşlarının her türlü gereksinmelerini doğal yollardan karşılayabilirler. Ne var ki, böylesine bir düzenin kurulamadığı aşamalarda, yeryüzü aç ve yoksul insanların yollara düştüğü ve kendilerine yeni bir vatan aramaya başladıkları kargaşa ortamına doğru sürüklenmektedir. Bu tür oluşumlar açısından göç olgusu ele alındığında barış, savaş, düzen ve güvenlik gibi kavramların yardımlarıyla göç olgusunun ne olduğu ne gibi sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlardan kaynaklandığı açıklığa kavuşturulabilir. Devletlerin güvenli milli sınırları içinde yaşamlarını sürdürebilen halk kitleleri açısından hem düzen hem de güvenlik ortamları yaratıldığı için bu gibi durumlarda barış ortamları daha iyi koşullarda gerçekleştirilebilmektedir. Devletler hem kendi iç bünyelerinde hem de uluslararası ilişkiler alanlarında barış hedefini yakalayabilirlerse, o zaman halk kitlelerinin harekete geçerek ayağa kalkmaları ya da uzun mesafeler kat ederek yeni bölgelere gitmelerine gerek kalmamakta ve devletlerin sağlamış oldukları toplumsal düzenler ile kamusal organizasyonlar çerçevesinde bütün halk topluluklarının, içinde güvenli bir biçimde var olabileceği ya da yaşamını sürdürebileceği toplumsal yaşam olanakları halk kitlelerinin yararlanmaları doğrultusunda kamusal alana sunulmaktadır. Uluslararası güvenlik ülkelerin ya da bölgelerin gereksinmeleri çizgisinde sağlanabiliyorsa, halk kitleleri bu gibi olumlu ortamlarda harekete geçerek ya da uzun yürüyüşler aracılığı ile bir göç macerasına kalkışmamaktadırlar. Dünya liderlerinin savaş girişimlerine karşı çıkmaları ve bu doğrultuda bölgesel ya da küresel barış ortamlarına yardımcı olmaları sayesinde yeryüzüne barış ortamı getirilebilmekte ya da bu doğrultuda korunabilmektedir 
 
 

Bütün devletler içinde bulundukları bölgelerin ya da ortamlarının her türlü gereksinmesi doğrultusunda siyasal krizleri çözerek aşmak zorundadır. Çatışmaların önlenmesi ve sorunların çözümünü sağlayacak barış antlaşmaları ile, her kökenden gelen insanların hiçbir ayırım yapılmadan ele alınmalarını zorunlu kılan barış antlaşmalarının, krizlerin önlenmesi doğrultusunda devreye sokulmalarıyla, siyasal gerekçelere dayanan iltica talepleri ya da göç girişimlerinin önlenebilmesi ya da ertelenebilmesi mümkün olabilmektedir. Dünyanın içinden geçtiği uluslararası konjonktürlerin etkileriyle, göç gibi vatan ya da bölge değişikliği durumları gündeme gelebilmektedir. Hiçbir devlet kendi yaşam düzenini bozabilecek ya da bu gibi toplumları alt üst edebilecek gelişmelerin cereyan ettiği göç dalgalarına alan olmak istemez. Bazı büyük ülkeler bu gibi durumlarla karşılaşmamak ya da önlenemez bir duruma gelen göç girişimlerini ülke düzeni doğrultusunda dengeleyecek biçimlerde önlem alıcı bir yaklaşım içine girebilirler. Küresel gelişmeler ve eğilimler dünya politikasını yakından etkilediği için göç gibi toplumsal olaylar uluslararası konjonktürde güncelleşen gelişmelerin de etkisi altında ortaya çıkabilir ya da yön değiştirerek yeni dönemin koşullarına paralel bir durum gösterebilir. Devletlerin sorunlu dönemlerde iyi yönetilememesi gibi olumsuzluklar dünya siyasetine yansıdığı zaman, bu gibi gelişmelerin ortaya çıkan faturası büyük olmaktadır. Devletlerin gereken adımları atmaması ya da önlenemeyen gelişmeler karşısında sıkı durarak gerekli olan önlemlerin alınamaması gibi gelişmelerin yansımaları doğrultusunda, sosyal tepki olarak toplumların bazı kesimlerinin göç girişimlerine kalkışması doğal bir gelişme olarak gündeme gelmektedir. Siyasal çekişmelerin savaşlara dönüşmesi ya da ekonomik krizlerin giderek büyük çöküşe kayması, açlıktan kaçan insanların kendilerini besleyecek ya da koruyacak yeni devlet çatıları aramaları gibi zorunluluk durumlarında göçler ve de yer değiştirme hareketleri doğal sonuçlar olarak öne çıkabilir. Ayrıca son yıllarda görülen biyolojik savaş girişimleri doğrultusunda öne çıkan mikropların önlenmesi de devletlerin görevine girmektedir. Virüs ve mikrop yayılmaları da küresel göç hareketlerine yol açabilmektedir.
 
 

Normal durumlarda ülkesini ya da yaşadığı bölgeyi terk etmek istemeyen insanlar, yaşadıkları yerdeki düzenleri bozulunca ve geçmişten gelen güvenlik ortamları ortadan kalkınca, doğal olarak bu yeni olumsuz durumların etkilerinden kaçmak için ayağa kalkarak göç ve mübadele yürüyüşlerine kalkışabilmektedirler. Göç etmek zorunda kalan insanlar aslında hemen bir yer değişikliğine yönelmeden önce çok düşünmek zorunda kalmaktadırlar. Geçen dönemlerin konjonktürünün gündeme getirdiği yeni koşullar karşısında yer değiştirerek halen yaşadıkları ülkelere ya da devletlerin çatısı altına gelenler, yeniden yeni süreçte her gelişmeyi yakından izleyerek ona göre harekete geçmek ve durum değerlendirmesi yaptıktan sonra da bir insan hakkı olarak tanınmış olan seyahat özgürlüğünün olanakları çerçevesinde, kendilerine daha farklı yaşam alanları ve ülkeler bularak buralara doğru yürüyüşe geçtikleri zaman, göç olgusu kaçınılmaz olarak tamamlanmakta ve gerçekleştirilen nüfus değişiklikleri ile yeryüzü ülkeleri üzerinden eskisinden bir çok yönden ayrılan yeni bir yaşam düzeni oluşumuna doğru adım atılmaktadır. Normal koşullarda göçmenler gidecekleri ülkeye karar verdikleri zaman oraya en çabuk yoldan ulaşarak göç serüvenini tamamlamak isterler. Bu yoldan yeni bir ülkenin topraklarına ayak basan yeni göçmenler için artık geri dönmek söz konusu değildir. Her türlü tehlikeyi göze alarak yola çıkan, sınır duvar ve tellerini geçen, sınır bölgesinde bulunan deniz, göl ve ırmak gibi su yollarını yüzerek aşan, yeni ülkeye ulaşabilmek için ölüm riskini göze alarak göç dalgası içinde yer alan yeni göçmenler, kendileri için hedef ülke ya da bölge olarak belirledikleri yeri seçtikleri aşamada artık yapacak tek şey göze kestirilerek hedeflenen o yere yönelik göç hareketini tamamlamaktır. Yola çıkan, sınırı geçen ve de yeni yerleşim yerine gelmeyi başaran göçmenlerin, bu aşamadan sonra yeni geldikleri devletin vatandaşı olarak yeni ülkelerine tam olarak yerleşmeleri gerekmektedir. Eğer göçmenlerin geldikleri eski ülke ile göç edilecek yeni ülke arasında göç ve mübadele antlaşmaları imzalanmışsa, o zaman göç hareketleri daha düzenli ve hukuka uygun bir biçimde tamamlanabilmektedir. İlgili işlemler sırasında ortaya yeni sorunlar çıkarsa ya da yeni baskılar yolu ile göç oluşumu engellenirse, o zaman yasal yolların açık olduğu dikkate alınarak, göç hukuku ve mevzuatı çizgisinde hukuk mekanizmaları çalıştırılarak ihtilaflar çözüme kavuşturulabilir. Bu gibi kararlarda Birleşmiş Milletlerin insan hakları belgelerinde esas olan göç, seyahat etme ve yer değiştirme, gibi haklara dayanılarak uygulamaların yapılması gerekmektedir.
 
 

Doğal göçler yolu ile büyük ve zengin ülkelere göç etme çabası içinde olan sığınmacılar, bu yolda hedefe ulaşabilmek için yol üstündeki ülkelerden geçerek göç etmeye çalışan halk kitlelerinin yol üstündeki ülkelerin yönetimleri ile ya da onların ortaya koyduğu engelleme politikaları ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu doğrultuda her ülkenin kendi jeopolitik durumu ve konjonktürel konumunu dikkate alan yaklaşımlar geliştirdiği görülmektedir. Kendi nüfus dengesini bozmak istemeyen ve de göç olaylarının getirdiği yeni ekonomik harcamaların baskısı altında kendi mali dengelerini korumak isteyen devletlerin, göç işlemlerine karşı uzak durdukları ve bu türde gelişen olayları önleyerek gelecekte büyük ekonomik krizlerle karşılaşmayı önleme çabaları içine girdikleri görülebilmektedir. Küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı yeni değişim sürecinde göç hareketleri en fazla göze çarpan gelişmeler olarak görünmektedir. Bütün devletler bu doğrultuda kendi toplumlarına sahip çıkarak nüfusu bölebilecek dışa çıkışların önlenmesi için çaba gösterirlerken, diğer yandan da dışarıdan gelen aç ve yoksulların oluşturduğu baskın göçlere izin vermek istememektedirler. Kendi nüfusuna kaynak bulamayan küçük ve orta boy ülkelerin dışarıdan izinsiz göç hareketlerine sahne olmasını hedef ülke yönetimleri ile birlikte, dünya kamuoyunun sağ duyulu kesimleri de bu gibi durumları olumlu karşılamamakta ve göç hareketleri ile birlikte ülkelerin karşısına dikilen sığınmacılara karşı önlemler almaya çalışmaktadırlar. Her devlet kendi anayasal düzenini kurarken, hukuk devletinin gereklerini yerine getirmeye çalışmakta ve göç, mübadele ve sığınma gibi nüfus olaylarını uluslararası hukukun kuralları doğrultusunda kontrol etmeye çalışmaktadır. Konu ile ilgili olan Cenevre sözleşmeleri ile uluslararası insan hakları ilkelerine, Birleşmiş Milletlere üye olan her devletin dikkat etmesi dünya düzeni ve evrensel barış açısından gereklidir.
 
 

Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi zengin batı bölgelerinin üst düzey devlet yapılanmaları göçmenleri sınır kapılarında bekleterek, daha sonra geri göndererek bu saldırılardan kurtulmaya çalışmışlar ama geri kalmış Asya ve Afrika ülkelerinden binlerce göçmen ve sığınmacının göç etmek istemeleri üzerine, batılılar iyi okumuş yüksek tahsil sahipleri ile yabancı dil bilen ve dünyayı izleyebilen entellektüelleri vatandaş olarak almaya öncelik vermiş, dil bilmeyen ve okumamış cahil düzeydeki insanları geri göndermeye çaba göstermişlerdir. Çağdaş dünyanın büyük devletleri resmen ayrımcılık yaparken, Türkiye ise bu konuda açık kapı politikası uygulayarak önceliği Müslüman göçmenlere vermiş ama diğer din mensuplarını görmezden gelmiştir. Bu konuda Musul Türkmenlerinin göçü sırasında da Sünniler Türkiye’ye kabul edilirken, Şii Müslümanlar İran’a gönderilerek ciddi bir mezhep ayırımı uygulanmıştır. Türkiye orta dünyanın merkezi ülkesi olarak tarih boyunca göç olayları ile karşı karşıya kalmıştır. Anadolu’nun yanı başındaki Balkan ve Kafkas bölgeleri göçler yüzünden küçük küçük azınlıklardan oluşan nüfus topluluklarına sahip olurken, tarihin her döneminde buralardan kaynaklanan göç hareketlerinden geride bazı kalıntılar olmuş ve bunlar merkezi coğrafyanın çok kültürlü ve etnik yapılı bir haritaya yönlendirilmesine zemin hazırlamıştır. Balkan ve Kafkas toplulukları içinde tarihin değişik dönemlerinde bu bölgeden gelip geçen kavimlerin kalıntıları devam edip gelerek, günümüzde bu bölgede çok kültürlü siyasal yapılanmalara yol açmıştır. Bu tür bir mozaik yapılanmayı ortaya çıkaran siyasal gelişmeler hep göç olayları ile desteklenmiştir. Dış konjonktür değişirken, merkezi bölge de bu gibi durumlardan etkilenmiştir. Bu yüzden devletler çok kültürlü bir yapıda ortaya çıkmış ve zamanla bütünlük kazanabilmişlerdir. Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları arasında cereyan eden nüfus hareketleri yüz yıl önce modern dünya düzeni oluşturulurken, bölge haritalarını yakından etkilemiş ve bu duruma göre hazırlanan emperyal plan ve projeler merkezi bölge haritalarının oluşumunu etkilemiştir. Üç kıta arasında kalan orta dünyada sürekli olarak her dönemde çeşitli siyasal saldırılarla olduğu kadar bu doğrultuda gelişen göç oluşumları ile de karşı karşıya gelinmiştir.
 
 

Herkesin temel hak ve özgürlüklerinin korunması doğrultusunda göç ve sığınma olayları ele alındığı zaman, uluslararası bir yapılanma ile karşılaşılmaktadır. Bu konudaki hukuk düzenlemeleri hem göçmenlerin usulüne uygun olarak yerleştirilmelerini, hem de var olan devlet yönetimlerinin kabul etmediği eğitimi ve yabancı dili eksik olan sığınmacıların geri gönderilmelerini sağlamaktadır. Her devlet kendi siyasal modeli ve kuruluş yapılanması açısından yeni sığınmacı politikaları ortaya koymak zorundadır. Geri gönderme yöntemleri ile ulus devletler ülke nüfusunun bütünlüğünün korunmasına öncelikli olarak dikkat etmek zorundadırlar. Ülke içinde yaşayan yurttaşlar haklarını korumak için göçle gelen yeni sığınmacıların yerleşim düzenlerini bozmalarına ya da var olan kamu düzenine aykırı düşebilecek yapılanmalara yönelmelerine karşı çıkabilmektedirler. Bu gibi göç ve sığınma olaylarına karşı duran çıkışlar, farklı etnik ve dinsel gruplardan gelerek ülkede ulus devletin nüfus dengesinin bozulmasına giden yolların önünü kesmektedirler. Bu durumlar da ulus devletler ile birlikte o devleti kuran ulusların iş birliği yaparak kendi oluşturdukları siyasal düzene sahip çıkmaları gibi ulusal bir savunma durumu ortaya cıkmaktadır. İmparatorlukların geçen asırda yok olmasıyla gündeme gelen ulus devletlerin bir asır sonra benzeri bir süreç içinde yok oluşlarını önleyecek bir ulus devlet refleksi, bu aşamada ulusalcıların girişimleri ile öne çıkarılarak bölünmeye giden gelişmeler önlenmeye çalışılmaktadır. Birbirinden farklı etnik, dinsel ve kültürel yapılardan gelen sığınmacılar ya da göçmenlerin, ülke içindeki uluslaşma sürecinin tamamlanması sonucunda gerçekleşen toplumsal bütünlük, yani üniter siyasal devlet modelinin tüm bölücü tehditlere karşı korunması amacıyla, çok kültürlü bir yapılanma doğrultusunda temelden bir değişiklik oluşumunun tehdidi altına girmesi, bugünün dünyasında çok büyük siyasal sorunlara neden olmaktadır. Çağımızın devlet modeli olan ulus devletin üniterliği ile toplumsal düzeninin uluslaşması, göçler ya da sığınmalar yolu ile ulus devletlerin çokluluk düzenine yönlendirilmesi çabalarında, dikkate alınması gereken konulardır. Her ulus devlet üniter yapısını koruyarak varlığını sürdürebilir.
 
 

Çağımızın gerçeği olan ulus devletler günümüzde küresel emperyalizm olgusu ile karşı karşıya gelmekte ve bu yüzden de sürekli olarak her dönemde göç, sığınma, tehdit, saldırı, işgal ve mübadele gibi nüfus hareketleri ile uğraşmak durumunda kalmakta ve bu yüzden de yola devam etme çizgisinde inişli çıkışlı durumları kontrol edebilmenin çabası içine sürüklenmektedirler. Türk devletinin son küreselleşme döneminde gene bu doğrultularda rahatsız edilmesi, devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğü ilkesine ters düştüğü için, yeni dünya düzenine var olan ulus devletlerin hemen hemen hepsi karşı çıkmaktadır. Uluslararası konjonktürde öne çıkan herhangi bir olay ya da gelişme bir anda ulus devletlerin sınır boylarına binlerce ya da milyonlarca kişinin gelerek yığılmalarına giden yolu açmaktadır. Kendi sorunları ile boğuşmaktan bir türlü kurtulamayan ulus devletler, artan nüfus yapısının zorlamaları yüzünden, bir anda binlerce ya da milyonlarca insanın kendi ülkesine gelmesini kabul edebilecek ve onların gereksinmelerini karşılayabilecek durumda hiçbir zaman olmamışlardır. Uluslararası alanı baskı altına alan olağan dışı gelişmeler, büyük ekonomik krizler, devletler arası rekabetin sıcak çekişme ve çatışmalara dönüşmesi üzerine gündeme gelen savaş senaryoları ulus devletleri tehlikeli konumlara sürüklediği için, bu gibi siyasal yapılar kendi güçlerini korumak ve yeni koşullara uyum sağlayarak sahip oldukları kazanılmış haklarını sonuna kadar muhafaza etmek durumundadırlar. Bu çerçeve de ulus devletler ulusal kimlik ve düzenin getirdiği her türlü hakkı sonuna kadar korumakla yükümlü olduğu için, göç ve sığınma yolları ile milli sınırları geçerek gelen farklı alt kimlikçi siyasal oluşumların, daha farklı bir alt kimlikçi ulusalcılık dayatılmasına her zaman karşı çıkarak kurulu ulus devlet modelini savunmak durumundadırlar. Bu nedenle bütün ulus devletler kendileri için bölücü ve parçalayıcı etkiler yaratabilecek her türlü göç, sığınma ya da yeni yerleşim girişimlerine karşı ulusal birlik ve ülkesel bütünlük kurallarına uygun olarak hareket etmek zorunda kalmaktadırlar.
 
 

Küresel emperyalizmin bütün dünyaya egemen olma planları doğrultusunda ulus devletlerin ortadan kaldırılması küresel alanda boşluklar getirdiği için , küresel şirketler ulus devletleri ortadan kaldırabilme yolunda, alt kimlikçi eyaletleşme ,büyük şehirlerin şehir devletlerine dönüştürülmesi ve de belirli alanların bir araya getirileceği bölgesel federasyonları kendi kontrolleri altında oluşturma girişimlerini birbiri ardı sıra siyasal gündeme getirirken, egemen güçler tümüyle ulus devletlere karşı çıkmaktadırlar. Geleceğin dünyasında alt kimlikçi eyaletler ile şehir devletlerinin birlikte yaşayacağı bölgesel federasyonları, daha sonraki aşamada kurulacak bir dünya konfederasyonu çatısı altında toplamayı düşünen gizli dünya devleti öncüleri, ulus devletleri ortadan kaldırabilmek için her yolu denemeye başlamışlardır. Tarihsel bir olgu olan göçlerin yeniden gündeme gelmesi ve bu doğrultuda emperyalist devletlerin çeşitli senaryolar peşinde koşmaları, Türk ulus devletini merkezi coğrafyadan kaldırma senaryosunda Türkiye’yi yeniden bir göç devletine dönüştürmüştür. Ülkenin doğusunda batısında, kuzey ve güney bölgelerinde alt kimlikçi eyalet devletlerine, İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin, Adana, Konya ve Sivas gibi büyük kentlerde şehir devletleri oluşturmaya çalışan emperyalizm ve onların yerli işbirlikçileri, Atatürk’ün sağlam temeller üzerine kurduğu Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırabilme amacıyla, dış baskılar ve iç senaryolarını birbiri ardı sıra gündeme getirebilmektedirler Emperyalist ve yerli işbirlikçi çevrelerin bu çizgide göç hareketlerini ulusal birlik ile üniter devlet düzenlerini ortadan kaldırma yolunda bir silah olarak kullanmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Son dönemde, Türk devletinin içi, Araplar, İranlılar, Ermeniler, Afganlılar, Azeriler, Tacikler, Kırgızlar ve diğer Asyalı kavimlerin göç hareketleri ile doldurulmaya çalışılmış ve bu doğrultuda Türk devletinin ulusal bir yapılanmaya dayanan yüz yıllık birlikte yaşamadan gelen ortak kimliği olarak ,Türklük bir ulusal olgu olarak ikinci plana iteklenmiştir. Farklı alt kimlikçi göçmen grupların açık tutulan sınır kapılarından içeriye özgürce girmeleri dış baskılarla sürdürülünce, büyük şehirlerin yollarında Arapça, Ermenice, Kürtçe, Azerice, Tatarca konuşanlar gibi merkezi coğrafyanın alt kimlikçi yansımaları ortaya çıkmıştır. Bu durumda Türkiye’deki ulusal kimlik ve ulus devlet yapılanmaları ortadan kaldırılarak, yeni Sevr senaryoları doğrultusunda, Türk devletinin çöküşü ve dağılış süreci hızlandırılmıştır.
 
 

Batı emperyalizmi merkezi coğrafyaya yeniden yerleşirken, bölge devletlerini tehdit etmeye başlamış ve bu doğrultuda hem bir bölgesel savaş hem de bölge devletlerinin sınırları içinde bir iç savaş tehlikesini gündeme getirmiştir. Bu doğrultuda İsrail bölgeye yerleşirken Filistinlileri Ürdün’e sürmüş, komşu ülkelerdeki Arapları daha uzak Arap devletlerine göçmen olarak göndermiştir. Bölge için var olan emperyalist planlarda, Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail, Büyük Avrupa ve Büyük Asya gibi oluşumlar hedeflendiği için, emperyalist güçler kendi planlarını empoze ederek, bölgedeki ulus devletlerin dağılması ve yeni göçler yolu ile de nüfus yapılarının değiştirilerek çok uluslu kozmopolit siyasal oluşumların hedeflenmektedir. Bu senaryolar gündemde olduğu için, göçler aracılığı ile çok kültürlü bir federasyonculuk gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Küresel emperyalistler dünyanın merkezi alanını ele geçirirken orta dünyadaki ulus devletlerin üzerinde giderek daha fazla baskı uygulamalarına başladığı göze çarpmaktadır. Baskılar beraberinde zorbalık, işkence ve ekonomik çöküş gibi olumsuz ortamları gündeme getirerek halk kitlelerini işsizlik ve açlık çukurlarına doğru sürüklemektedir. Açlık insanları ayağa kaldırdığı gibi işsizlik de ülke değişimine giden yolları öne çıkarmaktadır. Göç edilen ülkelerin ekonomileri daha iyi bir durumda olduğu zaman göçmenler hemen geldikleri ülkenin vatandaşlığını almaya çalışmaktadırlar. Bu gibi durumlarda göçmenlerin kalıcılaşması gibi durumlar öne çıktığı için, göç yolu ile gelen sığınmacılar bir süre sonra geldikleri ülkelerin vatandaşları olma hakkını elde etmeye çalışmaktadırlar. Yoksul ülkeden zengin ülkeye gelenler, gelişmiş ülkelerde iş ve de kendileri açısından daha tatmin edici koşullar bulanlar göç ettikleri ülkelerde kalıcı olarak, tahsil ve iş olanaklarını bu ülkelerde elde edebilmenin çabası içine girebilmektedirler. Dünya nüfusu artarken, nüfusu azalan ya da zaten az olan küçük ülkelerde göçmenler, daha kolay iş bulabilme ya da yaşam düzeni kurabilme açısından kendi durumlarını ele alarak değerlendirdiklerinde zengin ve büyük ülkelere göç etmeye öncelik vermektedirler.
 
 

Zengin ülkelerden büyük olanları göç ve sığınma olaylarına daha toleranslı bakarken, küçük ve orta boy ülkelerin kendi sınırlı koşulları ve ağır yükleri nedeniyle göç hareketlerini daha olumsuz bir bakış açısıyla değerlendirmeye yönelik oldukları görülmektedir. Bu dünyaya yaşamak üzere gelmiş olan insanoğlunun yer kürenin herhangi bir yerinde kendisine yaşam düzeni kurması, doğal bir insan hakkı olarak ele alınmalıdır. Ne var ki, insanların bu gereksinmelerini karşılarken, diğer haklar ihmal edilmemelidir. Bu dünyada yaşayan herkesin hak ve özgürlüklerinin birbirlerinin hak ve özgürlükleri ile sınırlı oldukları dikkate alındığı zaman, göçmenlerin de bir insan olarak diğer insanlarla birlikte olmak ve eşit koşullarda yaşamak hakkına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ev sahibi olan ülkeler yeni gelen insanlara ve daha sonra da vatandaşlarına kapılarını açtıkları zaman, anayasa ve yasalarda belirlenen hak ve özgürlükler düzenine uygun bir yeni düzenlemeye gitmektediler. Ne var ki, bugünün çağdaş dünyasında en gelişmiş bölgelerden birisi olan Avrupa Birliği ülkelerinin ciddi bir göçmen politikasına sahip olmadıkları ve bu yüzden de ortaya birçok çatışmalı olaylar ile birlikte asgari düzeyde insan haklarının bile esirgendiği, olumsuz gelişmeleri Avrupa’ya dönük göçmen hareketleri sırasında görmek mümkün olmaktadır. Avrupa Birliğinin Türkiye gibi komşu ülkeleri ara ülke olarak kullanarak kendilerine dönük göç etmek isteyen kitleleri bekletme, gözaltında tutma ve geri gönderme gibi olumsuz durumlar yaratması, Avrupa uygarlığına çok zarar vermiştir. İnsan hakları doğrultusunda göç ve sığınma girişimlerini görmezden gelen Amerika Birleşik Devletleri’nin, güney Amerika ülkelerinden gelen göç girişimlerine karşı, tıpkı İsrail gibi duvar çekme yoluna giderek uygar ülke olma sorumluluğunu yerine getirmekten kaçındığı son dönemde açıkça ortaya çıkmıştır. Göçmen veren ülkeler azgelişmişlik çıkmazı içinde mücadele ederken, göçmen alan zengin ülkelerin daha anlayışlı hareket ederek, uluslararası alanda ortaya çıkan gereksinmelerin karşılanmasına yardımcı olmaları beklenmektedir. Göç olaylarının sorumlusunun emperyalistler olduğu yaşanan olaylar ile kesinleşmiştir. Türkiye’nin de bu aşamada merkezi bir jeopolitik konum nedeniyle hem yol geçen hanı, hem de son durak olduğu anlaşılmaktadır. Göçmenlerin geldikleri ülkelerin kültürel yapılarına uymaları sayesinde, ulus devlet düzenlerinin devamı sağlanarak çatışmalar önlenecektir.
 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN