nejdet sançar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nejdet sançar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2018 Perşembe

TÜRKLÜĞÜN DÜŞMANLARI

 

 

TÜRKLÜĞÜN DÜŞMANLARI

 

Nejdet Sançar

 
İnsanlık tarihinin en üstün soyu ve milleti olan Türk’ler, yüzyıllarca cihan hakimiyetini ellerinde bulundurduktan sonra, yakın çağlarda gerilemiş, dağılmış ve güçsüz bir hale düşmüş bulunuyorlar. 
 
O hakimiyet yüzyıllarında savaştığımız ve çarpışmaların çoğunda yendiğimiz milletler, bu devamlı yenilgilerinin tesiriyle Türk’lere karşı düşmanlık duygusuyla dolup taşmışlardır. 
 
Türk atlarının dolaştığı ve Türk Bayrağının dalgalandığı üç büyük kıtadaki milletlerin çoğunun Türk’e karşı olmasının sebebi budur.

Avrupa kıtasındaki toplumların Türk düşmanlığı ise, sürekli yenilgiler dışında bir sebebi daha vardır. Bu sebep, çağlar boyu sürüp giden HİLAL-HAÇ savaşlarında, haçlıların, karşılarında yenilmez güç olarak hep Türk soyunu bulmalarıdır. Batı’nın, İslamlığın kökünü kazımak emel ve ihtirası, bu yüzden başarısızlığa uğramış ve en ulu dinin cihan hakimiyeti bu sayede sağlanmıştır.

Tarihi hadiselerin sonucu olan bu durum, bugünün ve yarının Türk nesillerine büyük bir vazife yüklemektedir. Bu vazife; Türklüğün düşmanlarını öğrenip tanıma,düşmanlıklarının derecesini tespit etme ve bu düşmanlıklara karşı, ayakta kalmış son kalemiz olan Türkiye’yi korumanın yollarını araştırıp bulmadır.

Bu konuda en büyük yük,gençlerin omuzlarındadır. Türk gençleri, kendilerini yetiştirmekle görevli bulunanların sürüp giden bağışlanması imkansız ihmallerine ve çevrelerini saran türlü yıkıcı propagandalara rağmen, soylarındaki o eşsiz sağduyunun da yardımı ile, gözlerini açmak, tarihin ve kaderin kendilerine yüklediği vazifeye sarılmak zorundadırlar. 
 
Gençler, bu vazifelerini gereği gibi yapmadıkları takdirde, ufuklarımızı sarmış bulunan kara bulutların, son vatan parçasının üstüne çökme tehlikesi önlenemez.

Bu vazifenin yapılmasının ilk adımı, manevi pusatlanmakdır. Türk genci tepeden tırnağa kadar, Türklük ruhu ve şuuru ile dolmaya mecburdur. Ancak bu ruh ve şuurdur ki, Türk gencine, bu günün çetin dünyasında yapmak zorunda olduğu büyük mücadele, yenilmez bir güç sağlayabilir.

Türkiye’yi, tarihin özlenen o büyük Türkiye’si yapacak yola, milli şuur ile milli ruh kapısından girebilir. Türk düşmanlarının, Türkiye’yi de yıkma çabalarını ve bu niyetle yaptıkları saldırıları, ancak milli ruh ve milli şuur seddi durdurabilir. 
 
İçteki sinsi hainin, maskesinin ardındaki kızıl salyalı korkunç yüzü, bütün çıplaklığı ve korkunçluğu ile Türk’e gösterecek projektör, ancak, milli şuurun ve milli ruhun ışığı olabilir.

Türk gençleri, bunun için, milli ruh ve milli şuur ile dolup taşmak zorundadırlar. Ve artık bu, tarihi bir vazife, büyük bir Türklük vazifesi olmuştur. Her genç; milli şuur ve milli ruh ile önce kendi dolacak, sonra çevresindeki gençleri aynı kutsal ateşle doldurmaya çalışacaktır. Tarih boyunca, önünde diz çöktüğü Türk’e öç duyguları ile dolu dünya milletlerine karşı ayakta durabilmenin en sağlam yolu, bu yoldur.

Türkiye’nin dört bucağında ve hele sınır boylarındaki Türk Gençleri!

Tarihin derinliklerinden gelen sese kulak verin! Bu ses, sizi, silahı elinde ve yürümeye hazır düşmana karşı, kutsal Türklük vazifesine çağırmaktadır.
 
TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE MAKALELER - NEJDET SANÇAR, DEVLET- TÖRE YAYINEVİ 1976

23 Ocak 2018 Salı

GÖKALP VE TURANCILIK

 

GÖKALP VE TURANCILIK

 
Nejdet Sançar

 
Turancılık ülküsünün savunucuları ve yayıcıları arasında büyük ve şerefli bir yeri olan Gökalp’a, ikinci Dünya Savaşı yıllarından beri, sık sık tekrarlanan iki iddia ile karşı çıkmaya çalışıp durdular.
 
 İddialardan birincisi, Turancılığın bir hayal olduğudur. İkincisi ise, Gökalp’in hayatının sonlarında Turancılıktan vazgeçmiş bulunduğudur. Bu suretle, Turancılık ülküsünün bir yönden bir hayal olduğu, diğer taraftan da o ülkünün Türk cemiyetine mal edilmesinde büyük hizmeti geçen insanın, sonunda ondan vazgeçmesiyle, savunulacak bir dava olmayacağı sonucu çıkarılmak istenmektedir.

Bu iddiaları her fırsatta ortaya atanların büyük kısmının, başta kızıllar olmak üzere, Türk ve Türklük düşmanları bulundukları unutulmamalıdır. Türklük düşmanlarının, milletimize faydalı olan fikir ve hareketleri kötü, Zaralı olanları iyi göstermeye çalışacakları tabii bulunacağına göre, meseleyi sadece bu açıdan ele almak dahi, doğru neticeye ulaşabilmek için kafi gelebilir.

Dünya Türklüğünün tek devletin sınırları dahilinde toplanması fikri ve isteği olan Turancılık, her şeyden önce hayal değildir. Çünkü geçmişte bir çok kereler gerçekleştirilmiştir. Türkleri ilk defa bir bayrak altında toplamış olan, milattan önce 209 da Hun’ların başına geçen Mete’dir. 
 
Güçlü kağanların bulunmadığı zamanlarda dağılan Türkler, Çelik pençeli başbuğların başa geçmeleri üzerine yeniden birleşmişlerdir. Mesela Çengiz Kağan ve Aksak Temir zamanlarında olduğu gibi… Öteki birleşme devirleri bir yana bırakılsa bile, sadece Çengiz Ve Temir devri birleşmeleri dahi, Turan ülküsünün tarihi bir gerçek olduğunu göstermeye yetmez mi?

Hayal, eski çağlarda hiç gerçekleşmemiş düşlünceler ve fikirler için kullanılabilir. Mesela, bütün milletleri tek devletin sınırları içinde toplamak ideali(!) gibi… Tarihte muhteşem bir gerçek olan “Türk Birliği” ni hayal diye kabul etmek ya hayalin ne olduğunu bilmemek, ya tarihten haberi olmamak, ya da bile bile yalan söylemek ile mümkündür.

Gökalp’in, Turan ülküsü hakkındaki fikir ve inancı, biraz kültür sahibi olanlarca dahi malumdur. Yazıldığı günlerden zamanımıza kadar on binlerce Türk’ün hafızalarına nakşedilmiş olan şu mısralar, bunu küçük örnekleridir.

Düşmanın ülkesi viran olacak,
Türkiye büyüyüp Turan olacak!


Son arzumuz budur fani dünyada:
Türk’üz, varacağız Kızılelma’ya..


Demez taş, kaya,
Yürürüz yaya…
Türk’üz gideriz
Kızılelma’ya…


Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan,
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan:

Bu mühim konu “Türkçülüğün Esasları” nda ise şu satırlar ile ifade edilmiştir.
 
“Türkçülüğün uzak mefkuresi, Turan namı altında Oğuzları, Tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları lisanda, edebiyatta, harsta birleştirmektir. Bu mefkurenin bir şe’niyet haline geçmesi mümkün mü, yoksa değil mi? Yakın mefkureler için bu cihet aranırsa da, uzak mefkureler için aranmaz.”

“Yüz milyon Türk’ün bir millet halinde birleşmesi, Türkçüler için en kuvvetli bir vecd kaynağıdır. Turan mefkuresi olmasaydı, Türkçülük, bu kadar süratle intişar etmeyecekti. Mamafih kimbilir? Belki istikbalde Turan mefkuresinin husulü de mümkün olacaktır. Mefkure, istikbalin halikıdır. Dün Türkler için hayali bir mefkure halinde bulunan “milli devlet“ bugün, Türkiye’de bir şe’niyet halini almıştır.

O halde, Türkçülüğü, mefkuresinin büyüklüğü noktasında üç dereceye ayırabiliriz:
 
1-Türkiyecilik
2- Oğuzculuk veya Türkmencilik
3-Turancılık
 
Bu gün şe’niyet sahasında yalnız Türkiyecilik vardır. Fakat ruhların büyük bir bir iştiyakla aradığı “Kızılelma” şe’niyet sahasında değil, hayal sahasındadır. Türk köylüsü “Kızılelma’yı tahayyül ederken, gözünün önüne eski Türk İlhanlıkları gelir. Filhakika, Turan mefkuresi mazide bir hayal değil, bir şe’niyetti.
Milattan 210 sene evvel Hun Hükümdarı Mete Kun’lar (Hunlar) namı altında bütün Türkleri birleştirdiği zaman “Turan “ mefkuresi bir şe’niyet haline girmişti. 
 
Hunlardan sonra Avarlar, Avarlardan sonra Gök Türkler, Gök Türklerden sonra Oğuzlar, bunlardan sonra Kırgız Kazaklar, daha sonra Gür Han, Çengiz Han ve sonuncu olmak üzere Temurlenk, Turan mefkuresini şe’niyet haline getirmediler mi?”

“Turan, bütün Türklerin mazide ve belki de istikbalde bir şe’niyet olan büyük vatanıdır.”

Gökalp’in hayatının sonlarında bu davadan vazgeçtiği iddiası ise, son yıllarında yazdığı yazılarda, Turan mefkuresinden bahsetmemiş olmasına dayandırılmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgimizle bitmesinden sonra, Ziya Gökalp’in, tevkif olunan diğer kimselerle birlikte Malta’ya sürüldüğü malumdur. Malta’dan kurtulup Türkiye’ye dönmesiden sonraki yıllar ile ölümü arasında ki zamanın kısalığı da bilinmeyen bir şey değildir. Yani ne Malta yılları, ne de Türkiye’deki son seneleri, “Büyük Türklük Ülküsü” üzerine yazılar yazılacak, yazılabilecek zamanlar olamazdı. 
 
Zaten, daha önceki yıllarda, bu konuda yazılması gerekli olanları da, lüzumu kadar yazmış değil mi idi?

Ve sonra, Turancılık mefkuresi, Gökalp’in şahsına ait bir mesele mi idi ki, ondan sonrakiler, bu ülkü yolundaki tutum ve davranışlarını Gökalp’in tutum ve davranışları ile ayarlamak mecburiyetinde görülsünler? Değil bir Gökalp, daha bilmem ne kadar fikir adamı dahi vaz etmiş olsalar, Turancılık ülküsü, Türk soyunun ülküsü olmakta yine de devam edecektir.

İddianın, hangi yönden ele alınırsa alınsın, ne kadar manasız, ne derece akıl ve mantık dışı olduğu görülmektedir.

Turancılık ülküsü, Türk soyunun ülküsüdür. Onu beğenmeyenler, lüzumsuz veya tehlikeli bulanlar hatta karşısına dikilip baltalamaya çalışanlar bulunabilir. Fakat bunlar, Turancılığın Türk soyunun ülküsü olduğu gerçeğini değiştirmez. 
 
Bu sebeptendir ki, bütün yıkıcı propagandalara, hileli oyunlara ve hatta baskılara rağmen, genç nesillerin ruhlarını ilahi bir ateş gibi sarmaya devam etmektedir. 
 
Ve günü gelince, Türk’ün içinden çıkacak demir bilekli ve çelik iradeli bir oğlunun buyruğunda bu büyük ülkü mutlaka gerçekleşecektir.
 
TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE MAKALELER - NEJDET SANÇAR, DEVLET- TÖRE YAYINEVİ 1976
 
 

17 Ekim 2017 Salı

DEVLET ADAMI VE GAFLET




DEVLET ADAMI VE GAFLET 


NEJDET SANÇAR


Gaflet, bütün insanlar için kötüdür. 

Fakat devlet adamları için çok daha kötüdür. 

Hele milli konular üzerinde olursa, o zaman, kötülüğün çokluk derecesini de aşarak korkunç bir hal alır.

Türkiye’nin yakın çağlar tarihi bu cins misallerle doludur. Hele Tanzimat’tan bu yana olan tarihimizi şöyle bir hatırlama, devlet adamlarımızdaki bu korkunç gafletin örnekleri ile bol bol karşılaşmak için yeter.

Tanzimat sonrasının (Osmanlıcılık) ham hayali, devlet adamlarımızda görülen korkunç gafletin en ibret verici örneklerinden biridir.

Son imparatorluğumuzun sınırları içindeki çeşitli soylardan bir (Osmanlı milleti) meydana getirmek fikri, ancak, idaremiz altındaki yabancı milletleri eritmek veya uyutmak siyaseti olmak gerekirdi. 

Fakat aksine, bu uydurma millet hayali, bizim aydınlarımızı ve dolayısıyla devlet adamlarımızı bir fikri hastalık gibi sarmıştır. 

Türklüğümüzü reddedip uydurma (Osmanlı milleti) hayaline kapılışımız ve bu korkunç gafleti 1908 sonlarına kadar devam ettirişimiz işte, bunun sonucudur.

Bu korkunç gaflet, cumhuriyetten sonra da devam etmiştir. Ve bugün de hala, çeşitli kademelerdeki devlet adamlarımızın kafalarında yaşamaktadır. 

Bir çok milli meseleler ve hele Türkçülük ülküsü üzerindeki tutum ve davranışlar, bunun reddedilmez delilleridir.

Milletler, ancak, kendi hayat felsefeleri olan milliyetçiliklerine sarılmak suretiyle, insanlığın üzerinden hiç eksilmeyen büyük kasırgalara göğüs gerebilirler. 

Türk milletinin, kendi hayat felsefesi olan Türk milliyetçiliğini, yani Türkçülüğünü, kendisi için mutluluğuna götürecek tek ışık olarak kabul etmeye mecbur oluşu da bu sebeptendir. 

Yani, Türkçülük ışığına sırt çevirmek suretiyle devlet gemisini yürütmemiz asla mümkün değildir. 

Böyle bir ışıktan yoksun bir geminin, kayalara bindirmesi her zaman mümkündür.

İşte Türkiye, nice yıllardan beri böyle bir gemi durumundadır. 

Hayat dalgaları arasında gelişi güzel yalpa vurup durmasının sebebi budur. 

Çünkü geminin, tayfalarından kaptanına kadar birçok hizmetlisi, çok kere, kendilerine yol gösterecek ışıktan, yani Türkçülükten ürkmektedirler.

Bu ürküntü, Türkçülük fikrinin, yurdumuzdaki Türk olmayan vatandaşları kuşkulandıracağı temeline dayandırılmak istenmektedir. 

Böyle bir düşünce ise; devletin sahibi olan ve Türkiye nüfusunun onda dokuzunu teşkil eden Türklerin, onda bir nispetindekiler için, milli ülkülerinden vazgeçmelerini istemekten başka bir şey değildir.

Türkçülükten ürken ve ona sırt çeviren devlet adamı, bu korkunç gafletini, ince ve başarılı bir siyaset sanacak kadar da fikirsizdir. 

O, Türkiye vatandaşı oldukları halde, başka soyların şuuruna sahip bulunan ve Türklük davasından ayrı dâvâlar ardında olanların bu ince (!) siyaset ile aramızda eriyip zararsız hâle geleceği hayalindedir. 

Bu düşüncenin, Osmanlıcılık siyasetini hortlatmak gayreti olacağına onu inandırmak imkânsızdır. 

Çünkü kafası, 1944’ teki Türkçülük düşmanlığı sırasında ekilen ihanet tohumlarının tortuları ile doludur.

Osmanlıcılık ham hayalini benimseyen ve Türkçülüğü inkar eden devlet adamı, Türkiye’ yi uçurumun kenarına kadar itmişti. 

Ondan pek farklı olmayan bugünkü davranış bizi nerelere kadar götürür? 

Bunu da ciddiyetle düşünmek gerekir.

Türkçülük, Türk milletinin ülküsüdür. 

Bir millet, ülküsünden korktuğu değil ona dört elle sarıldığı takdirde kazanır. 

Milletin ülküsüne sarılıp yükselmesine ise, üst basamaklardaki devlet adamına düşen vazife büyüktür.

Her toplumun içinde kendinden olmayan ve taşıdığı milli şuur dolayısıyla erimesi de imkansız unsurlar vardır. 

Devlet adamının vazifesi, onları topluma zarar vermeyecek bir halde tutmaktır.

Bizim devlet adamlarımız da bu doğru yolu seçmek zorundadırlar. 

Böyle yapmazlar da, bir boş hayal uğruna milli ülküye karşı kalmakta devam ederlerse, bu korkunç gaflet, günün birinde ihanet haline de gelebilir.

Devlet adamlarımız artık gözlerini açmalı, denenmiş ve iflas etmiş hayallere bel bağlamaktan, taundan kaçar gibi, kaçmalıdırlar.

Çağımız, milliyetçilik çağıdır. 

 Yükselmek ancak, milliyetçilik yolundan giden milletlerin hakkıdır. 

Onun için Türklerin, bütün varlıklarıyla sarılacakları tek fikir, Türk milliyetçiliği, yani Türkçülüktür. 

Bu gerçeği anlayamayan devlet adamı değil, adam bile sayılamaz.


TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE MAKALELER - NEJDET SANÇAR, DEVLET- TÖRE YAYINEVİ 1976