abdülhamit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abdülhamit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2019 Çarşamba

Teşkilat-ı Mahsusa

 
 
 
  
Teşkilat-ı Mahsusa
 
 
Teşkilat-ı Mahsusa nedir ?

  
 
Teşkilat-ı Mahsusa en genel özetiyle; 1911’den 1914’e kadar etkili olan Harbiye Nezaretine bağlı İttihatçılar tarafından kurulan ve birçokları tarafından kurucusunun Enver Paşa olduğuna inanıldığı resmi bir örgüt olarak anlatılmakta ve 1918’de İttihat ve Terakki hükümetinin iktidardan düşmesi sonrası resmen tasfiye edildiği yazılmaktadır.

1.Dünya Savaşı’nın başladığı günlerde herkes umutsuz da olsa kurtuluş yolları arıyordu. Dönemin iktidarı olan İttihat Ve Terakki Teşkilatı daima tetikte duruyor ve ardı ardına toplantılar düzenliyordu. 
 
Tüm üyelerin katılım sağladığı yine bir toplantı gününde tarihi bir karar alındı. Enver Paşa’nın önerisi ile Teşkilat-ı Mahsusa kurulacaktı. Bu karar teşkilat-ı mahsusa yemini olarak da geçmektedir.
 
 Kararda şöyle yazılmıştı; “İster savaşa katılalım, ister katılmayalım ordularımızın ileride düşman topraklarındaki hareketlerini kolaylaştırmak için bir Teşkilat-ı Mahsusa kurulmalıdır.
 
Bu teşkilat sayesinde silahlandırılacak çeteler savaş sırasında düşman topraklarına girecekler, düşmanın hareketi ve sayısı hakkında ordularımıza gerekli bilgiyi vereceklerdir.”


Teşkilat-ı Mahsusa kitapları olarak iki isim referans alınmaktadır. Cemal Paşa hatıralarında Teşkilat-ı Mahsusa’nın 1913 yılında Batı Trakya’daki faaliyetlerinden söz etmiştir. 
 
Yine yabancı bir gözden Doktor Philip Hendrick Stoddard (Teşkilat-ı Mahsusa kitabının yazarı) da Ağustos 1914’te Teşkilat-ı Mahsusa’nın illegal olarak çalıştığını 5 Ağustos 1914’te resmi bir kimliğe büründüğünü belirmiştir. 
 

TEŞKİLAT-I MAHSUSA’YI KİM KURDU?


“Teşkilat-ı Mahsusa’yı birçok kaynakta Enver Paşa’nın kurduğu yazılmıştır. 
 
Mesai arkadaşı Binbaşı Süleyman Askeri‘nin yönettiği ve İttihat Terakki Genel Merkezi’nin Batı Trakya ile ilgili kararlarını uygulamakla görevli bir örgütün büyüyüp gelişmesiyle oluşmuştur.
 
 
TEŞKİLAT-I MAHSUSA KURULUŞ AMACI:

Mahsusa’nın kuruluş amacı, Enver Paşa’nın hatıralarındaki ideallerinden farklı değildir.
 
-Bütün Müslüman alemini bir bayrak altında toplamak,
 
-Türk Dünyası’nı da siyasi birliğe kavuşturmak.


Türk toplumbilimci Ziya Gökalp de Teşkilat’ın fikirlerinden esinlenmiş, Teşkilat-ı Mahsusa onun yazıları sayesinde Osmanlı coğrafyasında geniş bir yelpazeye yayılmış, dönemin insanlarına umut aşılamıştır.
 
 
Teşkilatı Mahsusa Üyeleri :

Teşkilat-ı Mahsusa emrinde çalışan ve yakın tarihimizde önemli işler yapan subayların ismi teşkilatı mahsusa üyeleri olarak yazılmıştır. Araştırdığımızda aşağıdaki gibi çoğunlukla üst düzey askerlerden oluşan kalabalık bir ekip karşımıza çıkmaktadır. Burada ilginç olan Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri arasında M.Kemal Atatürk’ün de adının geçmesidir. Teşkilat-ı Mahsusa ve Atatürk gerçekten bir araya geldiler mi? Bu konuda hiçbir netlik yok.


Yüzbaşı Yakup Cemil
Emir Abdulkadir el-cezayir’in oğlu, Meclis-i Mebusan İkinci başkanı Emir Ali Paşa
Osmanlı Meclis-i Mebusan üyesi Abdulkadir Gannavi
Dr.Abdurrahman Bey
Yüzbaşı Ali
Müstakbel İstiklal Mahkemesi Başkanı ve Cumhuriyet Dönemi Nafia Nazırı Miralay Ali Çetinkaya
Başbakan Binbaşı Ali Fethi Okyar
İşkodralı Ali Rıza
Teğmen İskeçeli Arif
Teğmen Atıf Kamçıl
Binbaşı Mısırlı Aziz Ali
Padişahın saray görevlilerinden Besim Ağa
Gazzeli Cemal Bey
Mustafa Kemal’in yaverlerinden Cevat Abbas
Yüzbaşı Hacı Emin
Geleceğin Harbiye Nazırı Enver Paşa
Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Kıllıgil
Enver Paşa’nın kayınbiraderi Yarbay Nazım
Enver Paşa’nın amcası Kurmay Binbaşı Halil Kut
Enver Paşa’nın yaveri İzmitli Mümtaz
Trablus Mebusu Ferhat Bey
Sapancalı Hakkı
Türk Hava Kurumu başkanı Binbaşı Fuat Bulca
Deli Fuat Paşa’nın oğlu Teğmen İslam
Deli Fuat Paşa’nın oğlu Şehit Reşit
Topçu Yüzbaşı İsmail Hakkı
Jandarma Yüzbaşı Kadri
Kuşçubaşı Eşref
Miralay Neşet
Ünlü Hatip Ömer Naci
Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam
Şeyh Salih eş-Şerif et-Tunusi
Trablusgarplı Süleyman el-Baruni
Askeri Temyiz Mahkemesi Başkanı Bingazili Yusuf Şetvan
Halepli Ethem Paşa
Şeyh Abdulaziz Savaş
Yarbay Çorumlu Aziz
Teşkilat-ı Mahsusa Siyasi Büro Müdürü Dr. Bahaeddin Şakir
Teşkilat-ı Mahsusa Sİyasi Büro Müdürü Mithat Şükrü Bleda
Dördüncü ordu müftüsü Esat Şukayr
Ohrili Eyüp Sabri
Ünlü komitacı Fuat Balkan
Süvari binbaşı Eyüplü Hüsamettin Ertürk
Manastırlı Hüsrev Sami Kızıldoğan
Topçu Yüzbaşı İhsan
Türkistan’daki Teşkilat-ı Mahsusa harekatının idarecilerinden Kuşçubaşı Selim Sami
Kolağası Trabzonlu Rıza
Balkan Savaşı’nda Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinden İsmail Canpolat
TBMM üyesi Edremitli Necati Bey
Yüzbaşı Kırkkiliseli (Kırklarelili) Ali Rıza
Yüzbaşı Üsküdarlı Muhtar
İstiklal Savaşı paşalarından Dağıstanlı Nuri
Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik
Eğinli Hasan Rıza
Meclis-i Mebusan Bursa Mebusu Talip Bey
TBMM üyesi Yüzbaşı Giritli Ruşeni
Fas’ta Ticani Hücresi Reisi Hoca Abbas
Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba’nın babası Şerif Burgiba
Arabistan’ın ünlü şeyhlerinden İbnü’r-Reşit
İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mareşal Mustafa Kemal Paşa



Murat Bardakçı yorumu:

HEM VARDI HEM YOKTU

“MİT’in tarihini araştıranlar, resmî istihbarat örgütümüzün “atasının” Enver Paşa’nın 1913’te kurduğu Teşkilât-ı Mahsusa olduğunu yazarlar. Ama, Teşkilât-ı Mahsusa’nın varlığı ve faaliyetleri bugüne kadar bilimsel şekilde araştırılmamış, hakkında yazılanlar bir efsane bulutu içerisinde kalmış ve abartmalar günümüze kadar devam etmiştir.
 
Teşkilât-ı Mahsusa ayrıntıları son derece ince düşünülerek hayata geçirilmiş, böylesine etkili ve etkisi bugünlere uzanabilecek kadar güçlü bir kuruluş mu idi? Bana sorarsanız, hayır! “Hayır” derken Teşkilât-ı Mahsusa’nın hiçbir zaman vârolmadığını söylemiyorum... Örgüt, İttihad ve Terakki’nin iktidarı tam olarak ele geçirmesinden hemen sonra, 1913 Kasım’ında Enver Paşa tarafından “Umûr-ı Şarkiyye Dairesi” adıyla kurulmuş ve başına Süleyman Askerî Bey getirilmişti, yani resmen mevcuttu. 
 
Bazı gözükara mensupları son derece tehlikeli operasyonlara da katılmışlardı ama Teşkilât son dönem Osmanlı tarihinde önemli bir rol oynamamıştı. Zira kuruluşu bile biraz fazla hayale dayanıyordu, meselâ çok uzaklardaki bazı memleketlerde, özellikle de nüfusunu Türkler’in ve Müslümanlar’ın teşkil ettiği ülkelerde “fantezi” sayılabilecek operasyonlar düşünmüşler ve çabalarının hiçbiri netice vermemişti.”
12.02.2012- Habertürk köşe yazısı

 
 
İlber Ortaylı yorumu:


“İttihat ve Terakki iktidarının en sert yıllarında kullandığı silahşörleri doğrudan doğruya Talat ve Enver Paşa yönetirdi. 1913 yılında İttihat ve Terakki partisi içinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurulduğu, doğru dürüst belgesi bile ortaya konamayan bir faraziyedir. 1913 yılı kasım ayında Enver Paşa’nın kurduğu Umur-u Şarkiye Dairesi Doğu İşleri Bürosu, Süleyman Askeriey başkanlığında resmi bir kuruluştu. Bu, harpte başarısız bir savunma yüzünden intihar edecek kadar fedakar asker gibileri hiç şüphesiz ki hem İttihat ve Terakki saflarında hem de orduda vardı” 26.02.2012- Milliyet köşe yazısı
 
 
(Çeşitli sitelerden alıntı yapılarak derlenmiştir)

4 Ocak 2018 Perşembe

Tarih Boyunca Türkçülük:“İttihad ve Terakki”nin Türkçü Eğilimi


 
 
Tarih Boyunca Türkçülük:“İttihad ve Terakki”nin Türkçü Eğilimi
 
Orkun
 
Osmanlı Devleti’nin çeşitli kültür merkezlerinde Türkçü dergiler yayınlanır ve Türkçü dernekler faaliyete geçerken, siyasî alanda da yeni yönelişler görülüyordu. 1908 Meşrutiyet hareketinden sonra, İttihad ve Terakki Cemiyeti, devlet yönetiminde etkili olmaya başlamıştı. 1908’den önce hemen hemen tek amaç olan istibdadın yıkılması ve meşrutî rejimin kurulması hedefine ulaşılmıştı. Şimdi, Genç Türkçülerin önünde, ülkenin ve toplumun önemli meselelerine çözüm arama gibi büyük bir sorumluluk vardı. Temel sorun ise, devlet siyasetinin hangi düşünce etrafında şekilleneceği idi: İslâmcılık mı, Osmanlıcılık mı, Türkçülük mü?

Sultan Abdülhamid, uzun saltanatı süresince İslâmcılığı ana siyaset olarak benimsemiş ve uygulamıştı. Bu siyaset, Osmanlı Devleti’nin o zamanki yapısına uygun düşüyordu. Devletteki nüfus çoğunluğu çeşitli müslüman topluluklardan meydana geliyordu. İslâmcılığın bu bakımdan, birleştirici bir yanı vardı. Üstelik, devlet, hukukî yapısı itibariyle hâlâ İslâmî özellikler taşıyordu. Padişah, aynı zamanda halife, yani bütün Müslümanların dinî önderi idi. İslâmcılık siyaseti, devlet sınırları dışında yaşayan Müslümanlara da hitap ediyordu. Bu yönüyle, imparatorlukları bünyesinde yoğun Müslüman halkların yaşadığı İngiltere, Fransa, Rusya gibi büyük devletlere karşı da bir koz olarak kullanılmaya elverişliydi.

II. Abdülhamid, Osmanlıcılığı da ihmal etmemişti. Zira, toplum bünyesinde hatırı sayılır ağırlığı bulunan Rum, Ermeni, Musevî gibi gayrımüslim toplulukları devlete bağlı kılmanın en etkili yolu bu görünüyordu. Osmanlıcılık, devlet sınırları içinde yaşayan herkesin kendilerini eşit haklara ve yükümlülüklere sahip vatandaşlar olarak görmelerini, vatan sadakatını ve gereğinde onun için fedakârlık yapılmasını esas alan bir düşünceydi. Uygulamanın da bu yolda olmasına dikkat ediliyordu. Sultan Abdülhamid’in şahsî davranışlarında ve fikrî yapısında Türk milliyetçiliğinden izler de vardı. Ancak, bu durum, milliyetçiliğin resmî ideoloji veya siyaset unsuru olarak kullanılmasını gerektirmiyordu. Hattâ bu yoldaki düşünceler zaman zaman sakıncalı bile görülüyordu.

İttihad ve Terakki, devlet üzerinde önce bir denetim mekanizması kurmuş, ancak bu yeterli olmayınca siyasî parti hâline gelerek birtakım manevralarla ve darbelerle yönetime hâkim olmuştu. Birkaç yıl süren bu gelişme sırasında dahi, ye eni rejimin fikrî temelleri üzerinde çalışmalar yapılmıştı. Başlangıçta, Enver Paşanın ve yakın arkadaşlarının genel tutumu, her üç siyasetten de sırası geldikçe yararlanmaktı. Osmanlıcılık, iç siyasetin ana unsuru olmaya devam ediyordu. Devlet sınırları içindeki Araplarla ve Türk olmayan diğer Müslümanlarla, özellikle Hindistan’da ve Kuzey Afrika’da yaşayan halklarla ilişkilerde İslâmcılık siyaseti öne çıkarılıyordu. Rus Çarlığı’nın yönetimindeki Azerî, Tatar, Türkistanlı soydaşlarla ilişkilerde ise Türkçülük geçerli kılınıyordu.

Bu dönemde, yeni yeni filizlenmeye başlamış Türkçü hareketin Enver Paşa ve kadrosu üzerinde etkili olmaya başladığını gösteren işaretler vardır. Daha 1910 yılında Şeyh Muhiddin Urusî’nin Ahmed Hilmi takma adıyla yazdığı bir bildiri, Osmanlı Devleti içinde ve dışında on binlerce bastırılıp dağıtılmıştı. Bu bildiride Hindistan, İran, Çin, Buhara, Kaşgar, Kazan, Kırım ve Kafkaslarda yaşayan bütün Müslümanları birlik olmaya çağıran ateşli bir ifade kullanılmıştı. Buradaki Müslümandan kasdın, o bölgelerde yaşayan Türkler olduğu açıktı. Bu sayıdaki bir bildirinin basılması ve uzak bölgelere ulaştırılması ise, ancak hükûmetin malî ve idarî desteği ile mümkün olabilirdi.

İttihad ve Terakki, Osmanlı Devleti dışındaki Türklere olan ilgisini, Meşrutiyetin ilânından önce de belgelemişti. Cemiyet, 1906-1907 yıllarında, Türk dünyasının sorunlarıyla ilgili vaatlerde bulunmuştu. İktidara geldikten sonra, bu yolda bazı uygulamalara girişmesinde yadırganacak bir taraf yoktu. Cemiyet, Meşrutiyetten sonra yaptığı kongrelerde, Osmanlı Devleti bünyesinde yaşayan gayrıtürklerin asimile edilmesi için Türk diline daha fazla önem verilmesi kararını almıştı. Ayrıca, Kafkasya’daki ve Türkistan’daki Türklerin Osmanlı Devleti’ne göçlerinin cesaretlendirilmesi de kararlaştırılmıştı. 1910’da Selânik’te yapılan yıllık ikinci toplantıda ise Türkler arasında yurtseverliğin yerleştirilmesi, Türk olmayan unsurların milletleşmelerinin önlenmesi ve bütün devlet okullarında Türk dilinin kullanılması kararına varıldı.

1911 yılında yapılan üçüncü kongrede ise daha ileri adımlar atıldı:

1. Türk dili evrenselleştirilecekti. Bundan maksadın, bütün Türk toplulukları arasında İstanbul Türkçesinin kullanılmasını teşvik ve bunu sağlayacak tedbirler alınması olduğu açıktır. İsmail Gaspıralı’nın yirmiş beş yıldan beri savunduğu bu fikrin sonuç vermeye başladığı anlaşılıyordu.

2. Bulgaristan, Romanya, Bosna ve Hersek’teki Türklerin örgütlenmesine çalışılacak; bu örgütler arasındaki ilişkiler, İttihad ve Terakki komiteleri vasıtasıyla sağlanacaktı.

3. Rusya ve İran başta olmak üzere, Türklerin oturduğu ülkelerde İttihad ve Terakki şubeleri açılacaktı.

4. Çeşitli Türk topluluklarının gönderdikleri delegeler, her yıl İstanbul’da bir araya geleceklerdi.

5. Türkistan, İran, Hindistan, Mısır ve Kafkasya’da yaşayan Türklere ve Müslümanlara gönderilen ajan sayısı artırılacaktı. Bu ülkelere daha önce gönderilmiş ajanlar, esasen hem İslâmcı hem Türkçü karakterde yoğun bir propaganda faaliyeti yürütüyorlardı. Meselâ, İttihad ve Terakki Komitesi tarafından Abdülkadir, Hilmi ve Kara beyler, özel bir pasaportla ve paraca gizli fondan desteklenerek İran üzerinden Hindistan’a gönderilmişlerdi. Dönüşlerinde de Keşmir’den ve Türkistan’ın Rusya egemenliğindeki bölümünden geçmişlerdi. Başka görevliler de Doğu Türkistan’a gönderilmişlerdi.

İttihad ve Terakki’nın sadece propaganda ile yetinmediği, silâh sevkiyatı yaptığı da anlaşılıyor. Almanya’dan sağlanan silâhlar Trabzon’a getirildikten sonra Erzurum ve Beyazıt üzerinden Tebriz’e ulaştırılıyor, orada bölünüp bir kısmı Türkistan’a, diğer kısmı ise Sistan üzerinden Hint ve Afgan sınırına gönderiliyordu. Bu sevkiyatın proje hâlinde mi kaldığı yoksa daha 1910’larda mı gerçekleştirildiği açık değildir. Fakat, tasarlanmış olması dahi, İttihad ve Terakki’nin düşüncelerini açıklamaya yeterlidir.

Dikkate değer oranda Türk azınlıkların bulunduğu Arnavutluk’un ve Afganistan’ın da ihmal edilmediği görülüyor. 1910’da üç Türk subayı Türkçülük propagandası yapmak üzere Afganistan’a gönderilmişlerdi. İki yıl sonra bu görevlilerin sayısı 15’e çıkarılmıştı.

Türk dil birliğinin sağlanması için de yoğun çalışmalar yapıldığı belgelerden anlaşılmaktadır. Kuzey Azerbaycan’a ve Kazan’a gönderilen ajanların görevi, buralarda İstanbul Türkçesinin propagandasını yapmaktı. Oralardaki Osmanlı elçiliklerine ve konsolosluklarına da, bu propagandaya katılmaları talimatı gönderilmişti. Yani, Türkçülük propagandası resmî hâle getirilmişti. Daha önce, İttihad ve Terakki kongrelerinde alındığından söz ettiğimiz kararların hepsi gizliydi ve gizli tutulmasına çalışılmıştı. Ancak, bir süre sonra bunların, özellikle İngilizler ve Fransızlar tarafından öğrenildiği bilinmektedir.

İttihad ve Terakki iktidarının Enver, Talât ve Cemal paşalar tarafından temsil edildiğini göz önüne alırsak, bu üç şahsiyetin, Türkçülük konusunda aynı görüşleri paylaşıp paylaşmadıkları sorusu akla gelebilir. Hiç kuşkusuz, Türkçü görüşlere yakınlık hususunda Enver Paşa başta geliyordu. Cemal Paşa ise hâtıralarında bu konuya şöyle değinmektedir:

“Genç Türkiye, kendi milliyetlerinin ilerlemesi uğruna mücadele veren çeşitli Osmanlı unsurları arasında Türklerin tecrit olduğunu gördü... Böylece onlar da bilgi, eğitim ve fazilette büyük bir millî canlanma için çalışmaya koyuldular. İttihad ve Terakki Komitesi, onların önüne herhangi bir engel koyma hakkına sahip değildir. Kendi adıma konuşuyorum. Ben önce Osmanlıyım, ama bir Türk olduğumu da unutmam ve Türk ırkının Osmanlı İmparatorluğu’nun temel taşı olduğu şeklindeki inancımı hiçbir şey sarsamaz. Kökeninde Osmanlı İmparatorluğu bir Türk yaratışıdır”.

Üçlü yönetim arasında, Türkçülüğün en uygun ve yararlı bir devlet siyaseti olduğu kanaati ortaktır.

Enver Paşa, Türk ve İslâm ülkelerinde propaganda ve kışkırtma hareketlerini hızlandırmak amacıyla, tamamen kendi denetiminde olmak üzere Teşkilât-ı Mahsusa adlı gizli örgütü de kurmuştur. Bu örgütün elemanları, şaşılacak ölçüde başarılı çalışmalar yapmışlardır.

Enver Paşanın kurdurduğu bir başka dernek ise İzci (Keşşaf) Derneği idi. Bu örgüt üyelerine askerî eğitim veriliyordu. Böylece küçük rütbeli subayların yetiştirilmesi öngörülüyordu. Rozetleri, izcilik adları ve sıfatları, İslâm öncesi Türk karakteri taşıyordu. Meselâ Ali ve Mehmed gibi adlar bırakılıyor, yerlerine Aksungur ve Timurtaş gibi isimler alınıyordu. Akkurt, İslâmî yasaklara rağmen rehber olarak kabul ediliyordu. İzcilere başbuğlar tarafından yol gösteriliyordu. Oymakbeyleri ve ortabeyler gibi rütbeler kullanılıyordu. Dua ederken Allah yerine Tanrı kelimesinin kullanılması isteniyordu. İzcilere, bütün Turanlıları kardeş olarak benimsemeleri telkin ediliyordu. Hükümdar, onların nazarında padişah veya halife değil, Türklerin hakanıydı.

Bütün bu canlı faaliyetin yürütülmesi sırasında devlet politikası olarak Türkçülük resmen kabul edilmiş değildi. Denilebilir ki, bu çalışmalar, ilerdeki resmî politikanın altyapısını oluşturma amacını taşıyordu.