Dünün İngiliz sığınmacıları ve din tüccarları nasıl yıkılıp gitmişlerse, yine öyle olacaklar.
Umutsuzluk yok. Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun.
Allah devlet ve milletimizi daha nice 23 Nisan’lara kavuştursun.
Aciz ve korkak Osmanlı Padişahı Vahdettin bir gün Başkâtibi Ali Fuat Türgeldi’yi çağırır, şu fermanı yazdırır ve yayınlatır:
“… Kânun-i esasimizin muaddel yedinci maddesinin fıkra-i mahsûsası mûcibince lede’el iktiza Heyet-i meb’ûsanın feshi hukûk-ı şâhânemiz cümlesinden bulunmasına binaen Meclis-i mezkûrun bugünden itibaren bermûcib-i kanun feshini irâde eyledim.”[1] 21 Kânun-ı evvel 1334 (21 Aralık 1918)
Artık meclis yoktur. Bir yıl sonra, Aralık 1919’da yeni bir seçim yapılır. Muhalefet partisi (İttihat ve Terakki) büyük bir zafer kazanır. Vahdettin, “HASTAYIM” diyerek Meclis’in açılışına bile gitmez.
Türk Milleti Koyun Sürüsü Değil:
İngilizler 16 Mart 1920 günü İstanbul’u işgal ederler. Rauf Bey (Orbay), Celâlettin Ârif Bey, Abdülaziz Efendi, Ömer Vehbi Hoca’dan oluşan üst düzey bir heyet Vahdettin’in huzuruna çıkarlar; Vahdettin’e dirayetli olmasını, milletin padişah ve ülkesine sahip çıkacağını söylerler.
Vahdettin’in cevabına bakın:
“Bu millet koyun sürüsü. Bir çoban lazım. O da benim.”
İstanbul’un işgali, Meclis’in basılması üzerine Mustafa Kemal Atatürk 19 Mart 1919 günü Ankara’dan tüm illere, bağımsız sancaklara, Kolordu komutanlıklarına bir yönerge gönderir. Yönergede: “Milletin işlerini görmek için Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir Meclis’in toplanacağını, her sancaktan 5 üyenin seçileceğini, mebusların en geç 15 gün içinde Ankara’da olmalarını” istiyor.[2]
Mustafa Kemal Atatürk 21 Nisan 1920 günü Ankara’dan Kolordu Komutanlıklarına, bütün illere, bağımsız sancaklara, Müdafaa-i Hukuk Merkezlerine ve belediye başkanlıklarına bir genelge gönderiyor.
Diyor ki: “Tanrı’nın yardımıyla Nisan’ın 23. günü, Cuma Namazı’ndan sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır…”[3] Büyük Millet Meclisi 23 Nisan cuma günü, cuma namazından sonra Kuran ve hadislerle, dualar okunarak açılır.
Kahraman Atatürk:
Türkiye’nin dört bir yanından gelen mebusların yatacak yerleri yok, yiyecekleri yemek yok, harçlık yok.. Bazıları: “Bu yokluk çekilmez, böyle dava olmaz, dönüp gidelim” diye aleyhte propaganda yapmaya başlıyorlar, taraftar da toplarlar. Bunu duyan Atatürk kürsüye çıkar, şu konuşmayı yapar:
“İşittim ki bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Millî Meclis’e davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu kutsal davaya inanmış bir insan sıfatıyla buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta hepiniz gidebilirsiniz.
Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı’na çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, kutsal varlığıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna ant içtim.”
Bu konuşma etkili olur, herkeste heyecan yaratır. Dinleyenler göz yaşlarını tutamazlar, kimse Ankara’yı terk etmez.
Milletvekillerinin birçoğu Meclis’teki sıraların, yerdeki tahtaların üstünde yatarak görevlerini yaparlar.[4]
Atatürk ve arkadaşları 1919 yılı Aralık ayı sonuna doğru Ankara’ya geldiklerinde; ekmek, şeker, kahve gibi ihtiyaçlarını alacak paraları yoktu. Zamanın Ankara Müftüsü Rifat Börekçi Hoca, kendisi ve eşinin, “kefen paramız olsun” diye biriktirdikleri 1000 lirayı getirip bağışlar. Heyet bir süre rahatlar. Heyettekilerden bazıları Mazhar Müfit Kansu’nun paltosunu sırayla giyerek dışarıya çıkarlar.[5]
Vahdettin ile Atatürk’ün Farkı:
O yıllarda padişah Vahdettin, 60 yaşında olmasına rağmen Saray’ında 18’ine yeni girmiş Nevzat adındaki genç kıza aşık olmuş, 1 Eylül 1921’de muhteşem bir düğünle 5. evliliğini yapmıştır. Vahdettin, Nevzat Hanım’la boğazda kayık sefası yaparken devlet işlerini aksatıyor, verdiği randevuları unutuyordu. Vahdettin bir İngiliz zırhlısı ile İstanbul’dan giderken, İşgal Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington’a “EŞLERİM SANA EMANETTİR” diyor.[6]
Vahdettin 5 evlilik, Atatürk Latife Hanım’la tek evlilik yapmıştır. Bilindiği gibi Atatürk ile Latife Hanım sonuna kadar evli kalmadılar, bir süre sonra ayrıldılar. Atatürk’ün Latife Hanım’dan ayrılışının çeşitli nedenleri vardır. Konumuz bu olmadığı için ayrıntıya girmeyeceğim. Burada, ayrılış nedenlerinin birisine ışık tutması için daha önce Atatürk ile ilgili okuduğum hatıralardan birisini anlatacağım.
Atatürk bir keresinde Latife Hanım’la birlikte bir yurt gezisine çıkar. Bilindiği gibi Atatürk gece geç vakitlere kadar uyumaz, çevresindeki insanlarla ülke sorunlarını konuşurdu. Gittiği ilde, iki katlı bir binaya misafir edilir. Üst kat yatakhane, alt kat yemekhane ve sohbet yeri olarak hazırlanır. Yemekten sonra bir süre sohbet edilir, çay içilir, ardından Atatürk Latife Hanım’a:
“Sen çık yat. Ben daha yatmayacağım” der.
Atatürk’ün sohbeti uzadıkça uzar. Latife Hanım Atatürk’e sinirlenir; ayağıyla tahta döşemelere sert, sert vurur. Bunu herkes duyar. Atatürk mahcup olur, yüzünün rengi bile değişir. Oradakilere der ki:
“Hayatta yaptığım en büyük hatalardan birisi evlilik oldu..”
Atatürk ve Milli İrade:
Şu Meclis konusuna dönelim. Mustafa Kemal Atatürk’ün önem verdiği en büyük konulardan birisi: “Millî irâdedir, millî egemenliktir.”
Daha savaş sürerken, yurdumuz işgal altında iken bile T.B.M.M.’ini açışı, düşünce ve devrimlerini Meclis’in çıkardığı yasalarla gerçekleştirmesi, Atatürk’ün tam bir halkçı ve bir millî egemenlikçi olduğunu gösterir.
Bugün Türkiye’de: “Atatürk diktatördü, Atatürk din düşmanıydı” diyerek, durmaksızın Atatürk ile uğraşanlar var. Bu iddiaları ilk önce, Atatürk’ün buralardan kovaladığı İngilizler ve diğer sömürgeci Batılılar ortaya atmışlardı.
Batılı düşmanlarımızla Türkiye’deki bazı merkezlerin Atatürk düşmanlığında birleşmeleri bir rastlantı olamaz; olsa olsa işbirlikçilik ve ihanet olur.
Gerçi Türk milleti bu işbirlikçileri yeni görmüyor; böyleleri dün de vardılar, İngiliz ve Yunanlılarla işbirliği yapmışlar, millet ve ülkemize ihanet etmişlerdi.
Böylelerinde azıcık bir akıl, vicdan ve Kuran bilgisi olsaydı, Atatürk’ü böyle suçlayamazlardı. Hürriyet ve vatanın yoksa hiç değerin olmaz. Bugün hürriyetimiz ve üzerinde dolaştığımız bir vatanımız varsa, bunda Atatürk’ün büyük bir katkısı vardır.
Atatürk’ün getirdiği yönetim sistemi hakkında kısa bir açıklama yapayım. Kuran-ı Kerim Müslüman’lara: “..Onlara danış..” (Al-i İmran: 3/159), “İşi ehline verin” (Nisa: 4/58) der. Atatürk bunu yaptı, tek soy, tek kişi yönetimini kaldırdı; Allah’ın istediği gibi bir iş/yönetim yaptı. Dikkat edersek insanlığın geldiği nokta da budur; cumhuriyet, demokrasi.
Dünün ve Bugünün Bazı Din Adamları:
Millî Mücadele’mizin ilk yıllarında zamanın bilgili ve vicdanlı din bilginleri bu konuda Atatürk’ün yanında olmuşlar; her türlü tehlikeyi göze almışlar, bu uğurda canlarını vermişlerdir
Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı için Amasya’ya geldiğinde yanında Amasya’nın yaşlı vaizi Abdurrahman Kâmil’i görür. Hoca’ya der ki: “Hocam ben gencim, siz yaşlısınız. Bu yolda ölüm de var. Korkmuyor musunuz?..” Hocanın verdiği cevaba bakın:
“Oğul sen bu yaşta kurtuluş için canını vermeye hazırsan ben niye vermeyeyim. Koy benim başımı yanına, giderse seninki ile birlikte gitsin.”
Hürriyet için, Mustafa Kemal ile birlikte başını koyan din bilginlerinden birisi de o günlerde Konya’da yaşayan Sivaslı Ali Kemali Hoca idi. Kuvay-ı Milliye’nin öncülerinden olan Ali Kemali Hoca, Milli Mücadele’mizin safında yer aldığı için Vahdettin ve Damat Ferit destekli İngiliz ajanı Rahip Frew’in kışkırttığı Delibaş Mehmet’in eşkıyaları tarafından dipçik darbeleriyle sürüklenerek şehit edilmişti.
Biz yurdumuzu böyle kurtardık, Cumhuriyet’imizi böyle kurduk. Namuslu aydın ve din bilginlerimizin, yiğit komutan ve askerlerimizin, cefakâr kadın ve erkeklerimizin bir oluşlarıyla, binlerce şehit vererek bugünlere geldik.
Ne yazık ki bugün Türkiye’de millî iradeyi örseleyen, milletimizi “koyun” yerine koyan bir sürü düşünce ve iş türedi. Dahası ve asıl önemlisi bugün kendisini “İslam bilgini, cennetlik” sanan bir sürü onursuz, ekmeksiz ve münafık çıktı:
T.B.M.M.’ini Kuran-ı Kerim ile açan, işgal yıllarında işgalciler tarafından harap edilen camilerimizi daha yaralarımız sarılmadan onartan, Diyanet İşleri Başkanlığını Kuran, Kuran-ı Kerim’in çevrisini yaptırarak anlamamızı isteyen, “Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur” diyen, medreselerin kapatılmasıyla birlikte (1923-1924 eğitim öğretim yılında başlayarak 1929-1930 eğitim öğretim yılları arasında) değişik illerimizde 33 İmam-Hatip Okulu, 1924’te bir İlahiyat Fakültesi açan Mustafa Kemal Atatürk’ü [7] durmaksızın “Dinsiz” diye suçluyor.
Bunlardan biri başında sarığı, sırtında cübbesiyle Karadeniz’in yaylalarına çıkmış sayıklıyor:
“Babam anlatmıştı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında şu çakılların içine Kuranları gömmüşler..”
Allah’tan kork be, yalan söyleme, fitne-fesat eyleme. Müslüman’ın huyu böyle olmaz; Allah gıybeti ve iftirayı yasaklıyor.
Asıl Söz Atatürk’ün:
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yüzüncü açılış yıldönümünde Atatürk’e de bir söz verelim. Bakın ne diyor:
“Zavallı milletimiz esir olmaya razı olmadığı için en büyük cezaya mahkûm bulunuyor. İdama! Hayır, efendiler, hayır! Bütün dünya inansın ki, bu millet idama, yok edilmeye değil, canlandırılmaya, güçlendirilmeye lâyıktır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üzerine aldığı bu tarihi görevi tam bir başarı ile yapıyor ve en yüksek zaferlerle tamamlayacaktır.”[8]
Son olarak şunu söyleyeyim: Dünün İngiliz sığınmacıları ve din tüccarları nasıl yıkılıp gitmişlerse, yine öyle olacaklar.
Umutsuzluk yok.
Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun. Allah devlet ve milletimizi daha nice 23 Nisan’lara kavuştursun.
[1] Ali Fuad Türkgeldi Görüp İşittiklerim s.169. Türk Tarih Kurumu Yayını Ankara, 1984.
[2] Mustafa Onar Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları C.II s.52-52. T.C. Kültür Bakanlığı Yy. Ankara 1995
[3] Mustafa Onar a.g.e. s. 112-113
[4] Niyazi Ahmet Banoğlu (Enver Behnan Şapolyo’dan naklen) Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s. 497. İnkılâp ve Aka Yy. 2. Baskı İstanbul 1981
[5] Mazhar Müfit Kansu Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber C.II s. 506-508 vd. Türk Tarih Kurumu Yy. Ankara 1988
[6] Özen Topçu Vahdettin ve Gözdesi Nevzat Hanım. 24 Temmuz 2015 Günlü Makale. Bu belgeli yazının yanında, konu ile ilgili olarak çok sayıda yayın bulunmaktadır
[7] Yrd. Doç. Dr. Mustafa Öcal İmam-Hatip Liseleri ve İlköğretim Okulları s.32,34. Ensar Neşriyat, İstanbul 1994
[8] Prof. Dr. Utkan Kocatürk Atatürk’ün Fikir Ve Düşünceleri S. 149 3. Baskı Atatürk Araştırma Merkezi Yy. Ankara 2007

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder