20 Kasım 2017 Pazartesi
ÜLKÜCÜ MÜYÜZ?
ÜLKÜCÜ MÜYÜZ?
Hamza Alparslan
Bu sorunun cevabını elbette “Ülkücüyüz” diye haykırarak söylemeyecek arkadaşımız olduğuna inanmayız!
Fakat bu cevap üzerinde konuşmaktan da katiyyen imtina etmeyiz!
Nasıl ülkücüyüz hiç düşündünüz mü?
Elbette ülkücülük “Türk Milliyetçiliği”nin siyaset ifâdesi; en azından ülke içinde böyle algılanıyor!
Türkiye dışında “Bozkurtlar-Pantürkistler- Turancılar” diyorlar!
Siz bu sonuncuları çok kullanmayan ki şühedamızın namı unutulmasın!
Mutlaka unutulması ve unutturulması için çalışma ve gayretler var!
Meselâ “Vatanseverlik” karşılığı kullanılması katiyyen doğru değildir; çünkü bu deyim sulandırılmış bir tabirdir!
Şahsen “Bozkurt-Pantürkist-Turancı” kavramlarının biraz da hamasi-kültür ifadesi olarak muhafazasından yanayız!
Çünkü muhteşem Türk tarihinin hamasi-kültür ifadeleri “Ülkücülük” deyimi içinde az çok sistemleşmiş doktriner bir şekil almış gibidir!
İşin içinde nesillerin kanı, ızdırabı ve çilesi vardır!
Siz hovardalık yapanlar ve laf olsun diye böyle görünenlere bakmayın, her hareketin istismarcıları vardır; öyle değerlendirin!
Sonuç olmayabilir; elbette zor işler ve düşünceler geç başarıya ulaşır!
O sebeble bu düşüncenin taşıyıcıları olarak kendinizi küçük görmeyin; aklınıza Arif Nihat gelsin!
Peki Türkiye siyasetinde ülkücülük var mı?
Elbette var da, temsilindeki resimler çirkin, aldatıcı, toparlayıcı değil dağıtıcı!
Anlaşılan Atsız siyasete sıcak bakmadığı zaman demek tercihimizi yanlış yapmışız!
Aramızdan ayrılalı 42 sene olmuş, şöyle hesabınızı yapın ve kazanç ile kayıplarımızı bir bir “T” cetveline yerleştirin!
Bilançoda bir türlü dengeyi sağlayamayız!
1960’lı yılların sonunda siyaset bir mecburiyet olabilirdi; lakin en azından 27 Mayıs komedyasından ders alınabildi mi?
Çok ilginçtir ki böyle bir iş yaparsınız diye sizi bu vahim kalkışmanın suçlusu olarak gösterdiler!
DP gerçeğinin geride kalanlarına Başbakan ve Rical’in beyanlarına bakın da imparatorluğu ilk harpte değil bu ihtilalde kaybettiğimizi görürsünüz!
Başka bir ülkenin sömürgesi olduğumuz bu yıllarda demir zincirlerle bağlanmadı mı?
O sebeble Türk Ordusu’nun maaşını bunlar ödemedi mi?
Ve bu sahte muhabbetin görüneni MİT ve CIA’nın aynı binada faaliyet göstermesi değil miydi?
Ve Kıbrıs’ı adım adım kaybetme noktasına gelmediniz mi?
Bu dönemde sömürge Türkiye manzaralarının o kadar çok örnekleri vardır ki, gençliğin asabiyetini “Masum öğrenci hareketleri” olarak görmemizi bile anlayabilmiş değiliz!
O sebeplerle “Ülkücülük”ün ağır bir bunalımdan doğduğunu kabullenmeliyiz, dolayısiyle siyasette kendini göstermesi de herhalde bir mecburiyetti!
Elbette karanlıkta doğru yol zor bulunur; onun için 12 Eylül gününe kadar olan dönemi ders almak kaydı ile sineye çekebilirsiniz; fakat sonrakiler öyle değil,
Alparslan Türkeş sonrasını ise asla çok düşünmeden bir kenara koyamayız!
Elbette “Faşist-Katil” gibi değerlendirmeler “Çek/Senet-Mafya-Hırsızlık-Organize işler-Çakallık” gibi olumsuz sıfatların yanında çok daha şirin kalır!
Keşke öyle değerlendirilmesine devam edilseydi!
Çünkü günümüze kadar devam eden pislikler bu son sıfatlar üzerine bina edildi!
En hafif deyimle “Yozlaşma” bu değil mi?
Aslında bu düşünceler şühedanın kanını lekeleyen ihanetin dik âlâsıdır!
Bugün itibariyle Ülkücü Hareket öyle bir noktaya gelmiştir ki “Ülkücüyüm” diyen insanları tanımakta zorluk çekiyorsunuz; öyle ki kimi tutarsınız elinizde kalıyor!
Evvelce kudsiyet atfettiğimiz “Ocaklı” deyimi tamemen kendini kaybetmiştir!
İki avuç emekli eğitimci, emekli memur, emekli işçi ve bir avuç kendini “Hoca” sanan insanlar!
Hani ülkücüler ve ülkücülük nerede?
İlim yapması gerekenler siyasette öğrencilerinin taklidini yapıyor!
Bu mudur ülkücülük?
Nerede bunlara emanet edilen ilim?
Bu hareketin sanatçısı, bürokratı ne iş yapar?
Hepsi bir yağlı lokma bulmaktan mı ibaretti!
Şu kadro işinini de çok anlayabilmiş değiliz; Allah aşkına o vehmettiğimiz “Ülkücü Kadro” nerede, hangi mekanda!
Sınırsız imkan sunan sosyal medyada yazılanları görüyoruz; neresinden tutabilirsiniz?
Eskiden “Vatan-Millet-Sakarya” derlerdi de şimdilerde o da yok!
Türk Ocakları şubeleri “Geyik Muhabbeti” yapılan yerler; hala elli yıl öncesinde duruyorlar!
En iyisi Adana Ocağı gibi açılmayan ve hiç çalışmayan Ocak!
Ocakları bucakları anladık da en iyi parti teşkilatı nasıl?
En az yirmi yıl yöneticisi ve üyeleri değişmeyenler!
İdareciler mutlaka zengin olmalı da, nasıl?
Malum her mahalli idarede birkaç parti seçilmişi var; parçabaşı menfaat satacaksın, devleti söğüşleyeceksin, cebini dolduracaksın, işte zenginlik!
En akıllılar bile “Müsaade edin de parti biraz güçlensin” diyor!
Bunun anlamı ne, biraz daha hırsızlık yapılsın; bal tutan parmağını yalar, en iyi hırsız bizim hırsız!
Yaşasın ülkücülük, varolsun Ocaklılık!
Siyaseti ilkokul veya lise mezunları yapıyor!
Şimdi partiler de çiftlendi, diğerlerinde de var!
Fakat değişen bir şey yok al birini vur ötekine!
Hırsız her yerde hırsız, kişiliksiz insan her yerde şahsiyetsizdir!
Elekten mi geçireceksin kalburdan mı bilemiyoruz ama elimizde bir avuç insan kalıyor ki işte bunlara ülkücü diyebiliyoruz!
Bunların en önemli özelliği kanaatkâr olmaları, kendi yağlarında kavrulmaları çoğu zaman da yoksul olmalarıdır!
Düşünmek lâzım biz ülkücüler nerede hata yaptık?
Hareket içinde en itibarsız adam hakikatten ülkücü olanlardır!
Partilerin listeleri şimdiden malum adamlarla dolmuş makamlar, mevkiler paylaşılmıştır!
Hiç merak etmeyin bu konuda devlet de yardımcı olmaktadır!
İliklerine haram işleyenler maşallah ağızlarından “Allah-Din-İman-Helal” deyimlerini de düşürmüyorlar!
Elbet bir belâ çeken de olacaktır: Allah Belâlarını Versin!
Muhabbetle.
http://www.ulkucukadro.com/2017/11/ulkucu-muyuz-2/
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder