türkçüyüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkçüyüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2019 Pazar

TÜRKOLOJİ NEDİR ?

 
 
 
 
 
 TÜRKOLOJİ NEDİR ?
 
 
 
 
Türkoloji (Osmanlıca Türkiyat, İngilizce Turkology, Almanca Turkologie) Türklerle ve özellikle Türk dil ve diyalektleriyle uğraşan bilim koluna verilen ad. 
 
 
Bu ad yerine Türklük bilgisi karşılığı da kullanılmaktadır. 
 
 
Nitekim Türk Dil Kurumu sözlüğünde bu terimin dilimize Fransızca Turcologie'den geçmiş olduğu belirtilmektedir ve Türklük bilgisi olarak açıklanmaktadır.

 
 
İlk Türkoloji Kürsüsü 1795'te Paris'te "Ecole des Languages Orientales Vivantes"da kurulmuştur. Bunu şarkiyat ve Türkoloji ile ilgili enstitüler takip etmiştir.
 
 
Moskova'da (1814) Paris'te (1821) Londra'da (1906) ve bu kuruluşların yayınladığı sayısız bilimsel eserler dergi ve bültenler mevcuttur.

 
 
Türkoloji alanındaki çalışmalar bilindiği gibi Vlll.yüz yılda başlamış Orhun Abideleri'nin bulunmasıyla da en ilgi çekici çalışma sahalarından biri olmuştur. 
 
 
 
Yazılı ilk belgelerine şimdilik Vll. Yüz yılda mezar taşı kitabeleri, Vlll.yüz yılda Orhun Abideleri ile sahip olduğumuz Türk varlığı, özellikle Orta Asya'da yapılacak arkeolojik çalışmalarla şüphesiz ki çok daha önceye götürebilecektir. 
 
 
 
Türklerin tarih boyunca komşuları olan Çinlilerin de yazılı kaynaklarında Türklerle ilgili pek çok belge vardır.
 
 
 
Bunların bir kısmı araştırmalar sonucu ortaya çıkarılmıştır.

 
 
Tarihin eski çağlarından beri geniş bir coğrafyaya dağılmış bulunan Türkler, çeşitli devletler kurmuşlar, değişik siyasi kimliklerle ortaya çıkmışlar ve birbirlerinden farklı değişik kültür çevrelerine girmişler, din değiştirmişlerdir. 
 
 
 
Türk tarihini bilmeden ne yakın tarihi ne de eski tarihi bilmek ve manalandırmak mümkündür. 
 
 
 
 
 

26 Mayıs 2018 Cumartesi

Eski Türklerde Yemek Kültürü

 
 
 
 
 Eski Türklerde Yemek Kültürü
 
 
Türk mutfağı, Fransız ve Çin mutfaklarıyla birlikte dünyanın en önemli mutfaklarından biri olarak kabul ediliyor. Şaman atalarımızın Orta Asya’dan getirdiği kültürün Anadolu’nun yerli halklarının kültürleriyle kaynaşmasıyla ortaya çıkmış, harika bir mutfak bizimkisi. 
 
Biz de bu öyküyü anlatalım, en eski Türklerden, yani Orta Asya bozkırlarında yaşamış ve bin yıl önce Anadolu’ya göç etmiş atalarımızdan başlayalım istedik.

"Mutfak" kelimesi Arapça "matbah"tan dilimize geçip yaygınlaşmadan önce mutfak yerine "aş ocağı, aşlık, aş evi, aş taamı" kelimelerini kullanırdık. Başlıca geçim kaynağı hayvancılık olan atalarımız, sürülerine iyi otlaklar bulmak ve zorlayıcı doğa koşullarında ayakta kalabilmek için belirli sınırlar içerisinde oradan oraya göçerlerdi.

Yaşam tarzlarını belirleyen hayvanlar, elbette beslenme biçimlerini de belirlemişti. Ağırlıklı olarak et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri tüketirler, fakat sebze ve meyve yetiştirmesini de bilirlerdi.

Tahıllar ve meyvelerden içkiler yapar, bayram ve kutlamalarda yüz yüze bakıp şarkılar söyleyerek kupa tokuştururlardı. Bereketli avlardan sonra meydanlarda yakılan yerlerdi. İslâmiyetin yaygın olarak kabul edilmesinden sonra yeme içme alışkanlıklarımızda bazı değişiklikler olsa da en eski yiyeceklerimiz büyük ölçüde varlığını korudu. Hatta yeme-içme kelimelerini bir arada kullanmamız bile Uygurlardan bize miras; onlar buna "yegü-içkü” bazen de "aş içkü" derlerdi.
 
Sofraların baş tacı: Her türlü et

Atalarımız, kısa bacaklı ve güçlü atlarının sırtında, bazen günlerce süren avlara çıkar, kartallar ve köpekler yardımıyla avlanır ve çoğunlukla geyik ve tavşan etleriyle, bazen de daha çok mus olarak bildiğimiz sığın etleriyle avdan dönerlerdi. Büyükbaş hayvanlar tarlalarda işe yaradığından ve sütleri sağıldığından nadiren kesilir, daha çok koyun, keçi ve at eti yerlerdi. Etin binbir türlü pişirme ve saklanma biçimi vardı. Etler haşlama, buharda pişirme, kızartma, şişte çevirme yapılıp yenilirdi.

Arapça’da kebap, Farsça’da biryan denilen çevirerek pişirme yöntemine eski Türkler “söklünçü/söğlük” der, daha çok kuzu veya oğlak etlerini kebap yapıp yerlerdi. Kebap, yere çukur kazılıp içinde yakılan ateşte etin kızartılması şeklinde yapılıyordu. Bugünkü kebaba benzeyen pişirme biçimine ise Türkler “çevirme” diyordu. Büyük şişlere geçirilen etler, meydanlarda kurulan büyük ocaklarda çevrile çevrile kızartılıyordu. Ayrıca eti incecik kıyarak kıyma yapar, köfte yuvarlar ve bunları sebze yemekleriyle çorbalara katıp yerlerdi.
 
 Ataların ruhuna rahmet: Sucuk

Orta Asya’nın uzun süren kış ayları, dondurucu soğuklar olur ve hayat zorlaşırdı. Bu uzun süreli kışlarda tüketmek için et başta olmak üzere pek çok besini muhafaza etmenin farklı yollarını geliştirmişlerdi. Sucuk da eti saklama yollarından biriydi. Hayvan bağırsaklarının içine kurutulmuş veya kavrulmuş et, un ve baharat doldurarak yapılırdı. Bazı bölgelerde beyin, kuyruk yağı ve kan da sucuk yapmakta kullanılıyordu.
 
Savaşçının erzakı: Pastırma

Yağmaya veya akına giden savaşçılar, dilimlenmiş ve tuzlanmış etleri deri kılıflara doldurup atlarının eyerlerinin altına sıkıştırırlar, bu şekilde pastırma elde ederlerdi. Pastırma ayrıca ateşte çevirme, köze gömme ve güneşte kurutma gibi yöntemlerle de yapılırdı. Uzun süreli savaşlarda, göçlerde ve kuraklık dönemlerinde hiçbir şekilde bozulmayan bu yiyecek, eski Türklerin başlıca besinlerindendi.
 
Sakatata da pek düşkünlermiş: Kelle, paça, işkembe, beyin, ciğer

İşkembe ve bağırsakları kıyıp, baharatla karıştırıp bağırsağa doldurarak "yörgemeç" adında bir yemek yaparlardı. Bugünkü munbar dolması, buna benzer. Bağırsağa kıyılmış et, baharat ve tuz doldurup şişe geçirip çevirerek de pişirirlerdi ki bu da bildiğimiz kokoreçtir. Beyin, kesilen koyunun en makbul yeri sayılır ve ağır misafirlere ikram edilirdi. Akciğer ve karaciğer, ızgara ve kavurma yapılır, baharatlanarak yenirdi. Dilimize Farsça’dan “paça” olarak geçen yemeğe ise Türkler “topık süngük” yani topuk kemiğinden yapılan yemek derler ve afiyetle yerlerdi. Kelle, ya haşlanır ya büyük fırınlarda pişirilirdi. Sakatatlar eğer haşlama yoluyla pişirilirse, aynı bugün olduğu gibi sirke, tuz ve sarımsakla terbiye edilir, öyle yenirdi.
 
Göçebe deyip geçme, balık yemeyi de bilirler: Balık

Göllere ve nehirlere yakın yaşayan Türkler, milattan önceki devirlerden beri balık avcılığıyla da uğraşırlardı. Ağlar, kancalı oltalar veya ağaç kabuklarından örülmüş sepetlerle nehir ve göllerden balık tutarlardı. Örneğin sanat işçilikleriyle herkesi hayran bırakan İskitlerin masasından mersin balığı eksik olmazmış. Hemen her şeyi olduğu gibi balıkları da temizleyip tuzlayarak güneşte kuruturlar ve kış aylarında tüketirlermiş.
 
Milli içeceğimiz ayran değil sanki: Süt

Milli içeceğimizin ayran mı, kımız mı yoksa rakı mı olduğuna dair zaman zaman alevlenen komik bir tartışma var. Fakat kimse de çıkıp dememiş ki “Yahu süt olmasın?” Valla olabilir. Zira çok fazla tüketilmesinin yanı sıra son derece de kutsal kabul edilen bir içecek süt.

Eski Türkler sütün tek bir damlasının bile ziyan etmemeye çalışırlar ve bir tür dua olan saçılarında en çok sütü kullanırlardı. Hatta yeni doğan bebeklerin ağzına, iyi ve dişi ruhların kutsal süt gölünden bir damla süt damlatarak ruh kazandırdıklarına inanırlardı. Şamanlar bile çoğu hastayı pişirilmiş süt ile tedavi ederlerdi. Sütün kaymağını hem yufkalara sarıp yerler hem de zemheri ayazlarda derileri aşınmasın diye yüzlerine sürerlerdi.
 
Dünyaya armağanımız: Yoğurt ve ayran

Türkler yoğurdu "kor" dedikleri yoğurt mayası ile mayalıyorlar ve bu işe "yoğurt çalma" diyorlardı. Çılgın Türkler, artık bozkır ne biçim soğuksa, kışa hazırlık olarak yoğurdu bile suyunu çektirmek suretiyle kurutuyor ve buna "kurut" diyorlardı. Yoğurda bazen sirke koyup hamur işlerine döküp yiyorlar bazen de sütle karıştırıp "ikdük" diye bir yemek yapıyorlardı. Hepimizin bildiği gibi sulandırıldığında da ayran oluyor. Ayran her tür yemeğin yanında tek başına tüketiliyor ayrıca çorbası ve peyniri de yapılıyordu. Yoğurdu ılık suyla karıştırıp, hayvan derilerinden yapılma tulumlarda çalkalayıp tereyağ elde ediyorlardı. Yağ, alındıktan sonra kalan karışıma tuz ekleyerek kaynatıp süzüyor ve böylece çökelek yapıyorlardı.
 
Yarı göçebelik getirileri: Meyve - Sebze

Eski Türkler, göçebe olduklarından hiç yerlerinde durmadan sürekli göçtükleri, tarla tapanla hiç uğraşmadıkları sanılır. Aslında çoğu Türk boyu yarı-göçebeydi, yani yalnızca yaz ve kış mevsimlerinde ve olağanüstü koşullar oluşmazsa hep aynı bölgelere yerleşirlerdi. Yerleştikleri ovalarda da kuru ve sulu tarımla uğraşır, meyve, sebze ve tahıl yetiştirirlerdi.

Henüz 10. yüzyılda Uygurların Turfan şehrini ziyaret eden Çinli bir elçi yazdığı seyahatnamede, ovadan akan nehirlerden açtıkları kanallarla bahçeler ve tarlaları sulayarak çok çeşitli meyve ve sebzeler yetiştirdiklerini anlatır. Kavun, karpuz, üzüm bağları, bezelye, bakla, kişniş bunlar arasındadır. Ayrıca patlıcan (bütüge), havuç (gezer), soğan (sogun), salatalık (turmuz), turp (turma), biber, kabak, sarımsak, fasulye, elma (alma), şeftali (aluç), kayısı, erik, armut, ayva ve üzüm de yetiştirip tüketirlerdi.
 
Ekmek sevgimiz ezelden: Buğday

Tahıllardan buğday, arpa, darı, mısır, pirinç, burçak ekerlerdi. Buğday ve arpa unundan yufka (yuğa, yupka) ekmeği yaparlardı. Buğdayı kavurarak kavurmaç yemeği, etle pişirip keşkek yaparlardı. Keşkek, kutlamaların baş yemeğiydi.
 
Mantının atası: Tutmaç yemeği

Buğday unuyla hazırlanan hamur, yufka gibi açılıyor, sonra baklava şeklinde kesiliyordu. İçine doğranmış et parçaları konuluyor, uçları birleştirilip kapatılıyordu. Sonra ya kurutulup göç esnasında tüketiliyor ya da kaynar suda haşlanıp süzülüyordu. Yoğurdun içine sirke ve sarımsak konulduktan sonra tutmaca dökülüyor ve böylece yeniyordu.
 
Sofralarımızın Orta Asyalı efendisi: Tarhana Çorbası
 
Tarhana çorbası, Orta Asya’da çoğunlukla kurut denilen kurutulmuş yoğurda kurutulmuş peynir et ile un ve baharat katılarak yapılır, soğuklarda sıcak suyla karıştırılıp kolayca hazırlanırdı. Türkler ayrıca tahıllardan umaç (oğmaç) adlı bir çorba, un çorbası ve mercimek çorbası da tüketirlerdi.
 
"Ho ho ho" sesleri geliyor kulağa: Kımız

Orta Asya’dan Doğu Avrupa’ya kadar göçer Türklerin yayıldığı coğrafya, ellerinde içki kupaları bulunan heykellerle doludur. Alkollü içkilere “içkü” diyen Türklerin gerek besleyici bir gıda olarak gerek kutlamalarda çok tükettiği baş içkileri kımızdır. Mayalanmış kısrak sütünden yapılan kımızın alkol oranı düşük kalorisi yüksektir. Gerçekten besleyici olduğundan gün boyu öğün yerine de tüketildiği olurdu.
 
Bir nevi Orta Asya kokteyli: Tarasun

Türkler ayrıca ekşi sütten "ırakı", üzümden "bor" dedikleri bir tür şarap; arpa, buğday ve darıdan "bekni" dedikleri biraya ve şaraba benzeyen içkiler ve boza da üretirlerdi. Darıdan yaptıkları şaraba benzeyen bir içkiyi kımızla karıştırıp “tarasun” adını verdikleri yeni bir içki yaparlardı.
 
"Arı Yağı"ndan içki: Bal şarabı

Hun Türkleri, yoğurdu kiraz ve kayısı ile tatlandırıp adına lo dedikleri bir içki üretip içiyorlardı. Kıpçak bozkırı ve civarında yaşayan halklarsa, kumlak adlı sarmaşığa benzeyen bir bitkiyi balla karıştırarak, “arı yağı” dedikleri baldan bal şarabı yaparlardı.

Eski Türklerin Orta Asya’da geliştirdikleri yemek kültürünü, önce İslamiyet’in kabulü, sonra Anadolu’ya yerleştiklerinde karşılaştıkları yerli halkların kültürü etkiledi. Yüzyıllar boyunca yaşanan bu gelişme, nihayetinde bugünkü Türk mutfağını ortaya çıkardı.
 

8 Ekim 2017 Pazar

MİLLİ ÜLKÜLER ve ÜLKÜ DIŞI MESELELER





MİLLİ ÜLKÜLER ve ÜLKÜ DIŞI MESELELER


NEJDET SANCAR

Milletlerin varlıklarında rol oynayan en büyük manevi güç, muhakkak ki, ülküleridir.

Çünkü insanlar, bir ülkü etrafında toplandıkları zamandır ki, sadece kendi küçük meseleleri için yaşayan basit varlıklar olmaktan kurtulur ve o manevi hava içinde adeta devleşirler.

Böyle bir manevi güçle silahlı insanlardan meydana gelen bir cemiyet, elbette ki, bundan yoksun cemiyetleri arka plana bırakacaktır.


Türk Milletini, tarihin en eski çağlarından beri, dünyanın en güçlü topluluğu halinde yaşatan, ülkü olmuştur.

Soyumuzun “Kızıl Elma” diye adlandırdığı bu ülküye erişebilmek içindir ki, eski dünyanın üç kıtası üzerinde durmadan at koşturmuştur. 

Bu ruhla güçlenen, büyüyen, maddi ve manevi mutluluğa erişen ve başka cemiyetlere yüzyıllarca hükmeden Türk milletinin, yakın çağlarda kuvvetsiz, dağınık ve hepsinden de acı tutsak hale gelmesinin sebepleri arasında ise, ülküsünü kaybetmiş olmasının rolü de vardır.

XX. Yüzyıl, milli ülkülerin çarpışmakta olduğu çağdır. O kadar ki, dünya coğrafyasının yeni varlıkları olan küçük devletler bile, kendi çaplarındaki ülküler ardında görülmektedirler.

Milli varlıkların üzerinde tek dünya yaratmak davası şeklinde öne sürülen komünizm dahi, ele geçirdiği ülkelerde, hakim milletin milli davasının gizli silahı halini almaktadır. Kızıl ülkelerin birbirlerine karşı cephe almış olmalarının sebebi de, işte bu ırklar ve ülküler çarpışmasıdır.

Ülküsüz bir cemiyet, millet olmaktan çok, bir insanlar topluluğudur.

Böyle cemiyetler, ülküsü olan milletlerin hırslarını, ister istemez, üzerlerine çekerler. Çünkü ülküsüz millet, kolay yutulur bir yemdir. Büyük davalar ardındaki, cemiyetler, göz koydukları yurtları ellerine geçirebilmek için, bundan dolayı, vatanın sahibi milleti ülküsünden koparma yoluna başvururlar.

Ancak unutulmamalıdır ki, günümüzün dünyasında, cemiyetlerin ülkülerinden koparılmaları açık bir şekilde değil, sinsice ve kurnazca yapılmaktadır.

Milletin milli ülküsü, asıl mahiyetinin dışında ve cemiyet için zararlı ve tehlikeli bir fikirmiş gibi gösterilerek baltalanmakta, böylece, kütleler davadan uzak durmaya, hatta ona karşı olmaya zorlanmaktadır.

Bir yandan bu yalan propaganda aralıksız devam ettirilirken, diğer taraftan da, milletin okumuşlarına ve bilhassa gençlerine, üçüncü, dördüncü derecedeki bir takım cemiyet meseleleri, büyük ve ana davalar şeklinde gösterilmeye çalışılmaktadır.

Bu oyunun ülkemizdeki şekli, önce, Türk Ülküsünün uydurma bir Turancılık ve ırkçılığa bağlanması yolundaki malum harekette görüldü. 

Dışardan sevk ve idare edilen propaganda, resmi, ağızlarla, devletin ve cemiyetin fikir yayma vasıtalarını da bu yolda kullanma imkanını elde edince, Türk Ülküsü, kendi vatanında sinsice hançerlenmiş oldu.

Böylece "kalplerden ve kafalardan sökülüp atılmaya çalışılan ve kısmen de sökülüp atılan ülkünün yerini, daha geri planlardaki meseleler ile başka cemiyetlerin kılık değiştirmiş davaları" almaya başladı.

Türk Ülküsünün, Türkiyeli okur-yazarlarının bir kısmı ile çeyrek aydınların kafalarında tehlikeli bir macera ve hatta bir emperyalizm (!!) hareketi olarak yer etmesi, işte bunun sonucudur.

Son yılların, durmadan tekrarlanmak suretiyle, boş kafalara, cemiyet hayatının en mühim meselesi olarak kabul ettirdiği “ekonomik ve sosyal sorunlar!” tekerlemesindeki “sosyal!”in neyi dile getirmekte olduğu dahi pek düşünülmeden daha çok “ekonomik!” kelimesine saplanılmış, böylece bir cemiyette iktisattan, dolayısıyla paradan daha mühim bir mesele olmayacağı düşüncesi doğmuştur.

Türkiye’nin son yıllarda aşırı bir maddeciliğe sürüklenmesinde, bu propagandanın rolü büyüktür. Personel Kanunu’nun ele alınması sıralarında, çeşitli meslek mensuplarının ve ailelerinin, başkalarından daha az para almış olmamak için sokaklara dökülmeleri, bu propagandanın bir bakıma hazin bir neticesi, bir bakıma da zaferidir.

Hayatta en mühim meselenin madde olduğuna inanan beyinler için, mana hareketleri ve bu arada ülkü, elbette ki, boş ve romantik bir kuruntu sayılacaktır.

Okumuşların ve aydın sayılan kadrosunun çoğu bu yolla milli davalardan koparılan ve milli ülküyü aşırı, tehlikeli bir macera sayan cemiyetlerin, milli ülküler ardındaki devletler karşısında ne derece aciz, güçsüz ve zavallı kalacakları ise, artık meydandadır.

Türk’ün Milli Ülküsü, milletinin ortak vicdanında “Kızıl Elma” adı ile anılan ve yaşayan davadır. 

Bu dava, tarihte yüzyıllarca, tek devletin sınırları içinde, maddi ve manevi bakımlardan üstün ve mutlu bir cemiyet olarak yaşayan soyumuzun, gelecekte de, aynı mutlu seviyeye ulaşması ve erişmesidir.

Türk Cemiyetinin daha aşağı derecelerdeki bütün davalarını ve meselelerini, bu milli ülkünün halesi içinde ele almak ve değerlendirmek şarttır.

Milli ülküsü olamayan veya olduğu halde ondan kopmuş bulunan bir cemiyet, bu günkü devler dünyasında, fırtınalı ve kudurmuş bir denizde, kaptansız kalmış bir gemiden farksızdır. 

Böyle bir cemiyetin sonu, dalgaların kendisini vuracağı kayalıklarda parçalanacak kaptansız geminin akıbetinin aynıdır.
  

Kaynak: TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE MAKALELER - NEJDET SANÇAR, DEVLET-TÖRE YAYINEVİ 1976


https://hunturk.net/h188-milli-ulkuler-ve-ulku-disi-meseleler.html 

6 Ekim 2017 Cuma

Irak Türkleri ‘Yeter Artık!’ Diyor


 

Irak Türkleri ‘Yeter Artık!’ Diyor

 

Prof. Dr. CELALETTİN YAVUZ


1 Ekim 2017 Pazar günü Ankara’da Türkmeneli Dernekleri Federasyonu Başkanlığı tarafından “Irak’ta Kürt Referandumu Sonrası Türkmenler İçin Neler Yapılmalı, Nasıl Yapılmalı?” başlıklı bir toplantı düzenlendi. 

Toplantıya ağırlıklı olarak Ankara’dakiler olmak üzere, Irak Türklerinin STK başkan ve temsilcileri, Ankara’daki Türkmen diasporası mensupları ve Türk milliyetçiliğini ilke olarak benimsemiş çok az sayıdaki STK temsilcileri katıldı. 

2006 yılından beri Aydın Beyatlı’nın düzenlediği her etkinliğe katılan ve Irak Türkmenleri konusundaki çalışmalarım sebebiyle şahsıma “özel” yapılan çağrı üzerine ben de bu anlamlı toplantıya katıldım. Türkmenler harıl harıl çıkış arıyorlar. 

Nasıl mı, görelim:

Türkmenli Dernekleri Federasyonu, Barzani’nin referandumu sonrası şu etkinlikleri yapmış:

  • İstanbul ve Ankara’da mitingler ve yürüyüşler düzenlendi.
  • Türkiye’de konuyla ilgili akademisyenler, tüm köşe yazarları, TV yorumcuları Ankara’da bir otelde bir araya getirilerek, Irak Türkleri hakkında bilgi verildi.
  • Referandum sonrası muhtemel Türkmen göçleri konusunda ön çalışmalar yapıldı. Sosyal ve sağlık konuları ağırlıklı bu alışma kapsamında 46 hekim görev yapacak şekilde belirlendi.
  • Basınla mülakatta Irak Türklerinin “Tek ses, tek bilek, tek yürek” şeklinde bir araya geldiği bilgisi verildi.
  • Federasyona ait 27 dernek başkanlıkları bir araya getirilerek, ortak basın açıklamasıyla dünya kamuoyuna Irak Türklerinin sıkıntıları duyurulmaya çalışıldı.
  • Azerbaycan ve KKTC devlet başkanlarına müracaatla, Irak Türklerinin sorunlarını anlatmak için randevu talebi yapıldı. Azerbaycan Ankara Büyükelçiliği pozitif bir sonuç bildirdi.
 
Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan yegâne kesim olduklarını ve bu sebeple yeni seçimlerden sonra Irak Cumhurbaşkanının Türkmen olması gerektiğini ileri süren Irak Türkleri için şu konularda çalışmalara yapılarak, Irak’taki hayat mücadeleleri desteklenebilir:


a. Irak Türklerinin selameti için Irak Merkezi Hükümeti’nin muhatap alınmalıdır.


b. Habur’a alternatif Ovaköy sınır kapısı Türkmenlerin gözetiminde hizmete girmelidir.


c. Türkiye’de yükseköğrenim gören Irak Türklerine tatil dönemlerinde çeşitli STK’lar (TOBB, Türk Ocakları, Ülkü Ocakları vb) Türk kültürü ve benliği hakkında eğitim verilmesi, aynı gençlere kısa süreli “kendini koruyabilecek” derecede yakın döğüş ve silah kullanma eğitimlerinin verilip verilemeyeceği incelenmelidir.


d. Irak Türkleri arasında geçmişte olduğu gibi yeni liderler ve kanaat önderlerinin çıkmasına yardımcı olmak maksadıyla evvelce Özel Kuvvetler vasıtasıyla yürütülen (Seferberlik Tetkik Dairesi marifetli) bir sistemin iyileştirilerek yürürlüğe konulması dikkate alınmalıdır.


e. Irak Türklerinin Türkiye’deki en üst düzeydeki STK yöneticilerinin belirli periyotlarla bizzat cumhurbaşkanı tarafından kabul görüp görüşlerinin alınması sağlanmalıdır.


f. Irak Türklerinin Türkiye’nin garantörlüğü altına alınması düşünülmelidir.


g. Irak Türkmenlerinin bir meclis kurmaları ve toplantı yeri tahsisi düşünülmelidir.


h. İstanbul, Ankara, Adana, Konya vb büyük kentlerde “Irak Türkmenleri ve Kerkük” başlıklı geniş katılımlı mitingler yapılarak dünya kamuoyuna duyurulmalıdır.


ı. Kerkük’te havaalanının açılması ve Başkonsolosluğu’nun açılması, IKBY’ye yurtdışından gelen devlet adamlarının Kerkük’te karşılanmasının sağlanması dikkate alınmalıdır.


i. Telafer ve Tuzhurmatı’nın il yapılması konusunda destek verilmelidir.


j. Bölgeyle ilgili yarı resmi düşünce kuruluşu ORSAM’a Irak Türkleri ve Ortadoğu konusunda “Milli çıkarları” gözeten “Güvenlik Politikası” alanında uzman (emekli asker ve akademisyen) birinin danışman kadrosuna alınması sağlanmalıdır.

 
Son Söz: Irak Kürtlerinin tartışmalı referandumu, Kerkük-Telafer-Tuzhurmatu gibi kentlerde yoğun olarak yaşayan Irak Türklerinin can ve mal güvenliğinin garanti altına alınması için fırsattır. Kerkük’te başlayacak savunmamız için Türkmen istekleri dikkate alınmalıdır!

http://haberiniz.com.tr/kose-yazisi/439842/irak-turkleri-yeter-artik-diyor--prof-dr-celalettin-yavuz.html