Milliyetçiliğimizin Kaynakları
Prof. Dr.Vahit Türk ,
Milliyetçi olmanın insana yüklediği ilk sorumluluk elbette mensup olduğu milleti iyi tanımaktır. İyi tanımanın yolu da öncelikle milletin yaşadığı tarihi macerayı bilmek, gelecekle ilgili plan ve programlarda bu bilgiden yararlanmak, tarihin görkemli sahneleri kadar acı ve ıstıraplarla dolu anlarından da haberli olmak, yani tarihi bir bütün olarak düşünüp değerlendirmek ve ondan geleceğe yönelik dersler çıkarabilmek ve bunları elindeki bütün imkânları kullanarak insanlara aktarmaktır.
Kendini milliyetçi olarak tanımlayan insanlar, düşüncelerinin gereği mensup oldukları milletin kalkınıp gelişmesi, mutlu ve güzel bir hayat yaşaması için geleceğe dair fikirler üretmek, ürettikleri bu fikirleri uygulamaya koymanın yollarıyla ilgili plan ve programlar yapmak, bunun için öncelikle nitelikli insanlar yetişmesi için çaba sarf etmek zorundadır. Aslında bu durum, kendini bir topluma ya da düşünceye karşı sorumlu hisseden herkesin ortak tavrı olmalıdır, ancak özellikle milliyetçilik düşüncesi, tabiatı gereği, pek çok sorumluluğu kendini bu düşüncenin mensubu olduğunu iddia edenlerin omuzlarına yükler.
Milliyetçi olmanın insana yüklediği ilk sorumluluk elbette mensup olduğu milleti iyi tanımaktır. İyi tanımanın yolu da öncelikle milletin yaşadığı tarihi macerayı bilmek, gelecekle ilgili plan ve programlarda bu bilgiden yararlanmak, tarihin görkemli sahneleri kadar acı ve ıstıraplarla dolu anlarından da haberli olmak, yani tarihi bir bütün olarak düşünüp değerlendirmek ve ondan geleceğe yönelik dersler çıkarabilmek ve bunları elindeki bütün imkânları kullanarak insanlara aktarmaktır.
Bu konuda bilinmesi gereken bir diğer husus, mensup olunan milletin duygu dünyasını yansıtan sanat ürünlerinin tanınması ve bu ürünlerin gelecek kuşaklara tanıtılması hususunda gerekli çalışmaların yapılması, yani sanat tarihi üzerinde durulmasıdır. Tarihin eski dönemlerine ait arkeolojinin malzemesi olan eserlerin gün yüzüne çıkarılması özellikle önem arz eder ve ihmal edilmemesi gerekir.
Millet varlığının sürmesinde temel ögelerden biri o milletin dilidir, bundan dolayı dil üzerinde titizlenmek ve ana dilini millet hayatının her alanında, özellikle eğitimde tam hâkim kılmaya çabalamak her milliyetçinin ihmal edemeyeceği bir konudur. Dilin bütün yönleriyle incelenmesi, milletin yaşadığı tarihi maceranın da anlaşılmasına büyük katkı sağlar, çünkü milletlerin yaşadığı hayatı, hangi milletlerle ne tür ilişkiler kurduğunu, hangi milletten neler öğrenip neler aldığını en iyi dilinden anlayabiliriz. Dil araştırmaları büyük ölçüde edebi ürünlere, yani o dilin tarih içinde ortaya koymuş olduğu metinlere dayanır ve bu yüzden bir milletin edebiyatı, o milleti tanımanın ve anlamanın temel kaynaklarından biridir.
Halkın tarihi macerası boyunca biriktirdiklerinin oluşturduğu halk bilimi de üzerinde durulması ve yorumlanması gerekeli önemli bir alandır. Unutulmamalıdır ki bir milletin tarihi varlığı onun ürettiği sözlü ve yazılı edebiyat ürünleri içerisinde yaşamayı sürdürür. Bu konuda önem arz eden hususlardan biri de coğrafya bilgisidir. Bilindiği üzere yaşanılan coğrafya insan kişiliğinin oluşmasında çok etkilidir, bu yüzden hem tarihi coğrafyanın hem de insanımızın günümüzde yaşadığı coğrafyanın iyi bilinmesi gerekir.
Milleti anlamanın önemli yollarından biri de o milletin müziğidir. Müzik, duyguların en yoğun biçimde dışa yansıtıldığı sanat alanı olmak bakımından son derece değerli ve üzerinde titizlikle durulması gereken bir konudur.
Milletlerin din karşısındaki tavrı da milli kimliğin göstergelerinden biri olarak değerlendirilir. Din, bilindiği üzere hem kişilerin, hem de toplumların hayatında son derece etkili, hayatın her alanına dair söyleyecek sözleri ve yapılacak uygulamaları olan bir unsurdur. İnsanı çepeçevre kuşatıp teslim alan din olgusu, art niyetle kullanılmaya da istismara da son derece açık bir alandır, bu yüzden dinin hakkıyla bilinmesi ve topluma “doğru din”in sunulması çok önemli ve gereklidir. Bu konuda bu sayılanlar dışında başka bazı şeyler de eklenebilir, ancak asıl olarak bunları söyleyebiliriz.
Konuyu Türk milliyetçileri açısından düşündüğümüzde karşılaşacağımız manzarayı şöyle özetleyebiliriz:
Tarih yazıcılığımızın, diğer bütün türlere göre oldukça köklü bir geçmişe sahip olduğunu söylemeliyiz. Köktürk metinlerini bu anlamda ilk örnek kabul edersek, Türkçenin bugün için bilinen ilk metinlerinin tarih metinleri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Üstelik bu metinlerde Bilge Kağan ile Bilge Tonyukuk’un ağzından Türk milletinin zaaflarından ve meziyetlerinden haberdar edilmekteyiz. Yani ilk tarih yazıcılarımız, taraflı bir tarih değil, gerçek bir tarih yazmayı tercih etmişler, Bilgi ve düşüncelerini eğip bükmeden açıkça anlatma yolunu seçmişler, çok iyi tanıdıkları milletleriyle ilgili gerçek bilgileri sonraki kuşaklara aktarma gereği duymuşlardır.
Tarih yazıcılığımız, her dönemde sürmüş ve pek çok tarihçi Türk tarihini kendi zamanlarına ve bakış açılarına göre yazıya geçirmiş, eserler bırakmış. Bu eserlerde verilen bilgilere ne kadar güvenebiliriz sorusu doğru bir sorudur, ancak tarih bilimi, kaynakları karşılaştırmak suretiyle en doğru bilgiyi tespit etme imkânına sahip düzeydedir. Cumhuriyet’imizin ilk icraatlarından birinin Türk Tarih Kurumu’nun kurulması oluşu, konuya bakış açısını göstermek bakımından önemlidir. Özellikle tarih ve dil “devlet katında” değer gören, araştırılması istenen, çağın gerektirdiği “milli kimlik” oluşturulmasıyla ilgili önemli konular oldu.
Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’de Türk tarihçiliği alanında zirve isimler yetişti ve Türk tarihinin bütün çağları araştırılıp ilgililerin istifadesine sunuldu. Bu büyük tarihçilerimiz arasında Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan, Mükrimin Halil Yınanç, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, İbrahim Kafesoğlu, Osman Turan, Akdes Nimet Kurat, Faruk Sümer, Mehmet Altay Köymen, Ercüment Kuran, Bahaeddin Ögel, Aydın Taneri, Halil İnalcık ve daha pek çok ismi sayabiliriz.
Elbette tarihimizin her yönüyle ve bütünüyle aydınlatıldığını söylemek mümkün değil, ancak meraklıları için pek çok çalışma yapıldığını, bu çalışmaların bugün de pek çok genç tarihçimiz tarafından sürdürüldüğünü, her gün yeni eserlerin ortaya konulduğunu söylemek ve bu alanda çalışan bilginlerimize müteşekkir olduğumuzu belirtmek durumundayız. Bu alan için bir eksiklik olarak diğer Türk ülkelerinde konuyla ilgili yapılan çalışmalardan yeterince yararlanılmaması ve ortak çalışmaların henüz istenilen düzeye ulaşmamış olması söylenebilir.
Pek çok tarihçimiz Türk dünyasının hemen her yerinde çalışmalar yapmayı sürdürüyor, ancak ortak araştırmaların istenen ve beklenen düzeye ulaşamadığını söylemek durumundayız. Türkiye’ye ve dünyaya 1992 yılında açılan Türk Dünyasının ve Rus tarihçiliğinin birikiminden yararlanmak ve o birikimi ülkemize taşımak zorundayız. Bu konuda da çalışmalar yapıldığını biliyoruz, ancak söylediğimiz gibi daha iyisini ve daha ilerisini istemek ve beklemek de ilerlemenin ilk şartıdır.
Sanat tarihçiliğimiz de tarih araştırmalarına benzer biçimde oldukça büyük yol aldı ve bu alanda da büyük bilginler yetişip Türk medeniyetinin ortaya koyduğu sanat eserlerinin örneklerini günümüz insanına tanıtmaya çalıştı, ancak bu alanda halen büyük eksiklikler olduğunu belirtmek durumundayız. Bunun önemli sebeplerinden biri tarihi Türk coğrafyasının henüz bütünüyle araştırmaya açık durumda olmaması ve bu alana yeterince maddi kaynak ayrılmamasıdır. Açık alanlarda yapılacak araştırma ve incelemeleri bilim adamlarının kendi imkânlarıyla yapması mümkün değil, bu çalışmalar, devletin ve özel sektörün büyük maddi desteğini gerektiren çalışmalardır.
Ülkemizdeki özel sektör ne yazık ki bilim araştırmalarına kaynak ayırma noktasında son derece isteksiz davranmaktadır. Bu alanda da ülke dışında, diğer Türk ülkelerinde bazı araştırmalar yapıldı ve yapılmakta, ancak yine arzulanan düzeye ulaştığımızı söylemek zor. Bu konudaki önemli eksiklerden biri, bütün olarak bir Türk sanatı kavramının kültür dünyamızda tam anlamıyla yer almamış olmasıdır. Sanat tarihi dendiğinde daha çok mimari eserler anlaşılmakta ve sanatın diğer alanları bunun dışında kalmaktadır. Belki de üniversitelerimizdeki sanat tarihi bölümlerinin yeni bir anlayışla düzenlenmesine ihtiyaç var.
Bütün sosyal bilimler içerisinde Türkiye biliminin çok zayıf olduğu alanlardan biri Türk Arkeolojisi’dir. Bunun temel sebebi, ülkemizdeki arkeoloji biliminin Anadolu arkeolojisi olarak yapılanmış olması ve bu alanda çalışan bilim adamlarının Türk Arkeolojisi kavramını bir türlü benimseyememeleri, bu noktada korkunç bir tarafgirlik psikolojisiyle davranmalarıdır. Üniversitelerimizde ne yazık ki halen ciddi bir Türk Arkeolojisi kürsüsü yoktur. Bu alanda diğer Türk ülkeleri bizden oldukça ileridedir ve onlardan öğrenmemiz gereken çok şey vardır. Arkeoloji araştırmaları da ciddi kaynak isteyen pahalı bir alandır, bu alanda mutlaka devlet desteğine gerek var.
TARİH ve KİMLİK
Bir önceki yazıda milliyetçilik duygusunun kaynaklarını genel olarak belirtmiş, bunlardan tarih, sanat tarihi ve arkeoloji üzerinde kısaca durmuştuk. Bu yazıda ise tarih, kimlik oluşturma ve milliyetçilik ilişkisi üzerine düşüncelerimizi biraz daha etraflıca paylaşmak isteğindeyiz.
Toplumlar, milli kimliği oluşturma ve milli bilinci geliştirip kalıcı duruma getirme çabasında bu üç alana sıkça başvurur, bu alanlara ait bilgileri bazen kendilerine göre yorumlar, hatta kullanabilecekleri yeni bilgiler üretme yoluna gider. Bu alanlar, özellikle tarih alanı, siyaset ve ideolojiler için kullanılmaya son derece uygundur. Bu yüzden aydınlar ve siyasetçiler tarafından sıkça kullanılmış ve kullanılmaktadır. Tarihte övünebileceği bir başarı hikâyesi olmayan toplumların okur-yazarları, mensup oldukları halka bir milli kimlik kazandırmak, onları “millete” dönüştürmek için zaman zaman büyük kısmı uydurma olan bir tarih yazma yoluna gider, kendi toplumlarını tarihte büyük başarılar göstermiş, medeniyet kurmuş ve devrini kapatmış, genellikle bugün devamı olmayan bir yapıya bağlamak için çaba gösterirler. Bu tarihin uydurma ve yalanlarla dolu olmasının çok önemi yoktur, çünkü konu bilimle ilgili bir konu olmaktan çıkarılmış, siyasetin ve ideolojinin malzemesi durumuna getirilmiştir ve insanlar bu uydurmalara inandıktan sonra bilim adamlarının bunların doğru olmadığını söylemesinin ancak bilim ve gerçek adına tarihe kayıt düşmek gibi bir değeri olur, bu da kalabalıkları fazlaca ilgilendirmez. Mesela Şerafettin Elçi adlı Kürtçü bir milletvekilinin televizyon ekranlarında “Bu topraklarda Kürtlerin on bin yıl, ne on bin yılı elli bin yıllık bir geçmişi var.” sözlerini bizzat işitmişliğimiz vardır. Bir bilim adamı, bu kişi ya sayı saymaktan habersiz ya da deli diye gülüp geçer, ancak kendine tarih arayan bir militan için bu söz, inanılan ve savunulan bir “gerçek”tir. Çünkü o sözü söyleyen kişi, militanın inandığı “davanın(!)” ideologlarındandır ve yanlış bilgi vermesi düşünülemez!
Bu addan yararlanma durumuna en güzel örneği Sümerler oluşturur. Bugün yeryüzündeki pek çok kavim kendilerini Sümerler ile ilişkilendirme çabası içerisindedir. Sümerlerin bu kadar rağbet görmesinin sebebi; onların yazıyı ilk kullanan, yani insanoğluna yazı yazmayı öğreten, kendilerinden sonra gelenlere yazılı eserler bırakan ve yaşadıkları devire göre son derece ileri uygarlık geliştirmiş bir toplum olmasıdır. Günümüzde yaşayan pek çok toplum, beş bin yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen milli bilinç oluşturmak, milli kimliğini beslemek ve geliştirmek için bu uygarlıktan medet umar.
Bugün yeryüzünde doğal yollarla oluşup gelişmiş pek çok milli kimlik olduğu gibi, sosyal laboratuvarlarda geliştirilen birtakım kimlikler de vardır. Kimlik geliştirme projeleri, Batı uygarlığının son yüz elli yılda çok emek harcadığı, beşinci kol faaliyetlerinin temel alanlarından biri olarak uğraştığı ve sonuç aldığı bir konudur. Tarihte herhangi bir varlık gösterememiş, insanlığa bir katkısı olmamış, kısaca uygarlık oluşturup geliştirememiş dağınık bir kalabalığı, öncelikle birtakım ortak değerler etrafında birleştirip bir toplum durumuna getirmek, daha sonra bu topluma bir tarih yazmak, övünecekleri ve örnek alacakları tarihi kahramanlar icat etmek, laboratuvarda geliştirdiği milli kimliği ona giydirmek ve onu “milletleştirip” öncelikle kendi ihtiyacına göre kullanmak yeryüzünün emperyalist güçlerinin sıkça başvurduğu bir yöntemdir. Bu yıkıcı yöntem özellikle bizim coğrafyamızda çok kullanıldı ve yüzyıllardır bir arada yaşamış, gelenekleri iç içe geçmiş, akrabalıklar kurmuş, küçük farklılıklarla birbirinden ayrılan toplumlar bu yöntemle birbirine kırdırıldı. Kendi egemenliklerindeki doğal yollarla oluşup var olmuş, tarihi olan milli kimlikleri acımasızca yok etmekten kaçınmayan Batı Uygarlığı, başka coğrafyalarda yapay kimlikler oluşturup kan dökücü sorunlar üretmekte son derece ustalaştı. Kendi coğrafyasına hâkim olamayan toplumlar, bu tür müdahalelerin hedefi olur ve bunun için de kimseyi suçlama hakları yoktur. Çünkü hemen bütün insanlık tarihi boyunca hak, haklının değil, güçlünün olmuş ve olmaya devam etmektedir. Bu durumun doğruluk ya da yanlışlığı başka bir konudur.
Türk tarihine bu gözle bakıldığında karşılaşılacak manzara nedir? Türklerin bir tarih oluşturma çabasına ihtiyaçları var mıdır?
Türk tarihi ve uygarlığı, pek çok bilim adamının yıllardır yaptığı sayısız çalışmaya, konuyla ilgili yazılıp yayınlanan binlerce esere rağmen henüz bütün yönleriyle gün yüzüne çıkmış değildir. Bu durumun ilk sebebi olarak Türklerin çok geniş bir coğrafyaya dağılmış olması yanında çok derin bir tarihe sahip olmasını, bu zaman belirsizliği içerisinde pek çok kavimle iç içe yaşamasını gösterebiliriz. Bir başka sebep ise Türk bilginlerin çağdaş yöntemlerle tarih araştırmalarına oldukça geç başlamış olmaları, tarih biliminin yükseköğretim ve araştırma kurumlarımızda gecikerek yer almasıdır. Bugün Türk tarihçiliğinin merkezi elbette Türkiye’dir, ancak bu durum Cumhuriyet’ten sonraki çabalarla oluşabilmiştir, yani yüz yıllık bir geçmişi bile yoktur.
Hunlardan öncesine ait elimizde çok belge ve bilgi olmasa da Hunlardan sonrasını kesintisiz izleyebildiğimiz Türkler, bütün tarihlerini büyük devletler halinde yaşadıkları için sürekli başka kavimlerle iç içe olmuşlar, birlikte yaşamışlardır. Bu birlikte yaşama durumu, günümüzün deyişiyle, Türklerin sürekli “düşman” gözüyle baktığı, “öteki” olarak gördüğü toplulukların olmamasına yol açmış, düşmanlığı ya da dostluğu, zaman ve çıkarlar belirlemiş, zamana ve duruma göre düşmanlar da dostlar da değişebilmiştir. Tarihimizde çok yoğun iç mücadele, boylar arası savaşlar görülmesini de bu anlık çıkarlarla açıklayabiliriz. Bir arada yaşamanın ve düşmanlaştırmamanın önemli bir sonucu da Türklerde, Batılıların anladığı biçimde bir “ırkçılık” duygusunun gelişmemiş olmasıdır. Millet mensubiyetini Orhun yazıtlarından itibaren açık biçimde görüyoruz, elbette bunun geçmişi de vardı, ancak belirttiğimiz üzere, uzun bir tarihi “yabancılar” ile yaşama, ırkçılık duygusunun gelişmemesinin önemli bir sebebidir. Birlikte yaşamanın bir başka önemli sonucu da Türklerin kendi değerlerine kıskançlıkla sahip çıkmamaları, bütün olarak toplumun, özellikle de aydınların dış etkilere son derece açık olmaları ve başka halklardan çokça etkilenmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Bilge kağan’ın “Çin’e giden Türk beyleri Türk adını bırakıp Çin adını aldı.” ifadesi bu anlatılanların özüdür. Bu durum, zaman zaman ciddi sıkıntılara yol açmış, toplu yok oluşlar, başka halklar içerisinde erimeler görülmüştür. Onuncu yüzyıla kadar Türkçe konuşan, yazılı Türkçe belgeler bırakan Bulgarların, Hristiyanlaşıp Slavlaşması, bu durum için acı bir örnektir. Türkler içerisinde eriyen halklar da olmuştur, ancak asıl yurtlarından ayrılıp başka coğrafyalara giden halklar, genellikle yerli halklar içerisinde eriyip kaybolur, bu da Türklerin başına sıkça gelen bir durumdur. Din farklılığı milli kimlikler için iyi bir koruyucu kalkandır, ancak zaman zaman bu da yeterli olmamıştır.
Hunlardan beri kesintisiz izlediğimiz Türk tarihine bakıldığında hiçbir Türk’ün uydurma bir tarihe, bilinmeyen zamanlarla ilgili ispat edilemez şeylerle bir tarih oluşturmaya ihtiyaç duymayacağı açıktır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurucu kadro ve o kadronun önderi, yüzyıllarca ihmal edilmiş ve örselenmiş olan milli kimliği canlandırmak için tarihten yararlanma yolunu seçmiş, bunun için bilimsel çalışmalar yapılmasını teşvik etmiş, Türk Tarih Kurumu ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni özellikle bunun için kurdurmuştur. Dünyanın en büyük devletinin sahibiyken yüzyıllar boyu süren savaşlar sonucunda devletini kaybetmiş, Anadolu’ya çekilmek zorunda kalmış, büyük bir mücadeleyle Anadolu’yu zor kurtarmış bir toplumun, yüzyıllar süren bu yenilgiler ve çekilmelerle örselenmiş milli kimliğini canlandırmak için yapılan bu faaliyetler sonuç vermiş ve öldü denilen, bu büyük tarihin sahibi millet yeniden canlanmış, dünya sahnesinde layık olduğu yeri almanın mücadelesine girişmiştir. Kuruluş yıllarında topluma heyecan vermek üzere kullanılan ve büyük tarihçimiz Zeki Velidi Togan’ın ısrarla karşı çıktığı “Türk Tarih Tezi” adıyla anılan çalışma, bugün pek çok yönüyle kabul görmekten uzaktır. Günümüzde de zaman zaman kanıtlanması mümkün olmayan bazı iddialarla karşılaşıyoruz, bunlar belki hoşumuza da gidiyor, ancak “bilinç” denilen şey, sağlam bilgiler üzerine yapılandırılmaz, sağlam temellere dayandırılmazsa, sağlam bir aksi bilgi karşısında çabucak yıkılır, yeniden toparlanması da kolay olmaz ve amaçlanana ulaşalım derken aksi sonuçlarla karşılaşırız. Var olanı işleyip insanımıza sunabilirsek hem sağlam bilgilerle beslenen bir bilinç oluşturur, hem de geleceğe yönelik milli amaçlar için kuşakları doğru bilgilerle donatmış oluruz. Burada bir tehlikeye de işaret etmek gerekir. Tarih, gerçeklerden koparılıp aktarıldığında, ya da tarihin sürekli kahramanlık hikâyeleri barındıran yönleri üzerinde durulduğunda ortaya yine istenmeyen sonuçlar çıkar. Bu yüzden beklenen sonuçları elde etmek için amaçlar iyi belirlenmeli ve hedef alınan toplumun bilgi düzeyi ve psikolojisi dikkate alınmalıdır.
ARKEOLOJİ ve KİMLİK
Yeryüzünde pek çok millet gelip geçti, bunların bir kısmı bazı izler bıraktı, bir kısmının izleri de kaybolup gitti. Günümüzde de yüzlerce milletten söz edilebilir. Bugün var olan milletlerin bir kısmı devlet sahibi olarak yaşıyor, pek çok devlet sınırları içerisinde de birden fazla millet varlığını sürdürüyor. Doğal olarak her milletin farklı bir tarihi macerası oldu ve olmakta. Bu farklı tarihi maceralar milletlerin farklı oluşunun da temel sebeplerinden biridir. Kimlik diye üzerinde durmaya çalıştığımız kavram, bir milletin tarihi macerası boyunca olup bitenlerin, yaşanılan acıların, felaketlerin, zaferlerle yenilgilerin, başka milletlerle ilişkilerin, yaşanılan coğrafyaların, kabul edilen dinlerin, yaşanılan tarih boyunca ortaya konulan somut ve somut olmayan kültür mirasının oluşturduğu değerlerle ilgili bilgilerin “bilinç” düzeyine yükselmesi ve kişilerin tavır ve davranışlarını bu “bilinç”in belirler duruma gelmesi, yani insanların günlük hayatlarında bu bilgiyle davranma alışkanlığına ulaşması durumudur. Mesela geçen yüzyılın başlarında yaşadığımız Balkan bozgununun verdiği acı, başka pek çok etkenle birlikte, aydınımızı farklı bir duygu düzeyine taşıdı, bu yeni durum ile olup biteni değerlendiren aydınlar ve özellikle ordu, vatansız ve bayraksız kalma endişesiyle Birinci Dünya Savaşı’nda pek çok cephede can havliyle büyük bir mücadele verdi, aynı duygu Millî Mücadele’yi başarıya ulaştırdı. Balkan bozgunundan birkaç yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra ortaya çıkan bu durum milli bilincin, diğer bütün duygu ve düşüncelerin önüne geçmesi, hatta şahlanmasının sonucu olarak düşünülmelidir. Bütün milletler zor zamanlarında, sıkıntılı günlerinde milli kimliklerine sarılırlar. Yani milli kimlik, milletler için bir yaşama gücü, hayat kaynağı hükmündedir ve bu yüzden de kişilik sahibi milletler onu dikkatle korumaya, besleyip geliştirmeye, örselenmesine engel olmaya, bireylerine öğretmeye ve onlarda bilinç durumuna yükseltmeye çabalar.
Bilginin bilinç düzeyine yükselmesinden ne anlamalıyız? Bu durumu Millî Mücadele öncesinde aydınlarımızın durumuyla somutlaştırabiliriz. Birinci Dünya Savaşı’nda gösterilen olağanüstü çabaya rağmen ortaya çıkan sonuçtan dolayı içlerinde, gerektiğinde vatan savunmasında ölmek için yetiştirilmiş üst düzey subayların da bulunduğu pek çok kimse işgale karşı direnmenin yarar getirmeyeceğini, mevcut durumdan en az zararla kurtulmanın bir büyük devletin mandasını kabul etmekle mümkün olduğunu düşünüyor ve bunu da hararetle savunuyorlardı. Bu insanların çok büyük bir kısmı da bu duygularında samimiydi ve onlar da milletin ve devletin iyiliğini, geleceğini düşünüyorlardı. Onlara göre Türk milletinin işgale karşı direnecek gücü kalmamış, yüzyılların ihmaliyle yok yoksul kalmış, yıllarca aralıksız süren savaşlar dolayısıyla yorgun düşmüş, hatta yok olma noktasına gelmiş millet yeni bir yükün altından kalkacak durumda değildi. Tarihi bir konuyu yaşandığı zamandan alıp bugüne taşıyarak değerlendirmeye kalktığımızda varacağımız sonuç mutlak yanlış olur. Bu yüzden mücadelenin dışında kurtuluş çaresi arayanları da o günün şartlarında değerlendirmeliyiz. Elbette içlerinde kötü niyetliler, hatta hainler de vardı, ancak yukarıda belirtildiği gibi iyi niyetle böyle düşünenler hiç de az değildi, nitekim bunların bir kısmı sonradan Millî Mücadele’ye katıldı ve bizzat cepheye gidenler de oldu. Hemen her şeyini kaybetmiş ve başkenti dâhil olmak üzere büyük bir bölümü işgal altında bir devlet, silahları alınarak terhis edilmiş bir ordu, topluma yön verecek milliyetçi aydınlar sürgüne gönderilmiş, uzun yıllar boyunca süren savaşlardan bitkin ve ölümlerle Anadolu’da bile neredeyse azınlığa düşmüş bir millet. Böyle bir durumda o devirde yaşasak kim bilir bizler neler düşünürdük? Bütün bunlara rağmen birtakım insanlar çıktı ve yorgun ve bitkin milletten yeniden bir mücadeleye girişmesini istedi ve bu insanlar başarıya ulaşıp bütün dünyanın öldü diye düşündüğü bir milleti ayağa kaldırdı. Benzer biçimde özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkemizdeki siyasi gelişmelerin ülkeyi yeni bir karanlığa taşıması söz konusuyken yine milletini iyi tanıyan bazı aydınlar çıktı ve insanları tehlikeden haberdar edip onlara, özellikle gençliğe bazı ülküler aşılayıp hayal kurmayı öğretti ve yine büyük bir mücadele başlattı. Bu çağrı insanlarda karşılık bulunca ülkemiz kızıl faşizmin pençesine düşmekten kurtuldu. İşte bu önderler tarihi bilgileri bilinç seviyesinde idrak eden, Türk milletinin tarihte hangi şartlarda neleri başarmış olduğunu bilen kişilerdir ve bunların önderliğinde yapılan Millî Mücadele sonunda bir devletimiz, bir bayrağımız, bir vatanımız, bir milletimiz, bir imanımız, bir bağımsızlığımız oldu.
Yukarıda belirtildiği üzere milletler için varlık yokluk meselesi olan milli kimliğin önemli beslenme kaynaklarından biri de milletin tarihi boyunca ortaya koymuş olduğu maddi kültür unsurlarıdır. Bu kültür unsurlarının özellikle eski ve toprak altında olanlarını ortaya çıkarıp incelemek arkeoloji biliminin, toprak üstündeki yapıların incelenmesi de sanat tarihi biliminin konusu olarak kabul edilir. Arkeoloji biliminin eski eserleri araştırıp ortaya çıkarması ve bunlarla ilgili incelemeler yapıp birtakım sonuçlara ulaşması, bu sonuçları ilgili diğer alanlardaki bilim adamlarıyla paylaşması hem o eserlerin ait olduğu millet için, hem de bütün insanlık için gerekli ve önemlidir. Geçmişi tam anlamıyla kavramadan günü anlayıp geleceğe dair plan ve programlar geliştirmek, bunları uygulamaya koymak, istenilen sonuçları elde etmek çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Hemen bütün dünya milletlerinin temel eğitimden başlayarak çocuklarına geçmişlerini öğretme çabası göstermelerinin sebebi, öncelikle onlara bir kimlik kazandırma ve kendilerinin diğerlerinden farklı, hatta onlardan “üstün” olduğunu kabul ettirme düşüncesidir. Bu da heyecan verici, soyut hikâyelerle bir yere kadar olur, ancak anlatılanları destekleyecek somut birtakım eserler hikâyelerin verdiği heyecanı bilgi ve bilinç düzeyine yükseltebilir.
Türkiye üniversitelerinde arkeoloji biliminin küçümsenmeyecek bir geçmişi vardır. Ülkemiz, insanlığın eski pek çok medeniyetine ev sahipliği yaptığı için dünya arkeologlarının da sürekli ilgisini çekmiş ve çekmektedir. Bu arkeologların yaptığı kazılarla farklı medeniyetlere ait pek çok eser gün yüzüne çıkarılmış ve halen de çıkarılmaya devam edilmektedir. Son yılların önemli buluşu Göbekli Tepe, insanoğlunun geçmişine dair bilgilerimize ciddi katkılarda bulunacak gibi görünüyor. Yabancı arkeologların bu ilgisi ülkemizdeki arkeoloji birikimine de katkı sağlamış, bilim adamları arasında iş birlikleri oluşmuştur. Türkiye’deki arkeoloji biliminin en önemli eksiği olarak bir Türk arkeolojisi bilim alanının oluşturulmamasını gösterebiliriz. Bizim arkeologlarımızın zihninde ne yazık ki bir Türk Dünyası kavramı oluşmamış, bu yüzden de Türklüğün eski çağlarına dair bir bilgi eksiklikleri olduğunun farkına bile varamamışlar, dolayısıyla konuyla ilgili bilgi eksikliklerini giderme gereği de duymamışlardır. Arkeologlarımız ne Esik kurganlarında çıkarılan yüksek sanat değerine sahip, başta Altın Elbiseli Adam olmak üzere, yüzlerce eski eserden, ne Pazırık kurganlarında çıkarılan halıdan, yüksek tekerlekli arabadan ve diğer eserlerden haberdar. 7-8. yüzyıllara tarihlenen Moğolistan’daki henüz dokunulmamış Türk şehirlerinin varlığını Türkiyeli arkeologlar herhalde duymamışlardır. Türk şehirciliği üzerine merhum Prof. Dr. Faruk Sümer’in Eski Türklerde Şehircilik adlı küçük kitapçığından ve son yıllarda Kürşat Yıldırım tarafından yayınlanan Çin Kaynaklarına Göre Türkistan Şehirleri adlı eserden başka ne gibi çalışmalar olduğunu doğrusu bilmiyoruz. Arkeologlarımızın Türk eserlerine karşı bu şaşırtıcı duyarsızlıklarını anlamak çok zor. Bu alanda özellikle Türk cumhuriyetleri ile Moğolistan arkeolojisinden yararlanmak ve Türkiye üniversitelerinde en kısa zamanda bir Türk arkeolojisi bilim dalı oluşturmak, milli kimliğin sağlam dayanaklarını oluşturmada bu bilim alanından da yararlanmak zorundayız.
SANAT TARİHİ ve KİMLİK
Bir insan topluluğunun millet düzeyine yükselmesi yalnızca soy birliğiyle değil, uzun bir zamanla ve bu uzun zaman içerisinde biriktirilen anılarla, oluşan ortak değerlerle, gelenek-göreneklerle, kısaca soyut ve somut kültür mirasıyla, yani oluşturduğu kültür ve geliştirdiği medeniyetle ilgili bir durumdur. Yaşanılan coğrafyalar ve hayat tarzı insanlarda ortak bir evren algısına, ortak bir hak kavramına, ortak bir kanun ve adalet duygusuna, ortak bir ahlak ve namus anlayışına, ortak bir eğlenme duygusuna, ortak zevklere, ortak bir müzik anlayışına, ortak bir mimari üslubuna yol açar. Bu ve benzeri pek çok ortaklık bir araya gelip kendine özgü tarihi, dili, kültürü, davranış biçimi vb. olan bir “ulus”u oluşturur. Bu uzun tarihi süreçte canlı ve dinamik olan hayat kuşaktan kuşağa değişimler gösterebilir, ancak bu değişimler kendiliğinden, yani doğal seyir içerisinde olur ve bu durum toplum tarafından da fazlaca yadırganmadan benimsenir. Bazen birtakım önderler; çağın şartlarına göre doğal gelişmenin dışında müdahalelerde bulunma gereği duyar ve bu durum toplumun en azından bir kesimi tarafından itiraz ve tepkiyle karşılanabilir, çünkü insanların alışkanlıklarından ayrılması pek kolay olmaz, bilinmeyenleri içeren yeni, insanlar için ürkütücü olabilir. Türk tarihinde bu duruma örnek olmak üzere Oğuz Kağan’dan başlayarak pek çok başbuğ sayabiliriz. Yerleşik hayata geçmek isteyen Bilge Kağan ve haklı gerekçeler öne sürerek bu düşünceye itiraz eden Bilge Tonyukuk, Mani dinini benimseyen ve benimsenmesini isteyen Bögü Kağan, İslam dinini benimseyen ve aynı biçimde benimsenmesini isteyip benimseten Abdulkerim Satuk Buğra Han, yeni bir yurt isteğiyle yola çıkıp Anadolu’nun Türk’e vatan olmasının yolunu açan Çağrı ve Tuğrul Beyler, Batı’ya yönelme gereği duyarak düzenlemeler yapan II. Mahmut ve bu yönelişle ilgili pek çok değişikliği gerçekleştiren Mustafa Kemal Atatürk bu anlamda gösterebileceğimiz tarihimizin önemli önderlerinden birkaçıdır. Bu büyük önderlerin yaptığı müdahaleler tarihimizin seyrini değiştirmiş ve Türk milletine yeni ufuklar açmış, yeni ülküler aşılamış, yeni hedefler gösterip bambaşka bir canlılık ve heyecan kazandırmıştır. Geleneğe sıkı sıkıya bağlı olup yeniliklerin birtakım değerlere zarar verebileceğini düşünerek tedirgin olan bir kesim her devirde olmuştur ve bu durumu doğal karşılayıp, insan tabiatının gereği olarak kabul etmek, bunları ötekileştirip düşmanlaştırmadan uyumlu duruma getirmek için gereğini yapmak ise devletin görevleri arasındadır.
Yukarıda belirtilen somut kültür mirası içerisinde sanat tarihi araştırmalarının ilgi alanını oluşturan kurganlar, mezarlar ve mezar taşları, çadırlar, köprü, yol, han, kervansaray, hamam gibi mimari yapılar, el sanatları içerisinde sayılabilecek halı, kilim, el örgüleri vb., madenlerin işlenmesiyle oluşan sanat ürünleri bütünüyle milli kimliğin oluşmasında ve beslenmesinde vaz geçilemez yeri olan değerlerdir. Bütün bunlar, “milli kimlik” kaygısı olan her devletin, bunu oluşturup geliştirmede kullandığı kültür ve medeniyet değerleri içerisinde sayılır.
Ruh inceliğinin ve zevk yüksekliğinin ürünü olan sanat, bir milletin milli kimliğinin en başta gelen besleyicisi ve geliştiricisidir. Sanat tarihi araştırmalarının ilgi alanındaki sanat eserleri, insan öğrenmesinin en önemli aracısı olan göze hitap ettiği, yani somut olduğu için etkisi de fazla olur. Bu eserleri görür görmez yapanlara ve yaptıranlara şükran duygusuyla bakarız, yapılma zamanlarını, yapan kişileri, yapılış amacını öğrenmeye çalışıp zihnimizi onunla meşgul ederek aldığımız bilgileri dağarcığımızda kalıcı duruma getirmeye çalışırız, daha doğrusu bilgiyi “bilinç” düzeyine yükseltiriz. Bu tür sanat eserlerinin kimlik gelişiminde kullanılması hem öğreten, hem öğrenen için, öncelikle olgun bir bilgi ve zevk düzeyi gerektirir.
Türklerin tarih boyunca yaşadıkları hayat tarzına bağlı olarak gelişen bir sanatları ve sanat anlayışları oluşmuştur. Türk milletinin yaşadığı coğrafyanın hemen her yeri pek çok sanat eseri barındırır. Konar-göçer yaşama biçiminin hâkim olduğu bozkırlarda barınak olarak kullanılan çadır (ak ev- ak üy), yerleşik hayata geçildikten sonraki mimari anlayışımızı da etkilemiş ve bozkırdaki çadırlarımızın biçimi, kurganların mimari yapısını, daha sonra ise özellikle dini mimarimizin de biçimini belirlemiştir. Mimarimizin bu alanındaki kümbetlerin çadırlarla benzerliği elbette rastlantıyla açıklanamaz. Bu sürekliliği tespit ve değerlendirme öncelikle bu alanda çalışan bilim adamlarının görevidir. Kültür hayatının sürekliliği çok önemli, ancak üzerinde az durulan konulardandır. Pek çok insanımız tarih ve kültürümüzü kopuk kopuk kesitler halinde algılamakta, bu algı da kişilik ve kimlik oluşmasında zaafa yol açmaktadır. Aslında milli eğitimin ana görevi insanlarımızın zihninde bu sürekliliği sağlamak, bütün Türklüğün ortaklaştığı konuları öne çıkarıp genç kuşaklara öğretmektir, ancak bugün bunun gerçekleştirildiğini söylemek kolay değil.
Türkler, çok erken devirlerde demir, kömür, altın ve gümüş gibi madenleri işleyip kullanmış, bunlarla hayatlarını kolaylaştıracak eşyaların yanında pek çok da süs eşyası üretmişlerdir. Adı geçen bu maden adlarının Türkçe olması da dikkatten kaçmaması gereken bir durumdur.
Milattan önce beşinci yüzyıla tarihlenen Kazakistan’ın Esik beldesindeki kurganda çıkan çok ince bir zevkin ve işçiliğin ürünü Altın Giyimli Adam heykeli ile yanında, tabaklar, vazolar, ayna ve tarak kılıfları, tas, gümüş kaşıklar ve dört bin sekiz yüz parça altın, yaklaşık 2500 yıl önce bozkırda oluşup gelişen Türk uygarlığının seviyesini göstermek bakımından son derece değerli bir örnektir. 18-23 yaş aralığında olduğu tahmin edilen cesedin üzerindeki altın zırh, başlı başına bir sanat eseridir. Bütünüyle saf altından ve mükemmel denilebilecek bir işçilikle yapılmış olan bu zırh, genç bir tigine (kağan oğluna) ait. Üstte bir kaftan, külah biçiminde bir başlık ve ayakta çizme bulunmaktadır. Başlığın üzerinde kuş tüyleri, tuğlar, boynuzlu ve kanatlı iki at motifi, dağ keçisi kabartması yer alır. Bunun yanı sıra elbisede ve kemerde de at, koyun, pars gibi hayvan kabartmaları vardır. Cesedin belindeki kemerin sağ tarafında her iki yanı keskin bir kılıç, kılıcın bağlı olduğu kemer altın plakalarla süslenmiş ve kaplan başlı bir tokayla tutturulmuştur, sol yanında ise tahta ve deri kını olan bir hançer asılıdır. İki bin beş yüz yıl önce böyle bir sanat eserini ortaya koyan medeniyet, ne yazık ki henüz gerektiği gibi araştırılıp incelenmemiştir. Hiç şüphesiz o coğrafyada yapılacak araştırmalar buna benzer pek çok eserin ortaya çıkmasını sağlayacak ve medeniyet tarihimize bakışımız büyük ölçüde değişecektir.
Bozkır kültürümüze ait önemli eserlerden bir kısmı da milattan önce üçüncü yüzyıla tarihlenen Altay bölgesindeki Pazırık kurganlarında bulundu. Bu kurganlarda çıkarılan sanat eserleri Hun sanatına dair önemli ipuçları vermekte ve konuyla ilgilenenlerde büyük bir hayranlık uyandırmakta, bizlere de atalarımızın ulaştığı medeniyet seviyesi hakkında eşsiz bilgiler ulaştırmaktadır. Bu kurganlarda at koşum takımları, altın kaplı deri parçaları, kamçılar, ahşap ve bronzdan yapılmış pek çok eşya çıkarıldı. Burada bulunan çok değerli eşyalardan biri ahşap ve yüksek tekerlekli araba, biri ahşap sehpa ve bir başkası da bilinen ilk halı örneğidir. Bunlardan o devirde arabayla gezen, evinde ya da çadırında sehpa ve halı kullanan insanların varlığını öğrenmekteyiz. Bütün bu eşyalar bizi; zamanın, yani milattan önce üçüncü yüzyıl insanının yaşadığı bölgenin kendisine sunduğu imkânlarla yetinmeyip, bu imkânları kendi üretimiyle ileri taşıdığı, akıl ve zekâsını kullanarak hayatını kolaylaştıracak yeni imkânlar elde ettiği sonucuna ulaştırmaktadır.
Yukarıda birkaç örneği üzerinde durulan malzeme az sayıda kurganın açılmasıyla ortaya çıktı, ancak eski Türk medeniyetinin önde gelen merkezlerinden olan Moğolistan coğrafyasında henüz dokunulmamış yüzlerce kurganın varlığı bilinmektedir. Bu coğrafyada kurganların dışında da pek çok eser Türk araştırmacıları bekler. Bu bölgede yabancı araştırmacıların bir kısmı ne yazık ki bilim ahlakına aykırı hareketlerde bulunmakta ve ortaya çıkardıkları eserleri yok etme yoluna gitmektedir, bu yüzden bölgede Türkiye’nin özel ilgisine ve Türk araştırmacıların ciddi çalışmalarına ihtiyaç vardır. Bu ülkedeki kurgan sayısı hakkında bir fikir vermesi için yalnız Gol Mod bölgesinde Hun asillerine ait iki yüzü büyük olmak üzere dört yüz seksen civarında kurganın bulunduğu bir mezarlık olduğunu belirtmekle yetinelim. Gol Mod 2 olarak adlandırılan bölgede ise on yedi yıldır Moğol-Çin ortaklığıyla kazı yapılmakta olduğunu ve Hunlar’a ait pek çok eser bulunduğunu, bu bölgenin en büyük kurganındaki kazının tamamlandığını ve çıkarılan eserlerin geçtiğimiz yıl kısa bir süre sergilendiğini biliyoruz, ancak bu eserlerin neler olduğu hakkında bilgiye sahip değiliz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder