töre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
töre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2019 Pazartesi

İslam Öncesi Türklerde “Töre”nin Yeri ve Önemi

 

İslam Öncesi Türklerde “Töre”nin Yeri ve Önemi

 

Barış Atagün

 

Özellikle İslam öncesi Türk tarihinde Töre, devleti yöneten kağan ve halkın uyması gereken kanunların bütünüdür. Başka bir ifadeyle İslam öncesi Türkler için töre, devletin anayasasıdır.

 

Türkler Tarih boyunca her zaman devlet teşkilatlanmasındaki yetenekleriyle ön plana çıkmışlardır ve tarihin her döneminde büyük devletler kurmuşlardır. Bu yüzden “Tarihten Türkleri çıkarırsak geriye anlatacak bir şey kalmaz” sözü hamasi bir söz değil tarihi bir gerçekliktir.



Türklerin savaşçılık kabiliyetleri dışında devletçilikte çok yetenekli olmasının en büyük nedenlerinden biri törelerine sahip çıkmalarıdır. Türk’ün devlet teşkilatlanmasındaki gücü töresinden gelir. Töre, Türklerin her zaman güç aldıkları sağlam kaynak olmuştur.



Peki, “Töre” ne demektir?



Töre, bugün Anadolu’da insanların arasındaki ilişkilerde geleneksel kurallar olarak algılansa da geçmişte törenin anlamı günümüzdeki anlamından farklıdır. Özellikle İslam öncesi Türk tarihinde Töre, devleti yöneten kağan ve halkın uyması gereken kanunların bütünüdür. Başka bir ifadeyle İslam öncesi Türkler için töre, devletin anayasasıdır.



Bazı araştırmacılara göre “Türk” kelimesi de “Törük” kelimesinden türetilmiştir. Törük, “Töre sahibi” demektir.[1] Törük kelimesi de zamanla Türk kelimesine dönüşmüştür. Töre kelimesi de öz Türkçe bir kelime olup örf, âdet, yol, kural, gelenek, görenek, yasa ve kut tören (ayin) anlamlarının tamamını karşılamaktadır.[2]



İslam öncesi Türkler, “Töre” kelimesini “Törü” olarak telaffuz etmişlerdir. Uygurlara göre “Törü” kanun demektir. Göktürkler ise Törü kelimesini devlet kanunları anlamında kullanmışlardır.[3]



 Genel olarak ise Törü sadece kağanın uyması gereken kanunlar değildir. Törü aynı zamanda halkın uyması gereken sosyal, sözlü kanunlardır. Kaynağını ise geleneklerden ve Türklerin dininden almaktadır.



“Tarihçilerin kutbu” kabul edilen Prof. Dr. Halil İnalcık, “Töre” hakkında şu yorumu yapmıştır:



“Orta Asya’da Türk ve Moğol kavimleri arasında, Mete’den Timur’a kadar binlerce yıl, esas hatları aynı kalmış bir Töre mevcut olmuştur. Bu Töre veya Yasa, devlet teşkilatının ve hanlık hâkimiyetinin temelini teşkil etmiş, onun yanında bağımlı kavimlerin gündelik işlerini idare eden yerel kanunlara, hanlık hukuku ile çatışmadığı ölçüde, izin verilmiştir”[4]



Türk töresinde Kağanlık en önemli makamdır ve kağanlık “soyluluk ve seçilmişlik” ilkesine dayanır. Soylu ve seçilmiş olmayan bir kişi Türk’ün başbuğu olamaz. Buna Türk inanışında “Kut” denir. Kut inanışına göre Kağan olan kişi Tanrının seçtiği özel seçilmiş kişidir.



Orhun abidelerinde de Kağan’ın soylu ve seçilmiş olmasının önemini anlatan metinler mevcuttur. Kül Tigin abidesinin doğu yüzünde Bilge Kağan, Töre ile devlet kurduğunu şöyle ifade etmiştir:



“Tanrı buyurduğu üçün, kendim devletli olduğum üçün, kağan oturdum. Kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı?”[5]



Bilge Kağan’ın bu sözlerinden anlaşılacağı üzere Türk töresinde bir Kağanın en önemli görevi adaletle hükmetmektir. Toplumda huzuru ve refahı sağlamaktır.



Türk tarihi hakkındaki kitaplarıyla tanınan Erol Güngör, Türklerde törenin önemi hakkında şu yorumu yapmıştır:



“Türkler, kendilerinin Dünya’yı idare etmekle görevli olduklarına inanırlardı. Bu görevi onlara Tann vermişti. Zaten kendi kağanlarının kutsal olduğuna, ilahi bir kaynaktan geldiğine inanıyorlardı.




Orkun Abideleri’nden de anlaşıldığına göre, Türk kağanlarının yaptıkları işlerin Tanrı’nın iradesiyle olduğu inancı vardır. 




Hun İmparatorları’na, mesela Mete’ye “Gök Tanrı’nın tahta çıkardığı Tanrı Kut’u “Tanhu” denirdi. Bu yüzden Türklerde asilzadelerin ve hükümdarların idam edilmelerinde kanları akıtılmaz, yay kirişiyle boğulurlardı, çünkü kanları kutsaldı. Bu uygulama Osmanlı Türklerinde de devam etmiştir”[6]


Türklerde Töreye sahip çıkma geleneği İslam’ı kabul etmesinden sonra da devam etmiştir. Özellikle Osmanlı döneminde şer-i hukukun yetersiz kaldığı durumlarda “örfi hukuka” göre kararlar alınmıştır. Örf-i hukukun kaynağı ise Türklerin binlerce yıllık töresine ve geleneklerine dayanmaktadır. Örf-i hukuka göre karar alınırken şer-i hukuka uygunluk şartı konulsa da zaman zaman şer-i hukuka aykırı kararlar da alınmıştır. Bu kararlardan en bilineni Fatih’in kardeş katli kanunudur.



Prof. Dr. Halil İnalcık bu konuda şu yorumu yapmıştır:



“Fatih tahta çıkar çıkmaz, atalarının yaptığı gibi, küçük kardeşi Ahmed’i ortadan kaldırdı. O, bu eski teamülü kanûnnâmesinde, “Karındaşların nizâm-i âlem için katl etmek münasibdir, ekser ulema dahi tecvîz etmiştir” formülüyle ifade etti. İslam cemaatini anarşiden kurtarma kaygısı ile ulemanın caiz gördüğünü belirtmesi önemlidir. Yoksa bunu mutlak bir kural olarak koymadı”[7]



Günümüzde Osmanlı’da kardeş katli eleştirilse de önemli bir husus gözden kaçmaktadır. Türk töresine göre devlette huzur ve adalet, öz kardeşinin canından bile önemlidir. Bu yüzden Osmanlı padişahları devlette nizam için öz kardeşlerinden vazgeçmişlerdir.



Tarihte birçok millet, Devleti yöneten sultanlarını, krallarını kutsal görmüşler, Tanrının seçtiği kişi kabul etmişlerdir. Ancak Türk töresinin diğer milletlerden önemli bir farkı vardır. Türklerde Töre, Kağanın üstünde bir güçtür. Yani töre, sadece halkın değil kağanın da uyması gereken kanunlardır.



Erol Güngör, Törenin kağandan üstün olmasının önemini şöyle ifade etmiştir:



“Gerek kağanın başkanlık ettiği siyasi mahkemelerde, gerek öbür yargıcıların idare ettiği normal mahkemelerde töre’nin hükümleri hiç şaşmadan uygulanırdı. Töreye hükümdar da karşı gelemezdi; tersine, töre’ye aykırı düştüğü için kağanlar tahtlarından indirilir, hatta idam edilirlerdi”[8]



Kağanların Töreye uyma zorunluluğu Türklerde sağlam bir devlet düzeni kurmalarının başlıca nedenlerinden biridir.
Töre’nin bu kadar önemli olmasının nedeni kağanın meşruiyetini töreden almasıdır. Çünkü Türklerde “Töre kazanma” kavramı vardır.[9] Töre kazanmak, halkın refahını sağlayıp güzel illere yerleştirilmesi, milletin de devletine bağlanmasıdır.



 Bu yüzden töreyi kaybetmek demek milletin yok olması, ayakta duramaması demektir. Kısacası Töreyi korumak, devletin bekasından bile önemlidir. Çünkü töre korunursa yıkılan devletin yerine yenisi kurulabilir ama töre kaybedilirse Millet yok olur. “İl bırakılır törü bırakılmaz” sözü Törenin ne kadar önemli olduğunu ifade etmek için söylenmiştir. Eski Türklerde “İl” kelimesi devlet anlamında da kullanılırdı



Ünlü Türk Milliyetçisi, fikir adamı Ziya Gökalp “İl” kelimesi hakkında şu açıklamayı yapmıştır:



“İl kelimesi eski Türkçe’de hem (barış), hem de (devlet) manasınadır. Gerçekten, sosyal barış ile devlet aynı zamanda meydana gelebilen iki kurumdur. Bir cemiyette kan davası ve çatışma kuralları yürürlükte ise, onda bir devlet niteliği bulunamaz. Devlet, kan davasıyla iç çatışmaların bittiği yerde başlar. Devletin halk üzerinde hâkimiyeti ortaya çıkınca, özel olarak artık hak arama yollarına lüzum kalmaz. 



İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, İl, Türklerde hem bir din, hem bir devlet, hem de barışçılık ahlakı biçimlerinde oluştu”[10]
Türklerde Kağan’ın sadece töreye uyması Kağan olması için yeterli değildir. Kağan ayrıca devletin ve milletin refahı için yeni töreler koymalıdır. Fatih’in ve Kanuni’nin kendi kanunlarını koyması bu duruma en bilinen örneklerdir.



Halil İnalcık, Kağan’ın “töre koyma” zorunluluğu hakkında şu yorumu yapmıştır:



“Bir Kağan, özellikle devlet kurucu Türk kağanı, mutlaka bir törü koymalıdır. Yazıcızâde, Selçuknâme’de Oğuz Han’ın “vasiyyet edip türe koyduğunu” anlatır. 



Orhon abidelerine göre, Kök Türk devletinin kurucusu Bumin Kağan tahta oturunca “Türk milletinin ülkesini, törüsünü edivermiş, tanzim edivermiş”, ondan sonra dört tarafa hâkimiyetini yaymış ve imparatorluğu kurmuştur”[11]



Türk töresinde Kağanın karakter özellikleri de önemlidir. Türk’e başbuğ olacak insan öncelikle bilge ve cesur olmalıdır ve devleti töreye bağlı olarak adaletli yönetmelidir.[12]



Yusuf Has Hacip Kutadgu Bilig eserinde Kağan’ın sahip olması gereken özellikleri şöyle anlatmıştır:



Beylik için insanın ilk önce asil soydan gelmesi gerekir. Babası bey ise oğlu da bey olur. Bey bilgili ve akıllı olmalıdır. Cömert ve yumuşak huylu olmalıdır. Cesur, kahraman, kuvvetli ve yürekli olmalıdır”[13]



Yusuf Has Hacip, Kağanın devleti adaletle yönetmesi için de şu nasihatlerde bulunmuştur:



“Hazineni aç ve servet dağıt. Adamlarını sevindir, onlar senin her arzunu yerine getirirler...



Beyler cömert olursa adları dünyaya yayılır... Etrafına üşüşerek asker toplanır ve ordu olur, asker ve orduyla insan dileğine kavuşur. Cömert ol, bağışla, yedir içir.”[14]



Kağan’ın adaletle hükmetmesini nasihat edenlerden biri de Selçuklu Vezirazamı Nizamülmülk’tür. Meşhur Siyasetname eserinde Sultana şu nasihatlerde bulunmuştur:


“Padişahın, haftanın iki gününde adalet divanını kurup, zalimlerden mazlumların haklarını aramaktan, suçlulara ceza vermekten başka çaresi yoktur. 


Halkın da bunu bizzat kendisinden duyması, bu hususta bulunan en önemli kıssalardan bir kaçını anlatarak, her olay için birkaç örnek vermesi gereklidir. 


Sultanın mazlumları ve adalet isteyenleri haftanın iki gününde sarayına çağırıp onların şikayetlerini dinlediği memlekete yayılınca, zalimler ve müstebitler kendilerine padişahın vereceği cezadan korkarak ellerini millet malından ve zulümden çekerler.


 Padişah hiçbir zaman memurlarının durumundan gafil olmamalı, devamlı onların hal ve durumlarını kontrol etmeli, onlardan zulüm ve hıyanet zuhur ederse, hiç yerlerinde tutmayıp, azletmelidir. Diğerlerinin ibret alması için suçları derecesinde onları cezalandırırsa, ceza korkusundan hiç kimse, padişah aleyhine bir şey düşünemez. 



Bir kişiyi büyük bir işe memur ederse, onun arkasından kendisi bilmeden, durumunu ve çalışmasını kontrol edecek bir müfettiş göndermelidir.


Padişahların dört grubun suçlarını bağışlamamaları gerekir. Birincisi memleketin yıkılmasına çalışan, ikincisi haram iş işleyen, üçüncüsü devlet sırrını korumayan, dördüncüsü dili ile padişaha dalkavukluk ederken, kalbi ile onun muhalifleri ile anlaşma yapanlar. 


Padişah, ülkede cereyan eden olaylar hakkında uyanık olursa, kendisinden hiçbir şey gizlenemez.”[15]


Sonuç olarak Türkler tarih boyunca töreyi, adaletli yönetimi terk etmedikleri dönemlerde her zaman Dünyaya hükmeden büyük devletler kurmuşlardır. 


Bilge Kağan’ın şu nasihati herkesin aklından çıkarmaması gereken bir sözdür.


Ey Türk! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?[16]


[1] Erol Güngör - Tarihte Türkler, Ötüken Yayınları, 10.Baskı, İstanbul 2003 s.12
[2] Ali Rıza Önder - “Geleneksel Halk Hukuku” I. Uluslar Arası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, IV. Cilt Gelenek-Görenek ve İnançlar, Kültür Bakanlığı Millî Folklor Araştırması Dairesi Yayınları: 21, Seminer Kongre Bildirileri Dizisi: 6, Ankara 2000 s.126-127
[3] Bahaeddin Ögel- Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, 4. Baskı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 2001 s.469
[4] Halil İnalcık - Türk Devletlerinde Devlet Kanunu Geleneği”, Osmanlıda Devlet Hukuk Adâlet, Eren Yayıncılık, İstanbul 2000 s.29
[5] Muharrem Ergin - Orhun Abideleri, 26. Baskı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul s.7
[6] Güngör a.g.e s.54
[7] İnalcık a.g.e s.35
[8] Güngör a.g.e s.57
[9] Ögel a.g.e s.473
[10] Ziya Gökalp - Türk Töresi, Hazırlayan Yalçın Toker, Toker Yayınları, “Doğudan Batıdan Seçmeler Dizisi No:13” 3. Baskı, İstanbul s.71-72
[11] Halil İnalcık - Kutadgu Biligde Türk ve İran Siyaset Nazariye ve Gelenekleri”, Osmanlıda Devlet Hukuk Adâlet, Eren Yayıncılık, İstanbul 2000 s.21
[12] Ögel a.g.e s.129
[13] Yusuf Has Hacip - Kutadgu Bilig, Hazırlayan: Yaşar Çağbayır, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları/313, Ankara 2004 s.83
[14] Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet Hukuk Adalet, Eren Yayınları, Istanbul 2000. s.22
[15] Nizâmülmülk, Siyasetnâme, Dergâh Yayınları, İstanbul 1998, s. 35
[16] İbrahim Sarı – Tanrı Dağları Nokta Yayınları Antalya 2017 s.10



http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/baris-atagun/islam-oncesi-turklerde-tore-nin-yeri-ve-onemi-441722m.html 

17 Kasım 2017 Cuma

Cengiz Han (Çingiz Han)

 
 
Cengiz Han (Çingiz Han)
 
 
Yrd.Doç.Dr. Saadettin Gömeç
 
 
Bugün dahi Türk mü, Mogol mu tartışmalarının yapıldığı Çingiz Han gibi, dünyanın gelmiş-geçmiş en büyük fatihlerinden birisine sahip olabilmek için pek çok millet can atıyor. Biz Türkler ise, bir kısmımız onu millî kahraman ilân ederken, bir bölümümüz de özellikle Müslüman dünyasına verdiği zarardan dolayı, ona lânetle bakıyoruz. Ama hakikat olan bir şey varsa, o, Türk tarihinin bir parçasıdır ve bunu da kimse inkâr edemez. Onun Türklüğü ya da gayri Türklüğü konusunda anlatılanlara baktığımızda, Türk diyenlerin de, olmadığı iddiasında bulunanların da kendilerince haklı düşünceleri vardır.

1240 tarihlerinde kaleme alınan “Mogolların Gizli Tarihi” adlı eserde, Çingiz Han’ın (1155-1227) şeceresi sayılırken, en eski ceddi Türk destanlarında olduğu gibi, bir bozkurta bağlanmakta ve Türk menşeli olduğu rivayetlerle desteklenmektedir. Dolayısıyla Çingiz Han’ın Türk olduğunun ileri sürülmesi bu yüzdendir.

Türk ve Mogol boyları arasında devam eden mücadeleler sırasında, Kıyat-Börçegin sülâlesinden Yesugey Bagatur, Merkitlerden Ulun-Eke adında bir kadını kaçırmış ve bu kadın sonradan Çingiz’in anası olmuştur. Bu hadiseyi unutmayan Merkitler de 10 yıl sonra Yesugey’i öldürdüler. 9 yaşlarındayken yetim kalan Temuçin ve kardeşleri, rakipleri tarafından ortadan kaldırılmak istenmişler ve anaları onları çok zor şartlarda büyütmüştür. Bu kadının vaziyeti, yüzyıllar önceki, Bilge ve Köl Tigin kardeşlerin annesi İl Bilge Katun’a benziyordu. Zamanla dostları ve ünü artan Temuçin’e 1196’da (veyahut da 1206) toplanan bir kurultayda Çingiz unvanı verilerek han seçildi. Özellikle Çingiz’in kan kardeşi Camuka ile olan mücadelesi çok renklidir. Neticede Çingiz, kendisine karşı ayaklanan Camuka’yı mağlup etmiş ve eski Türk adetince yayının kirişi ile boğularak öldürtülmüştür. Belki Çingiz, Camuka’nın ölmesini istemiyordu, ama bu cesur rakip bizzat kendisi idam edilmeyi diledi. Çünkü bağışlandığı takdirde, sürekli olarak Çingiz, onun yeniden baş kaldıracağı düşüncesini taşıyacaktı. Bütün düşmanlarını tek tek ortadan kaldırdıktan sonra 1206 Bars yılında Onan Nehri’nin kaynağı mıntıkasında toplanan kurultayda, büyük kagan tayin edilmesiyle hanlığın kurulması ve dış seferleri başladı. Devlet teşkilâtının esaslarının tespit edildiği Yasaklar da (kanun), bu mecliste kararlaştırıldı.

Çingiz kısa sürede Nayman, Oyrat ve Kırgızları yendi (1206). Kuzey Çin’deki Kıtan ve Tangutlara karşı savaşarak (1211), Pekin’i ele geçirdi (1214). Generallerinden Muhali Sarı Irmağın kuzeyindeki bölgeleri zapt etmiş (1217), Doğu Türkistan’daki Uygurlar (1209), Yedi-Su bölgesindeki Karlukların hükümdarı Arslan Han (1211) ve Almalık (Kulca) hükümdarı Bozar, Çingiz Han’a gönüllü olarak katılmıştı. Yine komutanlarından Kurt Cebe Noyan, Cungarya ve Doğu Türkistan’ı geçerek Kaşgar ve Hotan üzerinden Pamir’e varmış; Çingiz’in ikinci oğlu Çagatay İrtiş’ten hareket edip, Baykal Gölünün kuzeyinden ilerlemiş; büyük oğlu Cuci, Kaşgar, Oş ve Hokand üzerinden Maveraünnehir’e ulaşmıştı (1217). Bu sırada Harezmşah Kudbeddin Muhammed’in düşüncesizce hareketleri ve Çingiz’in elçilerinin Otrar valisi tarafından öldürtülmesi (1218), Çingiz Han’ın batı seferini çabuklaştırmış ve bu hadise Harezmşah ordusunun darmadağınık edilmesine sebep olmuştu. Kudbeddin’in oğlu Celâleddin de onun önünde tutunamadı. Çingiz’in küçük oğlu Tuluy güney batıdan yürüyerek Merv’i aldı (1221), Tebriz ve Tiflis üzerinden Kafkasya’yı geçti ve Dnyeper’e kadar ulaştı (1222). İran’ın zaptı tamamlandıktan sonra, güney orduları Anadolu’nun içerilerine kadar sokuldular. Çingiz’in kendisi de Hindukuş’u aşarak (1221), İndus yakınlarında Harezmlilerin geri kalanlarını dağıtıp; Pencap’ı istilâ etti (1222). Fakat o, güney Çin’deki karışıklıklar yüzünden geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Tangut seferi sırasında attan düşerek yaralandı ve 1227 Domuz yılında öldü.

Çingiz’in zuhurundan sonra, Türk boylarının bir kısmı barış yolu ile bir kısmı da savaş neticesinde ona tâbi oldular. Sayı bakımından devlet içerisinde azınlığa düşen ve kültür bakımından Türklere nazaran aşağı seviyede olan Mogolların mühim bir kısmı zamanla İslâmiyeti kabul ederek Türkleşmiş, kalanları da Mogolistan’a dönmüştür.

Çingiz Han ölmeden önce, üçüncü oğlu Ögedey’in han olmasını istemiştir. 1228’de toplanan kurultayda Çingiz’in vasiyetine uyularak han tayin edildi. Onu kardeşi Çagatay tahta oturttu. Ögedey zamanında Kore toprakları da Türk-Mogol hanedanlığı sınırlarına ilhak edildi. Çin tamamıyla itaata alındı, 1237-1241 arasında ise Rusya ile Doğu Avrupa toprakları Çingiz Devletine katıldı.

Savaşçılık kadar bilime de önem veren Çingiz Han, oğullarının terbiyesine Uygur muallimleri görevlendirmiş, dolayısıyla başlangıçtan itibaren Moğollar arasında Türk töresi ve dili sirayet etmiştir. 1206’daki kurultayda Türk töresini ve yasasını tatbik edeceğine de and içmişti ki, onun ölümünden günümüze kadar bu yasa ve töreler uygulanarak gelmiştir. Adam kullanmasını ve devlet idaresini çok iyi bilen Çingiz Han, askerleri arasında vatan ve millet sevgisini uyandırarak milliyeçiliği alevlendirmiştir.

Her ne kadar dünyanın en otoriter hükümdarı olarak görünse de, her savaştan önce mutlaka kurultay toplardı. Çingiz’in fetihlerinde en önemli rolleri onun büyük komutanları durumundaki Cebe-Noyan, Subutay, ve Bugurcu üstleniyorlardı. Cebe tıpkı daha önceki atalarının yaptığı gibi Çin Seddi’ni geçerek, Çin ülkesini yağmaladı. Çingiz, harp plânlarında komutanlarının sözlerini her zaman dinledi. Bütün bunlar onun büyük bir devlet adamı olduğunu göstermeye yeter.

Yüce amaçları olan bu devlet adamının vefatından sonra, oğulları ve torunları mirasını lâyıkıyla koruyup, devam ettiremediler. Bu yüzden koskoca Türk-Mogol Devleti de günden-güne çöktü. Çingiz Han’ın çok önceden tahmin ettiği gibi, bozkır avcılarının torunları ihtişamın ortasında, yerleşik hayatın zevk ve sefasının içinde varlıklarının sebebini unuttular. Ama olan, kalabalık bir Türk toplumu ile bir avuç Mogol’a oluyordu. Son olarak Mengü Kagan bu kötü gidişe tepki göstererek, eski sadeliğe geri dönmek istemişti, ama ömrü vefa etmedi. Kubilay Kagan, hanedanını kesin bir şekilde Çinlileşmeye, yerleşik hayatın nimetlerine alıştırmaya yöneltti. Onlar, artık tarihteki Türk-Mogol kudretini muhafaza edemeyecek kadar kendi benliklerini kaybettiler. Saray hayatı, zevk ve eğlencenin aşırılığı ile çok fazla gevşediler. Etraflarını saran kadınlar ve Çinli devlet adamları yüzünden, dış dünyadan koptular ve ne olup-bittiğini anlayamadılar.