baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Eski Türklerde Aile (Oguş) Gelenekleri

 
 
 
Eski Türklerde Aile (Oguş) Gelenekleri
 
 
Harun Macit 
 
 
Türklerde Aile Kavramı
 

Ailenin reisi baba idi
 

Birbirine akrabalık bağları ile bağlı olan fertlerin toplamına aile denir. Aile, Türk toplumunun ve Türk devletinin çekirdeğini ve temelini oluşturuyor ve kan akrabalığına dayanıyordu. Türk ailesi, birlik ve dayanışma içinde yaşıyordu (1). Türk ailesinde otorite babanın şahsında toplanmaktaydı ve ailenin reisi baba idi.
 

Türk ailesi, “baba ailesi" tipindeydi. Babanın görevi, ailenin geçimini sağlamak yani ona bakmak, korumak ve yetişmiş olan evlâtlarını evlendirmek idi. Eski bir ifade ile söylemek gerekirse, baba, yetişmiş olan "oğlunu evlendirmekte kızını göçürmekteydi” (2).
 

Özellikle erkek evlâtların yetişmesi ve ailenin faaliyetlerine katılması, babanın yükünü büyük ölçüde hafifletiyordu. Türklerdeki “Tay yetişirse at dinlenir, oğul yetişirse baba dinlenir" (3) atasözü bu anlayışı yansıtmaktadır. Bu bakımdan, Türklerde erkek evlâda büyük önem ve değer verilmekteydi. Esâsen, soyun devamı da ancak erkek evlât sâyesinde mümkün olmaktaydı.
 

Annenin de söz hakkı vardı
 

Türk ailesinde, babanın yanında annenin de söz hakkı vardı. O, her şeyden önce erkeğin "evdeş”i yani ev arkadaşı idi. Başta ev olmak üzere ailenin bütün maddî varlığı, eşlerin ortak malı idi. Ailenin her türlü faaliyetinde de iş bölümü anlayışı hâkimdi. Meselâ, erkek evlâdı yetiştirmek babanın, kız evlâdı yetiştirmek de annenin görevi idi. Türklerde "babasız oğul, anasız kız" bakımsız sayılırdı.
 

Eşler arasındaki iş bölümünde kadına büyük ölçüde ev işleri düşmekteydi. Meselâ, yemek pişirmek, çocuklara bakmak, koyunları sağmak, sütten elde edilen yiyecekleri hazırlamak, dikiş dikmek, keçe yapmak, kumaş dokumak, "yurd”u (çadır) kurup sökmek ve bazen kocasının atını eyerlemek hep kadının işiydi. Bütün bu işlerde anneye kız çocukları yardım etmekteydi.
 

Eski Türk toplumunda kadının üzerinde hiçbir kısıtlama yoktu. Esasen Türk kadını, çağdaş diğer toplumlarda olduğu gibi bütün haklardan mahrum, mazlum bir zümre değildi. Özgürdü ve toplumdan da saygı görmekteydi.
 

Daha da önemlisi kadın, erkekle birlikte ailenin bütün faaliyetlerine katılmaktaydı. Hatta 0, erkekler gibi ata binmekte, silâh kullanmakta, avcılık yapmakta ve güreş tutmaktaydı (4)
 

Günümüzdeki erkek ile kadın arasında fizikî kuvvet farkı, eskiden pek görülmüyordu. Bu fark, bugün doğuştan olmaktan ziyade çevrenin etkisi ile meydana gelmiş bir durumdur. Özellikle eski Türk kadını kuvvet, tahammül, gayret, azim, cesaret bakımından erkeğin hemen hemen bir eşiydi (5). 
 

Türk kadını, namus ve iffetine son derece düşkündü. O, daima namus, iffet ve güzelliği ile yabancı seyyahların dikkatini çekmiştir. Kendi toplumu içinde ise, “altun özük”, “ertini özük”, "arik”, “silig” (namuslu, temiz, bedeni inci gibi kadın ve kız) gibi güzel sıfatlarla anılmaktaydı (6). 
 

Türk erkekleri de eşlerine "görklüm” yani "güzelim” şeklinde hitap etmekteydiler. Öte yandan, Türk toplumunda, kadının savaşta düşmanın eline geçmesi büyük bir zillet sayılmaktaydı (7). Bundan dolayı Türkler, savaştan önce kadın ve çocuklarını güvenlik altına almayı hiçbir zaman ihmal etmezlerdi.
 

Eski Türk ailesi çekirdek aile tipindeydi
 

Eski Türk ailesi, bugün olduğu gibi, “küçük aile", yani “çekirdek aile" tipindeydi. "Evlenmek” ve “evlendirmek” kelimeleri bu durumu açıkça göstermektedir. “Evlenmek”, yeni bir ev sahibi olmak, daha doğrusu yeni bir aile kurmak anlamına geliyordu. Her baba, yetişen oğullarını evlendirmek suretiyle onların da müstakil bir aile haline gelmelerini sağlamaktaydı. 
 

Bundan dolayı o, ailesindeki evlendirdiği her oğluna bir çadır ile bir miktar mal vermekteydi. Ancak küçük oğul, evlendikten sonra babasının çadırında kalmakta, yaşlılıklarında anne ve babasına bakmakta ve onların ölümlerinden sonra da çadırın ve babasının kalan malının sahibi olmaktaydı. Baba ocağını tüttürdüğü için küçük oğula “ot tigin" (ateş prensi) denmekteydi (8).
 
 

Türklerde genellikle dışarıdan evlilik tercih edilmekteydi (9). Daha doğrusu, oğlanlar dışarıdan evlendirilmekte, kızlar da dışarıya verilmekteydi (10). Bundan maksat, akraba sayısını artırmak, karşılıklı olarak birbirilerinin destek ve himayesini kazanmaktı. 
 

Dışarıdan evlilikten başka bir maksat da, akraba boylar edinerek, boylar arasındaki yağma ve çapulu önlemek ve böylece iç barışı sağlamaktı. Zira, konar-göçer bir hayat yaşayan bozkır ailelerinin ve boylarının tabiî âfetlere ve düşman saldırılarına karşı koyabilmeleri, ancak kendi aralarında akrabalık bağları kurmaları ve iş birliğini kuvvetlendirmeleriyle mümkün olabilmekteydi (11). 
 

Öte yandan, eski Türk toplumunda tek eşle evlilik hâkimdi (12). Bazen erken ölen kardeşlerin dul kalan eşleri, diğer kardeşler ve akraba erkeklerden biri tarafından ikinci bir eş olarak alınmaktaydı. Bu davranışın temelinde, aile ve malın parçalanmaması fikri ile himaye ve destek anlayışı yatmaktaydı.


Bu içeriğin hazırlanmasında, Prof. Dr. Salim Koca'nın "Eski Türklerde Sosyal ve Ekonomik Hayat" makalesinden faydalanılmıştır.
 

Kaynakça:
 

1- Eski Türk ailesinin birlik ve bütünlüğü "Etli tirngaklı edirmez” (=Et tırnaktan ayrılmaz) atasözü ile ifade edilmiştir. (Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 177).

2- Gökyay 1973: 36.

3- Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 206.

4- Kafesoğlu 1977: 201.

5- (Sesen 1985: 109).

6- Çağatay 1962: 1342.

7- Barthold 1975: 24.

8- Ögel 1971:29, 596.

9- Eski Türkçe'de ikinci eş için kullanılan herhangi bir kelime bulunmamaktadır.

10- Orhun Abideleri 1973: 49, 89.

11- Divitçioğlu 1987: 150.

12- Kafesoğlu 1977: 201; Sümer 1972: 403; Gökalp 1972: 165.
 
 

6 Eylül 2018 Perşembe

Altın Nesil mi Geliyor?

 
 
Altın Nesil mi Geliyor?
 
 
Nazım Peker 
 
 
Vatan nedir, bayrak nedir pek ilgi alanlarına girmiyor. 
 
Dedelerinin bu vatan ve bayrak için döktüğü kandan verdiği candan habersizler.
 
Kim istemez, istemeyenin iki gözü de kör olsun.
 
“Veriler ve sokaklar hiç de öyle söylemiyor. 
 
Eğitim de nal toplayan, sevgi ve saygı da geri vitese takan bir gençlikle karşı karşıyayız.
 
Hayatın gerçeklerinden habersiz, dünya ve Türkiye gerçeklerine duyarsız, duyarsız ve egoist bir gençlik var elimizde.
 
Ne şehitten haberi var, ne dul kalmaktan ne de yetim nedir bilmeyen bir gençlik.
 
Ne savaşlar, ne bu savaşlarda ölenler, ne yıkılan ve alt üst olan şehirler onları, hiç mi hiç ilgilendirmiyor, duygulandırmıyor, üzmüyor.(Bazılarını)
 
Onları ilgilendiren tek şey; günü yaşamak; odaklandıkları tek şey kendi bencillikleri!...
 
Ders çalışmak, ana babaya azıcık yardım etmek, bir bardak su vermek onlara büyük bir acı ve dayanılmaz bir işkence gibi.
 
Eve gelen ekmekten, sofraya konan zeytinden, yoğurt ve peynirden sadece görsel ve tat olarak ilgileniyorlar. 
 
Nasıl yetişiyor, kim yetiştiriyor, sofraya gelene kadar kimlerin emeği ve alınteri var, umurlarında değil.
 
Kıymet ve değer bilmiyorlar. Saygıdan nasipsizler, vefasızlar. Sanıyorlar ki kendilerinden başka herkes onlara hizmet için yaratılmışlar. Size bakışları, onlara verdiğiniz emek ve hizmet kadar.
 
Hepsinin elinde nasıl ve kaça alındığını bilmedikleri akıllı ve markalı telefonlarla, lüks döşenmiş kafelerde bir fincan kahve içmenin, nargile fokurtmanın derdindeler.
 
Vatan nedir, bayrak nedir pek ilgi alanlarına girmiyor. 
 
Dedelerinin bu vatan ve bayrak için döktüğü kandan verdiği candan habersizler.
 
Bizde sayıları 500 lere dayanan bilmem ne Star denen kahvelerde bir fincan kahveyi 15 TL’ye içmeyi marifet ve sınıf atlama sayan bir hesap bilmez gençlikle karşı karşıyayız.
 
En lüks evlerde oturmak, lüks arabalara binmek, lüks kahvelerde ve mekânlarda dolaşmak, hayatı TV dizilerinden ibaret sanmak, akıllı telefon kullanmayı hayat sanan bir nesil geliyor.
 
Yaşlı bir eğitimci olarak, ülkem adına üzülüyorum.
 
Nasıl üzülmem, bu gençler; 15-20 yıl sonra ana-baba ve ülkenin kaderinde yönetici olacaklar.
 
Aileyi nasıl yönetecekler, ülkeyi nasıl yönetecekler, ülkeyi nasıl savunacaklar?
 
Hayat başka, çocuklar başka telden çalıyor. Hayattan bihaberler.
Altın kafeslerde çocuklar yetiştiriyoruz, tıpkı uçmayı bilmeyen kafes kuşları gibi.
 
Pek çoğu bakkaldaki ekmeğin fiyatını bilmiyor. Her istedikleri alınan bir ucube gençlik!.”
 
Oysa çocuklarımızı, iyi günde de, kötü günde de ayakta durabilecek direnç ve şuurda yetiştirmemiz gerekmiyor muydu?
 
Suç kimde acaba?
 
Biraz da kendimizi sorgulasak olmaz mı? Her istediği alınan, her istediğine kavuşan bir gençlikte biz ana-babaların suçu ne kadar, düşündük mü?
 
Yarının yetişkinleri olacak bu gençlerin, böyle yetişmesinde neden ısrar ve inat etmekteyiz?
 
Göz bebeklerimize böyle mi bakmalıyız? Müstesna olanları tenzih ederek!.
 
Altın nesil böyle mi yetişecek?
 
Her şeye rağmen bu gençlik bizim gençlik ve bu gençliğe güvenmek zorundayız. 
 
Ülkeyi yine onlarla kurtaracağız.
 
Esen kalınız.